3O’LU YAŞLARIN KAYGISI

Neden Hâlâ Yetersiz Hissediyorum?

30’lu yaşlarda kaygı, yalnızca gelecekte ne olacağını düşünmekle ilgili değildir. Bazen insanın hayatında pek çok şey yolunda görünürken bile kendisini geride kalmış, yetersiz veya güvende hissetmemesiyle ortaya çıkar.

Sabah alarm çaldığında aklınıza gelen ilk şey gün içinde yapmanız gerekenler olabilir. İşe yetişmek, biriken mesajlara dönmek, ekonomik sorumlulukları karşılamak, ilişkinize zaman ayırmak, ailenizle ilgilenmek ve bir yandan da kendiniz için bir şeyler yapmak…

Günün sonunda çoğu işi tamamlamış olsanız bile zihninizin bir köşesinde aynı düşünce kalabilir:

“Daha fazlasını yapmam gerekiyor.”

Belki işiniz var, kendi hayatınızı sürdürebiliyorsunuz ve dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor. Belki uzun zamandır emek verdiğiniz bir kariyeriniz, bir ilişkiniz veya gerçekleştirdiğiniz önemli hedefleriniz var. Buna rağmen içinizde bir şeylerin eksik olduğu hissi devam ediyor olabilir.

Bazen bu his, henüz ulaşamadığınız hedeflerden kaynaklanır. Bazen de ulaştığınız hiçbir hedefin size beklediğiniz kadar uzun süreli bir rahatlama sağlamamasından…

30’lu yaşlarda kaygı, çoğu zaman yalnızca hayatın nasıl gittiğiyle değil, hayatınızın gidişatını kendiniz hakkında neyin kanıtı olarak gördüğünüzle de ilgilidir.

Bu nedenle kendinize yalnızca “Hayatımda ne eksik?” diye sormak yeterli olmayabilir. Bir başka soru da şudur: “Hayatımın şu anki hâlini neden kendimle ilgili bir başarısızlık gibi yorumluyorum?”

30’lu yaşlarda kaygı neden artabilir?

Otuzlu yaşlar, bir yandan seçeneklerin hâlâ mevcut olduğu, diğer yandan alınan kararların sonuçlarının daha görünür hâle geldiği bir dönem olabilir.

Kariyer, maddi bağımsızlık, romantik ilişkiler, evlilik, çocuk sahibi olma kararı, yaşanılan şehir, sosyal çevre ve aile sorumlulukları… Bu alanların her biri ayrı bir karar ve belirsizlik içerir.

Üstelik insan bu dönemde yalnızca kendi istekleriyle değil, çevresinden gelen beklentilerle de karşı karşıya kalabilir. Ailenin ne düşündüğü, arkadaşların hangi aşamada olduğu, iş çevresinde kimlerin ilerlediği ve toplumun başarıya ilişkin ölçütleri, kişinin kendi hayatını değerlendirme biçimini etkileyebilir.

Türkiye’de ekonomik belirsizlikler, artan yaşam maliyetleri, konut sahibi olmanın zorlaşması ve gelecek planlarını yaparken yaşanan güçlükler de bu baskıya eklenebilir. Her kaygıyı yalnızca kişinin düşünce biçimiyle açıklamak, gerçek yaşam koşullarını göz ardı etmek olur.

Ancak benzer koşullarda yaşayan insanların kaygıyla ilişkileri farklı olabilir. Çünkü kaygıyı yalnızca yaşanan olaylar değil, bu olaylara yüklediğimiz anlamlar ve belirsizlik karşısında geliştirdiğimiz baş etme biçimleri de etkiler.

Örneğin iş yerinde terfi alamamak bir kişi için hayal kırıklığı yaratırken başka biri için “Yeterince iyi değilim ve hiçbir zaman başarılı olamayacağım” düşüncesini tetikleyebilir. İlk durumda kişi belirli bir sonuçla karşı karşıyadır. İkinci durumda ise bu sonuç, kişinin bütün değerini belirleyen bir ölçüte dönüşür.

Bu ayrım, 30’lu yaşlarda yaşanan kaygıyı anlamak açısından önemlidir.

Herkes ilerliyor, ben yerimde sayıyorum: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak

Bir arkadaşınız ev almış olabilir. Bir başkası evlenmiş, çocuk sahibi olmuş veya işinde yönetici pozisyonuna yükselmiş olabilir. Sosyal medyada birinin yeni işini, tatilini, evini ya da hayatındaki önemli bir gelişmeyi görürsünüz.

Bir an için onun adına sevinebilirsiniz. Ardından, fark etmeden kendi hayatınızı değerlendirmeye başlayabilirsiniz.

“Ben neden hâlâ bu noktada değilim?”

“Bu yaşta bunları başarmış olmam gerekmiyor muydu?”

“Yanlış kararlar mı verdim?”

Bu soruların arkasında her zaman kıskançlık bulunmaz. Bazen kişi, başkalarının hayatını kendi geleceğinin bir ölçüsü olarak kullanmaya başlar. Başkasının ilerlemesi, kendi hayatında eksik olan bir şeyin kanıtı gibi algılanabilir.

Karşılaştırmanın zorlayıcı tarafı, çoğu zaman iki insanın gerçek yaşam koşullarının karşılaştırılmamasıdır. Bir başkasının görünen sonucu, kişinin kendi hayatındaki bütün belirsizliklerle yan yana getirilir. Üstelik karşılaştırma ölçütleri sürekli değişebilir.

İşinizde başarılı olduğunuzda bu kez gelirinizin yeterli olup olmadığını düşünebilirsiniz. Geliriniz arttığında ev sahibi olmayı, ev sahibi olduğunuzda ilişkinizi veya aile hayatınızı sorgulayabilirsiniz.

Böylece hedefe ulaşmak, kalıcı bir tatmin sağlamaktan çok yeni bir eksiklik alanı yaratabilir.

Burada üzerinde durulması gereken soru şudur: Kendi hayatınızı gerçekten istediğiniz şeylere göre mi değerlendiriyorsunuz, yoksa belirli bir yaşta ulaşmanız gerektiğine inandığınız ölçütlere göre mi?

Bu sorunun yanıtı, kişinin kendi ihtiyaçlarıyla dışarıdan öğrendiği beklentileri birbirinden ayırmasına yardımcı olabilir.

Para kazanıyorum ama kendimi güvende hissetmiyorum

30’lu yaşlarda kaygının önemli kaynaklarından biri ekonomik gelecektir.

Kira, kredi, faturalar, birikim yapma ihtiyacı, emeklilik düşüncesi ve beklenmedik harcamalar… Kişi çalışıyor, gelir elde ediyor ve sorumluluklarını yerine getiriyor olsa bile gelecekte aynı koşulları sürdürebilip sürdüremeyeceğinden emin olamayabilir.

Bazen bu kaygı, gerçekçi ekonomik risklere dayanır. Bazen de belirsizlik, zihinde sürekli kontrol edilmesi gereken bir tehlikeye dönüşür.

Banka hesabını tekrar tekrar kontrol etmek, sürekli daha fazla kazanması gerektiğini düşünmek, dinlenirken bile çalışmadığı için suçluluk hissetmek veya gelecekte karşılaşabileceği bütün sorunlara şimdiden çözüm bulmaya çalışmak bu döngünün parçaları olabilir.

Kişi kendisine, “Biraz daha para kazanırsam rahatlayacağım” diyebilir. Ancak gelir arttığında rahatlama kısa sürüyor ve zihin hemen başka bir risk buluyorsa, sorun yalnızca gelir miktarı olmayabilir.

Burada ekonomik koşulların ötesinde, güvende hissetmenin hangi şartlara bağlandığını da anlamak gerekir.

Güvende hissetmek için her ihtimale hazırlıklı olmak, hiçbir hata yapmamak veya geleceği mümkün olduğunca kontrol etmek gerektiğine inanıyorsanız, hayatın doğal belirsizlikleri sürekli bir tehdit gibi algılanabilir.

Psikoterapi, gerçekçi finansal sorunlarla kaygının büyüttüğü olasılıkları birbirinden ayırmayı ve kişinin belirsizlik karşısındaki tepkilerini anlamayı destekleyebilir. Amaç riskleri yok saymak değil, hayatın bütün risklerini tek başınıza ve sürekli zihninizde çözmeye çalışmak zorunda olmadığınızı fark etmektir.

Başarılı olmak neden hiçbir zaman yeterli gelmiyor?

Bazı insanlar için başarı yalnızca ulaşılmak istenen bir hedef değildir. Başarı, kendilerini değerli, yeterli veya kabul edilebilir hissetmelerinin de koşulu hâline gelmiştir.

Bu durumda dinlenmek tembellik, hata yapmak yetersizlik, yardım istemek güçsüzlük gibi algılanabilir. Bir işi iyi yapmak yeterli olmaz; kusursuz yapmak gerekir. Bir hedefe ulaşmak rahatlatmaz; sıradaki hedefin sorumluluğunu getirir.

Örneğin iş yerinde önemli bir projeyi tamamladığınızı düşünelim. Çevreniz sizi takdir ediyor olabilir. Siz ise yaptığınız işin iyi yanlarından çok gözden kaçırdığınız küçük bir ayrıntıyı düşünüyor olabilirsiniz.

Zihniniz şöyle diyebilir:

“Daha iyisini yapabilirdim.”

“Bunu zaten yapmam gerekiyordu.”

“Bir dahaki sefere hata yaparsam ne olacak?”

Bu düşünce biçiminde başarı, kişinin kendisini takdir edebileceği bir deneyim olmaktan çıkar. Yalnızca başarısızlık ihtimalini bir süreliğine erteleyen bir sonuca dönüşür.

Bu döngü zamanla tükenmişlik, erteleme, karar vermekte zorlanma ve sürekli kendini eleştirme ile ilişkili hâle gelebilir.

Çünkü insan, yeterli olduğunu hissetmek için sürekli yeni bir kanıt üretmek zorunda kaldığında, elde ettiği hiçbir sonuç kalıcı olarak yeterli olmayabilir.

“Bir şeyi iyi yapmadığımda, yalnızca o konuda mı başarısız hissediyorum, yoksa kendimi bütünüyle yetersiz biri olarak mı görüyorum?”

Bu iki deneyim birbirinden farklıdır. Birincisi belirli bir durumla ilgilidir. İkincisi ise kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin daha geniş bir örüntüsüne işaret edebilir.

İlişkim var ama neden kendimi yalnız hissediyorum?

30’lu yaşlarda ilişki kaygısı her zaman bir ilişkiye sahip olup olmamakla ilgili değildir. Bazen insan bir ilişkinin içindeyken de anlaşılmadığını, görülmediğini veya duygusal olarak yalnız kaldığını hissedebilir.

Günlük hayatın sorumlulukları arttıkça çiftler arasındaki ilişki, farkında olmadan bir iş bölümüne dönüşebilir. Kim neyi ödeyecek, hangi iş yapılacak, aile ziyaretleri ne zaman gerçekleştirilecek, evin sorumluluklarını kim üstlenecek?

Bütün bunlar önemlidir. Ancak ilişkinin duygusal tarafı sürekli ertelendiğinde, iki insan aynı hayatı paylaşıyor olsa bile birbirinden uzaklaşabilir.

Birlikte geçirilen zaman azalabilir. Konuşmalar gündelik sorumluluklarla sınırlanabilir. Bir taraf sürekli daha fazla ilgi beklerken diğer taraf iş, para veya gelecek kaygıları nedeniyle kendisini geri çekebilir.

Bazen sorun açık bir çatışma değildir. Kişi, ilişkide bir şeylerin eksildiğini hisseder ama bunu nasıl ifade edeceğini bilemez.

“Bu kadar şeyi birlikte yapıyoruz, daha ne istiyorum?”

“Beni sevdiğini biliyorum ama neden kendimi bu kadar yalnız hissediyorum?”

“İhtiyaçlarımı söylersem fazla talepkâr mı olurum?”

Bu soruların yanıtı her ilişkide aynı değildir. Bazen iletişim biçimleri, bazen karşılanmayan duygusal ihtiyaçlar, bazen de kişilerin yakınlık ve çatışma karşısında geliştirdiği alışkanlıklar üzerinde durmak gerekir.

Ayrıca 30’lu yaşlarda bekâr olmak da kendi başına bir sorun veya psikolojik yetersizlik göstergesi değildir. Ancak kişi, ilişki durumunu kendi değerinin ölçüsü hâline getiriyorsa veya istemediği bir ilişkiye yalnız kalmamak için devam ediyorsa bu durum ayrıca değerlendirilebilir.

Önemli olan, toplumun ilişkilere dair takvimine uymak değil; nasıl bir ilişki istediğinizi, hangi ihtiyaçlarınızı ifade edebildiğinizi ve ilişkilerde kendinize nasıl bir yer açtığınızı anlayabilmektir.

Evlenmeli miyim, çocuk sahibi olmalı mıyım, doğru zamanda mıyım?

Bazı kararlar yalnızca kişisel isteklerle ilgili değildir. Aile beklentileri, toplumsal normlar, biyolojik zamanlamaya ilişkin kaygılar ve ekonomik koşullar da karar sürecine eşlik edebilir.

Kişi bir yandan ne istediğini anlamaya çalışırken diğer yandan yanlış karar vermekten korkabilir.

Çocuk sahibi olmayı isteyip istemediğinden emin olmayabilir. Evliliğe hazır hissedip hissetmediğini sorgulayabilir. Mevcut ilişkisinin geleceğini değerlendirmek isteyebilir. Ya da hayatında önemli bir değişiklik yapmak istediği hâlde bunun için geç kaldığını düşünebilir.

Böyle durumlarda zihnin kesinlik araması anlaşılabilir. İnsan, önemli bir kararın olumsuz sonuçlarıyla karşılaşmak istemez. Ancak bazen doğru kararı bulma çabası, karar vermeyi mümkün kılmak yerine zorlaştırır.

Kişi bütün ihtimalleri değerlendirmeye, gelecekte pişman olup olmayacağını hesaplamaya ve başkalarının ne düşüneceğini öngörmeye çalışır. Sonuçta karar ertelenir; karar ertelendikçe belirsizlik uzar ve kaygı artar.

Burada önemli bir ayrım vardır: Karar vermekte zorlanmak her zaman ne istediğinizi bilmediğiniz anlamına gelmez. Bazen ne istediğinizi bilseniz bile bunun sonuçlarını, kayıplarını veya başkalarının tepkisini göze almak zor gelebilir.

Her önemli karar, bir seçeneğe yönelirken diğer bazı seçeneklerden vazgeçmeyi içerir. Tamamen risksiz bir karar aramak, hayatın doğasında bulunan bu gerçeği ortadan kaldırmaz.

Kendi isteklerinizi, korkularınızı ve üzerinizdeki beklentileri birbirinden ayırmak, karar sürecini daha anlaşılır hâle getirebilir. Amaç hiç şüphe duymadan karar vermek değil, belirsizlik varken de kendi değerleriniz doğrultusunda seçim yapabilmektir.

Herkesin sorumluluğunu üstleniyorum ama kendime sıra gelmiyor

30’lu yaşlarda birçok insan aynı anda birden fazla rolü sürdürmeye çalışır: çalışan, partner, evlat, ebeveyn, arkadaş ve bazen ailesinin diğer üyeleri için temel destek kaynağı…

Özellikle ebeveynlerin yaşlanmaya başlaması, aile içindeki sorumlulukların artması veya iş ve ev yaşamındaki yükün tek kişide toplanması, kişinin kendisine ayırabildiği zamanı azaltabilir.

Gününüz başkalarının ihtiyaçlarına göre şekilleniyor olabilir. Birinin sorununu çözmek, bir başkasının işini tamamlamak, evde eksik olanı fark etmek, ailedeki bir krizi yönetmek…

Siz yapmazsanız işlerin aksayacağını düşünüyor olabilirsiniz. Yardım istemek daha fazla açıklama yapmayı gerektiriyor, sorumluluğu paylaşmak ise bazen işi kendiniz yapmaktan daha yorucu geliyor olabilir.

Bu durum dışarıdan bakıldığında güçlü ve becerikli olmak gibi görünebilir. Ancak sürekli sorumluluk üstlenmek, kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesini ve ifade etmesini zorlaştırabilir.

Bir süre sonra dinlenmek bile suçluluk yaratabilir. Kendinize zaman ayırdığınızda yapmanız gereken işleri düşünür, sınır koyduğunuzda birilerini hayal kırıklığına uğratmaktan çekinebilirsiniz.

Burada mesele, başkalarına yardım etmenin yanlış olması değildir. Mesele, yardım etmediğinizde kendinizi kötü biri, yetersiz biri veya sorumsuz biri gibi hissetmeniz olabilir.

“Bir sorumluluğu üstlenmediğimde gerçekten ne olacağından korkuyorum? İşlerin aksamasından mı, başkalarının tepkisinden mi, yoksa artık ihtiyaç duyulan kişi olmamaktan mı?”

Bu sorular, kişinin sorumluluklarla kurduğu ilişkiyi anlamasına yardımcı olabilir. Çünkü bazen aşırı sorumluluk almak yalnızca yapılması gereken işlerin çokluğuyla değil, kişinin kendisine biçtiği rolle de ilişkilidir.

Dinlenirken bile suçluluk duymak

Bir gün hiçbir şey yapmadan dinlenmek istediğinizi düşünün. Yapılacak işleriniz vardır. Belki mesleki olarak ilerlemeniz, spor yapmanız, evinizi düzenlemeniz veya sevdiklerinize zaman ayırmanız gerekiyordur.

Dinlenmeye başladığınızda zihniniz size yapılmayanları hatırlatır.

“Bu zamanı daha verimli kullanabilirdim.”

“Bugün de hiçbir şey başaramadım.”

“Böyle devam edersem geride kalacağım.”

Böylece dinlenmek, ihtiyaç duyduğunuz bir mola olmaktan çıkar ve tamamlamanız gereken yeni bir göreve dönüşür. Kendinizi dinlenmeye hak kazanmak için önce bütün sorumluluklarınızı yerine getirmek zorunda hissedebilirsiniz.

Oysa sorumluluklar çoğu zaman tamamen bitmez. Bir işi tamamladığınızda diğeri ortaya çıkar. Her şeyin tamamlandığı, hiçbir belirsizliğin kalmadığı ve bütün koşulların ideal olduğu günü beklerseniz, kendinize ayıracağınız zaman sürekli ertelenebilir.

Bu durum, kişinin yalnızca iş yükünü değil, kendi değerini üretkenlikle ilişkilendirme biçimini de düşündürür.

Kendinize değer vermek için sürekli bir şey başarmanız gerektiğine inanıyorsanız, durduğunuz anlarda kendinizle baş başa kalmak zorlaşabilir.

Bu nedenle dinlenmekte zorlanan birine yalnızca “Kendine zaman ayır” demek yeterli olmayabilir. Asıl mesele, kendine zaman ayırdığında ortaya çıkan suçluluğu ve bu suçluluğun hangi düşüncelerle beslendiğini anlamaktır.

30’lu yaşlarda kaygı ne zaman profesyonel destek gerektirir?

Kaygı, belirsizlik karşısında ortaya çıkabilen doğal bir duygudur. Önemli kararlar verirken, ekonomik zorluklarla karşılaşırken veya ilişkilerde sorun yaşarken kaygılanmak tek başına bir psikolojik bozukluk anlamına gelmez.

Ancak kaygı sürekli hâle geldiğinde, kişinin günlük yaşamını belirgin biçimde zorlaştırdığında veya kendisini iyi hissetmesini engellediğinde profesyonel destek düşünmek anlamlı olabilir.

Örneğin:

  • Gelecekle ilgili düşünceler zihninizde sürekli dönüyor ve düşünmeyi durdurmakta zorlanıyorsanız,
  • Bir karar vermeden önce bütün ihtimalleri tekrar tekrar değerlendirme ihtiyacı duyuyorsanız,
  • Başarılarınızın tadını çıkaramıyor, sürekli bir sonraki eksikliğe odaklanıyorsanız,
  • İş, ilişki veya aile sorumlulukları nedeniyle kendinize ayırdığınız alan giderek daralıyorsa,
  • Dinlenirken suçluluk duyuyor, hata yapmaktan yoğun biçimde korkuyor veya kendinizi sık sık başkalarıyla karşılaştırıyorsanız,
  • Kaygınız uykunuzu, ilişkilerinizi, iş yaşamınızı ya da günlük işlevselliğinizi etkiliyorsa,

yaşadıklarınızı bir uzmanla değerlendirmek yararlı olabilir.

Bu belirtiler tek başına tanı koymak için yeterli değildir. Kaygının ne kadar süredir devam ettiği, hangi koşullarda arttığı, günlük yaşamınızı nasıl etkilediği ve başka belirtilerin bulunup bulunmadığı birlikte ele alınmalıdır.

Destek almak için mutlaka dayanamayacak noktaya gelmeyi beklemek de gerekmez. Bazen kişi hayatını sürdürebiliyor, sorumluluklarını yerine getiriyor ve dışarıdan iyi görünüyor olsa bile bunu büyük bir içsel çabayla yapıyor olabilir.

Psikoterapi, 30’lu yaşlarda yaşanan kaygıyı anlamaya nasıl yardımcı olabilir?

Kaygı yaşadığınızda ilk isteğiniz çoğu zaman bu duygudan bir an önce kurtulmak olabilir. Daha fazla kontrol etmek, daha çok çalışmak, bütün ihtimalleri düşünmek veya doğru kararı bulana kadar beklemek kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir.

Ancak bu yöntemler uzun vadede kaygıyı besleyen döngünün bir parçasına dönüşebilir.

Örneğin hata yapmaktan korktuğunuz için bir işi tekrar tekrar kontrol edebilirsiniz. Kontrol ettiğinizde kısa süreli rahatlama yaşarsınız. Fakat zihniniz zamanla ancak tekrar kontrol ettiğinizde güvende olabileceğinizi öğrenebilir. Bir sonraki sefer kontrol etme ihtiyacı yeniden ortaya çıkar.

Benzer biçimde, başkalarının onayını almak kendinizi geçici olarak daha iyi hissetmenizi sağlayabilir. Ancak kendi kararlarınıza güvenmek yerine sürekli dışarıdan güvence aramaya başladığınızda belirsizlik karşısındaki hassasiyetiniz devam edebilir.

Psikoterapide yalnızca kaygı yaratan olayları konuşmak değil, bu olaylara nasıl tepki verdiğinizi ve bu tepkilerin zaman içinde nasıl yerleştiğini anlamak da önemlidir.

  • Kendinizden hangi koşullarda memnun olabiliyorsunuz?
  • Hata yapmak sizin için neden bu kadar zorlayıcı olabilir?
  • Belirsizlikle karşılaştığınızda kontrol etme, erteleme veya sürekli düşünme eğiliminiz nasıl ortaya çıkıyor?
  • İlişkilerinizde kendi ihtiyaçlarınızı ne ölçüde ifade edebiliyorsunuz?
  • Başkalarının beklentileriyle kendi isteklerinizi nasıl ayırt ediyorsunuz?
  • Hayatınızdaki gerçek sorunlarla, bu sorunların zihninizde yarattığı olasılıkları nasıl birbirinden ayırabilirsiniz?

Bu soruların yanıtları herkes için aynı değildir. Bu nedenle psikoterapi süreci kişinin yaşam öyküsü, mevcut güçlükleri, ihtiyaçları ve terapi hedefleri doğrultusunda şekillendirilir.

Bilişsel davranışçı terapi gibi yaklaşımlar kaygıyı sürdüren düşünce ve davranış örüntülerini anlamaya yönelik çalışmalar içerebilir. Kişinin geçmiş deneyimlerinin, kendisiyle ilgili inançlarının ve ilişki kurma biçimlerinin bugünkü yaşamını nasıl etkilediğini anlamak da ihtiyaçlara göre sürecin bir parçası olabilir.

Amaç kişinin bütün kaygılardan arınması veya hayatındaki her sorunu çözmesi değildir. Amaç, yaşadığı güçlükleri daha iyi anlaması, kendisi için daha işlevsel baş etme biçimleri geliştirmesi ve kararlarını yalnızca korkularının yönlendirmediği bir yaşam alanı oluşturabilmesidir.

Belki de kendinize sormanız gereken soru, neden daha fazlasını yapmadığınız değildir

30’lu yaşlarda hayatınızın her alanında aynı anda ilerlemek zorunda hissediyor olabilirsiniz. Daha başarılı olmak, daha çok kazanmak, ilişkinizi güçlendirmek, ailenize zaman ayırmak, sağlıklı yaşamak, geleceğinizi güvence altına almak ve bütün bunları yaparken kendinizi iyi hissetmek…

Bunların birçoğu sizin için gerçekten önemli olabilir. Sorun, bu isteklerin varlığı değil; hepsini aynı anda ve eksiksiz biçimde gerçekleştiremediğinizde kendinizi yetersiz hissetmeniz olabilir.

Bazen insan hayatını düzene sokmak için çok çaba harcar ama kendisiyle kurduğu ilişkiyi ihmal eder. Dışarıdaki sorumlulukları yerine getirirken içerideki kaygıyı, kırgınlığı, yorgunluğu veya karşılanmamış ihtiyaçları sürekli erteler.

Bir süre sonra her şeyi yönetebiliyor olmakla iyi hissetmek arasındaki fark daha belirgin hâle gelir.

Belki de kendinize şu soruları sormanın zamanı gelmiştir:

Gerçekten ne istiyorum?

Hangi hedefler benim için anlamlı, hangilerini geride kalmamak için takip ediyorum?

Bir şey başaramadığımda kendime nasıl davranıyorum?

Hayatımın şu anki hâlini olduğu gibi değerlendirebiliyor muyum, yoksa sürekli olması gereken hâliyle mi karşılaştırıyorum?

Bu soruların yanıtlarını hemen bulmanız gerekmiyor. Bazen insanın kendisini anlaması, hızlıca bir çözüm üretmesinden daha fazla zamana ihtiyaç duyar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YURT HAYATI BAŞLIYOR

Uyum, Ayrılık ve Ebeveyn Kaygısı

“Çocuğum artık benimle yaşamayacak.”

Bazı ebeveynler için bu cümle, üniversite tercihinden ya da yurt seçiminden çok daha büyük bir değişimi ifade eder.

Çocuğun lise veya üniversite eğitimi için başka bir şehre ya da ülkeye gitmesi, aynı şehirde yurda veya ayrı bir eve taşınması; yalnızca yaşam alanının değişmesi değildir. Çocuk için bağımsızlaşmanın, ebeveyn için ise kontrolün ve günlük yakınlığın yeniden düzenlenmesinin başladığı bir dönemdir.

Üstelik bu geçiş yalnızca üniversite çağında yaşanmaz. Bazı çocuklar lise döneminde, hatta daha erken yaşlarda yatılı okul deneyimiyle ailelerinden fiziksel olarak ayrılabilir.

Bu nedenle “Çocuğum yurda alışır mı?” sorusunun yanında aslında başka bir soru daha vardır:

“Biz, birbirimizden ayrılmayı nasıl öğreneceğiz?”

Yurt hayatı çocuğun psikolojisini nasıl etkiler?

Yurda veya ayrı bir eve taşınmak, gelişimsel olarak önemli bir geçiş dönemidir.

Çocuk bir anda yalnızca yeni bir okula değil, yeni bir yaşam düzenine geçer.

Kendi odasını paylaşmak, farklı alışkanlıklara sahip insanlarla yaşamak, yemek ve uyku düzenini oluşturmak, derslerini takip etmek, parasını yönetmek, çamaşırını yıkamak, ulaşımını planlamak, arkadaşlık ilişkilerindeki problemleri çözmek…

Bunların her biri yetişkin hayatına hazırlayan becerilerdir.

Bu becerilerin aynı anda devreye girmesi gerekiyor ise bazı çocuklar için oldukça yorucu olabilir.

Örneğin ilk haftalarda çok heyecanlı görünen bir öğrenci birkaç hafta sonra:

  • ailesini daha sık aramaya,
  • yurda dönmek istememeye,
  • yalnız kalmaktan rahatsız olmaya,
  • ders çalışmakta zorlanmaya,
  • uyku düzenini kaybetmeye,
  • arkadaş ilişkilerinde daha hassas davranmaya,
  • “Burada kimsem yok.” demeye

başlayabilir.

Bu durum tek başına psikolojik bir problem olduğu anlamına gelmez.

Yeni bir yaşam düzenine uyum sağlamak zaman alacaktır.

Asıl önemli olan, çocuğun yaşadığı güçlüğün zaman içerisinde azalıyor mu yoksa giderek artıyor mu olduğudur.


Çocuğunuzun zorlanması her zaman kötüye gittiği anlamına gelmez

Ebeveynlerin bu dönemde en yanlış anladığı sinyallerden biri, çocuğun yaşadığı her rahatsızlığı ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Çocuğunuz:

“Odamdaki arkadaşlarımla anlaşamıyorum.”

dediğinde hemen oda değişikliği istemek,

“Derslere yetişemiyorum.”

dediğinde bütün programını ebeveyn olarak düzenlemek,

“Çok yalnızım.”

dediğinde her hafta sonu eve getirmek kısa vadede rahatlatıcı olabilir.

Ancak çocuk hiçbir zorlukla karşılaşmadan ilerlediğinde, zorlukla baş etme becerisini geliştirme fırsatı da azalacaktır.

Burada amaç çocuğu yalnız bırakmak değildir. Amaç, gerektiğinde yanında olmak ile onun yerine yaşamak arasındaki farkı koruyabilmektir.

Bazen en destekleyici soru: “Ben bunu senin için nasıl çözebilirim?” değil, “Sence bunu çözmek için hangi seçeneklerin var?” olabilir.


Çocuğum başka şehirde. Onu ne kadar aramalıyım?

Bu, özellikle ilk aylarda ebeveynlerden en sık duyduğum konulardan biridir.

Telefonun açılmadığı birkaç saat bile zihinde birçok senaryo oluşturabilir:

“Bir şey mi oldu?”

“Yemek yedi mi?”

“Dersleri nasıl?”

“Kimlerle birlikte?”

“Bana neden dönmüyor?”

Burada ebeveynin kaygısı anlaşılırdır.
Fakat çocuğun sürekli aranması, konumunun takip edilmesi veya her gün ayrıntılı şekilde sorgulanması zamanla çocuğun bağımsızlaşma alanını daraltabilir.

Bu nedenle iletişimin amacı denetim değil bağlantı olmalıdır.

Çocuğunuzla önceden konuşarak size ne zaman ulaşabileceğini, sizin hangi durumlarda endişeleneceğinizi ve acil bir durumda nasıl iletişim kurulacağını belirlemek daha sağlıklı bir çerçeve oluşturabilir.

Çocuğunuzun her gün size aynı yoğunlukta ihtiyaç duymaması da ilişkinizin zayıfladığı anlamına gelmez.

Bazen tam tersine, kendisini güvende hissettiği için kendi hayatına daha fazla odaklanabiliyor olabilir.


Ebeveyn açısından zor olan: Çocuğun hayatındaki kontrolünün azalması

Çocuğunuz sizinle yaşarken onun günlük hayatının birçok ayrıntısını doğal olarak biliyordunuz.

Ne zaman uyuduğunu, ne yediğini, kimlerle görüştüğünü, ders çalışıp çalışmadığını, eve kaçta geldiğini…

Çocuk başka bir eve veya yurda taşındığında bu bilgi alanı bir anda daralır.

Bu durum bazı ebeveynlerde yoğun bir kontrol ihtiyacı yaratabilir.

Burada kendinize şu soruyu sormak önemli olabilir:

“Çocuğumun şu anda gerçekten benim müdahaleme mi ihtiyacı var, yoksa ben belirsizliğe dayanmakta mı zorlanıyorum?”

Bu ikisi birbirinden farklıdır.

Çocuğunuzun problem yaşamasını tamamen engellemek mümkün değildir.

Arkadaşıyla tartışabilir.

Bir sınavdan düşük not alabilir.

Parasını yanlış planlayabilir.

Bir süre yalnız hissedebilir.

Yanlış bir karar verebilir.

Bunların bir kısmı, bağımsızlaşmanın doğal parçalarıdır.

Ebeveynliğin yeni döneminde amaç, çocuğun hiç hata yapmamasını sağlamak değil; hata yaptığında başvurabileceği güvenli bir ilişkinin varlığını korumaktır.


“Bana hiçbir şey anlatmıyor” diyen ebeveynler

Çocuk veya ergen ayrı yaşamaya başladığında iletişimin biçimi de değişebilir. Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde çocuk her yaşadığını ailesiyle paylaşmak istemeyebilir.

“İyi.”

“Bir şey yok.”

“Yoğunum.”

gibi kısa cevaplar ebeveyn için oldukça kaygı verici olabilir.

Ancak her mahremiyet isteğini bir sorun olarak değerlendirmek doğru değildir.

Çocuğunuzun size her ayrıntıyı anlatmaması ile sizinle önemli konularda iletişim kuramaması aynı şey değildir.

“Bana her şeyi anlatmalısın.” yerine,

“Her şeyi anlatmak zorunda değilsin; ama zorlandığında benimle konuşabileceğini bilmeni isterim.” mesajı daha güvenli bir iletişim alanı oluşturabilir.


Yurda uyum sağlayamayan çocuk ne zaman destek almalı?

Yurda ilk kez yerleşen bir çocuğun özlem duyması, ağlaması, yalnız hissetmesi veya eve dönmek istemesi tek başına terapi gerektiren bir durum değildir.

Ancak güçlükler kalıcı hale geliyor ve çocuğun günlük işlevselliğini belirgin biçimde etkiliyorsa daha yakından değerlendirilmesi gerekir.

Özellikle;

  • yoğun veya giderek artan kaygı,
  • okula ya da yurda gitmek istememe,
  • sosyal olarak belirgin geri çekilme,
  • uyku ve iştah düzeninde belirgin değişiklikler,
  • akademik performansta ciddi düşüş,
  • sürekli ağlama veya çökkünlük,
  • yoğun yalnızlık ve çaresizlik hissi,
  • aileden ayrılmaya karşı aşırı tepki,
  • arkadaş ilişkilerinde tekrarlayan çatışmalar,
  • günlük sorumlulukları yerine getirmekte zorlanma

gibi durumlarda profesyonel değerlendirme düşünülebilir.

Buradaki amaç çocuğu “yurda alıştırmak” değildir.

Daha kapsamlı biçimde; ayrılık deneyimi, kaygı, bağımsızlaşma, sosyal ilişkiler, öz düzenleme, akademik baskı ve aile içindeki ilişki dinamikleri birlikte değerlendirilir.


Terapi bu süreçte nasıl yardımcı olabilir?

Yurda veya ayrı bir eve taşınma, bazı çocuklar için ilk kez karşılaşılan yoğun bir bağımsızlık deneyimidir. Terapi sürecinde çocuğun yaşadığı güçlüğün yalnızca görünen davranışına değil, altında bulunan psikolojik dinamiklere de bakılabilir.

Örneğin; “Yalnız kalamıyorum.” diyen bir çocuğun yalnızca sosyal becerilerini değil, yalnızlıkla kurduğu ilişkiyi ve güven ihtiyacını anlamak;

“Ders çalışamıyorum.” diyen bir öğrencide yalnızca çalışma programını değil, performans kaygısını, mükemmeliyetçiliği veya başarısızlıkla ilgili düşünce biçimlerini değerlendirmek;

“Annem sürekli beni arıyor.” diyen bir ergenle çalışırken ise yalnızca ebeveyn davranışını değil, aile içindeki bağımsızlaşma ve sınır dinamiklerini ele almak gerekebilir.

Bazı durumlarda çocuğun bireysel terapi sürecine ek olarak ebeveyn görüşmeleri de sürece dahil edilebilir. Çünkü çocuk aileden fiziksel olarak uzaklaşsa bile aile ilişkisi psikolojik olarak devam eder.

Ebeveyn rolünde önemli değişim

Çocuğunuzun başka bir şehirde, yurtta veya ayrı bir evde yaşaması, onun artık size ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez.

İhtiyacı değişir.

Çocuklukta: “Beni sen koru.” diyen çocuk, zamanla: “Bana güven.” demeye başlar. Sağlıklı bağımsızlaşmanın önemli parçalarından biri de budur.

Çocuğunuzun hayatından çekilmek değil; onun hayatını yönetmeden yanında kalabilmek. Çünkü ayrılık, ilişkinin sona ermesi değildir. İlişkinin biçim değiştirmesidir. Ve bazen çocuğuna verilebilecek en güçlü mesaj şudur:

“Her şeyi senin için çözmeyeceğim. Ama zorlandığında yanında olduğumu bileceksin.”


Çocuğunuz yurda, başka bir şehre veya ülkeye taşınırken siz de bu süreçte nasıl davranmanız gerektiğinden emin olamıyorsanız, yaşanan güçlüğü birlikte değerlendirmek faydalı olabilir.

Bu yazı psikoeğitim amacıyla hazırlanmıştır.
Her çocuğun ve ailenin ihtiyaçları farklı olduğundan, devam eden veya belirginleşen psikolojik güçlüklerde bireysel değerlendirme yapılması önerilir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan







KADINLARDA TÜKENMİŞLİK: “HER ŞEYİ BEN YAPMAK ZORUNDAYIM” DÖNGÜSÜNDEN ÇIKMAK

“Çok yoruldum.”

Ama duramıyorsunuz.

Çünkü yapılması gereken çok şey var.

İş yetişecek, ev toparlanacak, planlanacak, birilerine dönüş yapılacak, aileyle ilgilenilecek, ilişkiye zaman ayrılacak, e kendinize de vakit ayıracaksınız.

Üstelik bunların çoğunu kimsenin hatırlatmasına gerek yok. Zaten siz hep bir yandan düşünüyorsunuz.

Kim ne zaman ne yapacak, ne eksik kaldı, neyin halledilmesi gerekiyor…

Bazen bedeniniz dinlenmek istiyor ama zihniniz durmuyor. Ve bir süre sonra şu cümle ortaya çıkıyor:

“Ben yapmazsam olmuyor.”

Kadınlarda tükenmişlik çoğu zaman tam da bu noktada başlıyor.

Kadınlarda tükenmişlik yalnızca çok çalışmak değildir

Kaç şeyin sorumluluğunu aynı anda taşıdıklarıdır.

Bir kadın işinde yönetici olabilir, evinin düzenini takip edebilir, ilişkisini sürdürebilir, ailesiyle ilgilenebilir, sosyal hayatını planlayabilir ve bütün bunların yanında herkesin ihtiyaçlarını zihninde tutabilir.

Dışarıdan bakıldığında hayatı oldukça düzenli görünebilir.

Fakat içeride sürekli çalışan bir zihin vardır:

“Bunu da ben takip etmeliyim.”
“Şunu da unutmamalıyım.”
“Ben ilgilenmezsem aksar.”
“Biraz daha dayanmalıyım.”

Bu nedenle tükenmişlik bazen yapılan işlerin fazlalığından çok, taşınan sorumlulukların fazlalığıyla ilgilidir.

“Yardım istiyorum ama yine de her şeyi ben yapıyorum”

Yardım isterler ama yardımı gerçekten devretmekte zorlanırlar.

Örneğin partnerinizden masayı silmesini istersiniz.

Siler.

Ama sizin istediğiniz kadar iyi değildir.

Bir köşede iz kalmıştır. Masanın üzerindeki eşyalar sizin yerleştirdiğiniz gibi değildir.

Ve içinizden şu geçer:

“Zaten böyle yapacak. Ben bir daha sileyim.”

Sonra bir başka konuda:

“Çamaşırları benim gibi katlamıyor.”

Bir başka konuda:

“Çocuğa benim kadar dikkat etmiyor.”

İş hayatında:

“Ben takip etmezsem eksik kalacak.”

Ve sonunda:

“Her şeyi ben yapmak zorundayım.”

…

Bazen gerçekten çevremizdeki insanlar sorumluluklarını yeterince yerine getirmiyor olabilir. Bu ihtimali görmezden gelmek doğru değil. Ancak bazen de kişinin yaşadığı tükenmişlik, sorumluluğu devretse bile kontrolü bırakamamasıyla daha da ağırlaşır. Çünkü yapılan iş “yanlış” değildir. Sadece kişinin kendi yapacağı şekilde yapılmamıştır.

Bu ikisi aynı şey değil.

Tükenmişliği besleyen görünmez döngü

Sorumluluk alırsınız.

↓

Bir noktada yorulursunuz ve yardım istersiniz.

↓

Yapılan işi yeterince iyi bulmazsınız.

↓

İşi yeniden kendiniz yaparsınız.

↓

“Kimse benim kadar düzgün yapamıyor.” diye düşünürsünüz.

↓

Bir sonraki sefer yardım istemek yerine doğrudan kendiniz yaparsınız.

↓

Daha fazla yorulursunuz.

↓

“Kimse bana yardımcı olmuyor.”

Bu döngü kişinin isteyerek seçtiği bir şey değildir. Çoğu zaman altında yıllar içinde gelişmiş mükemmeliyetçilik, kontrol ihtiyacı, aşırı sorumluluk alma, güvenmekte zorlanma veya hata yapmaya düşük tolerans gibi psikolojik örüntüler bulunabilir.

Bu nedenle “Biraz rahatla”, “Bırak boşver” veya “Her şeyi bu kadar kafana takma” demek çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü kişi rahatlayamamasının nedenini henüz anlamamıştır.


“Ben yapmazsam olmaz” düşüncesinin altında ne var?

Acaba gerçekten olmaz mı?

Yoksa kişi yıllardır her şeyin sorumluluğunu üstlendiği için artık başka bir ihtimali deneyimlemeye fırsat bulamamış mıdır?

Bazı kadınlar çocukluklarından itibaren “sorumluluk sahibi”, “olgun”, “başarılı” ve “her şeyi halleden” kişi olmaya alışmıştır.

Bazıları için kontrolü bırakmak kaygı yaratır.

Bazıları yardım istemeyi güçsüzlük gibi deneyimler.

Bazıları ise yaptığı her şeyi çok iyi yaparak kendisini değerli ve yeterli hissetmeye alışmıştır.

Dolayısıyla mesele yalnızca masayı silmek değildir.

Masa, kişinin dünyayı nasıl taşıdığının küçük bir örneği haline gelir.

“Ben yaparsam doğru olur.”

“Ben kontrol edersem içim rahat eder.”

“Ben bırakınca işler bozulur.”

“Kimse benim kadar dikkat etmiyor.”

Bu düşünceler uzun süre devam ettiğinde kişi fark etmeden kendi tükenmişliğinin koşullarını oluşturabilir.


Kadınlarda tükenmişlik belirtileri nelerdir?

Kadınlarda tükenmişlik farklı şekillerde ortaya çıkabilir. En sık görülen belirtiler arasında:

  • Sürekli yorgunluk ve enerji düşüklüğü
  • Dinlenmeye rağmen geçmeyen bitkinlik
  • Sabahları güne başlamakta zorlanma
  • Tahammülsüzlük ve çabuk öfkelenme
  • Ağlama isteğinde artış
  • Sürekli zihinsel meşguliyet
  • Konsantrasyon ve karar verme güçlüğü
  • İşe karşı motivasyon kaybı
  • Daha önce keyif veren şeylerden uzaklaşma
  • Sosyal olarak geri çekilme
  • “Hiçbir şeye yetişemiyorum” hissi
  • Kendini yetersiz hissetme
  • Dinlenirken suçluluk duyma
  • Uyku düzeninde değişiklik
  • Stresle ilişkili bedensel yakınmalar

görülebilir.

Ancak bu belirtiler yalnızca tükenmişliğe özgü değildir. Depresyon, anksiyete, hormonal değişiklikler ve bazı fiziksel sağlık sorunları da benzer belirtilere yol açabilir.

Bu nedenle uzun süren veya günlük yaşamınızı belirgin şekilde etkileyen bir tablo varsa profesyonel değerlendirme önemlidir.


Mükemmeliyetçilik: “Yeterince iyi” neden yetmiyor?

Tükenmişlik yaşayan bazı kadınlarda önemli bir ortak özellik yüksek standartlardır.

Yüksek standartlara sahip olmak tek başına sorun değildir.

Sorun, kişinin kendisi veya çevresindeki insanlar için “yeterince iyi” kavramının giderek ortadan kalkmasıdır.

Masa kusursuz silinmeli.

İş eksiksiz yapılmalı.

Ev düzenli olmalı.

İlişki iyi gitmeli.

Kendine de zaman ayrılmalı.

Üstelik bütün bunlar yapılırken güçlü, sakin, bakımlı ve üretken olunmalı.

Bir noktadan sonra yaşamın her alanı bir performans alanına dönüşebilir. Ve kişi dinlenirken bile zihninden: “Şimdi bunu yapmam gerekiyor.” diyebilir.

Bu nedenle tükenmişlik bazen daha iyi zaman yönetimiyle çözülecek bir problem değildir ; bazen kişinin kendisinden beklediği şeyleri yeniden değerlendirmesi gerekir.


Tükenmişlik nasıl geçer?

“Tükenmişlik nasıl geçer?” sorusunun tek bir cevabı yoktur.

Bazı durumlarda iş yükünü azaltmak, uyku düzenini iyileştirmek, fiziksel olarak dinlenmek ve günlük yaşamda sınırlar oluşturmak önemli bir başlangıçtır.

Ancak kişi bütün bunları yapmasına rağmen:

  • Her şeyi kontrol etmeye devam ediyorsa,
  • Yardım istemekte zorlanıyorsa,
  • Yardım aldığında yapılan işi yeniden yapıyorsa,
  • Hayır dediğinde suçluluk hissediyorsa,
  • Başarısız olmaktan yoğun biçimde kaçınıyorsa,
  • Kendi ihtiyaçlarını sürekli erteliyorsa,
  • “Ben yapmazsam olmaz” düşüncesinden çıkamıyorsa,

sorunun tekil olmadığını düşünmek gerekir.

Çünkü kişi dinlenmeye çalışırken bile kendisini tüketen psikolojik döngüyü sürdürüyor olabilir.


Psikoterapide kadınlarda tükenmişlik nasıl ele alınır?

Tükenmişlikle çalışırken yalnızca belirtilere değil, belirtileri sürdüren psikolojik ve ilişkisel örüntülere bakmak önemlidir.

Kişinin; mükemmeliyetçiliği, kontrol ihtiyacı, aşırı sorumluluk alma eğilimi, sınır koyma biçimi, kendisini eleştirme şekli, onay ihtiyacı ve yardım alma konusundaki güçlükleri ele alınabilir.

Aynı zamanda kişinin gerçek yaşam koşulları da değerlendirilir. Çünkü her şeyi psikolojik bir probleme indirgemek de doğru değildir.

Bazen gerçekten çok fazla sorumluluk vardır.

Bazen kişi destek görmediği bir ilişkinin içerisinde olabilir.

Bazen çalışma koşulları sürdürülemez olabilir.

Bazen ise kişinin dış koşullar kadar, bu koşullara verdiği psikolojik tepkiler üzerinde çalışması gerekir.

İyi bir psikoterapötik değerlendirme, bu ayrımı yapmayı gerektirir.

Amaç kadına “daha az sorumluluk al” demekten ibaret değildir.

Amaç, kişinin hangi sorumlulukların gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt edebilmesi, başkalarına alan açabilmesi, kusursuzluk ihtiyacını esnetebilmesi ve kendi ihtiyaçlarını hayatının sürekli en son sırasına koymaktan çıkabilmesidir.

Hayatınızda gerçekten çok fazla şey mi var?

Yoksa her şeyi sizin yapmanız gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Bir başkasının masayı sizin kadar iyi silmemesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?

Bir işi farklı yapmak neden “yanlış yapmak” gibi geliyor?

Yardım aldığınız halde neden sonunda yine siz düzeltmek zorunda hissediyorsunuz?

Her şey sizin kontrolünüzde olmadığında ne olacağından korkuyorsunuz?

Bu soruların cevapları, tükenmişliğin yalnızca ne kadar yaptığınızla değil, hayatı nasıl taşıdığınızla da ilgili olabileceğini gösterebilir. Çünkü bazen insanı tüketen yalnızca üzerindeki yük değildir. Yükü bırakmayı, paylaşmayı ve başkasının farklı yapmasına izin vermeyi öğrenememektir.

Ve her şeyi yapabiliyor olmanız, her şeyi yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.


Ne zaman psikolojik destek alınmalı?

Yoğunluk ve yorgunluk hayatın dönemsel parçaları olabilir. Ancak kendinizi uzun zamandır tükenmiş, tahammülsüz, isteksiz veya sürekli zihinsel olarak meşgul hissediyorsanız ve bu durum işinizi, ilişkinizi veya günlük yaşamınızı etkiliyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir.

Özellikle dışarıdan başarılı, güçlü ve hayatını kontrol eden biri gibi görünürken içeride sürekli yoruluyorsanız, bu çelişkiyi de önemsemek gerekir. Psikoterapi, yalnızca “nasıl daha az yorulacağınızı” değil, neden her şeyi tek başınıza taşımak zorunda hissettiğinizi anlamanıza da yardımcı olabilir.

Uzman Klinik Psikolog Ecem Sercan Doğan olarak kadınlarda tükenmişlik, mükemmeliyetçilik, stres, kaygı, sınır problemleri ve ilişkisel süreçler üzerine bireysel çalışmalar yürütmekteyim. Terapi süreci, kişinin ihtiyaçları ve yaşadığı güçlüklerin özellikleri doğrultusunda bireysel olarak yapılandırılmaktadır.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan



EN KÜÇÜK OLUMSUZLUKTA NEDEN HAYATIMIZ BİTMİŞ GİBİ HİSSEDERİZ?

“En kötü ne olabilir?” Bazılarımız için sakinleştirici bir soru, bazı insanlar için küçük bir olumsuzluğun zihinde giderek büyümesinin başlangıcıdır.

Bir mesajın geç gelmesi “Bana kızdı”, iş yerindeki küçük bir hata “İşimi kaybedeceğim”, partnerin normalden biraz daha sessiz olması ise “Benden soğudu, yakında ayrılacağız” düşüncesine dönüşebilir. Henüz ortada yalnızca küçük ve açıklaması belirsiz bir durum varken, zihnimiz çoktan en kötü sonuca ulaşmıştır.

Psikolojide felaketleştirme olarak adlandırılan bu düşünme biçiminde kişi, olumsuz bir ihtimali olduğundan daha büyük, daha kesin ve daha başa çıkılmaz bir sonuç olarak değerlendirmeye başlar. Burada önemli olan nokta, felaketleştirmenin çoğu zaman doğrudan “kötü düşünmekle” başlamamasıdır. Çoğu zaman başlangıç noktası belirsizliktir.

Günlük bir örnek düşünelim. Partneriniz akşam eve geldiğinde normalden daha sessiz. Nedenini bilmiyorsunuz. Bu noktada zihninizin önünde aslında yalnızca bir belirsizlik var: “Şu an neden böyle davrandığını bilmiyorum.” Fakat belirsizliğe tahammül etmek zorlaştığında zihin bu boşluğu doldurmaya çalışır. “Bir şey oldu galiba” dersiniz. Ardından “Kesin bana kızdı” düşüncesi gelebilir. Birkaç dakika sonra “Benden soğudu”ya, oradan da “İlişkimiz bitecek” düşüncesine ulaşabilirsiniz.

Oysa elinizdeki gerçek bilgi hiç değişmemiştir: Partneriniz yalnızca o akşam normalden daha sessizdir. Değişen şey, olay değil, olayın zihninizdeki anlamıdır.

Belirsizlik burada önemli bir rol oynar. Çünkü “Ne olduğunu bilmiyorum” demek zihnin kontrol edemediği bir alanı kabul etmesini gerektirir. Kaygı yükseldiğinde ise zihin bu belirsizliği ortadan kaldırmak için hızlı bir açıklama arayabilir. Tehdit içeren açıklamalar da çoğu zaman daha fazla dikkat çeker. Böylece “Bilmiyorum” demek yerine “En kötüsü olacak” demeye başlarız.

2026 yılında Akbari ve arkadaşlarının 28.693 kişiyi kapsayan meta-analizinde belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında güçlü bir ilişki bulunması, bu bağlantının önemini gösteriyor. Araştırmacılar, belirsizliğe tahammülsüzlüğün endişeyle güçlü biçimde ilişkili olduğunu ve endişenin belirsizlik ile kaygı arasındaki ilişkide önemli bir rol oynadığını bildirdi.

Belirsizlikle baş etmekte zorlandığımızda yalnızca düşüncelerimiz değil, davranışlarımız da değişebilir. Aynı mesajı tekrar tekrar kontrol etmek, partnerimize “Bana kızgın mısın?” diye sormak, internette belirtileri araştırmak, bir başkasından tekrar tekrar güvence almak ya da zihnimizde aynı konuşmayı defalarca analiz etmek kısa süreliğine rahatlatabilir. Ancak bu davranışlar belirsizliğe dayanmayı öğrenmek yerine, belirsizlik ortaya çıktığında onu hemen ortadan kaldırmamız gerektiği inancını güçlendirebilir. 2023 yılında yayımlanan bir meta-analiz de belirsizliğe tahammülsüzlüğün özellikle bilişsel kaçınma gibi işlevsiz duygu düzenleme stratejileriyle ilişkili olduğunu göstermiştir.

Bu nedenle çözüm, kendimize sürekli “Her şey güzel olacak” demek değildir. Çünkü bazen gerçekten kötü bir şey olabilir. Asıl mesele, kötü bir ihtimal ile kesinleşmiş bir felaketi birbirinden ayırabilmektir.

Böyle bir anda kendinize şu üç soruyu sormak işe yarayabilir: Şu anda gerçekten ne biliyorum? Neyi yalnızca tahmin ediyorum? Ve zihnim şu anda belirsizliği bir felaket senaryosuyla mı dolduruyor?

Çünkü zihnimiz belirsizliğe dayanmakta zorlandığında, bilmediğimiz yeri çoğu zaman en kötü ihtimalle doldurabilir. Ve bazen hayatımız gerçekten kötüye gittiği için değil, henüz ne olacağını bilmediğimiz için hayatımız bitmiş gibi hissederiz.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KORKUMU NASIL YENERİM? CESUR OLMAK, KORKAKLIK VE ÖZGÜVEN KAZANMAK

“Korkumu nasıl yenerim?”, “Neden bu kadar korkağım?”, “Özgüvenimi nasıl kazanabilirim?” veya “Hayır diyemiyorum, neden böyleyim?” diye düşünüyorsanız, yaşadığınız güçlük yalnızca cesaret eksikliğiyle açıklanamayabilir. Yeni bir işe başlamak, kendi işini kurmak, evden ayrılmak, hakkını aramak, bir ilişkide sınır koymak ya da istemediğiniz bir şeye “hayır” demek; başarısızlık, reddedilme, eleştirilme veya belirsizlik korkusunu tetikleyebilir.

Kişi korktuğu için kaçındığında kısa vadede rahatlar. Ancak kaçınma, korkulan durumla ilgili yeni deneyimler edinmesini de engelleyebilir. Böylece zaman içinde aynı durumla yeniden karşılaştığında korku daha kolay tetiklenebilir ve kişi kendisini “korkak”, “özgüvensiz” veya “cesaretsiz” olarak tanımlamaya başlayabilir.

Bu nedenle psikolojik açıdan önemli soru yalnızca “Korkuyor muyum?” değil, “Korktuğumda ne yapıyorum?” sorusudur. Çünkü bazen kişinin hayatını sınırlayan şey korkunun kendisinden çok, korkuya verdiği davranışsal yanıttır.

KORKMAK İLE KORKAKLIK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Korku, tehdit olarak değerlendirilen durumlara karşı ortaya çıkan doğal bir duygusal yanıttır. Önemli bir karar öncesinde kaygılanmak, yeni bir işe başlarken endişelenmek, bir konuşma öncesinde gerilmek veya hakkınızı ararken çekinmek tek başına psikolojik bir sorun olduğu anlamına gelmez.

Cesaret kavramını inceleyen araştırmalar da korku ile harekete geçmenin birbirinin karşıtı olmak zorunda olmadığını düşündürmektedir. Norton ve Weiss’ın 2009 yılında yayımlanan pilot çalışmasında, örümcek korkusu yüksek 32 yetişkinin korku yaratan örümceklere ne kadar yaklaşabildiği incelenmiştir. Katılımcıların korku düzeyleri kontrol edildiğinde, daha yüksek cesaret puanları örümceklere daha fazla yaklaşma davranışıyla ilişkili bulunmuştur. Bu küçük bir pilot çalışma olduğu için sonucu tüm insanlara genellemek doğru değildir; ancak araştırma cesaretin, korkunun yokluğundan ziyade korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışıyla birlikte incelenebileceğini göstermektedir.

Bu nedenle cesur olmak her zaman korkmamak anlamına gelmez. Kişi korkabilir, tereddüt edebilir veya kaygılanabilir ve yine de kendisi için önemli olan bir davranışı seçebilir.

KORKU NEDEN BİZİ KAÇINMAYA İTER?

Korktuğumuz bir durumdan uzaklaşmak kısa vadede gerçekten rahatlatıcıdır. Yapmak istemediğimiz bir konuşmayı ertelediğimizde kaygımız azalır. Bir iş başvurusunda bulunmadığımızda reddedilme ihtimalini o an yaşamayız. Birine “hayır” demediğimizde karşı tarafın kızmasıyla karşılaşmayız.

Sorun tam da burada başlayabilir.

Davranış bilimlerinde negatif pekiştirme, rahatsız edici bir durumun bir davranışın ardından ortadan kalkmasının o davranışın gelecekte tekrarlanma olasılığını artırabilmesini ifade eder. Korku ve kaygı alanındaki araştırmalar, kaçınmanın kişiye hızlı bir rahatlama sağlayabildiğini ve bu nedenle kaçınma davranışının zaman içinde sürdürülebileceğini göstermektedir.

Örneğin işinden memnun olmayan ancak yeni bir işe başvurmaktan korkan bir kişiyi düşünelim. Başvuru yapmadığında o gün için kaygısı azalır. Fakat aynı zamanda yeni işin nasıl sonuçlanacağını öğrenme fırsatını da kaçırır. Bir sonraki başvuruyu yapmak daha zor hale gelebilir. Kişi zamanla “Ben zaten yapamam” diye düşünmeye başlayabilir; ancak bu düşüncenin ne kadarının gerçek deneyime, ne kadarının kaçınmaya dayandığını artık değerlendirmek zorlaşır.

Benzer bir durum sosyal ilişkilerde de görülebilir. Hakkını aramayan kişi çatışma da yaşamaz. Hayır demeyen kişi karşı tarafın kızma ihtimalinden kaçınır. Yeni insanlarla tanışmayan kişi reddedilme ihtimaliyle karşılaşmaz. Her bir durumda kısa vadeli rahatlama vardır; ancak uzun vadede kişinin istediği hayatı yaşama alanı daralabilir.

Bu nedenle “Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun yanında “Korktuğum için nelerden kaçınıyorum?” sorusu da önemlidir.

Çünkü bazen döngü şu şekilde ilerler:

Korku → kaçınma → kısa vadeli rahatlama → korkulan durumla ilgili yeni deneyimlerin azalması → kaçınmanın sürmesi → yaşam alanının daralması.

Bu döngünün fark edilmesi, korkuyu yalnızca kişiliğin bir özelliği olarak görmekten daha işlevsel bir başlangıç sağlayabilir.

ÖZGÜVEN KAZANMAK BAZEN HAREKETTEN SONRA GELİR

“Kendime güvensem bunu yapardım” cümlesi oldukça yaygındır. Ancak psikolojide genel anlamdaki özgüvenden farklı olarak öz-yeterlik, kişinin belirli bir davranışı gerçekleştirebileceğine veya belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin inancını ifade eder.

Albert Bandura, Nancy Adams ve Jan Beyer’in 1977 yılında yayımlanan deneysel çalışmasında yetişkin fobik bireylerde öz-yeterlik beklentileri ile tehdit içeren durumlara yaklaşma davranışı incelenmiştir. Çalışmada performansa dayalı başarı deneyimlerinin öz-yeterlik beklentilerini güçlendirdiği ve öz-yeterlikteki değişimlerin davranış performansıyla ilişkili olduğu bulunmuştur.

Bu araştırmadan günlük yaşam için çıkarılabilecek önemli noktalardan biri şudur: Kişinin önce tamamen kendine güvenmesi ve sonra harekete geçmesi her zaman gerekli değildir.

Bazen kişi önce küçük bir davranış gerçekleştirir, ardından kendisi hakkında yeni bir bilgi edinir.

İlk kez sınır koymak, küçük bir iş başvurusu yapmak, bir toplantıda fikrini söylemek veya uzun süredir ertelenen bir konuşmayı gerçekleştirmek kişiye “Bunu yapabildim” şeklinde yeni bir deneyim sağlayabilir. Bu tür deneyimler, kişinin belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin değerlendirmesini etkileyebilir.

Bu, korkulan her şeyin üzerine düşünmeden gidilmesi gerektiği anlamına gelmez. Gerçek risklerin değerlendirilmesi gerekir. Ancak gerçek riskler değerlendirildikten sonra geriye ağırlıklı olarak korkunun ürettiği kaçınma kalıyorsa, küçük ve yönetilebilir adımlar kişinin kendi kapasitesiyle ilgili daha gerçekçi deneyimler edinmesine yardımcı olabilir.

Dolayısıyla özgüven kazanmak, her durumda kendinizden emin hissetmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Bazen güven, kişinin kendisiyle ilgili yeni deneyimler edinmesiyle gelişebilir.

AİLEMİZDEN, KORKMAYI ÖĞRENEBİLİR MİYİZ?

Korkuların tek bir nedeni yoktur. Biyolojik yatkınlıklar, mizaç, doğrudan yaşanan deneyimler ve çevresel öğrenmeler farklı biçimlerde rol oynayabilir. Bununla birlikte çocukların çevrelerindeki yetişkinlerin korkuya verdikleri tepkilerden etkilenebileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır.

Leiden Üniversitesi araştırmacılarının 2023 yılında yayımladığı sistematik derleme ve meta-analizde, ebeveynlerin yeni uyaranlara karşı korkulu tepkilerinin çocuklarda korku ve kaçınma öğrenmesi üzerindeki etkisi incelenmiştir. Sistematik derlemeye 23 çalışma, meta-analize ise 19 çalışma dahil edilmiş ve ebeveynlerin korkulu tepkilerini modellemesinin çocukların yeni uyaranlara yönelik korku ve kaçınması üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuştur.

Bu sonuç “Ailem yüzünden korkağım” şeklinde yorumlanamaz. Araştırmanın söylediği daha sınırlıdır: Çocuklar bazı korku tepkilerini sosyal öğrenme yoluyla edinebilir.

Örneğin bir çocuk sürekli olarak “Oraya gitme, kesin kötü bir şey olur”, “İnsanlara güvenme”, “Sakın hata yapma” mesajlarıyla büyüdüğünde, belirli durumları daha tehdit edici değerlendirmeyi öğrenebilir. Ancak yetişkinlikte yaşanan korkuların tamamını aileye bağlamak da bilimsel açıdan doğru değildir.

Geçmişte öğrenilmiş olabilecek bazı tepkilerin bugün nasıl sürdürüldüğüne bakmak daha anlamlıdır.

BELİRSİZLİKTEN KORKMAK NEDEN KARAR VERMEYİ ZORLAŞTIRIR?

Bazen korktuğumuz şey kararın kendisi değil, sonucunu bilememektir.

“İşi bırakırsam ne olacak?”, “Kendi evime çıkarsam baş edebilir miyim?”, “Bu ilişkiyi bitirirsem pişman olur muyum?”, “Kendi işimi kurarsam başarılı olabilir miyim?” gibi soruların kesin cevapları yoktur.

Psikolojide belirsizliğe tahammülsüzlük, belirsiz durumları tolere etmekte zorlanmayla ilişkili bir yapı olarak incelenmektedir. 2026 yılında yayımlanan ve 115 çalışma veya tezden 138 bağımsız örneklemi ve toplam 28.693 katılımcıyı kapsayan ön kayıtlı bir meta-analizde, belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Araştırmada belirsizliğe tahammülsüzlük ile farklı kaygı bozuklukları arasındaki ilişkilerin de anlamlı olduğu bildirilmiştir.

Bu nedenle bazı kişiler için temel güçlük yanlış karar vermek değil, sonucu önceden kesin olarak bilememektir.

Yeni bir işe başlamak, evden ayrılmak, bir ilişkiyi sonlandırmak veya kendi işini kurmak gibi kararlar belirli miktarda belirsizlik içerir. Her ihtimali önceden ortadan kaldırmaya çalışmak ise bazı durumlarda kararın sürekli ertelenmesine yol açabilir.

Burada amaç belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak değildir. Daha gerçekçi hedef, belirsizlik devam ederken de riskleri değerlendirebilmek ve kişinin kendi değerleri doğrultusunda karar verebilmesidir.

“HAKKIMI ARAYAMIYORUM” VE “HAYIR DİYEMİYORUM”

Bazı insanlar korkularını karar verirken değil, ilişkilerinin içinde yaşar.

“Hakkımı arayamıyorum.”

“Hayır diyemiyorum.”

“İnsanları kırmaktan korkuyorum.”

“Bana kızarsa ne yaparım?”

“Sesimi çıkarırsam ilişki bozulur.”

Bu cümlelerin altında her zaman iletişim becerisi eksikliği bulunmaz. Kişi aslında ne istediğini biliyor olabilir; ancak bunu ifade ettiğinde ortaya çıkabilecek çatışma, reddedilme, eleştirilme veya suçlanma ihtimaline dayanmakta zorlanabilir.

Burada atılganlık, kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve sınırlarını karşı tarafın haklarını da gözeterek ifade edebilmesi açısından önemlidir.

2017 yılında yayımlanan bir sistematik derlemede sağlık çalışanları ve öğrencilerinde atılgan iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik eğitim programları incelenmiştir. Sekiz çalışmanın dahil edildiği derlemede, müdahalelerin hedeflenen gruplarda belirli ölçüde etkili olduğuna ilişkin kanıt bulunmuş; ancak uzun dönemli davranış değişikliğini değerlendiren daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

Bu araştırma doğrudan psikoterapi gören kişiler üzerinde yapılmış değildir; dolayısıyla sonuçları genel nüfusa doğrudan aktarmak doğru olmaz. Ancak atılganlığın yalnızca “kişilik özelliği” olarak görülmek zorunda olmadığını ve iletişim becerilerinin geliştirilebilir bir alan olduğunu düşündüren bulgular bulunmaktadır.

Bu nedenle “hayır diyemiyorum” dediğinizde kendinize yalnızca “Neden bu kadar pasifim?” diye sormak yerine, “Hayır dediğimde ne olmasından korkuyorum?” diye sormak daha açıklayıcı olabilir.

YENİ BİR İŞE BAŞLAMAK, EVİNDEN AYRILMAK VE HAYATINI DEĞİŞTİRMEK

Cesaret ihtiyacı çoğu zaman kişinin hayatında bir değişiklik yapmak istediği dönemlerde belirginleşir.

Kendi işini kurmak isteyen kişi başarısızlıktan korkabilir. Evden ayrılmak isteyen kişi yalnız kalmaktan veya maddi sorumluluklardan endişelenebilir. Yeni bir ilişkiye başlamak isteyen kişi yeniden incinmekten çekinebilir. İş yerinde hakkını aramak isteyen kişi yöneticisinin tepkisinden korkabilir.

Bu korkuların tamamını “irrasyonel” kabul etmek doğru değildir. Bazı riskler gerçekten vardır. Örneğin kendi işini kurmak isteyen bir kişinin finansal durumunu değerlendirmesi, giderlerini hesaplaması ve alternatif plan oluşturması gerçekçi bir hazırlıktır. Evden ayrılmak isteyen bir kişinin gelirini, barınma koşullarını ve güvenliğini değerlendirmesi de aynı şekilde gerçek bir planlamadır.

Ancak bütün bunlar değerlendirildikten sonra kişi yalnızca “Ya başarısız olursam?” veya “Ya baş edemezsem?” düşüncesi nedeniyle hiçbir adım atamıyorsa, artık kararın kendisinden çok korkunun davranış üzerindeki etkisini incelemek gerekebilir.

Bu ayrım önemlidir.

Cesaret düşünmeden risk almak değildir.

Psikolojik açıdan daha işlevsel olan, gerçek riski değerlendirmek ile korkunun ürettiği kaçınmayı birbirinden ayırabilmektir.

KORKULARIMDAN DOLAYI HAYATIMI YAŞAMIYORUM DİYORSANIZ

“Korkularımdan dolayı hayatımı yaşayamıyorum” cümlesi, korkunun kişinin seçimlerini belirlemeye başladığını düşündüren önemli bir ifadedir.

İstediği işlere başvurmayan, sürekli erteleyen, insanlarla yakınlaşmaktan kaçınan, hakkını aramayan, sınır koyamayan veya önemli kararları yalnızca kaygı yaşamamak için veren bir kişinin yaşam alanı zaman içinde daralabilir.

Burada hedef kişinin hiçbir zaman korkmaması değildir.

2020 yılında George Mason University ve University of South Florida araştırmacılarının yayımladığı bir çalışmada psikolojik esneklik, sıkıntı veya rahatsızlık yaşanmasına rağmen kişinin kendisi için değer taşıyan amaçların peşinden gidebilmesi bağlamında incelenmiştir. Araştırmada farklı örneklemler ve yöntemler kullanılmış; psikolojik esnekliğin iyi oluş, duygu düzenleme, dayanıklılık, hedeflerin sürdürülmesi ve günlük işlevsellikle ilişkisi değerlendirilmiştir.

Bu kavram korkuyla ilişkili önemli bir ayrım sunar: Hedef her zaman “Korkmayacağım” değildir.

Bazen daha gerçekçi hedef, korku veya rahatsızlık ortaya çıktığında kişinin kendisi için önemli olan şeyi yapabilme kapasitesini geliştirmesidir.

Başka bir ifadeyle mesele korkuyu tamamen ortadan kaldırmak değil, korkunun hayatınızdaki karar verme gücünü azaltmak olabilir.

PEKİ KORKUMU NASIL YENERİM?

“Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun herkes için geçerli tek bir cevabı yoktur. Çünkü aynı davranışın altında farklı psikolojik süreçler bulunabilir.

Bir kişi yeni bir işe başvurmuyorsa başarısızlıktan korkuyor olabilir. Bir başkası reddedilmekten. Bir diğeri belirsizliğe dayanmakta zorlanıyor olabilir. Başka biri ise “Hayır dersem beni sevmezler” düşüncesi nedeniyle sınır koyamıyor olabilir.

Bu nedenle korkuyla çalışmanın ilk adımı, korkuyu genel bir kişilik özelliği olarak tanımlamak yerine hangi durumlarda ortaya çıktığını ve davranışı nasıl etkilediğini anlamaktır.

Öncelikle “Tam olarak neden korkuyorum?” sorusuna bakılabilir. Ardından “Korktuğumda ne yapıyorum?”, “Nelerden kaçınıyorum veya neleri erteliyorum?”, “Kaçınmak bana o anda ne sağlıyor?” ve “Uzun vadede bunun hayatımdaki bedeli ne oluyor?” soruları değerlendirilebilir.

Bir başka önemli ayrım da şudur: “Gerçek bir risk mi var, yoksa belirsizliğe dayanmakta mı zorlanıyorum?” Örneğin ekonomik olarak karşılanamayacak bir kararı ertelemek gerçekçi olabilir. Fakat koşullar uygun olduğu halde yalnızca başarısızlık ihtimali nedeniyle yıllarca hiçbir adım atmamak farklı bir durumdur.

Benzer şekilde “Hayır diyemiyorum” diyen kişinin de yalnızca iletişim becerisine değil, hayır dediğinde ortaya çıkacağını düşündüğü sonuca bakması gerekir. “Hakkımı arayamıyorum” diyen kişinin ise karşı tarafın tepkisine ilişkin beklentileri ve bu beklentilerin davranışlarını nasıl etkilediği incelenebilir.

Psikoterapide bu nedenle amaç kişiye yalnızca “daha cesur olmasını” söylemek değildir. Kişinin kaçınma davranışları, düşünce ve beklentileri, öz-yeterlik algısı, belirsizlikle ilişkisi, sınır koyma ve iletişim becerileri ve kendisi için önemli olan yaşam alanları birlikte değerlendirilebilir.

SONUÇ: BELKİ DE SORUN KORKAK OLMAK DEĞİL

Korkmak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Bu nedenle korku yaşamak kişiyi otomatik olarak korkak yapmaz.

Bilimsel çalışmalar, korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışının cesaretle ilişkili olabileceğini; öz-yeterlik inancının davranış ve yaklaşma ile bağlantılı olduğunu; bazı korkuların sosyal öğrenme yoluyla edinilebildiğini; belirsizliğe tahammülsüzlüğün endişe ve kaygıyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu ve psikolojik esnekliğin sıkıntı yaşarken değer verilen hedeflerin sürdürülmesiyle ilişkili olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle kendinize “Ben neden bu kadar korkağım?” diye sormadan önce belki daha açıklayıcı bir soru sorabilirsiniz:

“Korktuğum için hayatımda neleri yapmıyorum?”

Yeni bir işe başlamıyor musunuz? Kendi işinizi kurmayı sürekli erteliyor musunuz? Evden ayrılmaya korkuyor musunuz? Hakkınızı arayamıyor musunuz? Hayır diyemiyor musunuz? İnsanların sizi reddetmesinden korktuğunuz için kendi ihtiyaçlarınızı sürekli geri plana mı atıyorsunuz?

Eğer korku nedeniyle yapmak istediğiniz şeyleri sürekli erteliyor ve yaşam alanınız giderek daralıyorsa, üzerinde çalışılması gereken konu yalnızca korkunun kendisi olmayabilir.

Belki de döngü şöyledir: Korkuyorsunuz, kaçınıyorsunuz, kısa süreliğine rahatlıyorsunuz; ancak kaçındığınız için korktuğunuz durumla ilgili yeni bir deneyim kazanamıyorsunuz. Sonra bir sonraki sefer daha fazla korkuyorsunuz.

Bu döngüyü fark etmek, “Ben korkağım” demekten çok daha farklı bir başlangıçtır.

Çünkü kişilik özelliği gibi görünen şeyin altında değiştirilebilir davranışlar, öğrenilmiş beklentiler ve başa çıkma biçimleri bulunabilir.

Belki özgüven, her şeyi yapabileceğinize inanmak değildir. Belki daha gerçekçi olan, korktuğunuzda ne yapacağınızı öğrenmek ve gerektiğinde korkuya rağmen hareket edebileceğinizi deneyimlemektir.

Ve belki cesaret, korkunun hiç ortaya çıkmaması değil; korku ortaya çıktığında hayatınızın bütün kararlarını onun vermek zorunda olmamasıdır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İLTİFAT ALDIĞIMDA MAHÇUP OLUYORUM

“Biri bana iyilik yaptığında utanıyorum.”

“Birisi benim için bir şey yaptığında kendimi borçlu hissediyorum.”

“Bana iltifat edildiğinde ne diyeceğimi bilemiyorum.”

“‘Çok güzelsin’ denildiğinde hemen ‘yok ya’ diye karşı çıkıyorum.”

“Birisi bana yardım etmek istediğinde ‘gerek yok, ben hallederim’ diyorum.”

“İnsanlara bir şey vermek çok kolay geliyor ama bir şey almak inanılmaz zor.”

Bu cümleler çoğu zaman kişinin kendisi tarafından da yalnızca “utangaçlık”, “mütevazılık”, “fazla düşünceli olmak” veya “kimseye yük olmak istememek” şeklinde açıklanır.

Oysa bazı durumlarda bu tepkiler, kişinin ilişkilerde alma-verme dengesini nasıl kurduğuna, kendi ihtiyaçlarına ne kadar izin verdiğine ve kendisini ne ölçüde sevilebilir, değerli ve yeterli gördüğüne ilişkin daha derin bir psikolojik örüntünün parçasıdır.

Şema Terapi perspektifinden bakıldığında, özellikle Kusurluluk/Utanç, Kendini Feda, Boyun Eğicilik, Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık ve Duyguları Bastırma şemaları bu örüntünün anlaşılmasında önem kazanabilir.

Ancak burada kritik bir nokta vardır ; Bir davranış tek başına belirli bir şemanın kanıtı değildir.

Aynı davranış farklı kişilerde farklı psikolojik nedenlerle ortaya çıkabilir. Klinik değerlendirmede önemli olan yalnızca “Ne yapıyorsunuz?” sorusu değil; o anda ne hissettiğiniz, zihninizden ne geçtiği, neye ihtiyaç duyduğunuz ve bu davranışın sizi kısa ve uzun vadede nereye götürdüğüdür.


İltifatı kabul etmek neden bazı insanlar için bu kadar zor?

Birisi size:

“Çok güzel görünüyorsun.”

dediğinde aslında yalnızca bir iltifat almazsınız.

Karşınızdaki kişi sizin hakkınızda olumlu bir değerlendirme yapar.

Eğer kişinin kendisiyle ilgili temel algısı bu değerlendirmeyle uyumluysa, cevap vermek oldukça kolaydır:

“Teşekkür ederim.”

Ancak kişinin kendisiyle ilgili daha derin inancı:

“Aslında yeterince güzel değilim.”

“İnsanlar beni o kadar da beğenmiyor.”

“Bunu sadece nezaketen söylüyor.”

“Abartıyor.”

“Bunu kabul edersem kendini beğenmiş biri gibi görünürüm.”

şeklindeyse, dışarıdan gelen olumlu mesaj kişinin mevcut kendilik algısıyla çelişebilir.

Bu durumda kişi iltifatı kabul etmek yerine otomatik olarak onu küçümseyebilir:

“Yok canım, hiç de güzel değilim.”

“Saçım aslında çok kötü.”

“Bugün çok kötü görünüyorum.”

“Abartıyorsun.”

“O kadar da değil.”

Burada psikolojik olarak ilginç olan şey şudur:

Kişi kendisine yöneltilen olumlu değerlendirmeyi reddederek mevcut kendilik algısını korumaktadır.

Şema Terapi modelinde şemalar; kişinin kendisi, başkaları ve ilişkileri hakkında çocukluk döneminde oluşan ve yaşam boyunca genişleyebilen, oldukça kalıcı temalar olarak ele alınır. Bir şema etkinleştiğinde kişi yaşadığı olayı yalnızca olduğu haliyle değerlendirmez; olayı mevcut şemasının merceğinden yorumlama eğiliminde olabilir.

Dolayısıyla bazen problem:

“İltifatı sevmiyorum.”

değil,

“İltifatın söylediği olumlu benlik görüntüsüyle temas etmek benim için zor.”

olabilir.


“Biri bana iyilik yaptığında utanıyorum” ne anlama gelebilir?

Birinin sizin için bir şey yapması, teorik olarak olumlu bir deneyimdir.

Ancak bazı kişilerde yardım almak şu düşünceleri tetikler:

“Şimdi ona borçlandım.”

“Ben de bir şey yapmalıyım.”

“Bana neden yardım ediyor?”

“Keşke kendim halletseydim.”

“Benim için bu kadar uğraşması beni rahatsız ediyor.”

“Bir daha ondan bir şey istememeliyim.”

“Kimseye yük olmamalıyım.”

Böyle bir durumda kişinin yaşadığı duygu yalnızca mahcubiyet değildir.

Utanç, suçluluk, borçluluk, yetersizlik ve savunmasızlık aynı anda devreye girebilir.

Burada çok önemli bir ayrım vardır:

Kişi yardım almayı değil, “yardıma ihtiyaç duyan kişi” olmayı zor buluyor olabilir.

Çünkü yardım almak zihinde şu anlama dönüşmüş olabilir:

“Demek ki bunu kendim yapamadım.”

Eğer kişinin özdeğeri büyük ölçüde bağımsızlığı, yeterliliği ve başkalarına yük olmaması üzerinden kurulmuşsa, yardım almak yalnızca pratik bir destek değildir.

Kişinin kendisi hakkındaki algısına dokunan bir deneyimdir.


Kusurluluk/Utanç Şeması: “Beni gerçekten tanısalar beni sevmezler”

Bu örüntüde ilk akla gelen şemalardan biri Kusurluluk/Utanç (Defectiveness/Shame) şemasıdır.

Bu şemada kişinin derinlerinde:

“Bende temel bir problem var.”

“Yeterince iyi değilim.”

“Beni gerçekten tanısalar beni sevmezler.”

“Başkaları benden daha değerli.”

“Benim bir eksiğim var.”

gibi inançlar bulunabilir.

Şema Terapi literatüründe kusurluluk/utanç şeması, kişinin kendisini kusurlu, değersiz, istenmeyen veya sevgiyi hak etmeyen biri olarak algılamasıyla ilişkilendirilir. Güncel sistematik derlemeler de kusurluluk/utanç şemasını erken uyumsuz şemalar arasında tanımlamakta ve bu şemaların duygu düzenleme güçlükleri gibi psikolojik süreçlerle ilişkisini incelemektedir.

Bu şema güçlü olduğunda kişinin aldığı olumlu geri bildirim bazen zihinsel olarak “yanlış” kabul edilebilir.

Örneğin:

Karşı taraf:

“Sen gerçekten çok başarılısın.”

Kişinin iç dünyası:

“Öyle değilim.”

veya:

Karşı taraf:

“Seninle konuşmak çok iyi geliyor.”

İç ses:

“Beni gerçekten tanısaydı böyle söylemezdi.”

veya:

Karşı taraf:

“Sen çok düşünceli birisin.”

İç ses:

“O kadar da iyi biri değilim.”

Bu nedenle kişi iltifatı küçümseyebilir.

Çünkü iltifatın kabul edilmesi, kişinin yıllardır taşıdığı “ben yeterince iyi değilim” şemasıyla çelişmektedir.


Utanç neden özellikle “alırken” ortaya çıkabilir?

Utanç, kişinin yalnızca yaptığı bir davranışla ilgili kötü hissetmesi değildir.

Utanç çoğu zaman doğrudan benlik algısına dokunur.

Suçluluk:

“Yanlış bir şey yaptım.”

der.

Utanç ise daha çok:

“Benimle ilgili yanlış olan bir şey var.”

hissine yaklaşır.

Bu nedenle birinin sizin için bir şey yapması bazı kişilerde:

“Ben buna layık mıyım?”

sorusunu tetikleyebilir.

Bu soru çoğu zaman bilinçli olarak sorulmaz.

Kişi yalnızca huzursuz olur.

Gülümseyemez.

Göz temasını keser.

Konuyu değiştirir.

Hemen karşılık vermeye çalışır.

Ya da:

“Gerçekten hiç gerek yoktu.”

der.

Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında “mahcup oldu” gibi görünen şey, içeride çok daha karmaşık bir süreç olabilir.


Kendini Feda Şeması: “Benim ihtiyacım ikinci planda”

İkinci önemli şema Kendini Feda (Self-Sacrifice) şemasıdır.

Bu şemada kişi başkalarının ihtiyaçlarına, duygularına ve beklentilerine kendi ihtiyaçlarından daha fazla ağırlık verebilir.

Bu kişiler sıklıkla:

  • yardım etmekte zorlanmaz,
  • başkalarının problemlerini çözmeye çalışır,
  • insanların ihtiyaçlarını hızlı fark eder,
  • kendilerinden istenmeden sorumluluk alabilir,
  • “hayır” demekte zorlanabilir,
  • kendi ihtiyaçlarını erteleyebilir.

Ancak aynı kişi kendisine yardım edildiğinde rahatsız olabilir.

Çünkü ilişkide alıştığı pozisyon:

“Ben veren tarafım.”

olabilir.


Vermek kolay, almak neden zor?

Kendini feda örüntüsünde kişinin zihninde zamanla şu denklem oluşabilir:

Vermek = iyi olmak

Almak = yük olmak

Bu denklem bilinçli bir karar değildir.

Yıllar içerisinde öğrenilmiş bir ilişki biçimi olabilir.

Örneğin:

Arkadaşınız sizi havaalanından alır.

Siz:

“Çok teşekkür ederim.”

demek yerine:

“Ya gerçekten hiç gerek yoktu, ben taksiye binerdim.”

dersiniz.

Arkadaşınız:

“Ben zaten gelmek istedim.”

der.

Siz ise hâlâ huzursuzsunuzdur.

Çünkü problem havaalanından alınmak değildir.

Asıl rahatsızlık:

“Bir insan benim için bu kadar emek harcadı.”

gerçeğinde olabilir.

Ve bunun arkasından otomatik olarak:

“Ben de karşılığını vermeliyim.”

düşüncesi gelebilir.


Minnettarlık ile borçluluk aynı şey değildir

Bu ayrım klinik açıdan son derece önemlidir.

Sağlıklı bir ilişkide kişi:

“Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.”

diyebilir.

Bu minnettarlıktır.

Şema tarafından tetiklenen ilişkisel örüntüde ise:

“Bana yardım etti. Şimdi ona bir şey borçluyum.”

duygusu oluşabilir.

Bu ise borçluluk hissidir.

İkisi birbirine benzese de psikolojik olarak aynı değildir.

Minnettarlık ilişkiyi yakınlaştırabilir.

Borçluluk ise kişiyi ilişkiyi sürekli dengelemeye zorlayabilir.

Örneğin:

“O bana geçen ay 500 TL’lik bir hediye aldı, benim de en az o kadar bir şey almam lazım.”

“O beni iki kere arabayla bıraktı, ben de mutlaka onu bırakmalıyım.”

“O benim sorunumu dinledi, ben de onun bütün problemlerini dinlemeliyim.”

Burada ilişki yavaş yavaş duygusal bir muhasebeye dönüşebilir.

Oysa yakın ilişkilerde her şeyin aynı gün, aynı miktarda ve aynı biçimde karşılıklı olması gerekmez.

İlişki bir bilanço tablosu değildir.


Boyun Eğicilik Şeması: “Karşı tarafın ihtiyacı daha önemli”

Bazı kişilerde Kendini Feda ile birlikte Boyun Eğicilik (Subjugation) şeması da görülebilir.

Boyun eğicilikte kişi kendi ihtiyaçlarını, tercihlerini ve duygularını ifade etmekten kaçınabilir.

Çünkü zihninde:

“Bunu istersem karşı taraf kızabilir.”

“Hayır dersem beni bencil bulabilir.”

“İtiraz edersem reddedilebilirim.”

“Sorun çıkarmamalıyım.”

gibi beklentiler bulunabilir.

Şema Terapi modelinde boyun eğicilik ve kendini feda, kişinin kendi ihtiyaçları pahasına başkalarının ihtiyaçlarına ve tepkilerine aşırı odaklandığı “başkalarına yönelim” alanı içinde değerlendirilir.

Bu nedenle kişi kendisine yapılan bir iyiliği kabul etmekte zorlanabilir.

Çünkü yardım kabul etmek:

“Benim de bir ihtiyacım var.”

demeyi gerektirir.

Ve bazı insanlar için ihtiyaç sahibi olmak, çocuklukta öğrenilmiş biçimde, tehlikeli veya utanç verici bir pozisyondur.


“Ben hallederim” cümlesinin psikolojik anlamı

“Ben hallederim.”

tek başına sağlıksız bir cümle değildir.

Kendi başına hareket edebilmek, sorumluluk alabilmek ve bağımsız olmak oldukça sağlıklıdır.

Problem, bunun bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluğa dönüşmesidir.

Sağlıklı bağımsızlık:

“Bunu kendim yapabilirim. Ama gerekirse yardım da isteyebilirim.”

Şema tarafından yönetilen aşırı bağımsızlık ise:

“Bunu kendim yapmak zorundayım.”

şeklindedir.

Aradaki fark küçük görünür ama psikolojik olarak oldukça önemlidir.

Çünkü birincisinde seçim vardır.

İkincisinde zorunluluk.


Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık: İltifatı istemek ama kabul edememek

Burada ilk bakışta bir paradoks ortaya çıkar.

Bir kişi:

“İnsanların beni beğenmesini çok istiyorum.”

diyebilir.

Ama aynı kişi iltifat geldiğinde:

“Yok canım.”

diyebilir.

Bu çelişki değildir.

Çünkü onaya ihtiyaç duymak ile onayı içselleştirebilmek aynı şey değildir.

Onay arayıcılık/tanınma arayıcılık şemasında kişinin özdeğeri büyük ölçüde başkalarının değerlendirmesine bağlanabilir. Şema Terapi’nin güncel modelinde bu şema, başkalarının onayı ve takdirine aşırı önem verme eğilimiyle tanımlanmaktadır.

Bu durumda kişi:

“Beni beğensinler.”

diye çok güçlü bir ihtiyaç duyabilir.

Fakat biri gerçekten:

“Seni çok beğeniyorum.”

dediğinde bunu kendi benlik algısına dahil etmekte zorlanabilir.

Dolayısıyla kişi tekrar tekrar dışarıdan doğrulama arar fakat aldığı doğrulamanın etkisi kısa sürer.

Bu nedenle sürekli daha fazla onaya ihtiyaç duyabilir.


Duyguları Bastırma: “Ne hissediyorsam göstermemeliyim”

Bir başka boyut ise Duyguları Bastırma (Emotional Inhibition) şemasıdır.

Bazı insanlar yalnızca olumsuz duyguları değil, olumlu duyguları da ifade etmekte zorlanır.

Örneğin biri:

“Seninle gurur duyuyorum.”

dediğinde kişi çok mutlu olabilir.

Fakat:

“Ben de bunu duyduğuma çok sevindim.”

demekte zorlanabilir.

Sadece:

“Sağ ol.”

der ve konuyu kapatır.

Burada duygunun olmaması değil, duygunun dışa vurumunun kısıtlanması söz konusudur.

Şema Terapi modelinde duygusal ketlenme, kişinin duygularını ve spontan tepkilerini ifade etmesini sınırlayan örüntülerden biri olarak ele alınır. Araştırmalar da erken uyumsuz şemalar ile duygu düzenleme güçlükleri arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermektedir.


Peki bütün bunların altında hangi “öğreti” olabilir?

Aslında çoğu zaman tek bir cümle yoktur.

Kişinin yaşamı boyunca farklı ilişkilerden öğrendiği bir dizi örtük kural vardır.

Örneğin:

“İyi insan, kendisinden önce başkalarını düşünür.”

“Kimseye yük olmamalısın.”

“Güçlü insanlar yardım istemez.”

“Sana yapılan iyiliğin karşılığını hemen vermelisin.”

“İhtiyaçlarını fazla gösterme.”

“Kendini övme.”

“Fazla öne çıkma.”

“İnsanlara yük olursan seni istemezler.”

“Biri sana bir şey veriyorsa karşılığında bir şey bekliyordur.”

“Sevilmek için faydalı olmalısın.”

Bunların bazıları aileden doğrudan öğrenilebilir.

Bazıları kültürel mesajlarla güçlenebilir.

Bazıları ise çocuğun kendi deneyimlerinden çıkardığı sonuçlar olabilir.

Şema Terapi’ye göre erken uyumsuz şemalar yalnızca tek bir olayın sonucu olarak düşünülmez; çocuğun mizacı ile gelişimsel çevresi ve karşılanmayan temel duygusal ihtiyaçlarının etkileşimi içerisinde oluşur ve daha sonra yaşam boyunca genişleyebilir.


“Sevilmek için vermeliyim” inancı

Bazı kişilerde daha derinde şu ilişki kuralı bulunabilir:

“Ben birilerine fayda sağladığım sürece değerliyim.”

Bu inanç varsa kişi:

  • yardım eder,
  • sorun çözer,
  • insanları rahatlatır,
  • fedakârlık yapar,
  • ihtiyaçları önceden fark eder,
  • karşı tarafın yükünü taşır.

Ve bunların sonucunda kendisini değerli hisseder.

Fakat birinin kendisi için bir şey yapması durumunda alıştığı rol değişir.

Artık:

Fayda sağlayan kişi değil, fayda gören kişidir.

Bu değişim rahatsız edici olabilir.

Çünkü kişinin özdeğeri “veren kişi olmak” üzerine kurulmuşsa, alıcı pozisyonu savunmasızlık yaratabilir.


Asıl mesele bazen “almaya izin vermek”tir

Psikoterapide bu tür örüntüler üzerinde çalışırken amaç kişiye:

“Artık hiçbir şeyi umursama.”

veya:

“Herkesten yardım iste.”

demek değildir.

Amaç çok daha temel bir esneklik geliştirmektir:

“İhtiyacım olduğunda yardım isteyebilirim.”

“Bana yardım edildiğinde bunu reddetmek zorunda değilim.”

“Bana yapılan iyiliği hemen geri ödemek zorunda değilim.”

“Birinin bana iyi davranması için önce bunu hak edecek bir şey yapmam gerekmiyor.”

“İltifat aldığımda kendimi küçültmeden teşekkür edebilirim.”

“Başkalarının ihtiyaçları kadar benim ihtiyaçlarım da önemlidir.”

Bunlar yalnızca “pozitif düşünceler” değildir.

Kişinin ilişkilerindeki temel çalışma biçimini değiştiren daha derin bilişsel ve duygusal dönüşümlerdir.


Terapide bu örüntü nasıl çalışılır?

Şema Terapi’de yalnızca davranış değiştirmek hedeflenmez. Öncelikle davranışın hangi şemayla ilişkili olduğu ve hangi başa çıkma biçimiyle sürdürüldüğü anlaşılmaya çalışılır.

Tetikleyici

Partneriniz size beklemediğiniz bir hediye alıyor.

↓

Duygu

Utanç + huzursuzluk + borçluluk.

↓

Otomatik düşünce

“Ben de ona hemen bir şey almalıyım.”

↓

Daha derindeki inanç

“Karşılıksız bir şey kabul edemem.”

↓

Şema

Kendini Feda / Kusurluluk-Utanç / Onay Arayıcılık gibi bir örüntü.

↓

Başa çıkma

İyiliği küçümseme, reddetme veya hemen karşılığını verme.

↓

Kısa vadeli sonuç

Rahatsızlık azalır.

↓

Uzun vadeli sonuç

Yardım kabul etmek daha da zorlaşır.

Bu döngü fark edildiğinde terapi, yalnızca “bir dahaki sefere teşekkür et” düzeyinde kalmaz.

Kişinin yardım alırken ortaya çıkan utançla temas edebilmesi, bu utancın altında hangi inancın bulunduğunu fark etmesi ve daha sağlıklı bir ilişki biçimini deneyimleyebilmesi üzerine çalışılır.

Şema Terapi’nin temel amaçlarından biri de kişinin şemaları tarafından yönetilen başa çıkma biçimlerini azaltması ve temel duygusal ihtiyaçlarını daha sağlıklı yollarla karşılayabilmesidir.


Sağlıklı bir yetişkin ne yapar?

Sağlıklı bir yetişkin:

Birisi yardım ettiğinde:

“Teşekkür ederim, gerçekten çok işime yaradı.”

diyebilir.

Birisi iltifat ettiğinde:

“Teşekkür ederim, bunu duymak güzel.”

diyebilir.

Bir şeye ihtiyacı olduğunda:

“Bana bu konuda yardımcı olabilir misin?”

diyebilir.

Yapamayacağı bir şey olduğunda:

“Şu anda bunu yapamam.”

diyebilir.

Ve en önemlisi:

Bütün bunları yaparken kendisini kötü, bencil veya yetersiz biri olarak görmek zorunda değildir.


İltifata cevap vermek için kendinizi küçültmeniz gerekmiyor

Birisi:

“Çok güzelsin.”

dediğinde:

“Yok ya, hiç değilim.”

demek zorunda değilsiniz.

“Ben de öyle düşünüyorum” demek de zorunda değilsiniz.

Basitçe:

“Teşekkür ederim.”

demeniz yeterlidir.

Birisi:

“Çok başarılısın.”

dediğinde:

“Estağfurullah, ne başarısı.”

demek zorunda değilsiniz.

“Bunu duymak benim için çok güzel, teşekkür ederim.”

diyebilirsiniz.

Birisi:

“Senin için bunu yaptım.”

dediğinde:

“Gerçekten hiç gerek yoktu.”

demek zorunda değilsiniz.

“Benim için bunu düşünmen çok değerli, teşekkür ederim.”

diyebilirsiniz.

Bu küçük cümleler basit görünür.

Ancak kişinin yıllardır otomatik olarak yaptığı:

reddetme → küçültme → karşılığını verme → rahatlama

döngüsünü değiştirmek açısından oldukça değerlidir.


Eğer bu yazıyı okurken: “Ben tam olarak böyleyim.” diyorsanız, kendinizi daha iyi anlamak için şu sorular üzerinde düşünebilirsiniz:

Biri bana yardım ettiğinde ilk hissettiğim şey minnettarlık mı, yoksa borçluluk mu?

Birisi bana iltifat ettiğinde bunu kabul edebiliyor muyum?

Kendim hakkında olumlu bir şey söylemek bana kibirli hissettiriyor mu?

İnsanlardan yardım istemek benim için zor mu?

Birinin benim için emek vermesine izin verebiliyor muyum?

İyilikleri hemen geri ödeme ihtiyacı hissediyor muyum?

“Hayır” dediğimde kendimi suçlu hissediyor muyum?

Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımdan önce mi fark ediyorum?

Biri beni gerçekten tanırsa beni sevmeyeceğinden korkuyor muyum?

Sevilmek için faydalı, başarılı, güçlü veya fedakâr olmam gerektiğine inanıyor muyum?

Bu sorular bir kişiye kendi başına tanı koydurmaz.
Ancak terapi sürecinde üzerinde çalışılabilecek önemli örüntülerin fark edilmesine yardımcı olabilir.


Şema Terapi’nin önemli katkılarından biri, kişinin yalnızca davranışını değiştirmeye değil, bu davranışın arkasındaki temel şemayı, karşılanmamış duygusal ihtiyacı ve şemayı sürdüren başa çıkma biçimini anlamaya odaklanmasıdır. Şema Terapi’nin güncel modelinde erken uyumsuz şemalar, şema alanları, başa çıkma biçimleri ve şema modları birbirini tamamlayan temel kavramlar olarak ele alınmaktadır.

Dolayısıyla terapide hedef:

“Daha az utan.”

değildir.

Daha derindeki hedef şudur:

“İhtiyaç duyduğunda yardım isteyebilen, yardım geldiğinde onu kabul edebilen, iltifat aldığında kendisini küçültmeyen ve değerli olmak için sürekli bir şey vermek zorunda hissetmeyen bir benlik geliştirmek.”

Çünkü sağlıklı ilişkilerde yalnızca vermek yoktur.

Vermek de vardır, almak da.

Ve bazen psikoterapide kişinin öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri, başkalarına daha fazla vermek değil;

kendisine de bir şeylerin verilmesine izin vermektir.


Psikoterapi ne zaman düşünülebilir?

Bu örüntüler hayatınızda belirgin bir sıkıntı yaratıyorsa — sürekli insanları memnun etmeye çalışıyor, yardım istemekten kaçınıyor, aldığınız her iyiliği borç olarak görüyor, iltifat karşısında yoğun utanç yaşıyor, ihtiyaçlarınızı ifade etmekte zorlanıyor veya ilişkilerinizde sürekli veren taraf olduğunuzu fark ediyorsanız — bunun yalnızca “karakter özelliğiniz” olduğunu varsaymak zorunda değilsiniz.

Bu tür tekrar eden ilişki örüntüleri psikoterapide ayrıntılı biçimde ele alınabilir.

Özellikle Şema Terapi yaklaşımı, kişinin bugün yaşadığı güçlükleri geçmiş deneyimleri, temel duygusal ihtiyaçları, erken uyumsuz şemaları ve şemalara karşı geliştirdiği başa çıkma biçimleriyle birlikte değerlendiren bütüncül bir çerçeve sunar.

Amaç geçmişi suçlamak değil; geçmişte işe yarayan fakat bugün artık kişinin yaşamını kısıtlayan örüntülerin farkına vararak daha özgür seçimler yapabilmesini sağlamaktır.














Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YA YANLIŞ KARAR VERİRSEM? KARAR VEREMEMENİN ARDINDAKİ KAYGI VE HATA YAPMA KORKUSU

Ya Yanlış Seçersem?

“Ne istediğimi bilmiyorum.”

“Bir türlü karar veremiyorum.”

“Bir seçim yapıyorum ama sonra sürekli ‘Acaba diğerini mi seçmeliydim?’ diye düşünüyorum.”

“Ya yanlış karar verirsem?”

“Her iki seçeneğin de kötü bir sonucu olacakmış gibi hissediyorum.”

“Karar vermeyip beklemek daha güvenli geliyor.”

“Bir seçim yaparsam ve işler kötü giderse kendimi affedemem.”

Eğer bu cümlelerden biri size tanıdık geliyorsa, yaşadığınız şey yalnızca kararsızlık olmayabilir.

Bazı insanlar için karar vermek, iki seçenek arasından birini seçmekten çok daha fazlasıdır. Basit bir seçim bile yoğun kaygıya, zihinsel yorgunluğa ve saatlerce süren düşünmeye dönüşebilir.

Hangi restorana gidileceğine karar vermek…

Hangi kıyafetin alınacağını seçmek…

Bir iş teklifini kabul edip etmemek…

Bir ilişkiye devam edip etmemek…

Bir şehirde yaşayıp yaşamamak…

Bir mesajı gönderip göndermemek…

Bazen insan, vereceği kararın kendisinden çok kararın sonucundan korkar.

Çünkü zihnin arka planında şu düşünce vardır:

“Ya yanlış seçim yaparsam?”

Ve daha da derinde:

“Yanlış seçim yaparsam bunun kötü sonuçlarıyla baş etmek zorunda kalırım.”

İşte karar vermekte zorlanmanın önemli bir kısmı tam da burada başlar.


Karar vermek neden bu kadar zor olabilir?

Karar vermek aslında belirsizliğe tahammül etmeyi gerektirir. Çünkü hiçbir önemli kararın sonucunu önceden yüzde yüz bilemeyiz.

Bir iş değiştirirsiniz; yeni işin nasıl olacağını kesin olarak bilemezsiniz.

Bir ilişkiye başlarsınız; ilişkinin yıllar sonra nereye gideceğini bilemezsiniz.

Bir şehir değiştirirsiniz; orada mutlu olup olmayacağınızı önceden garanti edemezsiniz.

Bir seçim yaparsınız ve diğer seçeneğin nasıl sonuçlanacağını hiçbir zaman tam olarak öğrenemezsiniz.

Dolayısıyla sağlıklı karar verme, aslında bir miktar belirsizliği kabul edebilme becerisi gerektirir.

Ancak bazı kişiler için belirsizlik o kadar rahatsız edicidir ki zihin belirsizliği ortadan kaldırmak için sürekli düşünmeye başlar.

“Biraz daha araştırayım.”

“Biraz daha düşüneyim.”

“Birine daha sorayım.”

“Belki başka bir seçenek vardır.”

“Ya bunu seçersem ve pişman olursam?”

“Ya diğerini seçseydim?”

“Şimdi karar verirsem geri dönüşü olmaz.”

Ve kişi bir süre sonra karar vermeye çalışmaktan çok, karar vermenin yaratacağı kaygıyı ortadan kaldırmaya çalışır.


“Doğru kararı” bulmaya çalışırken karar veremez hale gelmek

Kararsızlığın önemli nedenlerinden biri, her kararın bir doğru cevabı olduğuna inanmak olabilir.

Doğru seçenek vardır.
Yeterince düşünürsem onu bulabilirim.
Yanlış seçersem bunun sorumlusu benim.

Bu bakış açısında kişi karar vermeden önce bütün ihtimalleri hesaplamaya çalışır.

Avantajlar…

Dezavantajlar…

Olası riskler…

Başkalarının fikirleri…

Gelecekte yaşanabilecek senaryolar…

Ve sonra yeni bir ihtimal daha gelir:

“Peki ya bu?”

Bir süre sonra karar vermek için yapılan düşünme, çözüm üretmekten çıkar ve ruminasyona, yani aynı konu etrafında tekrar tekrar düşünmeye dönüşebilir.

Kişi çok düşündüğü halde netleşmez. Çünkü problem artık bilgi eksikliği değildir. Problem, zihnin yüzde yüz kesinlik aramasıdır.


“Ya kötü bir şey olursa?”

Bazı kişilerde karar vermenin önündeki temel korku, yanlış seçimden ziyade kötü bir sonuç yaşama ihtimalidir.

Örneğin bir kadın iş değiştirmeyi düşünmektedir. Mevcut işinden memnun değildir. Yeni işin maaşı daha iyidir. Çalışma koşulları daha iyidir. Kariyer açısından daha fazla fırsat sunmaktadır. Buna rağmen karar veremez. Çünkü zihni sürekli şu ihtimalleri üretir:

“Ya yeni iş yerindeki insanlar kötü çıkarsa?”

“Ya baş edemezsem?”

“Ya işten çıkarılırsam?”

“Ya eski işim aslında daha iyiyse?”

“Ya bu karardan sonra hayatım kötüleşirse?”

“Ya pişman olursam?”

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Kişi aslında hangi işin daha iyi olduğunu değerlendirmemektedir. Kendisini gelecekte yaşayabileceği tüm olumsuzluklardan korumaya çalışmaktadır. Fakat hayatın hiçbir kararında bunu tamamen yapmak mümkün değildir. Çünkü karar vermek, bir ölçüde şunu kabul etmektir:

“Bu kararın sonucunu tamamen kontrol edemem.”


“Yanlış karar verirsem ne olur?”

Kararsızlığın arkasında bazen hata yapmaya ilişkin katı bir inanç bulunur.

“Hata yapmamalıyım.”

“Yanlış karar vermemeliyim.”

“Sonradan pişman olmamalıyım.”

“İyi bir karar verdiğimden emin olmalıyım.”

“Bunu nasıl fark edemedim?”

Bu düşüncelerin altında bazen daha derin bir anlam vardır:

“Hata yapmak benim için kabul edilemez.”

Böyle olduğunda kişi hata yapmaktan sadece hoşlanmaz; hatayı adeta bir tehdit olarak algılar.

Çünkü hata:

  • yetersizlik,
  • başarısızlık,
  • beceriksizlik,
  • kontrol kaybı,
  • pişmanlık,
  • eleştirilme,
  • hayal kırıklığı

ile ilişkilendirilebilir.

Bu durumda kişi için “yanlış seçim yapmak”, yalnızca yanlış bir seçim yapmak değildir.

“Ben yanlış yaptım” → “Ben başarısızım.”

şeklinde daha geniş bir anlam kazanabilir. İşte bu nedenle bazı insanlar karar verirken olağanüstü zorlanırlar.


Mükemmeliyetçilik

Mükemmeliyetçilik yalnızca iş hayatında veya akademik başarıda ortaya çıkmaz.

Karar verme biçimimizi de etkileyebilir.

Mükemmeliyetçi düşünce şöyle çalışabilir:

“En iyi seçeneği bulmalıyım.”

“En doğru kararı vermeliyim.”

“Sonradan pişman olmayacağım bir seçim yapmalıyım.”

“Bütün ihtimalleri değerlendirmeliyim.”

“Eksik bilgiyle karar vermemeliyim.”

Bu durumda karar vermek için gereken standart gerçekçi olmaktan çıkar.

Çünkü mükemmel karar diye bir şey yoktur.

Bir kararın iyi olması, bütün risklerinin sıfır olması anlamına gelmez.

İyi karar çoğu zaman: Mevcut bilgiler, ihtiyaçlar, değerler ve koşullar içerisinde yeterince iyi bir seçim yapabilmektir.


Karar vermemek de aslında bir karardır

Burası oldukça önemli. Bir kişi: “Karar vermeyeceğim.” dediğinde aslında tamamen nötr bir pozisyonda kalmaz.

Örneğin ilişkisinde mutsuz olan bir kişi, ayrılıp ayrılmayacağına karar veremediği için ilişkiyi olduğu gibi sürdürür.

İşinden memnun olmayan biri yeni iş aramayı sürekli erteler.

Yurt dışına taşınmak isteyen biri “biraz daha düşüneyim” diyerek yıllarca aynı yerde kalabilir.

Bir kişi hoşlanmadığı bir sosyal ortamdan ayrılmak istediği halde “ya yanlış anlaşılırsam?” diye sınır koymaz.

Karar vermemek kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Çünkü kişi o an için kaygı yaşamaz. Fakat uzun vadede bedeli olabilir. Kısa vadeli rahatlama, uzun vadeli sıkışmışlığa dönüşebilir.


Kaçınma döngüsü nasıl oluşur?

Kararsızlığı sürdüren mekanizmalardan biri kaçınmadır.

Örneğin:

Karar vermem gerekiyor → kaygı hissediyorum → karar vermeyi erteliyorum → kaygım azalıyor.

Beyin burada önemli bir şey öğrenir: “Karar vermeyi ertelersem rahatlıyorum.” Dolayısıyla bir sonraki kararda da erteleme daha cazip hale gelir. Döngü şöyle devam eder:

Karar → kaygı → kaçınma/erteleme → kısa süreli rahatlama → karar verme korkusunun güçlenmesi

Bu nedenle kişi zamanla daha fazla karar vermekte zorlanabilir. Üstelik karar ertelendikçe seçenekler bazen gerçekten azalır. Son başvuru tarihi geçer. Fırsat kaybolur. İlişki daha fazla yıpranır. İş değişikliği için uygun dönem geçer.

Ve kişi bu kez:

“Keşke daha önce karar verseydim.”

diye düşünmeye başlar.


“Ya diğer seçenek daha iyiyse?”

Karar vermeyi zorlaştıran bir başka durum da seçilmeyen seçeneğin zihinde ideal hale gelmesidir.

Örneğin iki iş teklifi arasında kalan bir kişi A işini seçer.

İlk birkaç hafta:

“Acaba B’yi mi seçseydim?”

diye düşünür.

Sonra B işinin olumlu özelliklerini düşünmeye başlar:

“Orada maaş daha yüksekti.”

“Belki daha mutlu olurdum.”

“Çalışma saatleri daha iyiydi.”

Fakat B işinin olası dezavantajları zihinde giderek görünmez hale gelir.

Çünkü kişi artık gerçek bir seçeneği değil, seçilmemiş seçeneğin zihinsel olarak idealize edilmiş halini karşılaştırmaktadır.

Bu nedenle bazen kararın ardından gelen pişmanlık:

“Yanlış karar verdim.”

anlamına gelmeyebilir.

Bazen sadece:

“Seçmediğim seçeneğin nasıl olacağını asla bilemeyeceğim.”

gerçeğine tahammül etmek zor geliyordur.


Seçenek arttıkça daha mutlu olmuyoruz

İlk bakışta çok sayıda seçeneğin avantaj olduğunu düşünürüz. Ancak seçeneklerin artması her zaman karar vermeyi kolaylaştırmaz. Aksine bazı kişiler için daha fazla seçenek:

  • daha fazla karşılaştırma,
  • daha fazla hata ihtimali,
  • daha fazla pişmanlık,
  • daha fazla “ya diğerini seçseydim?” düşüncesi

anlamına gelir.

Örneğin bir restoranda 4 yemek arasından seçim yapmak kolay olabilir. Ama 80 seçenek olduğunda:

“Acaba diğerini mi söyleseydim?”

düşüncesi çok daha kolay ortaya çıkabilir. Hayatta da benzer bir durum vardır.

“Bu işi mi yapmalıyım?” sorusu zamanla: “Bu işi mi yapmalıyım, başka bir şirkete mi geçmeliyim, akademiye mi yönelmeliyim, kendi işimi mi kurmalıyım, başka bir şehirde mi yaşamalıyım?” gibi onlarca seçeneğe bölünebilir.

Zihin bütün yolların en iyisini bulmaya çalıştıkça kişi hiçbir yola giremeyebilir.


Sürekli başkalarına danışmak

Bazen kişi kendi kararına güvenmediğinde çevresindeki insanlardan sürekli onay almaya başlayabilir.

“Sen olsan ne yapardın?”

“Bence hangisini seçmeliyim?”

“Sence bu doğru mu?”

“Bir daha düşünür müsün?”

“Sen de benim yerimde olsan bunu yapar mıydın?”

Birinin fikrini almak elbette sağlıklıdır. Sorun, kişinin kendi kararını verebilmek için başkasının kesinliğine ihtiyaç duymaya başlamasıdır.

Çünkü başka birinden gelen: “Bence bunu yap.” cümlesi kısa süreli rahatlatabilir. Ama bir süre sonra kişi tekrar: “Ya o da yanılıyorsa?” diye düşünebilir.

Böylece güven arama davranışı da kaygıyı uzun vadede besleyen bir döngüye dönüşebilir. Amaç hiçbir zaman başkalarının fikrini almamak değildir.

Amaç: “Fikir alabilirim ama son kararı kendi değerlerim ve ihtiyaçlarım doğrultusunda verebilirim.” noktasına gelebilmektir.


‘İçimin emin olması lazım :)’

Belki de değiştirilmesi gereken en önemli düşüncelerden biri budur:

“Karar vermeden önce tamamen emin olmalıyım.”

Çoğu önemli kararda yüzde yüz eminlik mümkün değildir. Bazen karar verdiğiniz anda hâlâ kaygılı olabilirsiniz. “Doğru yaptım mı?” diye düşünebilirsiniz. Bazen başka bir seçeneğin de avantajları olabilir.

Bunların olması kararınızın yanlış olduğunu göstermez.

Sağlıklı karar verme: “Hiç şüphem kalmadığında karar vereceğim.” demek değildir. “Şüphelerim olsa da karar verebilirim.” diyebilmektir.


Bir örnek:
İlişkimi bitirmeli miyim?

Bir kişi uzun zamandır ilişkisinde mutsuz olduğunu düşünelim. Partneriyle temel değerleri uyuşmuyor. Kendini ilişkide yalnız hissediyor. Geleceğe ilişkin beklentileri farklı. Ancak ayrılma konusunda karar veremiyor. Zihni şöyle çalışıyor:

“Ya sonra pişman olursam?”

“Ya bir daha böyle birini bulamazsam?”

“Ya sorun bende ise?”

“Ya aslında ilişki düzelebilecekse?”

“Ya ayrıldıktan sonra çok yalnız kalırsam?”

“Ya yanlış karar verirsem?”

Bu soruların her biri tek başına anlaşılabilir. Ancak kişi bütün bu soruların kesin cevabını bulmadan karar veremeyeceğine inanırsa, ilişkiyi değerlendirmek yerine geleceği garanti etmeye çalışmaya başlar.

Oysa hiçbirimiz ayrıldıktan sonra ne olacağını kesin olarak bilemeyiz.

Burada terapi sürecinde ele alınabilecek soru yalnızca:

“Ayrılmalı mıyım?”

değildir.

Daha derin sorular da vardır:

  • Ben bir ilişkide neye ihtiyaç duyuyorum?
  • Hangi ihtiyaçlarım karşılanmıyor?
  • Hangi sorunlar çözülebilir, hangileri benim için temel uyumsuzluk?
  • Karar verirken en çok neden korkuyorum?
  • Yanlış karar verirsem kendimle ilgili ne düşüneceğim?
  • Belirsizliğe ne kadar tahammül edebiliyorum?
  • Kararımdan emin olmak mı istiyorum, yoksa kararımın sonucunu kontrol etmek mi?

Bazen kişinin ihtiyacı “doğru cevabı bulmak” değil, kendi kararını verebilecek psikolojik güveni geliştirmektir.


Bir başka örnek:
İş değiştirmek

Bir danışanın yıllardır çalıştığı iş yerinde mutsuz olduğunu düşünelim. Yeni bir teklif gelir. Maaş daha iyidir. Pozisyon daha iyi görünmektedir. Fakat kişi haftalarca karar veremez.

Bir gün:

“Kesinlikle geçmeliyim.”

der.

Ertesi gün:

“Hayır, mevcut işim daha güvenli.”

der.

Sonra arkadaşlarına sorar. İnternette şirket yorumlarını okur. LinkedIn’de çalışanların profillerini inceler. Saatlerce artı-eksi listesi yapar… Sonra yeni bir endişe bulur.

Bu noktada dışarıdan bakıldığında kişi “çok dikkatli karar veriyor” gibi görünebilir.

Ancak aslında yaptığı şeyin önemli bir kısmı kaygısını azaltmaya yönelik güvence arama ve kontrol etme davranışları olabilir.

Ne kadar çok araştırırsa o kadar netleşmesi beklenir. Fakat tam tersi olur. Çünkü her yeni bilgi yeni bir ihtimali beraberinde getirir.


Peki sağlıklı karar vermek nasıl olur?

Sağlıklı karar verme, düşünmeden hareket etmek değildir. Aksine düşünmek, değerlendirmek ve bilgi toplamak önemlidir. Ancak bunun bir sınırı vardır.

1. Benim için gerçekten önemli olan ne?

Başkalarının ne düşündüğünden bağımsız olarak…

Ben ne istiyorum?

Benim değerlerim ne?

Benim ihtiyaçlarım ne?

2. Bu kararın hangi kısmını kontrol edebilirim?

Kararın kendisini mi?

Hazırlığımı mı?

Riskleri azaltmayı mı?

Yoksa gelecekte olacak her şeyi mi kontrol etmeye çalışıyorum?

3. En kötü ihtimal gerçekleşirse bununla baş edebilir miyim?

Bu soru çok değerlidir. Çünkü amaç “kötü bir şey olmayacak” garantisi bulmak değildir. Bazen asıl ihtiyaç: “Kötü bir şey olursa bununla baş edebilirim.” duygusunu geliştirmektir.

4. Bu kararın yüzde yüz doğru olduğundan emin olmam gerekiyor mu?

Yoksa elimdeki bilgilerle yeterince iyi bir karar verebilir miyim?

5. Karar vermeyi neden erteliyorum?

Gerçekten daha fazla bilgiye mi ihtiyacım var?

Yoksa karar vermenin yarattığı kaygıdan kaçıyor muyum?

Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.


Karar verme becerisi geliştirilebilir

Karar verememek çoğu zaman değişmez bir kişilik özelliği değildir.

Kişinin düşünce biçimleri, kaygıya yaklaşımı, belirsizliğe toleransı ve kaçınma davranışları üzerinde çalışıldığında karar verme becerisi de değişebilir.

Psikoterapi sürecinde kişinin:

  • hata yapmaya ilişkin inançları,
  • mükemmeliyetçi standartları,
  • belirsizliğe tahammülü,
  • kontrol ihtiyacı,
  • kaygı döngüleri,
  • güvence arama davranışları,
  • erteleme ve kaçınma davranışları,
  • öz güveni,
  • kendi ihtiyaçlarını ve değerlerini fark etme becerisi

ele alınabilir.


“Ben neden böyleyim?” diye düşünüyorsanız…

Sürekli karar vermekte zorlanıyor, en basit seçimlerde bile saatlerce düşünüyor, verdiğiniz kararlardan sonra tekrar tekrar pişman oluyor veya bir kararın kötü sonuçlanma ihtimali nedeniyle seçim yapmaktan kaçınıyorsanız, kendinizi yalnızca “kararsız biri” olarak tanımlamak zorunda değilsiniz.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

AŞK NE ZAMAN TEHLİKELİ BİR SAPLANTIYA DÖNÜŞÜR?

Obsession Filmi, Takıntılı Sevgi ve “Sevgiyle Boğmanın” Psikolojisi Üzerine

Birini çok istemek. Onunla olmayı hayal etmek. Sürekli onu düşünmek. Bunların hepsi insani, tanıdık duygulardır.
Peki ya sevgi, kişinin kendi özgürlüğünü ve karşısındakinin özgürlüğünü elinden almaya başladığında?
Peki ya “onu çok seviyorum” dediğimiz şey aslında bir takıntıysa?

Obsession, müzik mağazası çalışanı Bear’ın çocukluk arkadaşı Nikki’ye olan tek taraflı aşkını doğaüstü bir yolla “çözmek” istediğinde başına gelenleri anlatıyor. Blumhouse’un korku filmi olarak çerçevelediği bu yapım, aslında çok daha evrensel bir psikolojik gerçeği inceliyor: Sahip olmayı sevmekle karıştırmak.

Aşk ile Takıntı Arasındaki İnce Çizgi

Sağlıklı bir sevgide iki insan birbirini olduğu gibi görür; özgürlükleri dokunulmaz kalır. Takıntıda ise durum kökten farklıdır. Kişi karşı tarafı sevmekten çok ona sahip olmak ister. Onun düşüncelerini, hareketlerini, duygularını kontrol etmeye çalışır.

Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar çoğu zaman “çok seviyor” olarak yorumlanır. Oysa psikolojik gerçek farklıdır: Takıntının temelinde sevgi değil, yoğun kaybetme korkusu yatar. Kişi aslında karşısındaki insanı değil, o insanla birlikte hissettiği güveni kaybetmekten korkar.

Sağlıklı sevgide kişi karşı tarafı olduğu gibi görür, ayrılığa katlanabilir, alan tanır ve sınıra saygı duyar. Kimliğini korur; ret acı verir ama yıkmaz. Takıntılı bağlanmada ise kişi gerçeği değil zihninde yarattığı ideali sever. Ayrılık varoluşsal bir yıkım gibi hissettirirken, kontrol etme ve izleme ihtiyacı giderek artar. Kimlik ilişkide erir; ret kabul edilemez, öfke ya da tam bir çöküş gelir.

Birini Sevgili Olmak İçin Çok İstemek

Bazı insanlar belirli bir kişiye orantısız anlam yükler:
“Onunla olursam hayatım düzelecek.” “O beni severse değerli olduğumu hissedeceğim.” “Benim ruh eşim o, onsuz yaşayamam.”

Bu noktadan sonra kişi gerçek insanı görmeyi bırakır; zihninde yarattığı ideali sevmeye başlar.

Klinik senaryosal örnek: Selin, sosyal medyada tanıştığı biriyle birkaç hafta yoğun mesajlaştı. Karşı taraf ilgiyi azaltınca Selin günde onlarca kez profilini kontrol etmeye başladı; kimin hikâyesini izlediğini, ne zaman çevrimiçi olduğunu, kiminle fotoğraf paylaştığını takip etti. “Aramızda bir şey vardı, bunu yok sayamam” diyordu. Ortada birkaç haftadan fazla bir şey yoktu. Ama Selin’in zihninde aylarca süren güçlü bir duygusal yatırım oluşmuştu. İşte bu, romantik ilginin takıntıya dönüşme noktasıdır.

Bu dinamiğin bir adı var: Limerence. Psikolog Dorothy Tennov’un 1979’da tanımladığı bu kavram, karşılığı belirsiz ya da karşılıksız bir bağlanmada yaşanan istemsiz, yoğun ve ıstırap verici tutkunun adıdır. Limerence’te kişi diğerinin her sinyalini büyüteç altına alır, olumlu işaretlere yapışır, olumsuzları görmezden gelir. Karşı tarafın gerçek iradesini değil, kendi umudunu görür.

Kıskançlık: Sevginin Değil, Güvensizliğin Dili

“Kıskanıyorsa seviyordur” — kültürümüzde bu inanç o kadar derinlere işlemiş ki pek çok insan yoğun kıskançlığı bağlılığın kanıtı olarak okuyor. Psikolojik gerçek farklı.

Kıskançlık, “seni çok seviyorum” değil; “kendime güvenmiyorum ve seni kaybetmekten çok korkuyorum” demektir.

Zaman zaman bir endişe olarak ortaya çıkan tepkisel kıskançlık normaldir. Asıl sorun, tehdit yokken de sürekli var olan kaygılı kıskançlıkta başlar. Partner nerede, kiminle, neden geç kaldı, neden mesaja gecikmeli yanıt verdi… Bu sorular hiç bitmez. Cevap gelse de kaygı bitmez; çünkü sorun kıskançlıkla değil, kişinin içindeki temel güvensizlikle ilgilidir.

Klinik senaryosal örnek: Alp terapiye “karım beni aldatıyor” şüphesiyle geldi. Hiçbir somut kanıtı yoktu. Eşinin her karşı cinsten arkadaşını tehdit olarak algılıyor, iş çıkışlarını sorguluyordu. Detaylıca konuşunca ortaya çıktı: Alp’in annesi onu çocukken defalarca terk etmiş, en yakın arkadaşı gençliğinde ona ihanet etmişti. Kıskançlığı eşine duyduğu güvensizlikten değil, taşıdığı “insanlar eninde sonunda beni terk eder” inancından besleniyordu. Eşi yıllarca bu sorgulama altında bunaldı ve boşanma talebinde bulundu. Alp tam da korktuğu şeyi, kendi davranışıyla yaratmıştı.

Sevgiyle Boğmak: İyilik Yaptığını Sanarken Zarar Vermek

Bu bölüm belki de en kritik olanı; çünkü burada bahsetmek istediğim kişiler genellikle gerçekten iyi niyetlidir. Gerçekten sever, gerçekten yardım etmek ister. Ama yaptıkları şey zamanla karşı tarafı boğmaya başlar.

Her gün onlarca mesaj atmak, istenip istenmediğine bakılmaksızın sürekli ilgi göstermek, karşı tarafın her sorununu çözmeye koşmak, tüm zamanı ona adayıp arkadaşlardan ve kendi hayatından kopmak… Başlangıçta bunlar romantik görünebilir. Ama bir süre sonra karşı taraf şunu hissetmeye başlar: “Bu ilgiden kaçmak istiyorum.”

Neden böyle olur? Çünkü bu yoğun ilginin arkasında çoğu zaman sevgiden çok kaybetme korkusu yatar. Kişi farkında olmadan şöyle düşünüyordur: “Eğer yeterince verirsem, yeterince ilgilenirsem, beni bırakamaz.” Bu bir sevgi eylemi değil; bir kontrol ve güvence arayışıdır. Ve karşı taraf bunu, kelimelerle değil hissederek anlar.

Klinik senaryosal örnek: Deniz yeni başladığı ilişkide sevgilisine her sabah uzun mesajlar yazıyor, her akşam arayıp gününü soruyordu. Sevgilisi “biraz nefes almam lazım” dediğinde Deniz daha çok endişelenerek daha sık yazmaya başladı. “Onu kaybetmek istemiyorum” diyordu. Birkaç ay sonra sevgilisi “Seninle birlikte kendim olamıyorum” diyerek ayrıldı. Terapide Deniz anladı: Verdiği şey, karşılıksız kalmaktan korktuğu için oluşturulmuş bir kalkandı. Kendini güvende hissettirmek için sevgisini gösteriyordu; ama bunu o kadar yoğun yapıyordu ki karşı tarafın kendi alanına izin vermiyordu.

Gerçek sevgi alan tanımayı içerir. Bir insanı sevmek, onun her anını doldurmak değildir. Bazen sevgi geri çekilmeyi bilmektir. Bazen sevgi müdahale etmemektir. Bazen sevgi, karşı tarafın bireyselliğine saygı gösterebilmektir.

Takıntılı İlişkilerin Ortak Belirtileri

Aşağıdaki belirtiler tanıdık mı?

  • Sürekli o kişiyi düşünmek, dikkat dağınıklığı yaşamak
  • Sosyal medyasını takip etme zorunluluğu hissetmek
  • Reddedilmeyi veya ayrılığı kabullenememek
  • Karşı tarafı idealize etmek, kusurlarını görmemek
  • Kontrol etme, konum takip etme ihtiyacı duymak
  • Kendi hayatını ve arkadaşlıklarını ihmal etmek
  • Mutluluğun tamamen o kişiye bağlı hale gelmesi
  • Aynı ilişki örüntüsünün tekrar tekrar yaşanması

Önemli bir not: Bu belirtiler zayıflığın değil, genellikle çözülmemiş eski yaraların yansımasıdır. Kaygılı bağlanma stili, çocuklukta yaşanan tutarsız bakım veya terk edilme deneyimleri, özdeğer eksikliği… Bunlar ilişkiye taşınan eski hikâyelerdir.

Film Bize Ne Söylüyor?

Bear, Nikki’ye gerçekten ilgi duyuyor; ama Nikki’nin ne istediğiyle değil, kendi arzusuyla ilgileniyor. Bu takıntının özüdür: Diğer kişiyi görmek yerine, o kişiyi içindeki boşluğun aynasına çevirmek.

Sevginin ölçüsü yoğunluğu değil, sağlıklılığıdır. Birisi sizi sürekli düşünüyor, sürekli yanınızda olmak istiyor, her şeyini size adıyorsa — bu tek başına sevginin kanıtı değildir. Bazen bu, kişinin kendi korkularının ve bağlanma yaralarının yansımasıdır.

Ne Zaman Profesyonel Destek Almak Gerekir?

Eğer şunlardan birini yaşıyorsanız, bu terapiye başlamanız için bir işaret olabilir:

  • Birini aklınızdan çıkaramıyor, günlük işlevselliğiniz etkileniyorsa
  • Reddedilmeyi veya ayrılığı bir türlü kabullenemiyor, kendinizi ya da karşı tarafı düşünmekten alamıyorsanız
  • Partnerinizi ya da ilgilendiğiniz kişiyi kontrol etme ihtiyacı hissediyorsanız
  • İlişkileriniz tekrar tekrar benzer kırılma noktalarına geliyorsa
  • “Eğer yeterince verirsem, beni bırakmaz” gibi bir inanışla hareket ettiğinizi fark ediyorsanız

Takıntılar yalnızca ilişki sorunu değildir. Çoğu zaman özdeğer yaraları, terk edilme korkusu ve geçmiş bağlanma örüntüleriyle iç içe geçmiştir.

Sorunun kaynağını anlamak ve sağlıklı ilişki becerileri geliştirmek, hem romantik hayatınızda hem de genel yaşam kalitenizde köklü değişimler yaratabilir.

Gerçek sevgi sahip olmak değildir.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

“NEYSE, KİMSEYLE KÖTÜ OLMAYAYIM”

HİSSİ NEREDEN GELİR, NEYE SEBEP OLUR VE NASIL ÇÖZÜLÜR?


“Neyse ya, uzatmayayım.”

“Bir şey diyeyim de kötü olmayalım.”

“Boş ver, ben idare edeyim.”

Bu cümleleri kaç kere kurdunuz? Kaç kere içinizden geçirdiniz? Belki bir arkadaş grubunda, belki iş yerinde, belki aile sofrasında. Belki de tam şu an, bir şeyler içinize oturmuş halde okuyorsunuz.

Ben bir klinik psikolog olarak odama gelen danışanlarımdan bu cümleyi haftada en az on kez duyuyorum. Ve şunu söylemeliyim ki: Bu masum görünen “neyse”nin ardında çoğu zaman dev bir duygusal yük var. Bugün o yükü birlikte konuşalım istiyorum.


1. Bu His Nereden Geliyor?

“Uslu çocuk” olarak büyüdünüz mü?

Şöyle düşünün: Küçük bir çocuksunuz. Canınız sıkılıyor, bir şey istiyorsunuz ya da haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsunuz. Ama karşınızdaki yetişkin size şöyle diyor:

“Sus, büyükler konuşuyor.”
“Aman tartışma çıkarma.”
“Sen hep iyi çocuk ol, sorun çıkarma.”

Belki hiç söylenmedi ama davranışlarla öğretildi: Ağladığında görmezden gelindi, itiraz ettiğinde “saygısız” damgası yedi, duyguları “abartıyorsun” diye küçümsendi.

O çocuk büyüdü ve şimdi içinizde bir ses var:

“Ben bir şey söylersem ortam bozulur. O zaman ben suçlu olurum.”

Bu ses, sizin sesiniz değil. Geçmişten gelen bir öğreti. Ama artık sizi yönetiyor.

Çatışma = Tehlike mi?

Bazı insanlar için bir fikir ayrılığı basit bir fikir ayrılığıdır. Sizin için öyle mi? Yoksa zihninizde şöyle bir denklem mi var:

Fikir ayrılığı → Kavga → Reddedilmek → Yalnız kalmak

Bu denklem yüzünden, markette yanlış ürünü veren kasiyere bile “eyvallah” dersiniz. Çünkü “bir şey söylemek” bilinçdışınızda hayati bir risk gibi algılanıyor. Bu öğrenilmiş bir korkudur, değişebilir.

Sevgiyi hak etme koşullarınız

“Beni sevmeleri için uyumlu olmalıyım.”

Bu inanç o kadar derin ki, farkında olmadan kendinize şöyle bir sözleşme yapmışsınızdır:

“Ben zorluk çıkarmazsam, ihtiyaçlarımı küçültürsem, kendimi geri çekersem, o zaman sevilirim. Sevgiyi hak ederim.”

Peki bu sözleşmeyi kim imzalattı size? Çoğu zaman, sevgisi koşullu verilen bir ebeveyn olabiliyor.


2. Günlük Hayatta Nasıl Görünür?

Gürültücü Komşu

Aylardır üst komşunuz sabah 7’de elektrikli süpürge çalıştırıyor. Her sabah irkilerek uyanıyorsunuz. Bir gün kapısını çalmayı düşünüyorsunuz, sonra içinizden:

“Neyse ya, belki mecburdur. Kötü olmayalım, sonra daha beter olur.”

Sonuç: Siz uykusuz, komşu habersiz. Ve siz her sabah sinirinizi yumruk yaparak yatağa gömüyorsunuz. Ama sinir kaybolmuyor, birikiyor.

İşyerindeki “İş Canavarı”

Aynı iş yerinde çalıştığınız arkadaşınız sürekli size iş yıkar. Mesai bitimine 10 dakika kala “Şuna da bakabilir misin, çok acil” der. Aslında acil değildir, siz iyi niyetli olduğunuz için yaparsınız.

“Şimdi hayır dersem kavga çıkar. Müdür ne der? Kötü gözle bakarlar.”

“Yapsam nolacak ya yapayım neyse hem yapabildiğimi göstermiş olurum”

Sonuç: Siz saat 7’de çıkarken herkes keyifle evine gitmiştir. Bir ay sonra bu durum “normal”leşir. Artık size iş yıkmak o arkadaş için bir refleks olmuştur. Hayır, kimse size daha fazla takdir veya maaşınıza zam sunmamıştır.

Tek Taraflı Arkadaşlık

Ayşe harika bir arkadaştır. Ama hep onun zamanı, hep onun derdi, hep onun istediği mekân… Siz anlatmaya başladığınızda telefonu açılır, “Bir saniye” der ve konuyu değiştirir. Siz içinizden “Acaba ben mi çok alınganım?” diye geçirirsiniz.

Bir gün cesaret toplayıp “Ben de kendimi anlatmak istiyorum” dersiniz. Ayşe alınır. Siz hemen geri adım atarsınız:

“Neyse, boş ver. Ben abartıyorum herhalde. Önemli değil.”

Sonuç: Arkadaşlık devam eder ama içinizde bir kırgınlık büyür. Artık Ayşe’yi sevmiyor musunuz, seviyor musunuz bilmiyorsunuz. Sadece idare ediyorsunuz.

Aile Yemeği

Pazar günü herkes annenizde toplanır. Enişteniz her zamanki gibi siyasetle ilgili rahatsız edici bir şey söyler. İçiniz kanar ama herkes susar. Siz de susarsınız.

Daha sonra babanızın yanına gider, “Neden bunları söylemesine izin veriyoruz ki” dersiniz. Babanız: “Aman, karışma. Ortam bozulmasın.. Boşver”

Sonuç: Siz yine sustunuz. Enişteniz yine konuştu. Ve siz o masadan hem hayal kırıklığıyla hem kendinize saygınızdan ödün vermiş hem yorgun kalktınız.


3. Bu Düşünce Neye Yol Açar? (Bedelleri)

Kısa vadede “huzur” gibi görünür. Ama huzur değildir bu; donmuşluktur. Uzun vadede şunlara yol açar:

Birikmiş Öfke

Sürekli “neyse” dersiniz. Ama içinizde şöyle bir cümle büyür:

“Neden hep ben idare ediyorum? Neden kimse beni düşünmüyor?”

Bu öfke dışarı vurulmazsa içeri döner. Uyku problemleri, diş sıkma, sürekli yorgunluk, nedensiz ağlama krizleri… Bunların birçoğu bastırılmış öfkenin bedensel sesidir.

Bazen de öfke ani patlamalarla çıkar. Hiç beklenmedik bir anda, küçücük bir şeye bağırırsınız. Sonra kendinizden korkarsınız. Çünkü aslında aylardır biriken bir volkanı taşıyorsunuzdur.

Pasif Kırgınlık İlişkileri

Çatışmazsınız ama uzaklaşırsınız. Telefonları geç açarsınız. Buluşmalara gelmezsiniz. “Bir şey mi oldu?” dendiğinde “Yok ya, yoğunum” dersiniz.

Karşı taraf ne olduğunu anlamaz. Siz içten içe soğursunuz. İlişkiler ölmez ama bir şekilde kan kaybeder. En kötü ölüm şekli de budur.

Kendini Yok Sayma – Yıkıcı Sonuç

“Başkalarıyla iyi geçinmek için kendinle kötü geçinmek.”

İşte bu. Sınırlarınız ihlal edilirken siz “idare ediyorum” dersiniz. Kendi isteklerinizin listesi giderek kısalır. “Ben ne istiyorum?” sorusuna verecek cevabınız kalmaz.

Çünkü o kadar uzun süredir kendinizi ertelemişsiniz ki, artık ne istediğinizi bilmez olursunuz.

“İdare Eden Kişi” Etiketi

Çevreniz sizi şöyle tanımlamaya başlar:

  • “Çok uyumlu.”
  • “Sıkıntı çıkarmaz.”
  • “Her şeyi idare eder.”
  • “Çok anlayışlı.”

Kulağa iltifat gibi gelir. Ama bu bir tuzağı gizler. Çünkü bu etiketi yapıştırdıkları kişiye sormadan karar verirler. Sizin fikriniz alınmaz. Zaten alınmaya da gerek yoktur, çünkü siz “idare edersiniz” ya.

Ve siz bu rolün içinde kaybolursunuz.


4. Nasıl Çözülür?

Şimdi en önemli kısım: Bu döngü nasıl kırılır? Sihirli bir değnek yok ama küçük, somut, günlük adımlar var.

“Neyse” Dediğiniz Anı Yakalayın

İlk adım en basiti ama en zorudur: Fark etmek.

Bir dahaki sefere içinizden “Neyse, boş ver” geçtiğinde durun. İçinize dönün ve şunu sorun:

“Şu an ne istiyordum? Neden vazgeçtim?”

Sadece sormak bile otomatik pilotu kırar. Bu bir alışkanlıktır, zamanla güçlenir.

Küçük “Hayır” Denemeleri (Sınır Kasını Geliştirmek)

Kas geliştirmek için önce hafif ağırlıklarla başlarsınız. Aynısı sınır koymak için de geçerli.

Küçük şeyler. Büyük çatışmalar değil. Ama her “hayır” sınır kasınızı bir milim güçlendirir.

Suçlulukla Kalabilmeyi Öğrenmek

İşte en can alıcı nokta: Sınır koyduğunuzda suçluluk hissedeceksiniz.

Bu normal. Bu, eski öğretilerinizin sesidir. O ses size “Kötü bir insansın” diye fısıldayacak.

Ama şunu unutmayın:

Suçluluk hissetmek, bir şeyi yanlış yaptığınız anlamına gelmez. Sadece değiştiğiniz anlamına gelir.

Bu hisle kalın. Kaçmayın. Birkaç dakika içinde geçecek. Ve her seferinde daha da hafifleyecek.

“Herkesle İyi Olma” Hedefini Bırakın

Şimdi bir gerçeklik kontrolü yapalım:

Dünyadaki herkesle iyi olmak mümkün değil. Kimseyle kötü olmamak diye bir şey de yok. Hayatın içinde sürtüşmeler, anlaşmazlıklar, kırgınlıklar olacak.

Sağlıklı olan, “herkesle iyi olmak” değil, “kendinle dürüst olmak” tır.

Yeni hedefiniz bu olsun:

“Bugün kendimle ne kadar dürüst olabildim?”

“Ya İlişki Bozulursa?” Korkusuyla Yüzleşin

Diyelim ki sınır koydunuz ve karşı taraf gerçekten bozuldu. Kustu. Size kızdı. Peki?

Şunu sorun kendinize:

“Sınır koyduğum için ilişki bozuluyorsa, o ilişki ne kadar sağlıklıydı?”

Sağlıklı bir ilişki, sizin “hayır”ınızı kaldırabilir. Kaldıramıyorsa, o ilişki zaten sizin sessiz kalmanız üzerine kurulmuş demektir. O zaman kaybetmek, aslında kazanmaktır.

“Gecikmeli Cevap” Tekniği

O an “evet” demeye şartlanmışsınız. Bu refleksi kırmak için şu tekniği kullanın:

Bir şey istendiğinde hemen cevap vermeyin. Şunu söyleyin:

“Bir düşüneyim.”
“Sana birazdan döneyim.”
“Bugün cevap veremeyeceğim.”

Bu birkaç saniyelik boşluk, otomatik “idare etme” modunu kapatır. Kendi kararınızı vermek için zaman kazanırsınız.

Kendinizle İyi Olun

Sevgili okur, belki sevgili danışanım, bu yazıyı okurken içinizde bir yerlerde bir şeylerin kıpırdadığını hissediyorsanız, bilin ki değişim çoktan başlamıştır.

“Kimseyle kötü olmayayım” hissi, iyi niyetli bir başlangıçtı belki. Ama artık size yetmiyor. Artık sizi tüketiyor. Başkalarıyla iyi olmak için kendinizden vazgeçmek zorunda değilsiniz.

Küçük başlayın. Bugün bir yerde “Neyse” diyecekken durun. Bir nefes alın. O an ne istediğinizi hatırlamaya çalışın.

Ve belki bir gün şunu söyleyebileceksiniz:

“Hayır, neyse değil. Bu benim için önemli.”

İşte o gün, kötü his hiç gelmeyecek, kendinizle iyi olmaya başlayacaksınız.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SINIR KOYMAK NEDEN BU KADAR ACITIR?

Akşam saat 22:47.
Telefon ekranı yanıyor.
“Müsaitsen biraz konuşabilir miyiz?”

Yorgunsun.
Bütün gün çalıştın.
Aslında sadece sessiz kalmak istiyorsun.
“Tabii, yazabilirsin.”

Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra telefonun çalıyor.
Hafif bir iç sıkışması.
Adını koyamadığın bir huzursuzluk.
“Tamam neyse, bu kadar büyütülecek bir şey değil.”

Ama bu ilk değil.

Bu hikâye çoğu insan için tanıdık.

İstemediğin halde kabul ettiğin davetler…
Seni yoran konuşmalar…
İçinden gelmeyen ama “ayıp olur” diye yaptıkların…

Dışarıdan bakıldığında problem yok gibi görünür.
Hatta çoğu zaman şu sıfatlarla anılırsın:

-“Ne kadar düşünceli biri”
-“Herkese yetişiyor”
-“Hiç kimseyi kırmaz”

O “hiç kimseyi kırmayan” kişi, çoğu zaman kendini kırıyordur.


Seans Odasından

Bir danışan düşünelim: Deniz.

İlk geldiğinde şöyle der:

“Aslında hayatımda büyük bir problem yok… ama sürekli yorgunum.”

Bunu biraz açalım….

Deniz, herkes için “çok iyi” biriydi.
Arkadaşlarının kriz anlarında ilk aradığı kişi,
ailesinin en “sorunsuz” çocuğu,
iş yerinin en “uyumlu” çalışanı…

Ama sonra bir cümle söyledi. Sessizce:

“Ben kimim, onu bilmiyorum.”

Bu cümle genellikle uzun süre kendini erteledikten sonra gelir.


Çoğu kişi bunu bir karakter meselesi sanır:
“Ben böyleyim.”
“Ben kıramam.”
“Benim yapım bu.”

Ama terapi odasında gördüğümüz şey farklıdır : Sınır koyamamak çoğu zaman öğrenilmiş bir şeydir.

Belki çocukken:

  • Sessiz olduğunda takdir edildin
  • Uyum sağladığında sevildin
  • Karşı çıktığında mesafe hissettin

Ve zihnin şunu öğrendi:
“Sevilmek için sorun çıkarmamalıyım.”

Yıllar geçti.
Ama bu kural değişmedi.


O An: “Hayır” Demek İstedin Ama Diyemedin

Bir düşün, ne zaman gerçekten “hayır” demek istedin ama diyemedin?

Belki bir arkadaşına…
Belki partnerine…
Belki ailene…

O an ne hissettin?

Çoğu insan şu üç duyguyu tarif eder:

  • Suçluluk
  • Kaybetme korkusu
  • Yanlış anlaşılma endişesi

Ve sonra genelde şu olur:
Kendi ihtiyacın geri çekilir.

Karşı taraf rahatlar.
İlişki “sorunsuz” devam eder.

Ama senin içinde bir şey daha eksilir.


Sınır koyamadıkça bir şeyler birikir.

Ama bu birikim dışarıdan görünmez.

Şu cümlelerle kendini belli eder:

“Artık içimden gelmiyor.”
“Eskisi gibi değilim.”
“Sürekli yorgunum.”

Bu noktada birçok kişi “Ben değiştim.” zanneder
Oysa kendinle arana mesafe girmiştir.


Deniz’in Kırılma Noktası

Bir gün Deniz şunu fark etti:

Bir arkadaşı ona uzun uzun dert anlatıyordu.
Deniz dinliyordu. Yine her zamanki gibi.

Ama bu sefer içinden şu geçti:
“Ben şu an burada olmak istemiyorum.”

Bu düşünce onu korkuttu. Çünkü bu, alıştığı “iyi insan” imajına uymuyordu.

Seanslarda şunu çalıştık:
Bu düşünce kötü değildi.
Bu düşünce, gerçekti.

Ve ilk kez Deniz şunu denedi:

“Şu an çok yorgunum, bunu yarın konuşabilir miyiz?”

Mesajı attıktan sonra ne oldu biliyor musun?

Kalbi hızlandı.
Suçluluk geldi.
“Acaba kırıldı mı?” düşüncesi geldi.

Ama dünya yıkılmadı.


Sınır Koymak Neden Bu Kadar Büyük Hissedilir?

Çünkü mesele sadece o an değildir.

O “hayır”, aslında şunlara söylenir:

  • Geçmişte sustuğun anlara
  • Kendini geri çektiğin ilişkilere
  • “Ben önemli değilim” dediğin tüm zamanlara

Bu yüzden küçük bir cümle gibi görünse de,
içeride çok daha büyük bir hareket yaratır.


Şu an bu yazıyı okurken kendinden parçalar buluyorsan belki sen de:

  • Sürekli anlayan tarafsın
  • İnsanları kırmamak için kendini geri çekiyorsun
  • Ama içten içe yoruldun

Ve belki de ilk kez bunu bu kadar net görüyorsun.

Bu önemli bir an.

Çünkü değişim çoğu zaman burada başlar:
Fark ettiğin yerde.


Sınır Koymak Ne Değildir?

Sınır koymak:

  • İnsanları dışlamak değildir
  • Soğuk olmak değildir
  • Bencil olmak değildir

Sınır koymak şudur:
“Ben de bu ilişkinin içindeyim.” diyebilmektir.


Terapi Odasında Ne Değişir?

Deniz zamanla şunu öğrenir:

  • Suçluluk hissetmek, yanlış yaptığı anlamına gelmiyordu
  • Herkesin duygusundan sorumlu değildi
  • “İyi insan” olmak ile “kendini yok saymak” aynı şey değildi

Ve en önemlisi:

“Hayır dediğimde insanlar beni terk etmedi.
Ama ben kendimi daha az terk etmeye başladım.”


Bu Yazıyı Buraya Kadar Okuduysan…

Muhtemelen bu konu sana uzak değil.

Belki sadece yoruldun.
Belki değişmek istiyorsun ama nasıl yapacağını bilmiyorsun.
Belki de ilk kez kendini bu kadar net gördün.

Şunu bilmeni isterim:

Bu bir kişilik sorunu değil.
Bu, öğrenilmiş bir ilişki biçimi.

Ve değişebilir.


Eğer sen de:

  • Kendini kaybetmeden ilişki kurmak
  • Suçluluk duymadan sınır koyabilmek
  • “Hayır” derken içinin titrememesini öğrenmek

istiyorsan, bu yol tek başına yürünmek zorunda değil. Bu süreç hakkında bilgi almak için alanında uzman bir klinik psikolog ile iletişime geçebilirsin.

Belki de mesele insanları kırmak değil…
Kendini artık kırmamayı öğrenmektir 🙂








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SEVİLİYOR MUYUM?

Bir zamanlar, yakınlığı kaybetmemek için çok dikkatli olman gerektiğini öğrenmiş olabilir misin?


“Seviliyor muyum?”

Bu soru, terapi odasında çok sık yankılanır. Bazen yüksek sesle sorulur, bazen neredeyse utanarak fısıldanır. Kimi zaman bir ilişkinin ortasında, kimi zaman yeni bitmiş bir ayrılığın ardından, kimi zamansa kişi yalnız kaldığında zihninin içinde döner durur.

Bu soru çoğu zaman yalnızca mevcut ilişkiyle ilgili değildir.
Çocukluktan gelir.
Geçmişte yaşanmış ama anlamlandırılamamış bağlardan gelir.
Ve çoğu zaman kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezinde yer alır.


Sevilme İhtiyacı, Sevilmek İstemek

Bağlanma kuramına göre, yaşamın ilk yıllarında bakım verenle kurulan ilişki, zihnimizde şu soruya verilen ilk cevabı oluşturur:

“Ben sevilebilir miyim?”

Eğer çocuklukta sevgi;

  • tutarlı
  • ulaşılabilir
  • güven verici

bir şekilde sunulmuşsa, kişi yetişkinlikte sevgiyi sürekli sorgulamaz. Sevgi onun için doğal ve güvenli bir zemindir.

Ancak sevgi;

  • tutarsız
  • koşullu
  • bazen var bazen yok

olmuşsa, bu soru cevapsız kalır.
Cevapsız kalan her soru gibi, hayat boyu tekrar tekrar sorulur.


Sevilme Kaygısı Neden Oluşur?

Sevilme kaygısı çoğu zaman bugüne ait değildir.
Geçmişten taşınır.

Çocuk, erken ilişkilerinde şunu öğrenmiş olabilir:

  • Sevgi garanti değil
  • Yakınlık kaybedilebilir
  • Dikkatli olmazsam terk edilirim

Bu öğrenme bilinçli bir karar değildir; hayatta kalma uyumudur.
Ve kişi yetişkin olduğunda şunu hisseder:

“Sevgi varsa bile, emin olamıyorum.”


Sevilmek İçin Bazen Kendimizden Vazgeçeriz

Sevilme kaygısı yükseldiğinde kişi farkında olmadan kendini küçültmeye başlar.

Terapi odasında sıkça şu cümleleri duyarım:

  • “Hayır dersem beni terk eder.”
  • “İdare etmezsem yalnız kalırım.”
  • “Ben böyleyken kim beni sevsin?”

Bu noktada fedakârlık sağlıklı bir paylaşım olmaktan çıkar.
Kişi:

  • sınırlarını siler
  • ihtiyaçlarını bastırır
  • kırıldığını söylemez
  • “sorun çıkaran” olmamaya çalışır.

Sevgi, karşılıklı bir bağ olmaktan çıkar;
kazanılması gereken bir ödül haline gelir.

Ve zamanla şu acı farkındalık oluşur:

“Sevilmek için kendimden vazgeçtikçe, ortada sevilecek bir ben kalmıyor.”


“Biri Bizi Neden Sever ya da Sevmez?”

Bu soru çoğu zaman yanlış yerden sorulur.
Çünkü cevap bizim yeterli olup olmamamızla ilgili değildir.

Birinin sevip sevmemesi çoğu zaman:

  • kendi bağlanma biçimiyle
  • duygusal kapasitesiyle
  • geçmiş ilişki deneyimleriyle
  • yakınlığa ne kadar dayanabildiğiyle

ilgilidir.

Ancak sevilmeyen kişi bunu otomatik olarak şöyle yorumlar:

“Ben yetmedim.”

Terapi sürecinde bu otomatik yorumlar fark edilir, görünür hale getirilir ve sorgulanır. Çünkü her mesafe, her reddedilme, her soğuma kişisel bir eksiklik kanıtı değildir.


Kaygılı Bağlanma Nedir? Nasıl Gelişir?

Kaygılı bağlanma, kişinin ilişkilerde:

  • yoğun yakınlık ihtiyacı
  • terk edilme korkusu
  • sevilip sevilmediğini sık sık sorgulama

yaşamasıyla kendini gösterir.

Bu bir kişilik kusuru değil, öğrenilmiş bir ilişki stratejisidir.

Kaygılı Bağlanmanın Yaygın Nedenleri

  • Tutarsız bakım verenler
    Sevginin ne zaman geleceği belli değildir.
  • Duygusal olarak ulaşılamayan ebeveynler
    Duygular ilişkiyi bozuyormuş gibi hissedilir.
  • Koşullu sevgi
    “Olduğum halim yetmiyor” inancı gelişir.
  • Ebeveynin kendi kaygısı
    Kaygı çocuğa bulaşır.
  • Erken kayıplar ve ayrılıklar
    Dünya öngörülemez hale gelir.
  • Çocuğun duygularının taşınamaması
    Çocuk kendini “fazla” hisseder.

Bu deneyimler yetişkinlikte şu inanca dönüşebilir:

“Çok istersem, çok seversem, çok önemsersem … beni terk ederler.”


Terapi Odasına Kimler Gelir?

Bu alanda terapiye en sık:

  • İlişkilerinde sürekli veren ama karşılık alamayanlar
  • Terk edilme korkusu yaşayanlar
  • Onay ihtiyacı yüksek olanlar
  • Kendini “fazla” ya da “yetersiz” hissedenler
  • Çocuklukta duygusal ihmal yaşamış olanlar

başvurur.

Bazıları ilişkideyken bile yalnız hisseder.
Bazıları ise yalnız kalmamak için yanlış ilişkilerde kalır.


Terapi Sürecinde Sevilme Kaygısıyla Nasıl Çalışılır?

Terapi odasında amaç “Herkes beni sevsin” değildir.

Asıl hedef:

– Sevilme kaygısının kökenini anlamak
– Kişinin kendi değer duygusunu dış onaydan ayırabilmesi
– Sınır koyabilme becerisini geliştirmek
– Sevgi ile terk edilme korkusunu ayırt edebilmek

“Seviliyor muyum?” sorusu çoğu zaman şuna dönüşür:

“Ben, olduğum halimle sevilebilir miyim?”

Terapi, bu sorunun cevabını başkalarından almaya çalışmak yerine, kişinin kendi iç dünyasında duymasına yardımcı olur.


DSM-5 Sevilme Kaygısı Hakkında Ne Söyler?

DSM-5’te sevilme ihtiyacı tek başına bir tanı değildir.
Ancak şu tanısal örüntülerde sıkça görülür:

  • Bağımlı Kişilik Örüntüleri
  • Borderline Kişilik Örüntüleri
  • Çekingen Kişilik Özellikleri
  • Kaygı Bozuklukları ve Anksiyöz Bağlanma

Önemli olan şudur:
Bu temaları yaşamak “hasta” olduğunuz anlamına gelmez. Çoğu zaman bu, zamanında yeterince güvende hissedememiş bir parçanın sesidir.


Bu yazıyı okurken kendinden bir parça bulduysan :

Eğer bu yazıyı okurken:

  • ilişkilerde sürekli tetikte olduğunu fark ettiysen,
  • sevilmek için kendinden çok fazla verdiğini hissettiysen,
  • yalnız kalma korkusunun seni yorduğunu düşünüyorsan

bu, çalışılabilecek bir alan olduğunu gösterir.

Terapi; sevilip sevilmeyeceğini garanti etmez.
Ama sevilme talebini yakından inceleyebiliriz.
Ve bu, sandığından çok daha güçlü bir kendine güven duygusu sağlayabilir.

Eğer bu konuları güvenli, yargısız ve profesyonel bir alanda çalışmak istersen, her zaman birlikte bakabiliriz.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İYİLİĞİN FAZLASI, NİYETİ ZARARDA BULUŞTURUR

İyilik yapma isteği çoğu zaman saf, içten ve ahlaki olarak yüceltilen bir dürtü gibi görünür. Yardım etmek, beslemek, korumak ve büyütmek… Bunların hepsi insanın kendini iyi hissetmesini sağlar. Ancak bazen bu istek, sonuçları göremeyen bir aceleyle birleştiğinde iyiliğin kendisi zarar verici bir hâl alabilir. İşte bu hikâye, tam da bu çelişkinin etrafında şekillenir.

Bir gün balıklarına baktı. Cam fanusun içindeki küçük bedenlerin aç olabileceğini düşündü. “Kim bilir,” dedi içinden, “belki de yeterince doymuyorlardır.” Onları mutlu etmek, aç kalmamalarını sağlamak istiyordu. Bir tutam yem attı, sonra bir tutam daha. Yetmedi. Biraz daha… Balıklar yemlere üşüştü; bu manzara ona iyi hissettirdi. İyilik yapıyordu. Ertesi gün uyandığında annesi sakin bir sesle balıkların “tatile çıktığını” söyledi. Çocuk aklıyla anlamaya çalıştı; ama aslında balıklar, iyi niyetle verilen fazla yem yüzünden ölmüştü.

Başka bir zaman zeytin ağacına takıldı gözü. Yaprakları biraz cansız görünüyordu. “Susuz kalmasın,” diye düşündü. Her gün su verdi. Toprağı hep ıslaktı; bu ona güven veriyordu. İlgileniyordu, ihmal etmiyordu. Ama günler geçtikçe ağacın yaprakları sarardı, kökleri çürüdü. Zeytin ağacı, iyilik yüzünden kurumuştu.

Bir klinik psikolog bakış açısıyla bu örüntüye yaklaştığımızda, burada temel mesele sınırları ayırt edemeyen, yoğun bir iyilik yapma ihtiyacıdır. Bu tür kişiler genellikle empatik, duyarlı ve başkalarının ihtiyaçlarına karşı aşırı tetikte olurlar. Ancak bu tetiklik, karşı tarafın gerçek ihtiyacını anlamaktan çok, kendi içlerindeki huzursuzluğu yatıştırmaya hizmet eder.

Bu durum psikolojide her zaman tek bir başlık altında toplanmaz fakat aşırı telafi, kontrol ihtiyacı ve kaygı temelli yardım davranışları ile yakından ilişkilidir.

Kişi, “Yeterince yapmazsam kötü bir şey olur” inancıyla hareket eder.

Balıkların aç kalması ihtimali, zeytin ağacının susuz kalması ihtimali, dayanılmaz bir kaygı yaratır. Bu kaygıyı azaltmanın yolu ise daha fazla vermek, daha fazla yapmak, daha fazla müdahale etmektir.

Günlük hayatta bu kişiler şu örneklerle karşımıza çıkar:

-Bir arkadaşının üzüntüsünü hemen çözmeye çalışır, sadece dinlemenin yeterli olabileceğini fark edemez.

-Çocuğunun her sorununu önceden engelleyerek onun hayal kırıklığı yaşamasına hiç izin vermez.

-İş yerinde herkesin yükünü üstlenir, sonra tükenir ve kırılır.

-Sevdiği birine sürekli tavsiye verir; durması gerektiğini fark ettiğinde ise çok geçtir.

Bu davranışların temelinde çoğu zaman çocukluk deneyimleri yatar. Sevginin, ilginin ya da kabulün “bir şey yapmakla” kazanıldığı bir ortamda büyüyen kişiler, var olabilmek için faydalı olmak zorunda olduklarına inanırlar. İyilik yapmak, onlar için sadece ahlaki bir değer değil, aynı zamanda bir varoluş güvencesidir. Durduklarında, yapmadıklarında, vermediklerinde sevilmeyeceklerini hissederler.

Ancak iyilik, sınırla anlam kazanır. Balıklar bazen aç kalabilir, zeytin ağacı bazen susuzluğu tolere edebilir. İnsanlar da kendi eksiklikleriyle büyür. Klinik açıdan bakıldığında, bu kişinin iyiliği öğrenmesi değil; ne zaman duracağını, ne kadar yeterli olduğunu ve her ihtiyacın müdahale gerektirmediğini öğrenmesi gerekir.

Gerçek iyilik, her zaman çoğaltmak değildir. Bazen geri çekilmek, bazen izlemek, bazen de hiçbir şey yapmamaktır. Aksi hâlde en masum niyetler bile, balıkları tatile gönderebilir, zeytin ağaçlarını kurutabilir.


Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

NEDEN HALA ALIŞVERİŞ YAPIYORSUNUZ?

Bir ürünü satın aldığınız anı düşünün.
Aslında çoğu zaman “bir şey almak” değil, bir duygudan kaçmak ya da bir duyguyu üretmek için harekete geçersiniz.

Satın alma davranışı; ekonomi kitaplarının anlattığı gibi rasyonel bir süreç değil, beynin duygu–ödül–rahatlama ekseninde çalışan karmaşık bir mekanizmasıdır.

Banka uygulamasını açıyorsunuz.
Bakiye düşük.
Mantık net: “Almamam lazım.”
Ama birkaç dakika sonra sepete eklenmiş bir ürün var.
İnsanlar çoğunlukla ihtiyaçları için değil, duyguları için satın alır.


Satın Alma Bir Karar mı?

Beynimiz satın almayı, çoğu zaman bir duygu düzenleme aracı olarak kullanır.

  • Can sıkıntısı
  • Yalnızlık
  • Stres
  • Değersizlik hissi
  • Kontrol kaybı

Bu duygular geldiğinde beyin şunu arar:

“Şu an kendimi nasıl daha iyi hissederim?”

Satın alma, hızlı ve kolay bir cevap sunar.


“Bakmak” Bile Yetebilir

Alışverişin en güçlü yanı, ürünün kendisi değil; beklenti duygusudur.

  • Ürünü görürsünüz
  • Hayal edersiniz
  • Sepete eklersiniz

Bu süreçte beyinde dopamin salgılanır.
Yani mutluluk değil, umut hormonu.

  • Alışveriş sitelerinde gezinmek rahatlatır
  • “Bir bakayım” demek bile iyi hissettirir
  • Ürün gelmeden önceki heyecan, çoğu zaman üründen daha yoğundur

Beyin Satın Almayı Nasıl Algılar?

Limbik Sistem – “İstiyorum”

Duyguların merkezidir.
Ürünü gördüğünüz anda devreye girer.

  • Arzu
  • Heyecan
  • Umut

Bu sistem için bütçe, mantık, gelecek pek önemli değildir.

Ödül Sistemi – Dopamin Döngüsü

Satın alma düşüncesi, dopamin salınımını başlatır.

Önemli bir nokta:

Dopamin, sahip olunca değil; sahip olma ihtimali doğduğunda artar.

Bu yüzden:

  • Sepete eklemek keyiflidir
  • “Son 1 ürün” yazısı tetikleyicidir
  • Bildirimler bağımlılık yaratır

Prefrontal Korteks – “Mantık”

Planlama ve öz denetim merkezi. Ancak:
-Yorgunken
-Açken
-Stresliyken
-Duygusal olarak zor bir dönemdeyken
bu bölgenin etkisi zayıflar.

Mantık sustuğunda, alışveriş konuşur.


Paramız Yokken Neden Daha Çok İsteriz?

“Param Yok Ama…”

Danışan koltuğundan sık duyduğum bir cümledir:

“Aslında param yoktu ama kendime bunu hak gördüm.”

Ben şöyle duyarım:

Para yokluğu, beyinde tehdit olarak algılanır. Tehdit algısı şu duyguyu doğurur:

“Şimdi bir şey iyi hissettirmeli.”

Alışveriş, kısa vadeli bir güvenlik hissi sağlar.


Birey zorlandığında beyin şunu yapar:

“Duyguyu dışarıdan düzenle.”

Bazı insanlar bunu:
-Yemekle
-Alkolle
-Sosyal medya ile
…
bazıları ise alışverişle yapar.


Para yokluğu, bazen sadece maddi değil; psikolojik bir eksiklik hissi yaratır.

Ürün şunu vaat eder:

“Hâlâ değerliyim.”

Bazı ürünler şunu söyler:

“Ben buyum.”

Marka, bir kimlik uzantısına dönüşür.
Param yoktur ama kendimden vazgeçmek istemem.

Marka, benliğin geçici bir destekçisi olur.


Zor bir dönemden geçiyorsanız, beyin bir telafi ister.

“Bu kadar yoruldum, en azından bunu alayım.”

Hayatın birçok alanı kontrolden çıkmışken, satın alma kişiye kısa süreli kontrol hissi verir.

Reklamlar Bu Süreci Nasıl Kullanır?

Çünkü reklamlar, beynin en ilkel ihtiyaçlarına seslenir:

  • “Eksiksin”
  • “Geride kalıyorsun”
  • “Bunu hak ediyorsun”

    -Aidiyet
    -Onaylanma
    -Güvende hissetme
    -Sevilme

Özellikle:
-Yorgun
-Kaygılı
-Kararsız
-Yalnız
olduğumuz anlarda bu mesajlar daha güçlü çalışır.

Çünkü beyin o anda mantık değil, rahatlama arar. Bu yüzden “kişisel” görünen reklamlar, aslında duygusal boşlukları hedefler.


Neden Aldıktan Sonra Pişman Oluruz?

Satın alma anında:
-Dopamin yükselir
-Gerginlik azalır
Ama bu geçicidir.

Satın alma anında dopamin yüksektir.
Ürün alındıktan sonra ise duygu düşer.

Duygu düzenlenmediği için:
-Suçluluk
-Pişmanlık
-Kendine kızma
geri gelir.

Bu döngü devam ederse, alışveriş bir başa çıkma stratejisine dönüşür. Ve somut gerçekler gelir:

  • Kredi kartı ekstresi

Bu pişmanlık, alışverişin yanlış olmasından değil; duygunun yanlış yerden düzenlenmeye çalışılmasından kaynaklanır.


Satın Almanın Sağlıklısı Mümkün Mü?

Sağlıklı satın alma, hiç alışveriş yapmamak değildir.
Şu soruyu sorabilmektir:

“Ben şu an ne hissediyorum ve bu ürünü ne için istiyorum?”

Eğer cevap:
-Sakinlik
-Değerli hissetme
-Kontrol
ise, ihtiyacınız ürün değil, duygusal temas olabilir.


Alışveriş sepeti bazen bir ihtiyaç listesi değil,
duygusal bir günlük gibidir.

Ve paranız yokken bile alışveriş yapıyorsanız önemli olan şu farkındalıktır:

“Ben ne satın almaya çalışıyorum?”


Ne Zaman Riskli Hale Gelir?

Alışveriş şu özellikleri kazandığında risklidir:

  • Duygusal boşlukta otomatikleşiyorsa
  • Borçlanma artıyorsa
  • Gizleme davranışı varsa
  • “Sonra pişman oluyorum ama yine yapıyorum” döngüsü oluşuyorsa

Bu noktada mesele ürün değil, duygu düzenleme kapasitesidir.


Daha Sağlıklı Bir Yaklaşım Mümkün mü?

Evet.
İlk adım farkındalık.

Satın almadan önce şu soruyu sormak:

“Bu ürünü değil de, şu an hangi duyguyu istiyorum?”

Ve şunu bilmek:

Duygular parayla değil, temasla düzenlenir.


Alışveriş, çoğu zaman cüzdanla değil; sinir sistemiyle ilgilidir. Paranız yokken alışveriş yapmanız, beyninizin sizi rahatlatmaya çalışması olabilir.

Ama her rahatlama yolu iyileştirici değildir.

KOMPULSİF ALIŞVERİŞ NEDİR?

Kompulsif alışveriş, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir davranıştır.
Bu, “alışverişi sevmek” ya da “kendini tutamamak” değildir.

Yoğun bir içsel gerilimi azaltmak için yapılan, tekrarlayıcı ve sonrasında pişmanlık yaratan satın alma davranışıdır.

Bu davranış genellikle şu döngüyle ilerler:

  1. İçsel gerginlik (kaygı, boşluk, değersizlik)
  2. Satın alma dürtüsü
  3. Kısa süreli rahatlama
  4. Suçluluk, pişmanlık
  5. Yeniden gerginlik

Bu noktada alışveriş, bir keyif alanı olmaktan çıkar; zorlayıcı bir başa çıkma mekanizmasına dönüşür.

Önemli bir ayrım:

Kompulsif alışverişte alınan ürün değil, almak önemlidir.

Bu davranış sıklıkla:

  • Duygusal ihmal öyküsü
  • Kendilik değeri sorunları
  • Depresif ya da anksiyöz süreçler

    ile birlikte görülür.

DİJİTAL ALIŞVERİŞ BAĞIMLILIĞI
CEPTE TAŞINAN TETİKLEYİCİ

Dijitalleşme, alışverişi sadece kolaylaştırmadı;
sürekli erişilebilir hale getirdi.

Telefon artık:

  • Mağaza
  • Reklam panosu
  • Ödül makinesi

Dijital alışveriş bağımlılığını güçlendiren faktörler:

  • 7/24 erişim
  • “Tek tıkla satın al”
  • Anlık bildirimler
  • Kişiselleştirilmiş reklamlar
  • Sınırlı süre / stok vurgusu

Bu sistemler, beynin ödül ve dürtü kontrol mekanizmalarını doğrudan hedefler.

Özellikle Uykusuzken öz denetim hızla düşer, EN UZUN GECE İNDİRİMLERİNE KANMAYIN 🙂

Bu nedenle dijital alışveriş bağımlılığı, çoğu zaman kişinin farkında olmadan gelişir.

“Nasıl aldığımı hatırlamıyorum bile.”


KURUMLARIN ETİK PAZARLAMA SORUMLULUĞU

Burada kritik bir soru ortaya çıkar:

“Her işe yarayan yöntem, kullanılmalı mı?”

Örgütsel psikoloji perspektifinden bakıldığında, kurumların sadece satış değil; psikolojik etki sorumluluğu da vardır.

Etik sınırları zorlayan pazarlama pratikleri:

  • Yetersizlik duygusunu körükleyen mesajlar
  • Korku ve kaygıyı araçsallaştırma
  • Manipülatif geri sayımlar
  • “Kaçırırsan eksik kalırsın” dili

Kısa vadede satış getirebilir.

Ama uzun vadede:

  • Güven erozyonu
  • Marka yorgunluğu
  • Duygusal tükenmişlik

yaratır.

Unutulmaması gereken şudur:

İnsan beyni kandırıldığını geç fark eder ama unutmaz.

Etik pazarlama ise:

  • İhtiyacı çarpıtmaz
  • Duyguyu sömürmez
  • Gerçek faydayı merkeze alır

Bu yaklaşım sadece “doğru” değil, sürdürülebilirdir de.

Alışveriş davranışı bireysel bir tercih gibi görünse de, bireyin ruhsal dünyası, dijital sistemler ve kurumsal stratejiler arasında şekillenir.
Bu yüzden satın alma psikolojisini anlamak, sadece bireyi değil;
içinde yaşadığımız sistemi de anlamaktır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

‘SAÇLARIM DÖKÜLÜYOR’

Saç dökülmesi bazen tıbbi bir tedavinin sonucu bazen ise erkeklerde yaşla birlikte gelen bir problem…
Çok sık duyuyorum ki görünümünüzü etkilediği için özsaygınızı ve günlük işlevselliğinizi etkileyebiliyor.

Neden dökülüyor olabilir?

  • Androgenetik alopesi (erkek/ kadın tipi saç dökülmesi): Genetik, hormonel (dihidrotestosteron gibi) etkenler ve yaşa bağlı değişiklikler. Sosyal olarak en sık görülen tiplerden biridir. (PMC)
  • Telogen effluvium (TE): Fiziksel veya duygusal stres, ateşleyici hastalık, doğum, cerrahi, ani kilo kaybı, bazı ilaçlar sonucu çok sayıda saçın aynı anda dinlenme (telogen) fazına geçmesiyle ortaya çıkar. Tipik olarak stres ediminden 2–4 ay sonra artan dökülme görülür. (PMC)
  • Alopecia areata: Bağışıklık sistemine bağlı, yuvarlak kellik bölgesi şeklinde dökülmeler; psikolojik yükü yüksek olabilir. (PMC)
  • Diğer nedenler: traksiyon (sıkı örme/ saç çekme), beslenme eksiklikleri (demir, B12, çinko), tiroid hastalıkları, bazı ilaçlar ve trikotillomani (saç yolma davranışı — daha çok psikiyatrik/psikolojik müdahale gerektirir).

Saç dökülmesi psikolojik olarak etkiler!

  • Benlik-imajı ve özgüven: Saç birçok kültürde kimliğin parçasıdır; kaybı benlik değerinde azalma, utanç ve sosyal çekilme ile ilişkilendirilebilir. Androgenetik alopesinin yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkileri literatürde de raporlanmıştır. (PMC)
  • Kaygı ve depresyon: Özellikle alopecia areata ve yaygın saç dökülmelerinde kaygı/depresyon prevalansı artar; meta-analizler ve derlemeler anksiyete-depresyon oranlarında yükselme olduğunu gösteriyor. (Frontiers)
  • Sosyal geri çekilme ve işlevsellik kaybı: Görünüm kaygısı nedeniyle sosyal etkinliklerden kaçınma, iş/ilişki sorunları ve medyada kendini daha az gösterme eğilimi görülebiliyor. (PMC)
  • Kısır döngü — stres → dökülme → daha çok stres: Stres hormonları ve saç büyüme döngüsü etkileşimi nedeniyle psikolojik sıkıntı hem tetikleyici hem sonuç olabilir; bu da kişinin kaygısını artırır. (JDDonline)

Biyolojik mekanizmalar

  • Saç büyüme döngüsü (anagen = büyüme, katagen = ara, telogen = dinlenme). Çok sayıda saçın anagen fazından telogen fazına geçmesi sonucu dökülme artar (telogen effluvium). (PMC)
  • Hormonlar ve inflamasyon: Androgenler (DHT) folikül duyarlılığını değiştirir; otoimmün süreçler alopecia areatada foliküllere saldırır. Kronik stresin yol açtığı hormonal değişiklikler (kortizol vb.) ve immün yanıt değişimleri saç foliküllerini etkileyebilir. (JDDonline)

Klinik değerlendirme: seanslarda neye dikkat ediyorum?

  • Başvuruda öykünüzü anlamaya çalışırım (ne zaman başladı, hız, tetikleyici yaşam olayları, aile öyküsü, kullanılan ilaçlar, diyet, doğum/ameliyat geçmişi).
  • Saç dökülmesinin sizdeki psikolojik etkisini anlamaya çalışırım: kaygı, depresyon, özgüven, beden memnuniyeti, işlevsellik, sosyal kaçınma.
  • Trikotillomani (saç yolma) düşünülürse; dürtü kontrolü, tetikleyiciler ve davranış değerlendirilir.
  • İşbirliğine başvurabilirim
    Sıklıkla dermatoloji/çeşitli tıbbi test (tiroid, demir/ferritin, B12, folat) yönlendirmesi yapmaktayım; böylece tıbbi nedenler ekarte edilir veya tedaviye alınır.

Psikoterapi

  • Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT/CBT): Görünümle ilgili olumsuz otomatik düşünceler, kaçınma davranışları ve güveni sarsan inançlar üzerinde çalışılır. Davranışsal deneyler, bilişsel yeniden yapılandırma, maruz kalma (sosyal kaygıda) ve beden imajı odaklı müdahaleler sık kullanılır. Sistematik derlemeler psikoterapinin yaşam kalitesini ve bazı semptomları iyileştirdiğini gösteriyor. (PMC)
  • Acceptance and Commitment Therapy (ACT) ve kabul temelli yaklaşımlar: Kontrol edilemeyen durumlarla (ör. saç dökülmesi) yaşarken değerlerle uyumlu eylemler sürdürmeyi ve acı ile birlikte yaşamayı öğretir. Özellikle kronik görünüm kaygısı ve devam eden belirsizlik durumlarında faydalı olabilir. Bazı kontrollü çalışmalar ve klinik raporlar destek verir. (ScienceDirect)
  • Eğer anksiyete veya depresyon eşlik ediyorsa, standart CBT, davranışsal aktivasyon, gerektiğinde psikiyatri ile işbirliği (ilaç gibi) değerlendirilir. Dermatolojik ve psikiyatrik eşgüdüm çoğu durumda önerilir. (PMC)

Okuyucuya öneriler — bireysel düzeyde ne yapabilirsiniz?

  • Doktora/dermatologa görünün; temel kan testleri ve doğru tanı için. Tıbbi nedenler ekarte edilmeden yalnızca psikolojik açıklama yapmak yanıltıcı olabilir.

    Ani ve yaygın dökülme, kaş/kirpik kaybı, deri lezyonları, ateş, genel hastalık bulguları varsa acilen tıbbi değerlendirme gerekir. Şiddetli depresyon, intihar düşünceleri, işlevsellikte belirgin düşüş varsa psikiyatri düşünülmelidir.
  • Kaygınız artıyorsa bir klinik psikologdan randevu alın — özellikle günlük işlevinizi etkiliyorsa (iş, ilişki, sosyal yaşantı).
  • Günlük uygulamalar: düzenli uyku, hafif-moderat egzersiz, nefes/gevşeme egzersizleri; görünümle ilgili otomatik olumsuz düşünceler yazılıp sorgulansın (CBT tekniği).
  • Geçici çözümler: Peruk, eşarp, şapka, saç kesimi/renk değişikliği özgüveni kısa sürede yükseltebilir. Ancak kalıcı ve sağlıklı sonuç alamayız.

Gerçekçi Beklentiler

Saç dökülmesi türüne göre prognoz değişir: Telogen effluvium genellikle geriye dönüşümlüdür; androgenetik alopesi kronik ve ilerleyici olabilir ama dermatolojik tedavilerle seyir yavaşlatılabilir; alopecia areata değişken bir seyir gösterir (bazı vakalar spontan remisyon gösterir, bazıları kronikleşebilir). Psikolojik müdahaleler, saçın yeniden çıkıp çıkmamasından bağımsız olarak yaşam kalitesini ve işlevselliği anlamlı şekilde iyileştirebilir. Bu yüzden hem tıbbi hem psikolojik açıdan eşgüdümlü yaklaşım en etkili yoldur. (PMC)


Kaynaklar

  • Asghar F, et al. Telogen Effluvium: A Review of the Literature. (2020). (PMC)
  • Aukerman EL, et al. The psychological consequences of androgenetic alopecia: a systematic review. (2022/2023). (PMC)
  • Marahatta S, et al. Psychological Impact of Alopecia Areata. (2020). (PMC)
  • Maloh J, et al. Systematic review of psychological interventions for hair loss. (2023). (PMC)












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİZDEN Mİ?

“Bizden Misin?”
Aidiyet, Dışlanma ve Türkiye’nin Gündeminden Yansımalar

Son günlerde Türkiye’nin gündeminde sıkça yer alan “Bizden misin?” sorusu, göründüğünden çok daha derin psikolojik ve sosyolojik katmanlara sahip. Bu soru, bir yandan aidiyet ihtiyacını yansıtırken, diğer yandan “öteki” kavramını besleyerek toplumsal bölünmeleri derinleştirebiliyor.

Aidiyet İhtiyacı: İnsanın Temel Psikolojik Dürtüsü

İnsan, doğası gereği bir gruba ait olma ihtiyacı duyar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde de belirtildiği gibi, aidiyet hissi, güvenlik ve sevgi ihtiyacının ardından gelen temel bir motivasyon kaynağıdır.

  • “Bizden misin?” sorusu, kişinin “güvenilir bir üye” olup olmadığını sorgular.
  • Kabul görme arzusu, bireyi grubun normlarına uymaya iter.
  • Reddedilme korkusu, anksiyete ve sosyal izolasyona yol açabilir.

Türkiye gibi kolektivist kültürlerde aidiyet duygusu daha baskındır. Bu nedenle, “biz” ve “onlar” ayrımı daha keskin yaşanır.


Ötekileştirme ve Dışlanma Psikolojisi

“Bizden değilsen, ötekisin” algısı, toplumsal kutuplaşmayı besler. Psikolojide bu durum, “Sosyal Kimlik Teorisi” (Tajfel & Turner) ile açıklanır:

  • İnsanlar, kendilerini bir gruba ait hissederek benlik saygılarını artırır.
  • Diğer grupları küçümseyerek kendi grubunu yüceltme eğilimi vardır.
  • Dışlanan bireyler, depresyon, öfke veya aşırı uyum çabası gösterebilir.

Türkiye’de siyasi, etnik veya dini aidiyetler üzerinden sıkça sorulan bu soru, “öteki” olarak etiketlenen kesimlerde psikolojik yıpranmaya yol açıyor.


Sosyal Medya ve “Bizden Misin?” Sorgulamasının Yaygınlaşması

Sosyal medya, bu tür aidiyet sorgulamalarını daha görünür kılıyor:

  • Eko odaları (filter bubbles), insanları sadece kendi gruplarıyla etkileşime sokarak kutuplaşmayı artırıyor.
  • Linç kültürü, “bizden olmayanı” cezalandırma eğilimini tetikliyor.
  • Takipçi/beğeni baskısı, kişileri “kabul görmek için” yapay kimlikler oluşturmaya itebiliyor.

“Bizden Misin?” Sorusuna Verilen Tepkiler ve Psikolojik Sonuçlar

  • Kabul Edilenler: Güven ve onay hisseder, grup normlarına daha sıkı bağlanır.
  • Reddedilenler: Yalnızlık, öfke veya kendini kanıtlama çabasına girer.
  • İkilemde Kalanlar: Kimlik karmaşası (identity confusion) yaşayabilir.

“Biz” Kimiz?

“Bizden misin?” sorusu, aslında “biz”in kim olduğunu da sorgulatıyor. Türkiye gibi çok kimlikli toplumlarda, bu sorunun yanıtı ötekileştirmeden, kucaklayıcı bir dilde aranmalı.

Unutmamak gerekir ki, gerçek aidiyet, kişinin kendisi olarak kabul edilmesiyle mümkündür.

“Bölünmüş bir toplum değil, çeşitliliğiyle güçlenen bir ‘biz’ yaratabiliriz.”








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZAMANLA OLAN İLİŞKİNİZ NASIL?

Klinik psikolog perspektifinden insan ilişkileri ve zaman üzerine bir içsel yolculuk

Zaman soyut bir kavram gibi görünse de ruhsal sağlığımızın somut bir belirleyicisidir. Terapi odasında en çok konuşulan konuların başında “geçmiş zamanın yükü”, “geleceğe dair kaygı” ve “bugünü kaçırma korkusu” gelir.

Peki siz zamanla nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Zamanı kiminle ve nasıl geçirdiğiniz, psikolojik iyi oluşunuzu, yaşam doyumunuzu ve ilişkisel sağlığınızı doğrudan etkiler.

Elbette, bilimsel literatürde “hangi yaşta kimle ne kadar zaman geçirdiğimiz” konusu üzerine dayalı bulguları sizin için toparladım. İşte farklı yaş gruplarında zaman kullanımının nasıl dağıldığına dair deneysel analizler:


Yaşa Göre Kimlerle Ne Kadar Zaman Geçiriyoruz?

Gençlik ve Ergenlik (örneğin, 15 yaş)

  • Ergenler, zamanlarının büyük bir bölümünü arkadaşlarla geçiriyor.
  • Visual Capitalist’in verilerine göre 15 yaşındakiler günde ortalama 267 dakika aile ile, 193 dakika yalnız, 109 dakika arkadaşlarla geçiriyorlar. (Visual Capitalist)
  • Ayrıca ergenlik döneminde arkadaşlara ayrılan süre, ebeveynlere göre fazladır; arkadaş grupları hem sosyal hem kimliğe dair gelişimlerde merkezi rol oynar.

Genç Yetişkinlik (örneğin, 25 yaş)

  • 25 yaş grubunda günlük zaman dağılımı şöyle: 275 dakika yalnız, 199 dakika iş arkadaşlarıyla geçiyor. (World Economic Forum)
  • Bu dönemde, arkadaşlara ayrılan süre aileye ayrılan süreden azdır; iş, öne geçmektedir.

Orta Yaş (örneğin, 35 yaş)

  • 35 yaşında, kişi hala en çok yalnız vakit geçiriyor (263 dakika günlük ortalama), ama partner ve çocuklarla birlikte geçirilen zaman toplamı yaklaşık 450 dakika (7,5 saat) düzeyine çıkıyor. (World Economic Forum)

Orta Yaş ve Sonrası (40–60 yaş)

  • Bu dönemde zaman genellikle aile (partner ve çocuklar) ile, iş arkadaşlarıyla ve yalnız olarak harcanır. (World Economic Forum)
  • İşten uzaklaşıldıkça, yalnız geçirilen süre artar; özellikle 60 yaş ve üzerine çıktıkça bu eğilim net şekilde görülür. (World Economic Forum)

Yaşlandıkça Yalnızlık ve Sosyal Çevrede Değişim

  • 60 yaşından sonra iş arkadaşlarıyla geçirilen zaman ciddi şekilde azalır; bu zaman genelde partner veya yalnız olarak geçer. (World Economic Forum)
  • Sosyal çevre daralır; 40 yaş ve sonrasında yalnız geçirilen zaman giderek artar. (Habertürk, World Economic Forum)
  • Yakın arkadaşlarla geçirilen ortalama süre de 2014–2019 yılları arasında azalmıştır (haftalık yaklaşık 6,5 saatten 4 saate) (The Leadership & Happiness Laboratory) ve günlük arkadaşlarla geçirilen süre 2023 itibarıyla ortalama 26 dakika olarak belirlenmiştir (The Washington Post).

Aile: Köklerle Bağ Kurmak, Kaynakla Temas Etmek

Çocuklukta ailenin merkezindeyiz. Onlar bizim ilk bağ kurduğumuz, temel güven duygusunun yeşerdiği kişiler. Ancak yetişkinliğe geçişle birlikte bu bağ zaman içinde zayıflar; sıklıkla da farkında olmadan…

Oysa güvenli bağlanma, yalnızca çocuklukta değil, yetişkinlikte de psikolojik sağlamlık için vazgeçilmezdir. Ailemizle olan ilişkiyi canlı tutmak, ruhsal zeminin güçlenmesine katkı sağlar. Her ne kadar ilişkiler karmaşık olsa da, köklerle temas iyileştirici olabilir.

🧭 Bu hafta ebeveynlerinizi veya bir aile bireyinizi aramaya ne dersiniz? Onlarla sadece gündemden değil, geçmişten konuşmak, eski bir anınızı paylaşmak hem duygusal bağ kurmanızı sağlayacak hem de kimlik sürekliliğinizi besleyecektir.


Arkadaşlık: Ruhsal Yalnızlığa Karşı Panzehir

Terapiye gelen pek çok kişinin ortak teması, “anlaşılamamak” ve “yalnız hissetmek”tir. Oysa sağlıklı, derin ve güvenli arkadaşlık ilişkileri bu duyguların en doğal ilacıdır.

Genç yaşta sosyal çevre geniştir; ama yaş ilerledikçe nicelik azalır, nitelik önem kazanır. Bu nedenle dostluklarda derinliği, yüzeyselliğe tercih etmek uzun vadede ruhsal doyumu artırır.

🧭 Bu hafta “duygusal güvenli alan” hissettiğiniz bir arkadaşınıza ulaşmaya ne dersiniz? Ona sizin için neden önemli olduğunu söylemek (duygusal açıklık) bağ gücünü artırır.


Partner: Aynada Kendini Görmek

Bir partnerle kurulan ilişki, bireyin ruhsal yapısına dair en çok yansıma üreten alandır. Partneriniz sizinle değil, sizin yansımanızla da konuşur. Bu yüzden bu ilişki, hem en çok şifa hem de en çok tetiklenme potansiyeli taşır.

Uzun süreli bir ilişki; sadece romantik bağ değil, aynı zamanda bir psikolojik eşlik biçimidir. Sessizliği birlikte taşıyabildiğiniz, çatışmaları güvenle çözümleyebildiğiniz bir ilişki, ruhsal iyileşmenin zeminini oluşturur.

🧭 Partnerinize her gün bir küçük minnet cümlesi söyleyin. Takdir edilen kişi daha çok verir. Verilen kişi de görülmüş hisseder. İlişkiler “fark edilme”yle büyür.


Çocuklar: An’da Kalmanın Ustaları

Çocuklar; bugünde yaşar, merak eder, duyguyu sansürlemeden gösterir. Onlarla geçirilen zaman sadece ebeveynlik görevi değil, aslında yetişkinin ruhuna temas eden bir farkındalık pratiğidir.

Ancak ebeveynlik, modern dünyada çoğu zaman “yeterince iyi anne/baba olamıyorum” suçluluğuna dönüşür. Oysa çocuklar için en önemli şey; mükemmel değil, gerçekten orada olan bir ebeveyndir.

🧭 Bu hafta her gün 30 dakikanızı tamamen çocuğunuza ayırın. Göz teması kurarak, onun oyununa eşlik ederek, yargılamadan sadece “orada olarak”. Bu varlık hali, hem çocuğun bağlanmasını hem sizin ebeveynliğinizi onarır.


İş Arkadaşları: Duygusal İklimi Belirleyenler

Çalışma ortamı, hayatımızın ciddi bir kısmını kapsar. Günün büyük bölümü birlikte geçtiği için iş arkadaşlarıyla olan ilişki, ruh halinizi doğrudan etkiler. İş yerindeki duygusal iklim, sadece üretkenliği değil, anksiyete, tükenmişlik ve depresyon belirtilerini de etkiler.

Seçme şansınız varsa; sadece işin içeriğine değil, birlikte çalıştığınız insanların psikolojik etkisine de dikkat edin.

🧭 Bu hafta kendinize şu soruyu sorun: Bu insanlarla geçirdiğim zaman bana nasıl hissettiriyor? Zihinsel yorgunluğunuzun kaynağını sadece “iş yükü” değil, “duygusal yük” de olabilir.


Yalnızlık: Kendinle Kalabilme Becerisi

Modern insan, yalnızlıktan kaçma ustasıdır. Oysa terapi odasında en çok ihtiyaç duyulan şey, “kendiyle kalabilme becerisi”dir. Çünkü kendiyle kalamayan, gerçek bir başkasıyla da bağ kuramaz.

Yalnız zaman, psikolojik büyüme için verimli bir topraktır. Ancak bu yalnızlık, izole edici değil, besleyici olmalıdır. Farkındalıkla geçirilen yalnızlık anları, kişinin iç sesini duyduğu anlardır.

🧭 Günde 15 dakika hiçbir şey yapmadan oturun. Sadece nefes alın. Zihninizin neler söylediğini duyun. Kendinizle tanışmak için hiçbir araca ihtiyacınız yok.


Tüm Bu Zaman Haritasından Çıkan 6 Psikolojik Gerçek

  1. Aile ile bağ iyileştiricidir – ilişkinin mümkün olan kısmını onarın.
  2. Gerçek dostluk ruhu besler – kalabalıktan çok samimiyeti seçin.
  3. Partner ilişkisi aynadır – hem şifa hem çalışma alanıdır.
  4. Çocuklar sizi bugüne çeker – hazır ve duyarlı olun.
  5. İş ortamı duygusal yük taşır – fark edin ve düzenleyin.
  6. Yalnızlık gelişim alanıdır – kaçmayın, kucaklayın.

“İnsanın tüm sorunları, tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.”
– Blaise Pascal

Zaman akıp gider. Ama onu nasıl yaşadığımız, kimlerle paylaştığımız ve hangi duygularla hatırlayacağımız bizim elimizde.

Bugün, bu yazıyı bitirdiğinizde durun. Derin bir nefes alın. Belki birini arayın. Belki sadece kendinizi dinleyin. Zamanı yaşanabilir kılan şey, onunla kurduğunuz bilinçli ilişkidir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

AHLAKİ ÇÜRÜME İLE BAŞ ETMEK

Çürümenin İçimizde Yarattığı Sızı

“Sanki her gün içimde küçük bir parça eksiliyor. Etrafımda o kadar çok yalan, çıkarcılık, kayırma görüyorum ki; ya buna alışacağım ya da tükenip gideceğim.”

Bu, yalnızca bireysel bir yorgunluk değil; ahlaki çürümenin kişisel psikoloji üzerindeki etkisidir.
Ahlaki çürüme, toplumsal düzeyde değerlerin, normların ve adalet duygusunun erozyona uğramasıdır (Durkheim, 1897). Birey, bu ortamda iki ana riskle karşı karşıyadır:

  • Duyarsızlaşma: “Bunlar zaten normal, herkes böyle yapıyor.”
  • Tükenmişlik: “Artık bunlarla uğraşacak gücüm kalmadı.”

Ahlaki Çürüme Nedir ve Nasıl Hissederiz?

Ahlaki çürüme, yavaş ilerleyen ama derin etkiler bırakan bir süreçtir. Genellikle şu sinyallerle hissedilir:

  • Haksızlıkların olağan hale gelmesi
  • Kötü davranışların ödüllendirilmesi
  • İyilik yapanların küçümsenmesi
  • Bireylerin çıkar için değerlerinden vazgeçmesi

Psikolojik olarak bu durum, ahlaki yorgunluk (moral fatigue) ve ahlaki yaralanma (moral injury) ile sonuçlanabilir.
Moral injury kavramı, kişinin kendi değerleriyle çelişen olaylara tanık olduğunda veya bu olayların parçası olduğunda hissettiği derin içsel çatışmayı ifade eder (Litz et al., 2009).


Gündelik Hayattan Çürüme Tabloları

  • İş yerinde: Kuralları çiğneyenlerin terfi alması, dürüst çalışanların göz ardı edilmesi.
  • Sokakta: Trafik kurallarını hiçe sayanların ceza almaması, hatta övülmesi.
  • Eğitimde: Hak ederek kazananların yerine, torpilli adayların yerleşmesi.
  • Ekonomide: Vergi ödeyenin zor durumda kalması, kayıt dışı çalışanın avantajlı hale gelmesi.

Bu tablolar, bireyde yalnızca öfke değil, aynı zamanda “Ben mi yanlışım?” sorusunu doğurur. İşte tehlike de burada başlar: Kişi, değerlerini sorgulamaya başlarsa, çürüme kendi içinde de kök salabilir.


Çürüme Karşısında Psikolojik Tepkiler

Klinik gözlemlerime göre, ahlaki çürüme karşısında bireylerde üç yaygın tepki vardır:

  1. Uyum Sağlama (Conformity):
    “Madem herkes böyle, ben de öyle yapayım.”
    Kısa vadede konforlu görünse de, uzun vadede suçluluk ve kimlik çatışması yaratır.
  2. Pasif Direniş:
    “Ben kendi halimde iyiliğimi korurum ama sesimi çıkarmam.”
    Bu, tükenmeyi yavaşlatabilir ama çürümeye karşı toplumsal etkisi sınırlı kalır.
  3. Aktif Direniş:
    “Hem değerlerimi korurum hem de elimden geldiğince karşı dururum.”
    Bu yaklaşım, en zor ama en etkili olandır. Dayanışma ve bilinçle desteklenirse sürdürülebilir.

Ahlaki Çürüme ile Baş Etme Stratejileri

İlk adım, çürümenin farkına varmaktır.
Bunu “benim kişisel başarısızlığım” olarak değil, “sistemsel bir sorun” olarak görmek, suçluluk hissini azaltır.

Stephen Covey’in (1989) etki alanı kavramına göre, kontrol edebileceğimiz alanlarda adaleti yaşatmak, hem umudu hem motivasyonu korur.
Örneğin:

  • İş yerinde dürüst ve adil ilişkiler kurmak
  • Çocuklara değer temelli eğitim vermek
  • Komşuluk ilişkilerinde güveni güçlendirmek

Ahlaki yalnızlık, çürümenin en büyük besleyicisidir. Benzer değerlere sahip insanlarla bir araya gelmek, yalnızca psikolojik destek değil, aynı zamanda toplumsal direnç sağlar.

Olumsuz haberlere, yozlaşma örneklerine sınırsız maruz kalmak tükenmişliği artırır (Johnston & Davey, 1997). Bilgi almak gerekli ama dozunu ayarlamak şart.

Ahlaki çürüme, büyük zaferlerle değil, küçük ve sürekli eylemlerle yavaşlatılır:

  • Yanlışa sessiz kalmamak
  • Emeğin hakkını vermek
  • Gücün değil doğrunun yanında olmak

“Sen kötülük yapmıyorsun diye dünya değişmeyebilir. Ama sen kötülük yapmaya başlarsan, kesinlikle değişir. Ve o değişim kötüye olur.”

Ahlaki çürüme, yalnızca “onlar” dediğimiz kişilerle değil, bizim sessizliğimizle de beslenir. Bu yüzden iyiliğini korumak, aslında toplumun sessizce direnen damarlarından biri olmak demektir.


Çürümenin Ortasında Yeşerenler

Toplumsal çürümenin ortasında, değerlerinden vazgeçmeden yaşamak bazen “enayi” gibi hissettirir. Ama unutma: Çürüme toprağı kaplayabilir, fakat yeşeren tek bir sağlam fidan bile, bir gün o toprağın kaderini değiştirebilir.
O fidanlarsak, yalnız değiliz…


İyiliği Sürdürme Cesaretini Canlı Tutmak

Adaletsizlik, yolsuzluk, yozlaşma… Bunlar, toplumsal atmosferi ağırlaştıran, ruhumuzu yoran kelimeler.
Ama işin aslı şu: İyilik yapma cesaretini korumak, ruhsal sağlığın temel ihtiyacıdır.
Araştırmalar, değer temelli yaşam biçiminin depresyon ve tükenmişlik riskini azalttığını gösteriyor (Schwartz, 2012). Yani iyi kalmak, yalnızca başkaları için değil, kendimiz için de yaşamsal bir ihtiyaçtır.


İyiliğin Sessiz Değeri

Birçok insan, yaptığı iyiliklerin fark edilmemesinden şikâyet eder:

  • Trafikte sıraya uymak ama başkalarının aradan girmesi
  • Emeğinin hakkını vermek ama daha az kazananın bile seni geçmesi
  • Dürüst kalmak ama yalancıların avantaj sağlaması

Burada psikolojide gecikmiş ödül kavramı devreye girer.
Mischel’in (1972) meşhur “Marshmallow Deneyi”nde olduğu gibi, anında tatmin yerine uzun vadeli kazanımlara odaklanan bireyler, hem daha başarılı hem daha huzurlu oluyor. İyilik de böyledir: Kazancı hemen görülmez, ama uzun vadede toplumsal ve kişisel bir güven ağı oluşturur.


Cesareti Kıran Tuzaklar

İyiliği sürdürmekte zorlanan kişiler genelde şu üç tuzağa düşer:

  1. “Herkes böyle yapıyor” yanılsaması
    Oysa araştırmalar, toplumlarda hâlâ çoğunluğun etik ilkelere bağlı olduğunu gösteriyor; sadece kötüler daha görünür.
  2. Sonuç odaklı iyilik
    Sadece anında sonuç alınca iyilik yapmak, sürdürülebilir değildir. Süreçten anlam bulmak gerekir.
  3. Ahlaki yalnızlık
    Yalnız hissetmek, direnci zayıflatır. Oysa benzer değerlere sahip kişilerle temas etmek, iyilik enerjisini tazeler.

Cesareti Canlı Tutma Stratejileri

Küçük Zaferleri Görmek

Büyük değişimler yavaş gelir, ama her gün kazandığın küçük zaferleri fark etmek gerekir.

  • Bir arkadaşına haksızlık karşısında destek olmak
  • Çocuğuna adaletli davranmak
  • İş yerinde dürüstlüğünü korumak

Bu küçük eylemler, moral kaslarını güçlendirir.

Dayanışma Ortamı Oluşturmak

Psikolojik olarak, aynı değerleri taşıyan kişilerle bir arada olmak, “ahlaki yalnızlığı” kırar.
Bu bazen bir sivil toplum grubu, bazen mahalle dayanışması, bazen de sadece iki dostun birbirini kollaması olabilir.

Anlam Kaynağını Netleştirmek

Viktor Frankl’ın (1946) İnsanın Anlam Arayışı kitabında vurguladığı gibi, zor zamanlarda ayakta kalmayı sağlayan en güçlü faktör, hayata anlam yüklemektir.
Senin iyiliğinin anlamı nedir?

  • İnandığın dini veya manevi değerler mi?
  • Çocuğuna bırakmak istediğin miras mı?
  • Toplumun daha güvenli olması mı?

Zihinsel Hijyen

Olumsuz haber ve toksik sohbetlere sürekli maruz kalmak, iyilik cesaretini törpüler (Johnston & Davey, 1997). Bilgiye ulaş, ama maruziyetini sınırla.

Kendini Takdir Etmek

İyilik yaparken başkalarının alkışını beklemek yerine, kendi içsel onayını geliştirmek gerekir. Bu, bağımsız bir iyilik enerjisi sağlar.


Bugün yaptığın küçük ama doğru eylemler, yarının görünmez bağışıklık sistemi gibidir; toplumu içeriden korur.
Belki seni alkışlayan olmayacak, ama senin sayende bir çocuk adaletin var olduğuna inanacak, bir genç dürüstlüğü seçmenin mümkün olduğunu görecek.
İşte bu yüzden iyiliğini korumak, yalnızca kendine değil, geleceğe borcundur.


Kaynakça

  • Schwartz, S. H. (2012). An overview of the Schwartz theory of basic values. Online Readings in Psychology and Culture, 2(1).
  • Mischel, W., et al. (1972). Cognitive and attentional mechanisms in delay of gratification. Journal of Personality and Social Psychology, 21(2), 204–218.
  • Frankl, V. E. (1946). Man’s Search for Meaning. Beacon Press.
  • Johnston, W. M., & Davey, G. C. L. (1997). The psychological impact of negative TV news bulletins. Journal of Anxiety Disorders, 11(6), 573–587.
  • Durkheim, E. (1897). Le Suicide. Paris: Félix Alcan.
  • Litz, B. T., et al. (2009). Moral injury and moral repair in war veterans: A preliminary model and intervention strategy. Clinical Psychology Review, 29(8), 695–706.
  • Covey, S. (1989). The 7 Habits of Highly Effective People. Free Press.
  • Johnston, W. M., & Davey, G. C. L. (1997). The psychological impact of negative TV news bulletins. Journal of Anxiety Disorders, 11(6), 573–587.




Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİR ÇOCUĞA HASTALIĞI ANLATMAK

Bir çocuğa sevdikleri birinin hastalığını (kanser teşhisi gibi) anlatmak, birçok ebeveyn için zorlayıcı olabilir. Çocuğu koruma isteğiyle bu bilgiyi saklamayı düşünebilirsiniz; ancak çocuklar etrafındaki değişiklikleri fark eder. Bu durumda, çocuklar hayal güçlerini kullanarak eksik bilgileri doldurabilir ve bu da daha fazla korku ve kaygıya yol açabilir. Çocuğa doğru bilgiyi açıkça vermek, güven ve aidiyet hislerinin gelişmesini destekleyecektir.

Konuşmaya Hazırlanın

Çocuğunuzla konuşmadan önce, ne söyleyeceğinizi planlayın. Bu konuşmayı yaparken sakin bir ortamda olmayı tercih edin. Çocuğa yaşına uygun açıklamalar yaparak sorularını yanıtlayın. Çocuğunuzun öğretmeni veya yakın çevresiyle de iletişimde olmak, onun daha iyi destek almasını sağlar.

Yaşlarına uygun kelimeler ve fikirler kullanarak, onların anlama seviyesine göre bilgi verin. Çocukların soruları, onların ne kadar bilgi almak istediklerini gösterir. Çoğunlukla, yetişkinler gibi, yeterince bilgi aldıklarında dinlemeyi bırakırlar. Çocukları korkuları ve kaygıları hakkında konuşmaya teşvik edin. Kanserin bulaşıcı olmadığını ve hastalığa dair yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıran bilgiler verin. Aynı bilgileri birden fazla kez vermeniz gerekebilir.

Bazen, çocukların sizinle konuşmaktansa başka bir yetişkinle konuşmasının daha uygun olduğunu düşünebilirsiniz. Bir ruh sağlığı uzmanı, başka bir yetişkinin bu konuşmayı yapmasının gerekip gerekmediğine karar vermenize yardımcı olabilir. 

Çocuklarınızın size yardım etmesine izin verin. Küçük çocuklar geçmiş olsun kartları yapabilir veya bir çiçek getirebilir. Daha büyük çocuklar kitap okuyabilir veya bazı ev işlerinde yardımcı olabilir. Her yaş grubundan çocuklar size eşlik edebilir ya da sizinle kısa bir yürüyüşe çıkabilir. 

Onları ne kadar sevdiğinizi hatırlatarak başlayabilirsiniz. Yorgun veya gergin hissetseniz bile onları sevdiğinizi ve her zaman seveceğinizi bilmelerini sağlayın. Onlarla ne kadar gurur duyduğunuzu anlatın. Hasta olmanızın onların suçu olmadığını da vurgulayın.

0-3 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaz ancak çevrelerindeki değişiklikleri ve duygusal tepkileri fark ederler. Rutin değişiklikleri, uyku ve yeme düzenlerinde bozulmalar yaratabilir. Bu durumda, çocuk fiziksel ve sözlü güvenceye ihtiyaç duyabilir.

4-6 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaya başlar ama kanser gibi ciddi hastalıkların ne anlama geldiğini kavrayamaz. Kendi veya sevdikleri birinin hastalığa neden olmadığı konusunda onları rahatlatın. Günlük rutin değişikliklerini önceden açıklamak, çocukların belirsizlik korkusunu azaltır.

7-12 Yaş

Bu yaş grubu hastalıklar hakkında daha fazla bilgiye sahip olabilir. Çocuğun okulda veya arkadaş çevresinden duyduğu yanlış bilgileri düzeltin ve ona kanserin bulaşıcı olmadığını açıklayın. Sevdiklerinin geçirebileceği fiziksel değişimleri önceden anlatarak, hazırlıklı olmalarını sağlayabilirsiniz. Çocuğun duygularını gizlemesi durumunda depresyon belirtilerine dikkat edin.

13-18 Yaş

Ergenler, hastalıkların ne olduğunu anlayabilir ve bazen sevdiklerine yardım etmek isteyebilirler. Ancak bu sorumluluğu fazlaca üstlenmemelerine dikkat edin. Ayrıca, bu yaş grubundaki gençler bağımsızlık arayışı içinde oldukları için duygularını paylaşmakta zorlanabilirler. Kızgınlık, riskli davranışlar veya içe kapanma gibi tepkiler görülebilir. Duygu durumlarını takip edin ve okul danışmanlarından destek almaktan çekinmeyin.

Her çocuğun bu süreçte bireysel bir tepki verebileceğini unutmayın ve gerektiğinde sağlık profesyonelleri ile iletişime geçerek ek destek alın. Çocuğunuzun yaşına ve duygusal ihtiyacına uygun bir şekilde bilgi paylaşmak, bu zorlu süreci daha sağlıklı bir şekilde aşmanıza yardımcı olacaktır.

Yetişkin Çocuklarla Konuşmak

Yetişkin çocuklarınız ya da torunlarınızla ilişkiniz, kanser teşhisinizle birlikte değişebilir. Onlara duygusal destek ya da fiziksel bakım için başvurmanız gerekebilir. Ancak onları üzmek ya da günlük yaşamlarını zorlaştırmak istemediğiniz için teşhisi paylaşmaktan çekinebilirsiniz. Yine de, yakın aile üyelerinin durumunuzdan haberdar olması önemlidir.

  • Özel bir yerde konuşmayı tercih edin.
  • Kimsenin acele etmediği bir zamanı seçin ve tüm söylemek istediklerinizi rahatça ifade edin.
  • Hazır hissettiğinizde sahip olduğunuz bilgileri onlarla paylaşın.
  • Duygularınız hakkında dürüst olun.
  • Size destek olabilecek durumdalarsa, yardımlarını sunmalarına izin verin. Yardım için başka kimseye başvuramayacağınız durumları da açıkça ifade edin.
  • İleriye dönük sağlık bakımınızla ilgili kararları onlara bırakmayı planlıyorsanız, bunu da onlarla paylaşın.

Bu tür bilgiler, özellikle yakın aile üyeleri için yeni ve zorlayıcı olabilir. Beklediğinizin dışında bir tepki verebilirler; durumu kendi hızlarında ve kendi yöntemleriyle kabullenmeleri için onlara zaman tanıyın.

Desteğe ihtiyacınız olduğunda size destek sağlamak için buradayım…








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Yaren Leylek ve Adem Amca: Doğanın Bize Öğrettiği Duygusal Bağlar

Her yıl baharın gelişiyle birlikte Bursa’nın Karacabey ilçesinde yaşanan bir buluşma, hem yerel halk hem de doğa severler için büyük bir heyecan kaynağı. Yaren Leylek, 14 yıldır her bahar Adem Amca’nın yanına geliyor. Bu buluşma, sadece bir leylek ile bir insanın dostluğunu değil, aynı zamanda doğanın bize öğrettiği derin psikolojik dersleri de hatırlatıyor.

Kullanmış olduğum fotoğraf bu sabahtan, Alper Tüydeş’e aittir. O anlardaki hisleri, bana da geçiren bu fotoğraf için teşekkürler!

Duygusal Bağların Evrenselliği

Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, duygusal bağların türler üstü olduğunu gösteriyor. İnsanlar, hayvanlarla derin ve anlamlı ilişkiler kurabilir. Bu tür bağlar, aidiyet duygusunu besler ve yalnızlık hissini azaltır. Adem Amca’nın Yaren Leylek’e gösterdiği sevgi ve ilgi, onun hayatına anlam katan bir unsura dönüşmüş durumda. Bu, özellikle yaşlı bireyler için duygusal refahı artıran önemli bir faktördür.

Rutinler ve Aidiyet Duygusu

Yaren Leylek’in her yıl aynı yere geri dönmesi, rutinlerin ve aidiyet duygusunun önemini vurguluyor. Psikolojide, rutinler güvenlik ve istikrar hissi sağlar. Adem Amca için Yaren’in gelişi, baharın habercisi olmanın ötesinde, hayatında bir düzen ve anlam ifade ediyor. Bu tür ritüeller, özellikle belirsizliklerle dolu bir dünyada bize tutunacak bir dal sunar.

Doğanın İyileştirici Gücü

Doğa, insan psikolojisi üzerinde iyileştirici bir etkiye sahiptir. Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, doğayla kurulan bağın stresi azalttığını, mutluluk hormonu olan serotonin seviyelerini artırdığını ve genel duygusal refahı desteklediğini gösteriyor. Adem Amca’nın Yaren ile kurduğu ilişki, doğanın bize sunduğu terapiyi somutlaştırıyor.

Empati ve Şefkatin Gücü

Bu hikaye, empati ve şefkatin sadece insanlar arasında değil, tüm canlılar arasında var olabileceğini hatırlatıyor. Adem Amca’nın Yaren’e gösterdiği ilgi, onun ihtiyaçlarını anlamaya çalışması ve ona sevgiyle yaklaşması, şefkatin evrensel bir dil olduğunu gösteriyor. Empati, psikolojik sağlık için kritik bir beceridir ve bu hikaye, bunun sınırlarının olmadığını kanıtlıyor.


Yaren Leylek’in Gelişini Beklemek: Heyecan, Kaygı

Yaren Leylek’in her yıl bahar aylarında Bursa’nın Karacabey ilçesine gelişi, yalnızca doğal bir olay değil, aynı zamanda insanların duygusal ve psikolojik dünyasını derinden etkileyen bir ritüeldir. Bu bekleyiş süreci, heyecan, umut, aidiyet ve hatta kaygı gibi karmaşık duyguları beraberinde getirir.

Beklenti ve Dopamin: Beynin Ödül Sistemi

Yaren Leylek’in gelişini heyecanla beklemek, beynin ödül sistemini harekete geçirir. Dopamin, ödül ve motivasyonla ilişkili bir nörotransmitterdir. Bir şeyi dört gözle beklediğimizde, beynimiz dopamin salgılar ve bu da bizi mutlu, enerjik ve motive hissettirir. Yaren’in gelişini beklemek, bir tür “pozitif beklenti” yaratır. Bu beklenti, özellikle belirsizliklerle dolu bir dünyada bize umut ve neşe verir.

Ancak, Yaren’in gelişi geciktiğinde bu dopamin salınımı sekteye uğrar. Beklentiyle başlayan süreç, yerini belirsizliğe bırakır. Bu durum, beynin ödül sisteminde bir tür “ödül ertelenmesi” yaratır ve bu da kaygıya neden olabilir.

Belirsizlik ve Kaygı: Amigdalanın Rolü

Belirsizlik, insan beyni için en zorlu durumlardan biridir. Yaren’in gelişinin gecikmesi, belirsizliği artırır ve bu da amigdalanın (beynin korku ve kaygı merkezi) aktivasyonuna neden olur. Amigdala, tehdit algıladığında veya belirsizlik durumunda “savaş ya da kaç” tepkisini tetikler. Bu süreçte kortizol (stres hormonu) seviyeleri yükselir ve kaygı hissi artar.

Özellikle Yaren gibi sembolik bir figürün gelişinin gecikmesi, insanların bilinçaltında “bir şeylerin yanlış gittiği” hissini uyandırabilir. Bu, doğal bir savunma mekanizmasıdır çünkü insan beyni, belirsizliği bir tür tehdit olarak algılar.

Aidiyet ve Bağlanma: Sosyal Psikolojinin Rolü

Yaren Leylek, yalnızca bir leylek değil, aynı zamanda bir aidiyet sembolüdür. Onun gelişi, insanlar için bir tür “evine dönüş” hissi yaratır. Bu, bağlanma teorisiyle açıklanabilir. John Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, insanlar güvenli bağlanma figürlerine ihtiyaç duyar. Yaren, Adem Amca ve çevresindeki insanlar için bir tür güvenli bağlanma figürü haline gelmiştir. Onun gelişi, güven ve istikrar hissi sağlar.

Ancak, Yaren’in gelişinin gecikmesi, bu güvenli bağlanma hissini tehdit eder. Bu durum, özellikle bağlanma stilleri güvensiz olan bireylerde daha fazla kaygıya neden olabilir. Örneğin, kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, Yaren’in gelmeme ihtimaline karşı daha fazla endişe duyabilir.

Ritüeller ve Psikolojik Denge

Yaren’in gelişi, bir tür ritüeldir. Ritüeller, insan psikolojisi için denge ve düzen sağlar. Carl Jung’a göre, ritüeller bilinçdışı süreçleri düzenler ve bireyin psikolojik bütünlüğünü korumasına yardımcı olur. Yaren’in gelişi, insanlar için bir tür “doğal ritüel” haline gelmiştir. Bu ritüel, özellikle modern dünyanın kaotik yapısı içinde bir denge unsuru olarak işlev görür.

Ancak, ritüellerin bozulması (örneğin, Yaren’in gelişinin gecikmesi), bu dengeyi tehdit eder. Bu durum, insanlarda bir tür “ritüel kaybı” hissi yaratır ve bu da kaygıya neden olabilir.

Umut ve Çaresizlik: Öğrenilmiş Çaresizlik Teorisi

Yaren’in gelişinin gecikmesi, insanlarda umut ve çaresizlik arasında bir ikilem yaratır. Martin Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” teorisine göre, bireyler kontrol edemedikleri durumlarda çaresizlik hissine kapılabilir. Yaren’in gelişi, insanların kontrol edemediği bir durumdur. Bu nedenle, gelişinin gecikmesi, özellikle hassas bireylerde çaresizlik hissini tetikleyebilir.

Ancak, Yaren’in nihayet gelmesi, bu çaresizlik hissini ortadan kaldırır ve umudu yeniden canlandırır. Bu süreç, insanların doğal döngülere olan inancını güçlendirir.

Toplumsal Bağ ve Kolektif Heyecan

Yaren’in gelişi, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir heyecan kaynağıdır. Bu tür kolektif deneyimler, sosyal psikolojide “toplumsal bağ” olarak adlandırılır. Emile Durkheim’a göre, kolektif ritüeller toplumun bir arada kalmasını sağlar. Yaren’in gelişi, insanlar arasında bir dayanışma ve paylaşım duygusu yaratır. Bu durum, özellikle modern toplumlarda giderek azalan sosyal bağları güçlendirir.

Ancak, Yaren’in gelişinin gecikmesi, bu toplumsal bağı tehdit eder. Bu nedenle, insanların kaygılanması sadece bireysel değil, kolektif bir tepkidir.

Belki de Yaren’in gelişini beklemek, modern dünyanın hızına karşı bir tür “yavaşlama” çağrısıdır. Doğayla kurduğumuz bu bağ, bize kendi iç dengemizi bulmamız için bir fırsat sunar.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇOCUK VE ERGENLERDE ÖLÜM KORKUSU

Çocuklarda ve Ergenlerde Ölüm Fobisi (Tanatofobi) ve Ölüm Kaygısı: Nedenleri, Belirtileri ve Başa Çıkma Yöntemleri

Ölüm fobisi (tanatofobi) veya ölüm kaygısı, çocuklar ve ergenlerde sıkça görülen ancak genellikle göz ardı edilen bir durumdur. Bu kaygı, özellikle ergenlik döneminde kimlik arayışı ve varoluşsal sorgulamalarla birlikte daha belirgin hale gelebilir. Ölüm korkusu, çocuk ve ergenlerin günlük yaşamını, akademik performansını ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Bu yazıda, ölüm kaygısının nedenleri, kendini nasıl gösterdiği, ebeveynlere öneriler ve terapi süreçleri hakkında detaylı bilgiler bulacaksınız.


Ölüm Kaygısının Nedenleri

Gelişimsel Faktörler:

  • Çocuklar ve ergenler, özellikle 5-7 yaşları arasında ölüm kavramını anlamaya başlar. Bu dönemde ölümün geri dönülemez olduğunu fark ederler ve bu durum kaygıya neden olabilir.
  • Ergenlik döneminde ise soyut düşünme yeteneği gelişir. Bu, ölüm gibi soyut kavramlar üzerinde daha fazla düşünmelerine ve kaygılanmalarına yol açabilir.

Travmatik Deneyimler:

  • Ailede veya yakın çevrede bir kayıp yaşanması, çocuk ve ergenlerde ölüm kaygısını tetikleyebilir. Özellikle ebeveyn kaybı, bu durumu daha da derinleştirebilir.
  • Medyada ölümle ilgili haberler, filmler veya diziler de çocukların ölüm korkusunu artırabilir.

Varoluşsal Kaygı:

  • Ergenler, kimlik arayışı sürecinde varoluşsal sorgulamalara girer. “Ben kimim?”, “Hayatın anlamı nedir?”, “Ölümden sonra ne olacak?” gibi sorular, ölüm kaygısını tetikleyebilir.

Ailevi ve Kültürel Etkiler:

  • Aile içinde ölümle ilgili konuşmaların yasaklanması veya ölümün tabu olarak görülmesi, çocukların bu konuda kaygı geliştirmesine neden olabilir.
  • Bazı kültürlerde ölümle ilgili korkutucu hikayeler veya inanışlar, çocukların ölüm korkusunu pekiştirebilir.

Psikolojik Faktörler:

  • Düşük benlik saygısı, kaygı bozuklukları veya depresyon gibi psikolojik sorunlar, ölüm kaygısını artırabilir.
  • Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) gibi durumlarda, ölümle ilgili takıntılı düşünceler sıkça görülebilir.

Ölüm Kaygısının Kendini Gösterme Biçimleri

Duygusal Belirtiler:

  • Sürekli ölümle ilgili düşünceler.
  • Ölüm hakkında konuşmaktan kaçınma veya aşırı ilgi gösterme.
  • Ölümle ilgili kabuslar veya uyku bozuklukları.
  • Sevdiklerini kaybetme korkusu.

Davranışsal Belirtiler:

  • Ölümle ilgili konulardan kaçınma (örneğin, cenaze törenlerine katılmak istememe).
  • Sürekli güvence arama davranışları (“Sen ölmeyeceksin, değil mi?”).
  • Ölümle ilgili takıntılı davranışlar (örneğin, sürekli ölümle ilgili kitaplar okuma).

Fiziksel Belirtiler:

  • Kaygıya bağlı mide bulantısı, baş ağrısı veya kalp çarpıntısı.
  • Uyku bozuklukları veya iştah değişiklikleri.

Ebeveynlere Öneriler

Açık ve Dürüst İletişim:

  • Çocuğunuzun ölümle ilgili sorularını geçiştirmeyin. Yaşına uygun bir dil kullanarak dürüstçe cevaplayın.
  • Ölümü bir tabu olarak değil, hayatın doğal bir parçası olarak anlatın.

Güven Verici Olun:

  • Çocuğunuza sevgi ve güven verin. “Seni her zaman koruyacağım” gibi ifadeler, çocuğun kaygısını azaltabilir.
  • Ölümle ilgili korkularını küçümsemeyin veya yargılamayın.

Rutinleri Koruyun:

  • Çocuğun günlük rutinlerini korumak, ona güven ve istikrar hissi verir. Bu, kaygıyı azaltmaya yardımcı olabilir.

Sosyal Destek Sağlayın:

  • Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesini teşvik edin. Sosyal aktiviteler, kaygıyı hafifletebilir.
  • Aile içinde birlikte vakit geçirin ve çocuğunuzun duygularını ifade etmesine olanak tanıyın.

Profesyonel Destek Almaktan Çekinmeyin:

  • Çocuğunuzun ölüm kaygısı günlük hayatını etkiliyorsa, bir çocuk psikoloğu veya psikiyatristinden destek alın.

Terapi Süreçleri ve İşe Yarar Mı?

Ölüm kaygısı, özellikle çocuk ve ergenlerde terapiyle başarılı bir şekilde yönetilebilir. İşte terapide kullanılan yöntemler:

Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT): CBT, ölümle ilgili olumsuz düşünceleri değiştirmeye odaklanır. Örneğin, “Ölüm korkutucudur” gibi düşünceler yerine, “Ölüm hayatın bir parçasıdır” gibi daha gerçekçi düşünceler geliştirilir.

Varoluşçu Terapi: Bu terapi yöntemi, ergenlerin varoluşsal kaygılarını anlamalarına ve hayatın anlamını keşfetmelerine yardımcı olur.

Oyun Terapisi (Çocuklar İçin): Özellikle küçük çocuklar için oyun terapisi, ölümle ilgili korkularını ifade etmelerine yardımcı olabilir.

Aile Terapisi: Aile içindeki iletişimi güçlendirmek ve ölümle ilgili konuları açıkça konuşmak, çocuğun kaygısını azaltabilir.


Değerlendirme Araçları

Ölüm kaygısını değerlendirmek için kullanılan bazı psikolojik ölçekler ve yöntemler şunlardır:

Ölüm Kaygısı Ölçeği (Death Anxiety Scale)
Bu ölçek, ölümle ilgili korku ve kaygı düzeyini değerlendirir. Örnek sorular:

  • “Ölüm hakkında düşünmek beni endişelendirir.”
  • “Öldükten sonra ne olacağını bilmemek beni korkutur.”

Collett-Lester Fear of Death Scale
Bu ölçek, ölüm korkusunu farklı boyutlarda (kendi ölümü, başkalarının ölümü vb.) değerlendirir.

Projektif Testler
Rorschach Mürekkep Lekesi Testi veya Tematik Algı Testi (TAT), ergenin bilinçaltındaki korkularını ortaya çıkarabilir.

Klinik Görüşme
Bir uzman tarafından yapılan klinik görüşme, ergenin ölüm kaygısını anlamak için en etkili yöntemlerden biridir.


Ölüm kaygısı, çocuk ve ergenlerde doğal bir duygu olabilir, ancak bu kaygı günlük hayatlarını etkiliyorsa dikkate alınmalıdır. Ebeveynler, çocuklarının duygularını anlamalı ve onlara güven verici bir ortam sunmalıdır. Terapi süreçleri, özellikle bilişsel davranışçı terapi ve varoluşçu terapi, bu kaygıyı yönetmede oldukça etkilidir. Unutmayın, ölüm kaygısıyla başa çıkmak, çocuk ve ergenlerin sağlıklı bir şekilde büyümesine ve hayatın anlamını keşfetmesine yardımcı olabilir.

Kaynakça
Templer, D. I. (1970). The construction and validation of a Death Anxiety Scale.
Collett, L. J., & Lester, D. (1969). The fear of death and the fear of dying.
Adolescent Death Anxiety Scale (ADAS).





Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YAVAŞLA

Psikolojinin Bize Öğrettikleri ve Kültürlerin İlham Veren Ritimleri

Bugün sizinle modern dünyanın hızına karşı bir panzehir olan “yavaşlamak” üzerine konuşalım mı?

Klinik psikolog olarak, danışanlarımla yaptığım görüşmelerde sık sık şu cümleyi duyuyorum: “Durup nefes alacak zamanım yok.” Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa biz mi kendimizi bu hıza mahkum ediyoruz?

Gelin, yavaşlamanın psikolojik faydalarına, farklı ülkelerdeki kültürlerin bize öğrettiklerine ve çocuklarla ilişkimize bir göz atalım.


Yavaşlamanın Psikolojik Faydaları

Yavaşlamak, sadece romantik bir fikir değil, aynı zamanda psikolojik sağlığımız için bir gereklilik. İşte bilimin bize söyledikleri:

  • Hızlı yaşam tarzı, kronik stresi tetikler ve kortizol seviyelerini yükseltir. Yavaşlamak ise parasempatik sinir sistemini aktive ederek, vücudun “dinlen ve sindir” moduna geçmesini sağlar (Sapolsky, 2004). Bu da stresi azaltır ve duygusal dengeyi destekler.
  • Mindfulness (anda kalma) pratikleri, yavaşlamanın en etkili yollarından biridir. Jon Kabat-Zinn’in 1990’larda geliştirdiği Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) programı, yavaşlamanın kaygı ve depresyonu azalttığını gösteriyor. Yavaşlamak, bize “şimdi ve burada” olmayı öğretir.
  • Beynimizin Default Mode Network (DMN) adı verilen bir ağı, dinlenme sırasında aktive olur. Bu ağ, yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlar (Buckner et al., 2008). Yani, yavaşladığımızda aslında beynimiz daha yaratıcı olur!

Hygge’den Ikigai’ye İlham Veren Gelenekler

Farklı kültürler, yavaşlamayı bir sanat haline getirmiş.

  • Hygge (Danimarka): Hygge, Danimarka’da sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına gelir. Araştırmalar, hygge’nin insanların mutluluk seviyelerini artırdığını gösteriyor (Sørensen, 2016). Mum ışığı, sıcak bir battaniye ve sevdiklerinizle geçirilen zaman, hygge’nin özünü oluşturur. Bu, yavaşlamanın en keyifli hali!
  • Lagom (İsveç): Lagom, “ne az ne çok, tam kararında” demek. Bu felsefe, dengeli bir yaşam sürmeyi öğütler. İsveçliler, lagom sayesinde iş-yaşam dengesini koruyor ve stresi minimumda tutuyor.
  • Ikigai (Japonya): Ikigai, “yaşam amacı” anlamına gelir. Japonlar, ikigai’lerini bulduklarında daha uzun ve mutlu bir yaşam sürüyor (Buettner, 2005). Yavaşlamak, ikigai’yi keşfetmek için bir fırsattır.

Çocuklar Hızlandırmak mı, Yavaşlamayı Öğrenmek mi?

“Hadi” ile Büyüyen Çocuklar

Modern ebeveynlik, çocukları sürekli bir aktivite ve başarı baskısı altında tutuyor. Ancak, çocukların yavaşlamaya ihtiyacı var. İşte nedenleri:

  • Doğal Öğrenme Hızı: Jean Piaget’nin bilişsel gelişim teorisine göre, çocuklar kendi hızlarında öğrenir. Onları hızlandırmak, öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyebilir (Piaget, 1952).
  • Oyunun Gücü: Oyun, çocukların duygusal ve sosyal becerilerini geliştirir. Yavaşlamak, onlara daha fazla oyun zamanı tanır. Carl Rogers’ın da dediği gibi, “Çocuklar, kendi hızlarında büyüdüklerinde daha sağlıklı bireyler olurlar.”
  • Duygusal Denge: Yavaşlamak, çocukların duygusal olarak dengeli olmalarına yardımcı olur. Sürekli koşuşturma, kaygı ve stres yaratabilir (Goleman, 1995).

Çocuklardan yavaşlamayı öğrenmek, aslında onların doğal ritimlerine saygı duymak anlamına gelir.

Onlara “hadi” demek yerine, onların keşfetme ve öğrenme süreçlerine eşlik etmek daha sağlıklıdır.


Yavaşlamayı Hayata Geçirmek

Yavaşlamak, bir yaşam tarzı haline getirilebilir. İşte bazı pratik öneriler:

  • Gün içinde belirli saatlerde teknolojiden uzak durun. Bu, zihninizi boşaltmanıza yardımcı olur.
  • Doğa yürüyüşleri, piknikler veya bahçe işleri, yavaşlamak için harika yollardır.
  • Sabah kahvenizi yavaşça içmek veya akşam yemeğini aileyle birlikte yemek gibi küçük ritüeller, yavaşlamanıza yardımcı olur.
  • Çocukların oyunlarına katılmak, hem onlarla bağ kurmanızı hem de yavaşlamanızı sağlar.

…







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İş Yerimde Mutlu Değilim

Çalışma hayatı, bireylerin hem ekonomik hem de sosyal yaşantılarında önemli bir yer tutar. Fakat iş yerindeki huzursuzluk, ruhsal ve fiziksel sağlık üzerinde yıkıcı etkiler yaratabilir. “İş yerimde mutlu değilim” diyen bir çalışanın yaşadığı bu tür sorunlar, sadece kişiyi değil, tüm organizasyonu olumsuz yönde etkileyebilir.

İş yerindeki stres, bir çalışanın iş yükü, görev talepleri, çalışma koşulları veya yöneticisiyle yaşadığı problemler nedeniyle başa çıkma kapasitesinin aşılması sonucu ortaya çıkar. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), iş yerinde stresin yaygın bir sorun olduğunu ve uzun vadede hem bireylerin hem de kurumların büyük maliyetler yaşadığını vurgulamaktadır. Stresin uzun süreli etkileri; baş ağrıları, mide problemleri, uyku bozuklukları, anksiyete bozuklukları, depresyon ve tükenmişlik gibi daha ciddi ruhsal ve bedensel sağlık sorunlarına yol açabilir. Çalışanlar stres altında verimliliklerini kaybedebilir, bu da iş gücü kaybına neden olur.

Stresin en yaygın sebepleri arasında aşırı iş yükü, belirsiz iş tanımları, yetersiz kaynaklar, iş güvencesizliği ve zayıf yönetim yer alır. Çalışanların hissettikleri baskı, kendilerini değerli hissetmeme ve başarısızlık duygularına yol açabilir. Bu tür durumlar, psikolojik olarak tükenmişlik hissi doğurur ve kişinin işyerine olan bağlılığını zayıflatır.


Mobbing

Mobbing, işyerinde bir çalışanı sistematik olarak dışlama, psikolojik baskı yapma veya kişiyi itibarsızlaştırma biçiminde gerçekleşen davranışlardır. Mobbing, genellikle iş arkadaşları veya yöneticiler tarafından uygulanabilir ve çoğu zaman uzun süreli bir süreçtir. Mobbinge maruz kalan bireyler, kendilerini yalnızlaşmış, değer görmeyen ve çaresiz hissedebilirler. 2007 yılında yapılan bir araştırma, mobbinge uğrayan çalışanların %60’ının depresyon, anksiyete bozukluğu ve tükenmişlik gibi psikolojik sorunlarla karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Ayrıca, mobbingin iş yerinde çalışan bağlılığını büyük ölçüde azalttığı, tükenmişliğe yol açtığı ve yüksek işten ayrılma oranlarına sebep olduğu da bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Mobbing, özellikle düşük özsaygısı olan kişilerde daha şiddetli psikolojik etkiler yaratabilir. Bu tür bir psikolojik şiddet, kişiyi yalnızlaştırır, güven duygusunu sarsar ve işyerine dair olumsuz düşüncelerle kişiyi bunalıma sürükler.


Hakkın Yenmesi ve Suistimaller

Çalışanlar, zaman zaman iş yerindeki yöneticileri tarafından haksızlığa uğrayabilir. Özellikle emeğinin altında maaş, çalışma şartlarının kötüleştirilmesi gibi suistimaller, çalışan üzerinde ciddi psikolojik etkiler yaratır. Bu tür durumlar, çalışanlarda değer kaybı ve kontrol kaybı duygularına yol açarak, stres seviyelerini artırır.

Bilimsel veriler, sosyal adaletin ve duygusal emek takdirinin çalışan motivasyonu üzerinde önemli etkiler yarattığını göstermektedir. Haksızlıkların ve suistimallerin sürekli hale gelmesi, çalışanların iş tatminsizliği yaşamasına, tükenmişlik sendromuna ve depresyon gibi ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir. Çalışanlar, sürekli haksızlıklarla karşılaştıklarında kendilerini dışlanmış hissedebilir ve bu da daha uzun vadede işten ayrılmalarına veya düşük performans göstermelerine neden olabilir.

İş yerindeki problemler, hem sıklığı hem de şiddeti açısından farklı psikolojik etkiler yaratabilir.

İşe geç kalma, aşırı yüksek talepler, sıkça yaşanan anlaşmazlıklar, sosyal izolasyon.
Bu tür günlük stres kaynakları, bireyde kontrol kaybı duygusu yaratabilir ve sürekli kaygı hali oluşturur. Yetersizlik hissi ve başarısızlık duygusu, depresyon riski taşır.

Artan iş yükü, yetersiz kaynaklarla çalışma, yönetimsel belirsizlikler.
Haftalık stres kaynakları, duygusal tükenmişlik ve motivasyon kaybı gibi duygusal bozukluklara yol açabilir. Bu durum, kişinin özsaygısının düşmesine ve yalnızlaşmasına neden olabilir.

Uzun vadeli stres, işyerindeki psikolojik baskılar, işyerine olan bağlılıkta azalma.
Aylık düzeyde biriken problemler, depresyon ve umutsuzluk gibi ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir. İşe olan bağlılık kaybolur ve bu da iş performansında düşüşe neden olabilir.


İş yerindeki stres ve mobbingin psikolojik temelleri, bireylerin olayları nasıl algıladığı ve bu olaylarla nasıl başa çıktığıyla ilgilidir.

Çalışanlar, iş yerindeki talepleri kontrol edemediklerinde, bu durumu bir tehdit olarak algılarlar. Kontrol kaybı duygusu, özellikle anksiyete bozukluklarını tetikler.

Özsaygısı düşük çalışanlar, her hatalarını kişisel bir eksiklik olarak görürler. Bu da mükemmeliyetçi bir yaklaşım geliştirmelerine yol açar, bu da tükenmişliği artırır.

Sürekli stres, duygusal tükenmişliğe yol açar. Kişinin enerjisi tükenir, motivasyonu düşer ve iş tatmini kaybolur.

İşyerinde yalnızlaşmak, depresyon ve kaygı bozukluklarını artırır. Sosyal destek eksikliği, duygusal yükü daha da ağırlaştırır.


Başa Çıkma Yolları ve Çözüm Önerileri

İş yerindeki stres ve mobbingle başa çıkabilmek için hem bireysel hem de kurumsal düzeyde çözüm önerileri uygulanmalıdır:

Bireysel Stratejiler

  • Kendinizin ve duygularınızın farkında olmak, duygusal olarak sağlıklı bir yaşam sürdürmek için temel bir adımdır.
  • İş yükünü iyi organize etmek, kişisel sınırlar koyarak stresin etkilerini azaltabilir.
  • İş arkadaşlarınızla sağlıklı ilişkiler kurarak, gerektiğinde bir uzmandan destek almak önemlidir.
  • Mükemmeliyetçilikten kaçının ve başarılarınızı kutlayın. Bu, stresle başa çıkmanıza yardımcı olabilir.

Kurumsal Stratejiler

  • Stres Yönetimi Programları: Çalışanlara stresle başa çıkmayı öğretmek, daha verimli ve sağlıklı bir çalışma ortamı yaratılmasına yardımcı olur.
  • Mobbingle Mücadele: İşyerinde mobbingle mücadele etmek için net politikalar ve şikayet mekanizmaları oluşturulmalıdır.
  • Çalışan Katılımı: Çalışanları karar alma süreçlerine dahil etmek, onların işyerine bağlılıklarını artırabilir.

İş Değiştirmeli Miyim?

İşverenlerin, çalışanların ruh sağlığını önemseyen politikalar geliştirmesi, çalışanların ise kişisel sınırlarını koruyarak bu süreçte destek almaları, sağlıklı ve verimli bir iş ortamının temelini oluşturur.

İş değiştirmeniz gerektiğini gösteren bazı belirgin işaretler vardır.

Eğer iş yerindeki stres, sürekli hale gelmişse ve tükenmişlik hissi yaşamaya başladıysanız, bu ciddi bir uyarıdır. Sürekli yorgunluk, motivasyon kaybı ve duygusal tükenmişlik, işinizin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için sürdürülemez bir durum olduğunu gösterebilir. Bu durum zamanla depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunlara da yol açabilir.

İşinize karşı bir tutku ve ilgi kaybı yaşamanız, işinizin size keyif vermemesi, her gün işe gitmek için zorluk çekmeniz, iş değiştirmeyi düşünmenizi tetikleyebilir. Bu, işin sizi tatmin etmediğini ve belki de daha anlamlı veya uygun bir alan arayışında olmanız gerektiğini gösterir.

Çalıştığınız ortamda psikolojik baskı, haksız eleştiriler, dışlanma, dedikodular veya alaylar gibi mobbing davranışlarıyla karşılaşıyorsanız, bu işyerinin sağlıklı bir ortam olmadığının işaretidir. Mobbing, yalnızca psikolojik sağlığınızı değil, fiziksel sağlığınızı da tehdit edebilir. Eğer bunlar kalıcı hale geldiyse, yeni bir iş aramak sizin için doğru bir çözüm olabilir.

Eğer patronunuz ya da işyerindeki yöneticiler sürekli olarak hakkınızı yemeye başlıyor, fazla mesai ödemeleri, maaş artışları ya da kariyerinizin ilerlemesi konusunda adaletsiz davranıyorlarsa, bu da iş değiştirme zamanının geldiğini gösteren önemli bir işarettir. İşyerinde adaletin eksikliği, kişisel ve profesyonel tatminsizliğe yol açar.

İşinize bağlı olarak sürekli fiziksel rahatsızlıklar (baş ağrıları, mide problemleri, uyku bozuklukları gibi) yaşıyorsanız, bu işin sizin için sürdürülebilir olmadığının bir göstergesi olabilir. Fiziksel ve psikolojik sağlık, uzun vadede kariyer başarınızın önünde engel teşkil edebilir.

İşinize gereğinden fazla vakit ayırarak özel yaşamınıza yeterince yer verememek, kişisel ilişkilerinizin zayıflaması veya sosyal yaşamınızın olmaması, iş değiştirmeniz gerektiğine dair bir sinyal olabilir. Sağlıklı bir iş-yaşam dengesi, verimli bir iş hayatının anahtarıdır.

Eğer mevcut işinizde kariyerinize dair bir ilerleme görmüyorsanız ve sürekli olarak gelişim fırsatları ile karşılaşmıyorsanız, bu bir iş değişikliğini gerektirebilir. Hedeflerinize ulaşamamak, motivasyon kaybına yol açabilir.

İşyerindeki çalışma arkadaşlarınızla sağlıklı ilişkiler kuramıyorsanız veya sürekli olumsuz bir atmosfer içerisindeyseniz, bu da iş yerinde mutsuzluk yaratabilir. İş yerindeki negatif bir ortam, çalışma verimliliğinizi ve ruhsal sağlığınızı olumsuz etkiler.

İşyerinin değerleri ile sizin değerleriniz arasında büyük bir uyumsuzluk varsa, bu da bir iş değişikliği sinyali olabilir. Özellikle işinizin sizin etik ya da kişisel değerlerinize uymadığını hissettiğinizde, bu durumu değiştirmeyi düşünmek gerekir.

İş yerinde sürekli olarak belirsizlik içinde olmak, gelecekle ilgili bir planın olmaması, iş güvenliğinizin tehdit altında olması gibi durumlar da bir iş değişikliğini işaret edebilir. Belirsizlik, kaygıyı artırır ve bu da ruhsal sağlığınız üzerinde uzun vadeli olumsuz etkiler yaratabilir.

  • İçsel Bir Değerlendirme Yapın: Kendi istekleriniz, hedefleriniz ve beklentileriniz üzerine düşünün. Mevcut işinizin bu ihtiyaçları karşılayıp karşılamadığını değerlendirin.
  • Alternatif İhtimalleri Araştırın: İş değişikliği yapmayı düşünüyorsanız, hangi alanda çalışmak istediğinizi netleştirin ve bu alandaki fırsatları araştırın.
  • Yeni Bir İş Arayın: İş değiştirmek, bazen zorlu bir süreç olabilir ama sağlığınız, huzurunuz ve mutluluğunuz her şeyden daha önemli. Yeni bir iş arayışı, sizi daha tatmin edici bir iş hayatına yönlendirebilir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HASTALIK HASTASI OLMAK (HİPOKONDRİYAK BOZUKLUK)

Hastalık hastalığı (hipokondriyak bozukluk), kişilerin bedensel semptomları ya da normal bedensel duyumlarını aşırı bir şekilde sağlık problemi olarak yorumladıkları, gerçek bir hastalık bulunmamasına rağmen ciddi sağlık sorunları olduğuna dair sürekli bir korku ve endişe taşıdıkları bir tür anksiyete bozukluğudur.

DSM-5‘te Somatik Semptom Bozukluğu olarak tanımlanmakla birlikte, halk arasında “hipokondriyak bozukluk” olarak da bilinir.

Hastalık hastalığı (hipokondriya), kişinin normal bedensel duyumlarını (örneğin bir kas ağrısı, baş ağrısı veya mide bulantısı gibi yaygın ve genellikle zararsız hisler) bir hastalığın belirtisi olarak yanlış yorumlamasıyla karakterizedir. Bu kişiler, belirtilerinin ciddi ve yaşamı tehdit eden bir hastalığa işaret ettiğine inanır, ancak yapılan tıbbi testlerde veya muayenelerde herhangi bir organik bozukluk bulunmaz.

Hipokondriyak Bozukluğun Temel Özellikleri

Hipokondriya, somatik semptomlar (bedensel şikayetler) ile ilişkilidir, ancak bu semptomlar genellikle tıbbi bir açıklama bulamayan kişilerde ortaya çıkar. Temel özellikler şunlardır:

Kişi, vücudundaki herhangi bir küçük değişikliği ya da fiziksel duyumu (örneğin, baş ağrısı, mide bulantısı, yorgunluk, kalp çarpıntısı) ciddi bir hastalığın belirtisi olarak yorumlar ve bu konuda sürekli kaygı duyar. Hipokondriyak kişiler, sık sık doktorlara başvurur, tıbbi testler yaptırır ve teşhis konulmadıkça rahatlamazlar. Ancak, yapılan testler genellikle normaldir. Kişinin deneyimlediği semptomlar gerçek olabilir (örneğin ağrı), ancak bu semptomlar genellikle aşırıya kaçan bir kaygı ve korku ile ilişkilidir. Bu kişiler, sağlıklı olduklarına dair doktor raporları ve tıbbi test sonuçlarına rağmen, sağlıklarında ciddi bir sorun olduğuna dair endişe duymaya devam ederler.

DSM-5’te Tanımlanması

DSM-5, Somatik Semptom Bozukluğu ve İlişkili Bozukluklar altında hipokondriyak bozukluğu şu şekilde tanımlar:

Kişi, herhangi bir bedensel semptomu büyük bir sağlık sorununa bağlar. Bedensel semptomların ciddiyetine dair anksiyete, hastalıkla ilgili düşüncelerin yoğunluğu ile ölçülür. Kişi, semptomların varlığına rağmen tıbbi testlerin sonucu ve tıbbi değerlendirmelerle rahatlamaz. Bu durum, genellikle 6 ay süreyle devam eder. Semptomlar genellikle tıbbi olarak açıklanabilir, ancak birey, bu semptomların çok daha ciddi bir hastalık olduğuna inanır.

Şikayetler arasında:

  • En yaygın şikayetlerden biri vücutta yaygın ağrılardır (baş ağrısı, sırt ağrısı, kas ağrıları, vb.). Bu ağrılar genellikle tıbbi bir nedene dayanmaz, ancak kişi bunları çok ciddi bir hastalıkla ilişkilendirir.
  • Kişi kendini sürekli olarak yorgun hissedebilir ve bu, büyük bir sağlık probleminin belirtisi olarak kabul edilir.
  • Karın ağrıları, mide bulantıları, gaz, şişkinlik gibi sindirim şikayetleri de yaygındır.
  • Kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı veya nefes darlığı gibi kardiyak semptomlar, genellikle anksiyetenin fiziksel etkileri olsa da, hipokondriyak kişiler bunları ciddi bir kalp hastalığının belirtileri olarak algılayabilirler.
  • Baş dönmesi, denge kaybı ve uyuşma gibi semptomlar da sıkça görülebilir.

Bu tür semptomlar genellikle kişi tarafından abartılır ve çoğu zaman aşırı tıbbi müdahale veya test talep edilmesine yol açar. Ancak, yapılan testler genellikle herhangi bir organik hastalığı işaret etmez.

Hastalık hastalığı, hem bireysel hem de sosyal yaşam üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Bu durumun sık görülen sonuçları şunlardır:

  • Hipokondriya, özellikle sürekli sağlık kaygıları nedeniyle depresyon ve anksiyeteye yol açabilir. Kişi, sağlıklı olduğunu bir türlü kabul edemediği için bu durum daha da kötüleşebilir.
  • Sürekli sağlık sorunlarından bahsetmek, kişiyi sosyal ilişkilerden uzaklaştırabilir. Aile ve arkadaşlar, bu sürekli kaygıdan yorulabilir ve kişi sosyal izolasyona girebilir.
  • Hipokondriya, iş gücü kaybına neden olabilir. Kişi sık sık hastalık bahanesiyle işe gitmeyebilir veya işinde verimsiz hale gelebilir.
  • Kişinin sürekli sağlık sorunlarından bahsetmesi, aile üyeleri arasında sıkıntılara yol açabilir. Aile üyeleri, sürekli doktor ziyaretleri ve testler nedeniyle duygusal ve maddi açıdan zorlanabilir.

Tedavi Yöntemleri

Hastalık hastalığının tedavisi, genellikle psikoterapi, ilaç tedavisi ve psiko-eğitim içerir. Tedavi süreci kişisel farkındalık yaratmak ve hastalıkla ilgili kaygıyı yönetebilmek üzerine odaklanır. Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): BDT, kişinin sağlıkla ilgili düşünce ve inançlarını değiştirmeyi hedefler. Bu terapi, kişinin sağlıklı olduğunu kabul etmesini sağlayarak, aşırı sağlık kaygılarının önüne geçmeyi amaçlar.

İlaç Tedavisi: Antidepresanlar (özellikle SSRI’lar) ve anksiyolitikler, hipokondriyak kişilerin eşlik eden depresyon ve anksiyetenin tedavisinde kullanılabilir. Ancak ilaç tedavisi psikoterapiyle desteklendiğinde daha başarılı sonuçlar elde edilir.

Psiko-eğitim ve Farkındalık: Bireylere sağlık kaygılarının doğası hakkında bilgi verilmesi, kaygılarını daha iyi anlamalarına ve yönetmelerine yardımcı olabilir.

Gevşeme Teknikleri: Yoga, meditasyon ve diğer gevşeme teknikleri, vücut duyumlarını daha sağlıklı bir şekilde algılamalarına ve kaygı düzeylerini düşürmelerine yardımcı olabilir.

Bu durum, tedavi edilmediği takdirde bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilir. Erken teşhis ve uygun tedavi, kişilerin bu kaygılarını yönetmelerine yardımcı olabilir ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini sağlayabilir.









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÖNLEMEYE ÇALIŞMAK

‘Ya Şöyle Olursa, OLMASIN!’


Önleme davranışları, genellikle belirsizlik, endişe veya kontrol kaybı gibi duygusal tepkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Danışanlarımın paylaştığı deneyimler, bu davranışların genellikle stresle başa çıkmak için bir yol olarak kullanıldığını bana gösterdi.

Önleme davranışları genellikle belirli bir düzen veya ritüel etrafında şekilleniyor. Bu davranışları gerçekleştirmek için belirli bir sırayı veya rutini takip ediyor olabilirsiniz. Örneğin, her sabah işe gitmeden önce ofis çantanızı kontrol etme alışkanlığınız var ise, bu ritüeli gerçekleştirmediğinizde kendinizi huzursuz hissedebilirsiniz.

Önleme davranışları kısa vadede kişiyi rahatlatabilir veya stresi azaltabilir gibi görünse de, uzun vadede sorunlara yol açabilir. Danışanlarımın birçoğu, bu davranışların zamanlarını ve enerjilerini tüketebildiğini, normal yaşamlarını engelleyebildiğini fark etti. Sürekli olarak sağlık endişeleriyle ilgili Google’da arama yapma alışkanlığınız var ise bu davranışın aslında endişe ve panik ataklarını tetiklediğini de fark edebilirsiniz.


Önleme davranışları, herkesin hayatında farklı bir şekilde ortaya çıkabilir ve bireyin kişisel deneyimleriyle şekillenir.

  • Evden çıkarken veya eve geldiğinde kapıyı birkaç kez kontrol etme alışkanlığı. Bu davranış, güvenlik endişeleri veya kapının kilitli olduğundan emin olma ihtiyacından kaynaklanabilir.
  • Günlük aktiviteler için detaylı kontrol listeleri hazırlama ve her adımı tamamladıktan sonra rahatlama. Bu, iş veya okul gibi yoğun dönemlerde kontrol hissini artırabilir.
  • Mikroplardan kaçınmak için sık sık elleri yıkama alışkanlığı. Özellikle pandemi döneminde bu davranış daha da yaygın hale geldi.
  • Sağlık endişeleri, seyahat planları veya sosyal etkinlikler hakkında sürekli internet araştırması yapma. Bu, kontrol hissini artırma ve bilgi sahibi olma isteğinden kaynaklanabilir.
  • Her detayın mükemmel olması için aşırı çaba gösterme ve sürekli olarak kendini kontrol etme. Bu davranış, kendi beklentileri karşılamak veya başkalarının beklentilerini karşılamak için kullanılabilir.
  • Ev veya çalışma alanlarını aşırı derecede düzenli ve temiz tutma alışkanlığı. Bu, çevresel kontrol hissini artırabilir ve düzensizlikten kaynaklanan stresi azaltabilir.
  • Vücutta herhangi bir değişiklik veya rahatsızlık hissedildiğinde sürekli doktora başvurma. Bu, sağlık endişeleri ve hastalıkla ilgili korkuları azaltmaya yönelik bir önlem olabilir.

Aldatılmayı önlemeye çalışıyor musunuz? O halde dilerseniz bu yazımı okuyabilirsiniz.

Önleme davranışlarının yaygın bir nedeni, kişinin stresle başa çıkmak, belirsizlikten kaçınmak veya kontrol hissini artırmak için kullanılmasıdır.

  • Stresli bir durumla başa çıkmak için insanlar sık sık önleme davranışlarına başvurabilirler. Örneğin, bir sınav öncesi notları birkaç kez kontrol etmek, bir iş görüşmesi öncesi konuşma yapmak, kusurlarını kontrol etmek gibi.
  • Kontrol hissi, insanların yaşamlarında güvenlik ve güvence hissetmeleri için önemlidir. Bu nedenle, bazı insanlar belirsizlikten ve değişimden kaçınmak için sürekli olarak önleme davranışları sergileyebilirler. Örneğin, bir uçağa binmeden önce uçak bileti ve pasaportu birkaç kez kontrol etmek gibi.
  • Farklı korkular, insanların önleme davranışları sergilemelerine neden olabilir. Örneğin, birisinin hastalık veya ölüm korkusu varsa, sürekli olarak sağlık durumunu kontrol etmek gibi davranışlar sergileyebilirler.
  • Mükemmeliyetçilik, bazı insanların sürekli olarak kendilerini kontrol etmelerine ve mükemmel olmaya çalışmalarına neden olabilir. Bu nedenle, bu insanlar sürekli olarak işlerini kontrol edebilirler, her ayrıntıyı kontrol etmek isteyebilirler ve mükemmeliyetçi bir şekilde yaşamaya çalışabilirler.
  • Bazı insanlar duygusal reaksiyonlarını kontrol etmek için önleme davranışları sergileyebilirler. Örneğin, birisinin öfkesi veya kızgınlığı kontrol etmek için nefes alma egzersizleri yapma veya negatif duyguları bastırmak için yeme alışkanlıklarını kontrol etme gibi.
  • Bazı insanlar, hata yapmaktan veya başarısız olmaktan korktukları için sürekli olarak kendilerini kontrol etmek isterler. Bu nedenle, bu insanlar sürekli olarak işlerini kontrol edebilirler, her ayrıntıyı kontrol etmek isteyebilirler ve mükemmeliyetçi bir şekilde yaşamaya çalışabilirler.

Bu nedenlerden dolayı, insanlar sık sık önleme davranışları sergilerler ve bu davranışların arkasındaki motivasyonu anlamak önemlidir. Bu, insanların neden belirli davranışlar sergilediklerini ve bu davranışların onları nasıl etkilediğini anlamalarına yardımcı olabilir.

Kötü şeyleri önlemek için sürekli olarak önleme davranışları sergileyen insanların bazıları Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB) olan kişilerdir. OKB, insanların obsesyonlar (sıkça tekrarlayan, engellenemez düşünceler veya dürtüler) ve kompulsiyonlar (obsesyonlarına karşı koymak için yaptıkları tekrarlayıcı davranışlar) yaşadığı bir zihinsel bozukluktur.

Birçok kişi, belirli ritüelleri veya alışkanlıkları tekrarlayarak obsesyonlarını kontrol etmeye veya bastırmaya çalışır. Bunlar, obsesyonlarının ne kadar rahatsız edici olduğunu azaltabilir veya obsesyonlarına karşı koyma yeteneklerini geliştirebilirler. Ancak, bu kompulsiyonlar genellikle kişinin yaşamını etkiler ve onları daha fazla kaygı ve strese sürükler.

Örneğin, bir kişi ellerini sürekli olarak yıkayarak mikroplardan kaçınmaya çalışabilir. Bu, kişinin mikroplardan kaynaklanabilecek hastalık veya enfeksiyon korkusuyla başa çıkma şeklidir. Ancak, bu sürekli el yıkama, kişinin ciltte kuruluk ve tahriş gibi sorunlar yaşamasına neden olabilir. Ayrıca, bu davranış, kişinin sosyal etkinliklerde veya işte başarısız olmasına veya ilişkilerinde sorun yaşamasına neden olabilir.

Bir başka örnek, sürekli olarak odak noktasını kontrol etme alışkanlığıdır. Bu, kişinin kilitli olduğundan ve evde güvende olduğundan emin olma ihtiyacından kaynaklanır. Bu davranış, kişinin evde güvende olduğunu hissetmesine yardımcı olabilir, ancak bu kompulsiyon, kişinin aile üyeleriyle veya ev arkadaşlarıyla sorunlar yaşamasına neden olabilir.

Önleme davranışlarını aşmaya veya değiştirmeye yönelik daha sağlıklı ve etkili bir yaklaşım, bireylerin kendilerini kabul etmeleri, stresle başa çıkmak için daha sağlıklı stratejiler geliştirmeleri ve yaşam kalitelerini iyileştirmeye odaklanmalarıdır. Bu, onları OKB gibi zorluklarla mücadele etmeye daha hazır ve güçlü kılabilir.

Önleme davranışlarını sergileyen kişilerin öncelikle kendilerini ve bu davranışlarını kabul etmeleri önemlidir. Bu, bireylerin stresle başa çıkmak için daha sağlıklı yolları aramalarına ve bu davranışları olumsuz bir şekilde etkilediğini kabul etmelerine yardımcı olabilir.

Bireyler, stresle başa çıkmak için daha sağlıklı stratejiler geliştirebilirler. Örneğin, nefes alma egzersizleri yapmak, meditasyon yapmak, spora katılmak veya hobilerle uğraşmak gibi. Bu, stres seviyelerini azaltabilir ve daha sakin ve dengeli bir zihinsel durum sağlayabilir.

Bireyler, fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için daha iyi bir öz bakım planı oluşturabilirler. Yeterli uyku almak, dengeli beslenmek, egzersiz yapmak, sosyal bağlantıları sürdürmek ve hobilerle uğraşmak gibi. Bu, genel yaşam kalitesini artırabilir ve zihinsel sağlığı destekleyebilir.

Bir terapistten profesyonel destek almak, bireylerin önleme davranışlarını anlamalarına, nedenlerini keşfetmelerine ve daha sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirmelerine yardımcı olabilir. Psikoterapi, bireylerin kendilerini ve yaşamlarını daha iyi anlamalarına ve daha tatmin edici bir yaşam sürmelerine yardımcı olabilir.

Bu yaklaşımlar, önleme davranışlarından kurtulmanın ve daha sağlıklı ve dengeli bir yaşam sürmenin bir yolunu oluşturabilir. Önleme davranışları genellikle obsesyonlarla ve stresle başa çıkmak için bir yol olarak görülürken, bu yaklaşım, bireylerin kendi stresleriyle daha sağlıklı bir şekilde başa çıkmasına ve daha mutlu ve tatmin edici bir yaşam sürmesine yardımcı olabilir.


Bazen, bu başa çıkma stratejileri önleme davranışlarına dönüşebilir ve uzun vadede bizi daha fazla strese sokabilir. Bu davranışlar, bizi koruduğumuzu hissettirse de aslında stres seviyemizi artırabilir ve yaşam kalitemizi düşürebilir.

Nasıl Başa Çıkabiliriz?

Öncelikle, önleme davranışlarının farkında olmalı ve onların ne zaman ve neden ortaya çıktığını anlamalıyız.

Önleme davranışlarının yerine daha sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirebiliriz. Örneğin, stresli bir durumda derin nefes almak veya gevşeme egzersizleri yapmak.

Önleme davranışlarını hemen bırakmak yerine, adım adım azaltarak kendimize zaman tanıyabiliriz. Örneğin, kapıyı bir kez kontrol etmekle başlayabiliriz ve zamanla bu sıklığı azaltabiliriz.

Eğer önleme davranışları yaşam kalitenizi ciddi şekilde etkiliyorsa, bir uzmandan yardım almayı düşünebilirsiniz. Bir terapist veya psikolog, bu konuda size rehberlik edebilir ve daha sağlıklı başa çıkma stratejileri öğretebilir.

Önleme davranışlarıyla başa çıkmak kolay olmayabilir, ancak farkındalık ve istekle, bu alışkanlıkları değiştirebiliriz. Unutmayın ki herkesin yaşamında zorluklarla başa çıkmak için farklı yolları vardır ve önemli olan kendimize en uygun olanı bulmaktır.

Önleme davranışlarının önlenebilir olup olmadığına dair kesin bir yargıda bulunmak zordur. Bu, kişinin ne kadar istekli olduğuna, alışkanlıklarının kökenine ve onunla ilgili altta yatan nedenlere bağlıdır. Ancak, psikiyatristler ve psikoterapistler, önleme davranışlarının anlaşılabilir ve yönetilebilir olduğunu düşünmektedirler.

Carl Jung, “Bilinçaltında, kişinin gerçek özlemlerinden ve korkularından ziyade, toplumsal standartların belirlediği beklentilere yönelik bir tepki olarak ortaya çıkarlar.” diyerek önleme davranışlarının yaygın olduğunu ve insanların genellikle toplumun beklentileri ve normları doğrultusunda hareket ettiğini belirtmiştir. Bu, önleme davranışlarının sadece bireyin içsel dünyasından kaynaklanmadığını, aynı zamanda toplumsal ve kültürel etkilerin de bir rol oynadığını gösterir.

Önleme davranışlarıyla başa çıkmak için gereken yaklaşım, kişinin kendine özgü durumuna ve gereksinimlerine bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle, önleme davranışlarına yaklaşımın kişiselleştirilmiş bir şekilde ele alınması ve tedavi planının da buna göre oluşturulması önemlidir.










Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

AĞLAMAK GELİYOR İÇİMDEN

Duygusal İhtiyaç ve Psikolojik İçsel Çözümleme

Birçok kişi zaman zaman, “İçimden ağlamak geliyor” cümlesini kurar. Bu ifade, genellikle yoğun duygusal bir durumun, bazen depresyonun, bazen kaygının, bazen de travmatik bir olayın belirtisi olarak ortaya çıkar.

Bu tür bir duygu, insanın içsel dünyasında biriken, dışa vurulamayan, bastırılan duyguların dışa çıkma çabası olabilir. Peki, bu duygu ne anlama gelir? Ağlamak, neden ihtiyaç duyduğumuz bir eylem olabilir?

Ağlamak ve Duygusal Yük

Ağlamak, insanların duygusal yüklerini ifade etmek için başvurdukları bir savunma mekanizması olabilir. Psikolojik bağlamda, ağlama çoğunlukla bir boşalma, bir rahatlama süreci olarak anlaşılabilir. Ağlama, duygusal bir baskıyı, gerilimi ve sıkıntıyı dışa vurmanın bir yolu olarak kullanılabilir. Bazen yoğun stres, üzüntü, öfke veya hayal kırıklığı gibi duygular birikerek insanı ağlamaya yönlendirebilir.

İçinden ağlamak gelen bir danışanla çalışırken, bu tür duyguların neden biriktiğini ve bu duyguların ne kadar uzun süredir biriktiklerini anlamak benim için oldukça önemlidir. İnsanlar genellikle duygusal ihtiyaçlarını bastırdıklarında, bu duygular bilinçaltında birikir ve sonunda dışa vurum gereksinimi doğurur. Ağlamak, bu birikmiş duygusal yükün boşalması için bir tür çıkış noktasıdır.

Duygulanım Bozuklukları ve Ağlama

Ağlama, genellikle anlık bir rahatlama sağlasa da, bazen daha derin psikolojik durumların belirtisi de olabilir. Bu tür bir kendini ifade genellikle anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), kayıp ve yas süreçleri veya uzun süreli duygusal baskıların sonucu olarak ortaya çıkabilir.

Depresyonun temel belirtilerinden biri, kişinin kendisini boşlukta hissetmesi ve ağlama isteğiyle sıkça karşılaşmasıdır. Bu, kişinin içsel dünyasında hissettiği umutsuzluk, yalnızlık ve değersizlik duygularının bir yansımasıdır. Depresyon, genellikle kişi için çözülmesi zor gibi görünen duygusal yüklerle gelir ve bu yük biriken duygusal baskıyla, kişi zaman zaman ağlama isteği duyabilir.

Anksiyete bozuklukları da benzer şekilde biriktiğinde duygusal yükü artırır. Kişi, sürekli bir kaygı hali içinde olursa, bu kaygının yaratacağı duygusal baskı da ağlama dürtüsünü artırabilir. Kişi, bir yandan kontrol edemediği bu kaygıyla başa çıkmaya çalışırken, diğer yandan duygusal ifade biçimi olarak ağlamayı deneyebilir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) bir travma sonrası duygusal bozukluklar, kişiyi sürekli olarak geçmişte yaşadığı travmalarla yüzleştiren bir etki yaratabilir. Kişi, eski travmatik anıların tetiklenmesiyle, ağlama dürtüsüne kapılabilir.

Birini kaybetmek, ayrılık veya başka bir önemli kayıp, duygusal anlamda çok yoğun bir durumdur. Kaybın ardından ağlama, kişinin acısını dışa vurmasının ve yas sürecinin bir parçası olabilir.

Psikoterapi Sürecinde Ağlama

Bir danışanın “İçimden ağlamak geliyor” demesi, genellikle seanslarda derinlemesine bir keşfin başlangıcını işaret eder. Bu durum, kişinin duygusal yüklerinin birikmiş olduğunu gösterir ve bunun üzerinde çalışmak, ağlama dürtüsünün nedenini anlamak önemli bir adımdır. Normaldir.

İlk adımım, danışanın hissettiklerini anlamasına yardımcı olmaktır. Çoğu insan, ağlama dürtüsünü belirli bir duyguya bağlamaz, genellikle sadece “bunalım” veya “sıkıntı” gibi genel terimlerle ifade eder. Ancak duyguların daha net bir şekilde tanımlanması, kişinin bu duyguları anlamasına yardımcı olabilir. Burada önemli olan, danışanın içsel dünyasında neyin biriktiğini, hangi duyguların baskın olduğunu fark etmesini sağlamaktır.

“Hangi durumlarda ağlamak geliyor içinden? Kendini nasıl hissediyorsun? Bu duyguyu tanımlayabilir misin?”

Danışanla birlikte ağlamaya neden olan duyguların arkasındaki olayları, düşünceleri veya inançları araştırırız. Kişinin geçmişteki deneyimlerinden gelen travmalar, kayıplar veya uzun süredir bastırılan duygular bu ağlama isteğini tetikleyebilir. Bu süreç, kişinin kendine dair farkındalık kazanmasına olanak tanır. Burada Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ya da Psikodinamik Terapi gibi yöntemler devreye girebilir.

“Bu duygunun bir benzerini daha önce hissettin mi? Ne zaman? Neler yaşadığında?”

Ağlama isteği, bir duygusal regülasyon (duygusal denetim) sorununun belirtisi olabilir. Seanslarda, duygusal denetim sağlamak için çeşitli teknikler kullanılabilir. Özellikle, farkındalık ve mindfulness teknikleri, danışanın duygusal yoğunluğuyla sağlıklı bir şekilde başa çıkmasını sağlar. Kişinin duygularını daha sağlıklı bir şekilde ifade etmesi, ağlama dürtüsünü yönetmesine yardımcı olabilir.

“Duygularınızı fark ettiğinizde, bu duyguları bedensel hissiyatlar üzerinden gözlemleyebilir misiniz? Nerelerde yoğunlaşıyorlar?”

Ağlama dürtüsünü sadece bastırmak değil, kabul etmek ve ifade etmek de önemli bir adımdır. Duyguların dışa vurulması, kişinin kendisini rahatlatması açısından sağlıklıdır. Ancak bunun ne zaman, nerede ve nasıl yapılacağı önemlidir. Danışana, duygularını sağlıklı yollarla ifade edebilmesi için uygun mekanizmalar önerilebilir.

Ağlama duygusunun üstesinden gelmek için bazı stratejiler kullanılabilir:

  • Düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyku almak ve dengeli beslenmek, duygusal sağlığı destekler.
  • Yazı yazmak, sanatla uğraşmak veya bir güvenilir kişiyle konuşmak, duygusal yüklerin hafiflemesine yardımcı olabilir.
  • Kişinin olumsuz düşüncelerini sorgulaması ve daha dengeli bir bakış açısı geliştirmesi, ağlama dürtüsünü dengelemeye yardımcı olabilir.
Ağlamak, her zaman kötü bir şey değildir; bazen duygusal boşalmanın ve rahatlamanın bir yolu olabilir. Önemli olan, ağlamanın altında yatan duygusal ihtiyaçları tanımak ve bu ihtiyaçlara sağlıklı bir şekilde yanıt verebilmektir.








Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EYVAH, ÇOCUĞUM BÜYÜYOR!

Çocuğunuzun büyümesi, hem heyecan verici hem de zaman zaman endişe verici bir süreç olabilir. Her ebeveyn, çocuğunun büyüdüğünü fark ettiği anları farklı yaşar. Bu süreçte, değişen rollerinizi ve sorumluluklarınızı kabul etmek önemlidir. Çocuğunuzun bağımsızlığını teşvik etmek, sağlıklı bir yetişkin olma yolunda ona destek olmanın en iyi yollarından biridir.

Bu yazı, ailelere çocuklarının büyüme sürecinde karşılaşabilecekleri zorluklar ve bu zorluklarla nasıl başa çıkabilecekleri konusunda rehberlik edecek bilgiler sunmayı amaçlamaktadır. Unutmayın, her çocuk farklıdır ve onların gelişim süreçlerinde en büyük rehberleri siz ebeveynlerisiniz.

İyi ve Kötüyü Ayırt Edebilir mi?

Çocuğunuzun doğru ile yanlışı ayırt etme yeteneği, hem aile içinde aldığı değerler hem de çevresel faktörler tarafından şekillenir. Bu noktada, çocuğunuza ahlaki değerleri öğretmek, karar alma süreçlerinde ona rehberlik etmek büyük önem taşır. Özgüveni gelişmiş bir çocuk, doğruyu yanlıştan ayırt etme konusunda daha başarılı olacaktır.

Cinsellik, birçok ebeveyn için konuşması zor bir konudur. Ancak, bu konuyu açık ve net bir şekilde ele almak, çocuğunuzun cinsellik hakkında doğru bilgiye sahip olmasını sağlar. Çocuğunuzun yaşına uygun bir dil kullanarak, onun merakını giderebilir ve cinsellikle ilgili yanlış bilgileri düzeltmesine yardımcı olabilirsiniz. Unutmayın, bu konuşmalar çocuğunuzun sağlıklı bir cinsel kimlik geliştirmesi için çok önemlidir.

Ya Başına Bir Şey Gelirse?

Çocuğunuzun güvenliği konusunda endişe duymanız doğaldır. Ancak, bu endişelerinizi çocuğunuza hissettirmeden, ona güvende olmayı ve tehlikeleri tanımayı öğretmek daha etkili olacaktır. Çocuğunuzun tehlike anlarında nasıl davranması gerektiğini bilmesi, hem onun hem de sizin için rahatlatıcı olabilir. Güvenli bir ortamda büyüyen çocuklar, dış dünyayla daha sağlıklı bir şekilde başa çıkabilirler.

Çocuğum Zarar Görürse Diye Korkuyorum

Her ebeveyn çocuğunun zarar görmesinden korkar. Ancak, bu korkuların çocuğunuzu kısıtlamasına izin vermemek gerekir. Çocuğunuzun hatalar yapmasına ve bu hatalardan ders almasına izin vermek, onun kişisel gelişimi için önemlidir. Ona destek olduğunuzu hissettirmek, karşılaşabileceği zorluklarla daha iyi başa çıkmasını sağlar.

Büyüdüğünü Kabul Edemiyorum, Hep Bizle Olsun İstiyorum

Çocuğunuzun büyüdüğünü kabullenmek, ebeveyn olmanın zor yanlarından biridir. Ancak, onun bağımsız bir birey olma yolculuğunda yanında olmanız, aranızdaki bağı güçlendirecektir. Onun kendi kararlarını almasına izin vermek, size olan güvenini artıracaktır. Çocuğunuzun büyümesi, sizin ona olan sevginizi ve desteğinizi değiştirmez; aksine, bu sevgi onun hayatı boyunca yanında olacak en önemli güç kaynağıdır.

Çocuğunuzun arkadaşlarına daha fazla zaman ayırması, birçok ebeveynin karşılaştığı doğal bir gelişim sürecidir. Bu durum, çocuğunuzun bireyselleşmeye ve sosyal çevresini genişletmeye başladığının bir işaretidir. Ancak bu süreç, aile içi bağları zayıflatmak zorunda değildir. İşte bu durumu daha iyi yönetmenize yardımcı olabilecek bazı öneriler:

Çocuğunuzun Sosyal İhtiyaçlarını Anlayın
Ergenlik dönemi, çocukların kimliklerini keşfettikleri ve sosyal bağlarını güçlendirdikleri bir dönemdir. Arkadaşlarıyla vakit geçirme isteği, onların bağımsızlıklarını kazanma çabalarının bir parçasıdır. Bu durumu anlamak, çocuğunuzun gelişim sürecine saygı duymanızı kolaylaştıracaktır.
Aile Zamanını Değerli Hale Getirin
Aile içi zaman, çocuğunuzun yoğun sosyal hayatının yanında daha anlamlı hale getirilebilir. Birlikte yapılacak etkinlikler planlamak, onunla kaliteli zaman geçirmenizi sağlar. Örneğin, haftalık aile yemekleri, film geceleri ya da birlikte yapılan yürüyüşler, hem eğlenceli hem de bağları güçlendirici olabilir.
Açık İletişimi Sürdürün
Çocuğunuzla açık ve dürüst bir iletişim kurmak, onun ihtiyaçlarını ve duygularını anlamanıza yardımcı olur. Onunla vakit geçiremediğinizde, bunu nasıl hissettiğinizi nazikçe paylaşabilirsiniz. Ancak bu konuşmaları suçlayıcı ya da baskıcı bir dille değil, anlayış ve sevgi çerçevesinde yapmaya özen gösterin.
Sınırları Belirleyin, Esneklik Tanıyın
Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesi doğal olsa da, aile içi sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini hatırlatmak önemlidir. Bu dengeyi kurarken esnek olun; örneğin, özel günlerde ailenizle birlikte olmasını isteyebilir, ama diğer zamanlarda arkadaşlarına zaman ayırmasına izin verebilirsiniz.
Onun Bağımsızlığını Destekleyin
Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesi, onun bağımsız bir birey olma yolunda attığı önemli adımlardan biridir. Bu süreçte ona destek vermek, güven duygusunu pekiştirir ve ileride daha güçlü bir aile bağınız olmasını sağlar.
Unutmayın, Bu Geçici Bir Dönem
Çocuğunuzun arkadaşlarına yoğun bir şekilde vakit ayırdığı bu dönem, onun gelişiminin doğal bir parçasıdır ve zamanla dengelenecektir. Sabrınızı koruyun ve onun bireysel ihtiyaçlarını anlamaya çalışın. Bu süreç sonunda, hem sizinle hem de arkadaşlarıyla dengeli bir ilişki kurmayı öğrenmiş olacaktır.

Çocuğunuzun arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirmesi, onu sizden uzaklaştırmak yerine, bireyselleşmesini ve olgunlaşmasını destekleyen bir süreçtir. Bu dönemi anlayışla karşılamak, hem çocuğunuzla olan ilişkinizi güçlendirir hem de onun sağlıklı bir yetişkin olmasına katkıda bulunur.

Çocuğum Benden Bir Şeyler Saklıyor

Çocuğunuzun sizden bir şeyler sakladığını fark etmek, ebeveyn olarak endişe verici olabilir. Ancak bu durum, genellikle çocuğunuzun büyüme ve bireyselleşme sürecinin bir parçasıdır. Onunla açık bir iletişim kurarak bu durumu daha iyi anlamak ve ona destek olmak önemlidir. İşte bu durumu yönetmenize yardımcı olabilecek bazı stratejiler:

Çocuğunuzun bir şeyler sakladığını hissettiğinizde, bu durumu hemen açığa çıkarmaya çalışmak yerine, önce sakin kalmaya çalışın. Panikle hareket etmek veya onu suçlayıcı bir şekilde sorgulamak, aranızdaki güveni zedeleyebilir. Önce durumu anlamaya çalışmak, daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

Çocuğunuzun sizinle her şeyi paylaşabilmesi için, ona güvenli ve yargısız bir ortam sunmanız gerekir. Ona, ne olursa olsun yanında olduğunuzu ve onu yargılamayacağınızı hissettirin. Bu, çocuğunuzun size açılmasını kolaylaştıracaktır.

Çocuğunuzun neden bir şeyler saklıyor olabileceğini anlamaya çalışın. Belki de sizi üzmekten korkuyor, belki de nasıl tepki vereceğinizi kestiremiyor. Onun duygularını anlamaya çalışmak, aranızdaki bağı güçlendirebilir. “Bu durumu paylaşmak senin için zor olabilir, ama birlikte çözebiliriz” gibi cümleler, empatik bir yaklaşımı yansıtır.

Çocuğunuzun hemen her şeyi paylaşmasını beklemeyin. Onun da zaman zaman kendi iç dünyasında yaşadığı duyguları ve düşünceleri olabilir. Sabırlı olmak, ona alan tanımak, zamanla aranızdaki güveni pekiştirecektir.

Çocuğunuz size bir şeyler anlatmaya başladığında, onu kesmeden ve yargılamadan dinleyin. Sorularınızı yönlendirici değil, açıklayıcı bir şekilde sormaya çalışın. Örneğin, “Bana biraz daha anlatmak ister misin?” gibi cümleler, onun kendini ifade etmesine yardımcı olabilir.

Çocuğunuza, bir şeyleri paylaşmanın ne kadar rahatlatıcı olabileceğini ve birlikte çözüm bulmanın sorunları hafifletebileceğini anlatın. Paylaşmanın zor bir şey olmadığını, aksine güçlü bir bağ kurmanın bir yolu olduğunu vurgulayın.

Çocuğunuz size açıldığında, onun yanında olduğunuzu hissettirin. Ona destek verin ve çözüm bulmak için birlikte çalışabileceğinizi gösterin. Bu, aranızdaki güveni güçlendirecek ve onun gelecekte daha açık olmasını sağlayacaktır.

Çocuğunuzun her şeyi sizinle paylaşmasını istemeniz doğal, ancak bazı konularda gizliliğe ihtiyaç duyabileceğini de unutmamak gerekir. Bireysel alanına saygı göstermek, onun size olan güvenini artırabilir.

Unutmayın, çocuğunuzun sizden bir şeyler saklaması, her zaman kötü bir niyeti olduğu anlamına gelmez. Bu, onun kendini koruma, bağımsız olma veya duygusal olarak zorlandığı bir durumla başa çıkma çabası olabilir. Sabırlı ve anlayışlı bir yaklaşım, bu durumu daha kolay yönetmenize yardımcı olacaktır.

Eğer ilgili konularda zorlanıyorsanız, bir terapist ile görüşmek faydalı olabilir. Profesyonel destek almak, duygusal olarak daha sağlıklı bir şekilde başa çıkmanıza yardımcı olabilir














Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GENÇLER İÇİN HAYAT NASIL KOLAYLAŞTIRILIR?

Türkiye’de genç yaşta intihar oranları, son yıllarda artış göstermiştir. Ancak kesin verilere dayanarak Türkiye genelindeki intihar oranını belirtmek zordur, çünkü bu veriler genellikle kamuoyuna açık olarak sunulmamaktadır ve bazen yanlış ya da eksik olarak kaydedilebilir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi resmi kurumların verileri genellikle yıllık bazda sunulur, ancak bu veriler genellikle yaş, cinsiyet ve coğrafi bölge gibi farklı değişkenler üzerinden detaylandırılmaz.

En fazla intihar eden yaş grubu 20-24 yaş aralığındaki gençler. 2021’deki toplam 4 bin 158 intiharın 523’ünü 25-29 yaş aralığındaki gençler oluşturdu. Bunu 508 intiharla 20-24 yaş aralığı ve 448 intiharla 30-34 yaş aralığı takip etti. 25-29 yaş aralığında intihar edenlerin sayısı 2019’da 364 kişi iken 2020’de 442’ye, 2021’de ise 523’e çıkmış oldu.
2021 sonrası , 2022 2023 2024?

İstanbul’da Marmaray gibi yoğun kullanılan toplu ulaşım araçlarında intihar vakalarının sık yaşanmaya başlaması benim gibi bir çoğunuza nedenini düşündürmüştür; birkaç sebebi olabilir. Toplumsal baskılar, ekonomik sıkıntılar, işsizlik, aile problemleri gibi faktörler aklımıza ilk gelenlerdir. İntihar girişimleri depresyon, anksiyete, travma sonucu da ortaya çıkabilir.

İntihar girişimi riskini azaltmak için duygusal destek, profesyonel yardım ve toplumsal farkındalık önemli rol oynamaktadır. Bu konuda dikkatli ve özenli bir iletişim yaklaşımıyla gençlerin desteklenmesi gerekmektedir. İntihar düşüncesi olan bir gençle iletişim kurarken ne yapılmalı?
Genç ile samimi bir iletişim kurun, duygularını gerçekten anlamaya çalışın. Onun yaşadığı zorlukları ve duygularını anlamaya çalışmanız, iletişimi güçlendirecektir. Bu iletişimde aktif dinleme önemlidir. Onun duygularını, düşüncelerini ve yaşadığı sıkıntıları dikkatlice dinleyin. İhtiyaç duyduğu konularda yönlendirme yapabilir ve profesyonel yardım almaya teşvik edebilirsiniz. Aranızda güvenilir bir iletişim ortamı oluşturarak konuşmalarınızın gizliliğini koruyun. Eğer ki genç birey size intihar düşüncelerine dair planlar paylaşır ise, mutlaka bir psikolog ve psikiyatrist ile görüşmesini teşvik edin. Profesyonel yardım almak, intihar girişimi riskini azaltmada önemli bir adımdır.

Türkiye’de intihar eden gençlerin başlıca nedenlerini bilirsek, çözüm de bulabiliriz.

  • Depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk gibi ruh sağlığı sorunları gençlerde intihar riskini artırabilir. Bu tür sorunlar gençlerin yaşam kalitesini düşürebilir ve umutsuzluk hissi yaratabilir.
  • Aile içi çatışmalar, ailede yaşanan şiddet, ayrılık gibi durumlar gençlerde intihar riskini artırabilir. Aile desteği eksik olduğunda gençler kendilerini yalnız hissedebilirler.
  • Yoksulluk, işsizlik, ekonomik sıkıntılar gençlerde umutsuzluk ve intihar düşünceleri yaratabilir.
  • Yoğun akademik baskılar, başarı beklentileri, işsizlik, iş yerindeki stres gibi faktörler de intihar riskini artırabilir. Gençler bu tür baskılar altında kendilerini değersiz hissedebilirler.
  • Uyuşturucu ve alkol gibi madde kullanımı, gençlerin kontrolsüz davranışlar sergilemelerine ve intihar riskini artırmalarına neden olabilir.
  • Teknoloji kullanımıyla birlikte fiziksel olarak bir arada olunsa bile gençler arasında sosyal izolasyon ve yalnızlık artmış durumda. Bu da intihar riskini artırabilir.
  • LGBT+ gençlerde aile ve toplumdan kabul görmeme, ayrımcılık ve dışlanma gibi sorunlar intihar riskini artırabilir.

Gençler için hayatı kolaylaştırmak için birçok farklı alan üzerinde çalışma yapılmalı;

  • Gençlerin eğitime erişimlerini artırmak ve kariyer olanakları sunmak önemlidir. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalı, mesleki rehberlik hizmetleri ve staj imkanları sunulmalıdır.
  • Gençlere psikolojik destek ve danışmanlık hizmetleri sunarak ruh sağlıklarını korumak önemlidir. Okullarda ve toplumda mental sağlık konularında farkındalık yaratılmalıdır.
  • Gençlerin sosyal çevrelerde aktif olmaları teşvik edilmeli, sosyal etkinlikler düzenlenmeli ve toplumsal dayanışma sağlanmalıdır.
  • Gençlerin dijital becerilerini geliştirmeleri ve bilgiye erişimlerini kolaylaştırmak için teknolojik altyapılar güçlendirilmeli, dijital okuryazarlık eğitimleri verilmelidir.
  • Gençlerin iş bulma ve girişimcilik fırsatlarına erişimlerini artırmak için destekleyici politikalar ve programlar oluşturulmalıdır.
  •  Gençlerin sağlık hizmetlerine erişimlerini kolaylaştırmak ve sağlıklı yaşam biçimleri konusunda bilinçlenmelerini sağlamak önemlidir.
  •  Gençler arasında cinsiyet, etnik köken, sosyoekonomik statü gibi farklılıkların neden olduğu ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlikçi politikaların desteklenmesi gereklidir.
  • Gençlere çatışma çözme becerileri kazandırılmalı ve empati güçlendirilmelidir. Bu sayede gençlerin sorunlarıyla başa çıkma yetenekleri artar ve toplumsal uyum sağlanabilir.

Tüm bunlar, gençlerin potansiyellerini gerçekleştirmelerini ve daha sağlıklı bir yaşam sürmelerini destekleyecektir.

Gençlerin güvenli alanlara ihtiyacı var

Fiziksel Güvenlik: Bu, sokaklarda, okullarda, parklarda ve diğer toplumsal alanlarda güvenliği sağlamakla ilgilidir. Aydınlatma, güvenlik kameraları, güvenlik personeli gibi önlemler alınarak gençlerin fiziksel güvenliği korunabilir.

Duygusal Destek: Güvenli alanlar gençlerin duygusal ihtiyaçlarına da yanıt verebilmelidir. Bu alanlarda gençlerin duygularını ifade edebilecekleri, anlaşıldıklarını hissedebilecekleri ve destek alabilecekleri ortamlar sağlanmalıdır. Okullarda danışmanlık hizmetleri, gençlik merkezleri gibi yerler duygusal destek sağlamak için önemlidir.

Eğitim ve Kariyer Olanakları: Gençlerin geleceklerini planlamalarına ve kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacak eğitim ve kariyer olanakları da güvenli alanların bir parçasıdır. Nitelikli eğitim imkanları, staj olanakları, mentorluk programları gibi uygulamalar gençlerin güvenli bir gelecek için adım atmalarına yardımcı olabilir.

Toplumsal Katılım ve İfade Özgürlüğü: Gençlerin toplumsal yaşama katılımını teşvik etmek ve farklı düşünceleri ifade edebilecekleri özgür alanlar yaratmak da önemlidir. Gençlik merkezleri, gençlik dernekleri gibi yerlerde gençlerin kendilerini ifade etmeleri ve topluma katkıda bulunmaları teşvik edilmelidir.

Bu alanlar gençlerin gelişimini desteklerken, aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendirir ve daha sağlıklı bir toplum oluşturulmasına katkı sağlar.

Sağlıklı aile içi iletişim, gençleri kurtarabilir!

Sağlıklı iletişim, bireyler arasında anlayış, saygı, açıklık ve empati temelinde kurulan iletişimdir; aile üyelerinin duygularını ifade etmelerini, ihtiyaçlarını açıkça belirtmelerini ve karşılıklı olarak birbirlerini dinlemelerini sağlar.

  • Aile üyeleri arasında iletişimde açıklık ve dürüstlük önemlidir. Duyguların ifade edilmesi, düşüncelerin paylaşılması ve sorunların açık bir şekilde konuşulması sağlıklı iletişimi destekler.
  • Aile üyeleri birbirlerinin duygularını anlamaya ve empati göstermeye çalışmalıdır. Empati, iletişimde karşılıklı anlayışı ve saygıyı artırır.
  • İyi bir iletişim için dinleme becerileri oldukça önemlidir. Aile üyeleri birbirlerini dikkatlice dinlemeli, söylenenleri anlamaya çalışmalı ve gerektiğinde geri bildirimde bulunmalıdır.
  • Eleştiri ve tartışmalar kaçınılmaz olabilir ancak bu süreçlerin yapıcı bir şekilde yönetilmesi gerekir. Eleştiri yapılırken olumlu geri bildirim verilmeli, tartışmalar ise saygılı bir şekilde yürütülmelidir.
  • Aile içi iletişimde hataların kabul edilmesi, özürleşme ve affetme süreçleri sağlıklı ilişkilerin temelini oluşturur. Bu süreçler sayesinde ilişkiler onarılarak güçlenir.
  • Aile üyeleri birlikte zaman geçirerek ilişkilerini güçlendirebilirler. Ortak ilgi alanlarına yönelik aktiviteler yapmak, iletişimi destekleyen bir etkidir.

Sağlıklı aile içi iletişimi desteklemek için aşağıdaki adımlar da önemlidir:

– Aile içi iletişim eğitimleri düzenlemek ve iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik programlar sunmak.

– Aile içi ilişkileri güçlendirmek ve aile bireyleri arasındaki bağları artırmak için aile terapisi veya danışmanlık hizmetlerinden faydalanmak.

– Olumlu davranışları desteklemek, olumsuz davranışları ise yapıcı bir şekilde ele almak.

– Aile içinde iletişimi teşvik eden ve destekleyen bir ortam oluşturmak, her bireyin kendini ifade etmesine olanak sağlamak.

Sağlıklı aile içi iletişim, aile üyelerinin mutluluğunu ve sağlığını olumlu yönde etkilerken, aynı zamanda çatışma ve stresi azaltır, duygusal bağları güçlendirir ve bireylerin kişisel gelişimini destekler.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DEPREMİ YAŞAYAN BİRİ OLARAK RUHSAL SAĞLIĞINIZI NASIL KORUYABİLİRSİNİZ?

Depremin olumsuz etkilerini bizzat yaşayan biri olarak ruhsal açıdan az ya da çok etkilenmeniz doğaldır. Bu duygulanımı sizinle birlikte deprem bölgesindeki herkes yaşamakta. Korku, sıradan bir korkudan çok bir dehşet duygusuydu yaşanılan. Çoğu insan, sizin gibi, çaresiz hissetti.

Aşırı korku, çaresizlik, dehşete düşme hisleri, şok ne kadar olağan ise; duygularınızı hissedememe, tepkisizlik ve ağlayamama gibi duygular da o kadar olağandır.

Önce kendi emniyetinizden emin olun. Sonra çevrenizde yardım edebileceğiniz kimse olup olmadığını kontrol edin.

  • Deprem anlarını tekrar tekrar hatırlayabilir, yaşananlarla ilgili rüyalar ya da gündüz düşleri görebilir, olay sanki yeniden oluyormuş gibi hissedebilirsiniz.
  • Olayın tamamını ya da bazı kısımlarını hatırlayamayabilir, depremin olduğu eve giremez, insanlardan uzaklaşır, olayla ilgili konuşmayı istemeyebilirsiniz.
  • Uykusuzluk, sinirlilik, çabuk öfkelenme, aşırı irkilme, çarpıntı, titreme, nefes almakta zorluk yaşayabilirsiniz.
  • Geleceğinizin kalmadığı duygusuna kapılabilirsiniz.
  • Yakınlarınızın yaşamlarını yitirmesi ile ilgili olarak kendinizi suçlu hissedebilirsiniz. Yakınlarınızın öldüğünü kabul edememe, inkar etme ya da her an dönecekmiş gibi hissetmeniz yas aşamalarına dahildir ve beklenen duygulanımlardır.

Ancak bu yakınmalar bir iki hafta içinde azalmıyorsa, yaşamınızı güçleştiriyorsa, baş etmede zorlanıyorsanız bölgedeki size yardımcı olmaya hazır ruh sağlığı uzmanlarına ya da ruh sağlığı uzmanı bulunan sağlık merkezleri̇ne başvurabilirsiniz.

Deprem Alanında Kendinizi Daha İyi Hissetmek İçin Neler Yapabilirsiniz?

Kaygı ve buna bağlı sık soluma, çarpıntı, nefes almakta güçlük gibi belirtiler ortaya çıkabilir, bunlar kişinin kendisini tehlike altında hissettiğinde meydana gelen olağan belirtilerdir.

Kaygı insanı çıldırtmaz ancak çıldıracakmış, ölecekmiş gibi hissettirir. Yaşadığınız olaylardan dolayı kendinizi tehlike altında hissettiğinizde bedeninizde de çarpıntı, nefes darlığı, bulantı, titreme, göğsünüzde baskı hissi gibi belirtilerin ortaya çıkması doğaldır. Kaygınız azaldığında bu belirtiler kendiliğinden ortadan kaybolacaktır.

Arkadaşlar, aile, komşularla olan olumlu ve destekleyici ilişkilerinizi sürdürün. Sosyal destek kişilerin ruhsal travma sonrası etkilenmeleri üzerinde iyileştirici etkiye sahiptir. Duygularınızı, üzüntünüzü bastırmaya çalışmayın.

Sizi rahatlatan şeyler her neyse fırsat bulduğunuzda onları yapmaya çalışın. Çok yoğun endişe hissediyorsanız nefes egzersizleri, gevşeme egzersizleri iyi gelebilir, inancınıza göre dualardan ve meditasyondan yararlanabilirsiniz. Size neyin iyi geldiğini düşünüyorsanız zihninizde ona yer açmaya çalışabilirsiniz.

Deprem alanında kendi arasında konuşan bireylerden bile asılsız bilgiler edinebileceğinizi unutmayın, kendi zihninizi berrak tutmaya ve motivasyonunuzu kaybetmemeye çalışın.

Bir deprem yaşamış ve hala depremden etkilenen bölgede bulunan kişiler için psikolojik etkiyi yönetmek zor olabilir. Yararlı olabilecek bazı stratejiler şunlardır:

· Bir günlük tutabilirsiniz. Düşüncelerinizi ve duygularınızı yazmak duygularınızı daha iyi anlamanıza yardımcı olabilir.

· Yaratıcı faaliyetlerde bulunabilirsiniz. Resim yapmak, çizim yapmak veya yazmak gibi yaratıcı faaliyetler, duygular için olumlu bir çıkış yolu sağlayabilir.

· Ne kadar küçük görünürlerse görünsünler, minnettar olduğunuz şeylere odaklanın, bakış açınızı değiştirmenize ve ruh halinizi yükseltmenize yardımcı olabilir.

· Stresi ve kaygıyı azaltmak için fiziksel aktivitelere katılabilirsiniz. Egzersizin, ruh halinizi iyileştirebilecek ve daha iyi hissetmenize yardımcı olabilecek endorfini salgılayacaktır.

· Bir rutin oluşturabilirsiniz. Bir rutin oluşturmak ve ona bağlı kalmak, yaşamınıza bir normallik ve istikrar duygusu getirmenize yardımcı olabilir.

· Mizahı kullanabilirsiniz. Mizah, stres ve kaygıyı yönetmenize yardımcı olan güçlü bir araç olabilir.

Herkesin deneyiminin benzersiz olduğunu ve bir kişi için işe yarayanın bir başkası için işe yaramayacağını unutmamak önemlidir. En önemli şey, sizin için en iyi olanı bulmak ve gerekirse arkadaşlarınızdan, ailenizden veya bir ruh sağlığı uzmanından destek almaktır.

Deprem Alanından Haber Alanlar

Neler hissetiğinizi etrafınızdakiler ile konuşmaya çalışın, bahsedin. Yardım yapıyor olmak size iyi gelebilir, doğru adreslerden yardımınızı ulaştırabilmek adına araştırma yapabilirsiniz. İnancınız bu yönde ise dua edebilir, enerji yollayabilir veya meditasyon yapabilirsiniz.

Deprem haberi aldıktan sonra kapalı ortamlara girmek ya da kalabalık yerlerde bulunmak sizin için kaygı verici ise kaygı düzeyiniz azalana dek tanıdığınız insanlarla bunları gerçekleştirmeyi deneyebilirsiniz.

Özellikle çocukların depreme ait görsellere ve videolara maruz kalmasını azaltın. Yetişkinler bazen görüntüleri izlemek ihtiyacı duyabilirler ancak tekrar tekrar, gün boyunca yıkım görüntülerini izlemek ruhsal etkilenmenizi arttıracaktır.

İlk günlerde uykusuzluk, iştahsızlık, bir şey yapmak istememe, halsizlik, çaresizlik, umutsuzluk hisleri olağandır. Bu nedenle sakinleştirici/yatıştırıcı ilaç ya da alkol kullanmayın, uykunuz günler içinde düzelecektir.

Bedeninizin bakımına özen gösterin, sağlığınızı olumsuz etkileyecek baş etme yöntemlerini kullanmayın. Sizi rahatlatan şeyler her neyse onları yapmaya çalışın. Çok yoğun endişe hissediyorsanız nefes egzersizleri, gevşeme egzersizleri iyi gelebilir.

Afet ve travmalardan sonra insanlar bir suçlu arama eğiliminde olabilirler. Söylentilere, yalan haberlere ve dedikodulara karşı dikkatli olun. Basit dedikodulardan doğaüstü açıklamalara kadar geniş bir yelpazede olan bu söylentiler olumsuz ve işlevsiz duyumlara neden olabilmektedir.














Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YALAN SÖYLEMEK

Çocukluk döneminde yalan söyleme davranışı sıkça görülebilir. Ancak, bu davranışın gelişimsel bir aşamın normal bir parçası olup olmadığı konusu karmaşıktır. Çünkü, çocuklar genellikle gerçek ve hayal arasındaki sınırları net bir şekilde anlamazlar, bu nedenle kendi yaratıcı dünyalarını gerçek ile birleştirebilirler. Bu durum, masal anlatma ve hayali oyunlar gibi normal gelişim belirtileridir.

3 ila 4 yaşları arasında, çocuklar gerçek ve hayal kavramları arasındaki farkı daha iyi anlamaya başlarlar. Ancak bu dönemde, çocuklar hala gerçekle hayal arasında geçiş yapabilir ve zaman zaman yalan söyleme eğiliminde olabilirler. Bu, çoğu durumda, çocuğun sosyal becerilerini geliştirmeye, kendini ifade etmeye çalışmasına ve çevresiyle etkileşimde bulunmasına yönelik normal bir gelişim aşamasıdır.

Ancak, 5 yaşından sonra çocukların yalan söyleme eğiliminde olmaları durumunda, bu durum daha dikkatlice incelenmeli ve altında yatan nedenler araştırılmalıdır. Özellikle sürekli, bilinçli ve başkalarını kandırmaya yönelik yalanlar, altta yatan sorunları işaret edebilir. Çocuklarda yalan söyleme davranışı genellikle çevresel etmenler, aile dinamikleri, duygusal sorunlar veya gelişimsel sorunlarla ilişkilidir.

Eğer bir ebeveyn, çocuğunun sürekli yalan söyleme eğiliminde olduğunu düşünüyorsa, bu durumu bir çocuk uzmanına veya psikologa danışmak önemli olabilir. Uzmanlar, çocuğun gelişimini değerlendirerek, aile iletişimini anlayarak ve uygun stratejileri önererek yardımcı olabilirler.


İnsanlar arasındaki iletişim, güvene dayalı bir temel üzerine inşa edilmiştir. Ancak, hayatın her alanında karşımıza çıkan yalanlar, bu temeli sarsabilir. Peki, bir kişi neden yalan söyler? Bu kompleks sorunun cevabı, psikolojik, sosyal ve kültürel faktörleri içerir.

Korunma İhtiyacı
İnsanlar, genellikle duygusal olarak zorlandıkları durumlarda veya cezalandırılma korkusuyla karşılaştıklarında yalan söyleme eğilimindedirler. Bu, bireyin kendini koruma içgüdüsünden kaynaklanabilir. Örneğin, bir hata yaptığında ceza almamak veya bir ilişkideki sorunları gizlemek adına yalan söylemek, kişinin kendini koruma refleksidir.

Toplumsal Beklentiler ve Onay Arayışı
Toplumsal normlar, bireylerin davranışlarını şekillendiren önemli bir faktördür. Bir kişi, toplumun beklentilerine uymak, onaylanmak veya olumsuz bir tepki almamak adına yalan söyleyebilir. Toplumun değerleri ve normları, bireyin davranışlarını şekillendirirken, bu baskılar altında bir kişi, gerçekleri çarpıtarak veya gizleyerek toplum tarafından kabul görmeye çalışabilir.

Duygusal Kaçış ve İhtiyaçları Giderme
Bazı durumlarda, insanlar duygusal acıdan kaçmak veya başkalarının beklentilerine cevap vermek adına yalan söyleyebilirler. Bu, kişinin içsel çatışmalarını hafifletme veya duygusal ihtiyaçlarını giderme amacını taşıyabilir. Duygusal bir kaçış yolu olarak yalan söylemek, bireyin kendi duygusal zorluklarından geçici bir süreliğine uzaklaşmasını sağlar.

Kontrol ve Manipülasyon
Bazı insanlar, çevrelerini kontrol etme veya başkalarını manipüle etme amacıyla bilinçli bir şekilde yalan söyleyebilirler. Bu durumda, kişi, başkalarının düşünce ya da davranışlarını etkileyerek kendi çıkarlarını koruma amacındadır. Kontrol arayışı, bireyin çevresindeki olayları şekillendirme ve etkileme arzusundan kaynaklanabilir.

Kendi İmajını Koruma
Bireyler, toplum içindeki statülerini ve itibarlarını korumak adına yalan söyleme eğiliminde olabilirler. İmajlarının zarar görmesini istemeyen kişiler, hatalarını gizlemek veya başkalarına daha olumlu bir ışık altında görünmek için yalan söyleyebilirler.

Yalan söylemenin pek çok nedeni olabilir ve bu nedenler genellikle karmaşıktır. İnsan psikolojisi, sosyal dinamikler ve kültürel faktörler, bireyin yalan söyleme eğilimini etkileyen temel unsurlardır. Ancak, dürüstlüğün ve açıklığın önemi unutulmamalıdır; çünkü sürdürülebilir ve sağlıklı ilişkilerin temeli, güven ve dürüstlük üzerine kuruludur.


DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders – 5th Edition), Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından geliştirilen ve psikiyatrik hastalıkların tanısal kriterlerini belirleyen bir kılavuzdur. DSM-5’te, yalan söylemeyi bir bölüm veya hastalık olarak tanımlayan özel bir bozukluk bulunmamaktadır. Ancak, bazı durumlarda yalan söyleme davranışı, belirli psikiyatrik bozuklukların bir belirtisi olarak ortaya çıkabilir. Örneğin, antisosyal kişilik bozukluğu, kişinin toplumsal normlara ve başkalarının haklarına saygı göstermeme eğiliminde olduğu bir durumdur ve bu kişiler yalan söyleme, aldatma ve manipülasyon gibi davranışlarda bulunabilirler. Ancak, yalan söyleme davranışı tek başına bir bozukluğu tanımlamaz; bu davranışın altında yatan nedenler ve diğer belirtiler de değerlendirilmelidir.

Patolojik yalan söyleme “pseudologia fantastica” veya “mitomania” olarak bilinen bir durum vardır. Bu durum, kişinin sürekli olarak yalanlar söyleme eğiliminde olduğu, çoğu zaman bu yalanların gerçekçi olmadığı ve çevresindeki insanları etkileyebilecek büyüklükte olabildiği bir durumu ifade eder. Patolojik yalan söyleme, genellikle bireyin bilinçli bir şekilde yalan söylediği bir durumdan farklıdır. Patolojik yalan söyleyen kişiler, çoğu zaman bu davranışlarını kontrol etmekte zorlanır ve yalanlarını sürdürmek için çeşitli stratejiler kullanabilirler. Patolojik yalan söyleme genellikle altta yatan psikiyatrik bozukluğun belirtisi olarak kabul edilir. Bu durum, kişilik bozuklukları, bipolar bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk gibi çeşitli psikiyatrik rahatsızlıklarla ilişkilendirilebilir.

Bu tür durumlarla ilgili tanı ve tedavi, bir psikiyatrist ve psikolog tarafından yapılmalıdır. Uzmanlar, bireyin durumunu değerlendirecek ve uygun bir tedavi planını önererek kişiye destek olacaklardır.













Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DUYGU OKUMAYA ÇALIŞMAK

‘tamam bu duyguyu da ben senin yerine üstlenirim’

Çocukluk dönemi, bireyin duygusal ve psikolojik gelişiminin temellerinin atıldığı önemli bir evredir. Özellikle duyguları anlama ve sürdürme çabası gösteren çocuklar, bu süreçte kendilerini ifade etme, empati kurma ve çevreleriyle etkileşimde bulunma konularında önemli beceriler kazanırlar.

Duygusal ifadeleri anlamada daha yetenekli olabilirler. Empati, başkalarının duygusal durumlarını anlama ve bu duyguları paylaşma yeteneği olarak tanımlanır. Duygu okuma çabası, çocuğun empatik yeteneklerini geliştirmesine katkı sağlar.

Sosyal etkileşimlerde daha başarılı olma eğilimindedirler. Duygusal ifadeleri doğru bir şekilde anlamak, çocuğun çevresiyle daha derin bağlar kurmasına ve olumlu ilişkiler geliştirmesine olanak tanır.

Çocukların kendi duygusal durumlarına daha hakim olmalarına yardımcı olabilir. Bu da stresle başa çıkma yeteneklerini geliştirebilir. Duygu okuma sayesinde, çocuklar duygusal zorluklarla başa çıkma stratejileri geliştirmeyi öğrenirler.

Çocuğun bilişsel gelişimine de katkıda bulunabilir. Duygusal ifadeleri anlamak, zihinsel süreçleri harekete geçirir ve çocuğun dikkatini odaklamasına yardımcı olabilir. Bu, öğrenme ve problem çözme becerilerini geliştirebilir.

Çocuğun kendi duygusal dünyasını anlamasına ve bu bağlamda öz bilinç geliştirmesine katkı sağlar. Bu süreç, çocuğun kendi kimliğini keşfetmesine ve benlik saygısını güçlendirmesine yardımcı olabilir.

Duygu okuma, insanların duygusal zekalarını geliştirmelerine yardımcı olan önemli bir beceridir.

İnsanların duygusal durumlarını anlamak için aktif dinleme önemlidir. Karşımızdaki kişiye tam dikkatle kulak vermek, duygusal ipuçlarını kaçırmamızı engeller.

Mimikleri, vücut dillerini ve ses tonlarını doğru bir şekilde okumak, duygu okuma becerisini artırır. İnsanların duygusal ifadelerini doğru bir şekilde anlamak, güçlü bir iletişim kurmamıza olanak sağlar. (Bilişsel çarpıtma hakkında okumak için tıklayınız)

Empatiyi geliştirmek için günlük hayatta küçük egzersizler yapmak le başkalarının yerine kendimizi koyarak düşünmek, duygusal zekamızı güçlendirir.

ANCAK, çocukluk döneminde duygu okuma çabası gösteren bir çocuğun yetişkinlikte alınganlık veya her şeyi üstlenme eğilimi gibi etkilerle karşılaşması da olasıdır.

Çocukluk döneminde duygu okuma çabası gösteren bir çocuk, duygusal ifadeleri doğru bir şekilde anlamaya çalışırken, çevresindeki duygusal durumları hassas bir şekilde algılayabilir. Yetişkinlikte bu durum devam ederse, birey küçük olayları abartabilir, eleştirilere daha duyarlı tepkiler verebilir ve ilişkilerinde daha fazla hassasiyet gösterebilir.

Duygu okuma çabası gösteren bir çocuk, çevresindeki duygusal durumları anlama konusunda gelişmiş bir beceriye sahip olabilir. Ancak, bu durum bazen çocuğun her şeyi üstlenme eğilimine girmesine neden olabilir. Herhangi bir olumsuz durumu çözme veya başkalarının mutluluğu için sorumluluk almak isteyebilir. Bu durum yetişkinlikte, kişinin kendi sınırlarını zorlaması, başkalarının sorumluluklarını üstlenmesi ve bu nedenle aşırı stres altında kalması gibi sorunlara yol açabilir.

Duygu okuma çabası gösteren bir çocuk, çevresindeki insanların duygusal durumlarını anlama konusunda güçlü bir empatiye sahip olabilir. Ancak, bu durum bazen aşırı duygu yüklenimine neden olabilir. Yetişkinlikte, başkalarının duygusal zorluklarına aşırı duyarlılık göstermek ve bu yükü taşımak, kişinin kendi duygusal sağlığını etkileyebilir.










Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan