3O’LU YAŞLARIN KAYGISI

Neden Hâlâ Yetersiz Hissediyorum?

30’lu yaşlarda kaygı, yalnızca gelecekte ne olacağını düşünmekle ilgili değildir. Bazen insanın hayatında pek çok şey yolunda görünürken bile kendisini geride kalmış, yetersiz veya güvende hissetmemesiyle ortaya çıkar.

Sabah alarm çaldığında aklınıza gelen ilk şey gün içinde yapmanız gerekenler olabilir. İşe yetişmek, biriken mesajlara dönmek, ekonomik sorumlulukları karşılamak, ilişkinize zaman ayırmak, ailenizle ilgilenmek ve bir yandan da kendiniz için bir şeyler yapmak…

Günün sonunda çoğu işi tamamlamış olsanız bile zihninizin bir köşesinde aynı düşünce kalabilir:

“Daha fazlasını yapmam gerekiyor.”

Belki işiniz var, kendi hayatınızı sürdürebiliyorsunuz ve dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor. Belki uzun zamandır emek verdiğiniz bir kariyeriniz, bir ilişkiniz veya gerçekleştirdiğiniz önemli hedefleriniz var. Buna rağmen içinizde bir şeylerin eksik olduğu hissi devam ediyor olabilir.

Bazen bu his, henüz ulaşamadığınız hedeflerden kaynaklanır. Bazen de ulaştığınız hiçbir hedefin size beklediğiniz kadar uzun süreli bir rahatlama sağlamamasından…

30’lu yaşlarda kaygı, çoğu zaman yalnızca hayatın nasıl gittiğiyle değil, hayatınızın gidişatını kendiniz hakkında neyin kanıtı olarak gördüğünüzle de ilgilidir.

Bu nedenle kendinize yalnızca “Hayatımda ne eksik?” diye sormak yeterli olmayabilir. Bir başka soru da şudur: “Hayatımın şu anki hâlini neden kendimle ilgili bir başarısızlık gibi yorumluyorum?”

30’lu yaşlarda kaygı neden artabilir?

Otuzlu yaşlar, bir yandan seçeneklerin hâlâ mevcut olduğu, diğer yandan alınan kararların sonuçlarının daha görünür hâle geldiği bir dönem olabilir.

Kariyer, maddi bağımsızlık, romantik ilişkiler, evlilik, çocuk sahibi olma kararı, yaşanılan şehir, sosyal çevre ve aile sorumlulukları… Bu alanların her biri ayrı bir karar ve belirsizlik içerir.

Üstelik insan bu dönemde yalnızca kendi istekleriyle değil, çevresinden gelen beklentilerle de karşı karşıya kalabilir. Ailenin ne düşündüğü, arkadaşların hangi aşamada olduğu, iş çevresinde kimlerin ilerlediği ve toplumun başarıya ilişkin ölçütleri, kişinin kendi hayatını değerlendirme biçimini etkileyebilir.

Türkiye’de ekonomik belirsizlikler, artan yaşam maliyetleri, konut sahibi olmanın zorlaşması ve gelecek planlarını yaparken yaşanan güçlükler de bu baskıya eklenebilir. Her kaygıyı yalnızca kişinin düşünce biçimiyle açıklamak, gerçek yaşam koşullarını göz ardı etmek olur.

Ancak benzer koşullarda yaşayan insanların kaygıyla ilişkileri farklı olabilir. Çünkü kaygıyı yalnızca yaşanan olaylar değil, bu olaylara yüklediğimiz anlamlar ve belirsizlik karşısında geliştirdiğimiz baş etme biçimleri de etkiler.

Örneğin iş yerinde terfi alamamak bir kişi için hayal kırıklığı yaratırken başka biri için “Yeterince iyi değilim ve hiçbir zaman başarılı olamayacağım” düşüncesini tetikleyebilir. İlk durumda kişi belirli bir sonuçla karşı karşıyadır. İkinci durumda ise bu sonuç, kişinin bütün değerini belirleyen bir ölçüte dönüşür.

Bu ayrım, 30’lu yaşlarda yaşanan kaygıyı anlamak açısından önemlidir.

Herkes ilerliyor, ben yerimde sayıyorum: Kendini başkalarıyla karşılaştırmak

Bir arkadaşınız ev almış olabilir. Bir başkası evlenmiş, çocuk sahibi olmuş veya işinde yönetici pozisyonuna yükselmiş olabilir. Sosyal medyada birinin yeni işini, tatilini, evini ya da hayatındaki önemli bir gelişmeyi görürsünüz.

Bir an için onun adına sevinebilirsiniz. Ardından, fark etmeden kendi hayatınızı değerlendirmeye başlayabilirsiniz.

“Ben neden hâlâ bu noktada değilim?”

“Bu yaşta bunları başarmış olmam gerekmiyor muydu?”

“Yanlış kararlar mı verdim?”

Bu soruların arkasında her zaman kıskançlık bulunmaz. Bazen kişi, başkalarının hayatını kendi geleceğinin bir ölçüsü olarak kullanmaya başlar. Başkasının ilerlemesi, kendi hayatında eksik olan bir şeyin kanıtı gibi algılanabilir.

Karşılaştırmanın zorlayıcı tarafı, çoğu zaman iki insanın gerçek yaşam koşullarının karşılaştırılmamasıdır. Bir başkasının görünen sonucu, kişinin kendi hayatındaki bütün belirsizliklerle yan yana getirilir. Üstelik karşılaştırma ölçütleri sürekli değişebilir.

İşinizde başarılı olduğunuzda bu kez gelirinizin yeterli olup olmadığını düşünebilirsiniz. Geliriniz arttığında ev sahibi olmayı, ev sahibi olduğunuzda ilişkinizi veya aile hayatınızı sorgulayabilirsiniz.

Böylece hedefe ulaşmak, kalıcı bir tatmin sağlamaktan çok yeni bir eksiklik alanı yaratabilir.

Burada üzerinde durulması gereken soru şudur: Kendi hayatınızı gerçekten istediğiniz şeylere göre mi değerlendiriyorsunuz, yoksa belirli bir yaşta ulaşmanız gerektiğine inandığınız ölçütlere göre mi?

Bu sorunun yanıtı, kişinin kendi ihtiyaçlarıyla dışarıdan öğrendiği beklentileri birbirinden ayırmasına yardımcı olabilir.

Para kazanıyorum ama kendimi güvende hissetmiyorum

30’lu yaşlarda kaygının önemli kaynaklarından biri ekonomik gelecektir.

Kira, kredi, faturalar, birikim yapma ihtiyacı, emeklilik düşüncesi ve beklenmedik harcamalar… Kişi çalışıyor, gelir elde ediyor ve sorumluluklarını yerine getiriyor olsa bile gelecekte aynı koşulları sürdürebilip sürdüremeyeceğinden emin olamayabilir.

Bazen bu kaygı, gerçekçi ekonomik risklere dayanır. Bazen de belirsizlik, zihinde sürekli kontrol edilmesi gereken bir tehlikeye dönüşür.

Banka hesabını tekrar tekrar kontrol etmek, sürekli daha fazla kazanması gerektiğini düşünmek, dinlenirken bile çalışmadığı için suçluluk hissetmek veya gelecekte karşılaşabileceği bütün sorunlara şimdiden çözüm bulmaya çalışmak bu döngünün parçaları olabilir.

Kişi kendisine, “Biraz daha para kazanırsam rahatlayacağım” diyebilir. Ancak gelir arttığında rahatlama kısa sürüyor ve zihin hemen başka bir risk buluyorsa, sorun yalnızca gelir miktarı olmayabilir.

Burada ekonomik koşulların ötesinde, güvende hissetmenin hangi şartlara bağlandığını da anlamak gerekir.

Güvende hissetmek için her ihtimale hazırlıklı olmak, hiçbir hata yapmamak veya geleceği mümkün olduğunca kontrol etmek gerektiğine inanıyorsanız, hayatın doğal belirsizlikleri sürekli bir tehdit gibi algılanabilir.

Psikoterapi, gerçekçi finansal sorunlarla kaygının büyüttüğü olasılıkları birbirinden ayırmayı ve kişinin belirsizlik karşısındaki tepkilerini anlamayı destekleyebilir. Amaç riskleri yok saymak değil, hayatın bütün risklerini tek başınıza ve sürekli zihninizde çözmeye çalışmak zorunda olmadığınızı fark etmektir.

Başarılı olmak neden hiçbir zaman yeterli gelmiyor?

Bazı insanlar için başarı yalnızca ulaşılmak istenen bir hedef değildir. Başarı, kendilerini değerli, yeterli veya kabul edilebilir hissetmelerinin de koşulu hâline gelmiştir.

Bu durumda dinlenmek tembellik, hata yapmak yetersizlik, yardım istemek güçsüzlük gibi algılanabilir. Bir işi iyi yapmak yeterli olmaz; kusursuz yapmak gerekir. Bir hedefe ulaşmak rahatlatmaz; sıradaki hedefin sorumluluğunu getirir.

Örneğin iş yerinde önemli bir projeyi tamamladığınızı düşünelim. Çevreniz sizi takdir ediyor olabilir. Siz ise yaptığınız işin iyi yanlarından çok gözden kaçırdığınız küçük bir ayrıntıyı düşünüyor olabilirsiniz.

Zihniniz şöyle diyebilir:

“Daha iyisini yapabilirdim.”

“Bunu zaten yapmam gerekiyordu.”

“Bir dahaki sefere hata yaparsam ne olacak?”

Bu düşünce biçiminde başarı, kişinin kendisini takdir edebileceği bir deneyim olmaktan çıkar. Yalnızca başarısızlık ihtimalini bir süreliğine erteleyen bir sonuca dönüşür.

Bu döngü zamanla tükenmişlik, erteleme, karar vermekte zorlanma ve sürekli kendini eleştirme ile ilişkili hâle gelebilir.

Çünkü insan, yeterli olduğunu hissetmek için sürekli yeni bir kanıt üretmek zorunda kaldığında, elde ettiği hiçbir sonuç kalıcı olarak yeterli olmayabilir.

“Bir şeyi iyi yapmadığımda, yalnızca o konuda mı başarısız hissediyorum, yoksa kendimi bütünüyle yetersiz biri olarak mı görüyorum?”

Bu iki deneyim birbirinden farklıdır. Birincisi belirli bir durumla ilgilidir. İkincisi ise kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin daha geniş bir örüntüsüne işaret edebilir.

İlişkim var ama neden kendimi yalnız hissediyorum?

30’lu yaşlarda ilişki kaygısı her zaman bir ilişkiye sahip olup olmamakla ilgili değildir. Bazen insan bir ilişkinin içindeyken de anlaşılmadığını, görülmediğini veya duygusal olarak yalnız kaldığını hissedebilir.

Günlük hayatın sorumlulukları arttıkça çiftler arasındaki ilişki, farkında olmadan bir iş bölümüne dönüşebilir. Kim neyi ödeyecek, hangi iş yapılacak, aile ziyaretleri ne zaman gerçekleştirilecek, evin sorumluluklarını kim üstlenecek?

Bütün bunlar önemlidir. Ancak ilişkinin duygusal tarafı sürekli ertelendiğinde, iki insan aynı hayatı paylaşıyor olsa bile birbirinden uzaklaşabilir.

Birlikte geçirilen zaman azalabilir. Konuşmalar gündelik sorumluluklarla sınırlanabilir. Bir taraf sürekli daha fazla ilgi beklerken diğer taraf iş, para veya gelecek kaygıları nedeniyle kendisini geri çekebilir.

Bazen sorun açık bir çatışma değildir. Kişi, ilişkide bir şeylerin eksildiğini hisseder ama bunu nasıl ifade edeceğini bilemez.

“Bu kadar şeyi birlikte yapıyoruz, daha ne istiyorum?”

“Beni sevdiğini biliyorum ama neden kendimi bu kadar yalnız hissediyorum?”

“İhtiyaçlarımı söylersem fazla talepkâr mı olurum?”

Bu soruların yanıtı her ilişkide aynı değildir. Bazen iletişim biçimleri, bazen karşılanmayan duygusal ihtiyaçlar, bazen de kişilerin yakınlık ve çatışma karşısında geliştirdiği alışkanlıklar üzerinde durmak gerekir.

Ayrıca 30’lu yaşlarda bekâr olmak da kendi başına bir sorun veya psikolojik yetersizlik göstergesi değildir. Ancak kişi, ilişki durumunu kendi değerinin ölçüsü hâline getiriyorsa veya istemediği bir ilişkiye yalnız kalmamak için devam ediyorsa bu durum ayrıca değerlendirilebilir.

Önemli olan, toplumun ilişkilere dair takvimine uymak değil; nasıl bir ilişki istediğinizi, hangi ihtiyaçlarınızı ifade edebildiğinizi ve ilişkilerde kendinize nasıl bir yer açtığınızı anlayabilmektir.

Evlenmeli miyim, çocuk sahibi olmalı mıyım, doğru zamanda mıyım?

Bazı kararlar yalnızca kişisel isteklerle ilgili değildir. Aile beklentileri, toplumsal normlar, biyolojik zamanlamaya ilişkin kaygılar ve ekonomik koşullar da karar sürecine eşlik edebilir.

Kişi bir yandan ne istediğini anlamaya çalışırken diğer yandan yanlış karar vermekten korkabilir.

Çocuk sahibi olmayı isteyip istemediğinden emin olmayabilir. Evliliğe hazır hissedip hissetmediğini sorgulayabilir. Mevcut ilişkisinin geleceğini değerlendirmek isteyebilir. Ya da hayatında önemli bir değişiklik yapmak istediği hâlde bunun için geç kaldığını düşünebilir.

Böyle durumlarda zihnin kesinlik araması anlaşılabilir. İnsan, önemli bir kararın olumsuz sonuçlarıyla karşılaşmak istemez. Ancak bazen doğru kararı bulma çabası, karar vermeyi mümkün kılmak yerine zorlaştırır.

Kişi bütün ihtimalleri değerlendirmeye, gelecekte pişman olup olmayacağını hesaplamaya ve başkalarının ne düşüneceğini öngörmeye çalışır. Sonuçta karar ertelenir; karar ertelendikçe belirsizlik uzar ve kaygı artar.

Burada önemli bir ayrım vardır: Karar vermekte zorlanmak her zaman ne istediğinizi bilmediğiniz anlamına gelmez. Bazen ne istediğinizi bilseniz bile bunun sonuçlarını, kayıplarını veya başkalarının tepkisini göze almak zor gelebilir.

Her önemli karar, bir seçeneğe yönelirken diğer bazı seçeneklerden vazgeçmeyi içerir. Tamamen risksiz bir karar aramak, hayatın doğasında bulunan bu gerçeği ortadan kaldırmaz.

Kendi isteklerinizi, korkularınızı ve üzerinizdeki beklentileri birbirinden ayırmak, karar sürecini daha anlaşılır hâle getirebilir. Amaç hiç şüphe duymadan karar vermek değil, belirsizlik varken de kendi değerleriniz doğrultusunda seçim yapabilmektir.

Herkesin sorumluluğunu üstleniyorum ama kendime sıra gelmiyor

30’lu yaşlarda birçok insan aynı anda birden fazla rolü sürdürmeye çalışır: çalışan, partner, evlat, ebeveyn, arkadaş ve bazen ailesinin diğer üyeleri için temel destek kaynağı…

Özellikle ebeveynlerin yaşlanmaya başlaması, aile içindeki sorumlulukların artması veya iş ve ev yaşamındaki yükün tek kişide toplanması, kişinin kendisine ayırabildiği zamanı azaltabilir.

Gününüz başkalarının ihtiyaçlarına göre şekilleniyor olabilir. Birinin sorununu çözmek, bir başkasının işini tamamlamak, evde eksik olanı fark etmek, ailedeki bir krizi yönetmek…

Siz yapmazsanız işlerin aksayacağını düşünüyor olabilirsiniz. Yardım istemek daha fazla açıklama yapmayı gerektiriyor, sorumluluğu paylaşmak ise bazen işi kendiniz yapmaktan daha yorucu geliyor olabilir.

Bu durum dışarıdan bakıldığında güçlü ve becerikli olmak gibi görünebilir. Ancak sürekli sorumluluk üstlenmek, kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesini ve ifade etmesini zorlaştırabilir.

Bir süre sonra dinlenmek bile suçluluk yaratabilir. Kendinize zaman ayırdığınızda yapmanız gereken işleri düşünür, sınır koyduğunuzda birilerini hayal kırıklığına uğratmaktan çekinebilirsiniz.

Burada mesele, başkalarına yardım etmenin yanlış olması değildir. Mesele, yardım etmediğinizde kendinizi kötü biri, yetersiz biri veya sorumsuz biri gibi hissetmeniz olabilir.

“Bir sorumluluğu üstlenmediğimde gerçekten ne olacağından korkuyorum? İşlerin aksamasından mı, başkalarının tepkisinden mi, yoksa artık ihtiyaç duyulan kişi olmamaktan mı?”

Bu sorular, kişinin sorumluluklarla kurduğu ilişkiyi anlamasına yardımcı olabilir. Çünkü bazen aşırı sorumluluk almak yalnızca yapılması gereken işlerin çokluğuyla değil, kişinin kendisine biçtiği rolle de ilişkilidir.

Dinlenirken bile suçluluk duymak

Bir gün hiçbir şey yapmadan dinlenmek istediğinizi düşünün. Yapılacak işleriniz vardır. Belki mesleki olarak ilerlemeniz, spor yapmanız, evinizi düzenlemeniz veya sevdiklerinize zaman ayırmanız gerekiyordur.

Dinlenmeye başladığınızda zihniniz size yapılmayanları hatırlatır.

“Bu zamanı daha verimli kullanabilirdim.”

“Bugün de hiçbir şey başaramadım.”

“Böyle devam edersem geride kalacağım.”

Böylece dinlenmek, ihtiyaç duyduğunuz bir mola olmaktan çıkar ve tamamlamanız gereken yeni bir göreve dönüşür. Kendinizi dinlenmeye hak kazanmak için önce bütün sorumluluklarınızı yerine getirmek zorunda hissedebilirsiniz.

Oysa sorumluluklar çoğu zaman tamamen bitmez. Bir işi tamamladığınızda diğeri ortaya çıkar. Her şeyin tamamlandığı, hiçbir belirsizliğin kalmadığı ve bütün koşulların ideal olduğu günü beklerseniz, kendinize ayıracağınız zaman sürekli ertelenebilir.

Bu durum, kişinin yalnızca iş yükünü değil, kendi değerini üretkenlikle ilişkilendirme biçimini de düşündürür.

Kendinize değer vermek için sürekli bir şey başarmanız gerektiğine inanıyorsanız, durduğunuz anlarda kendinizle baş başa kalmak zorlaşabilir.

Bu nedenle dinlenmekte zorlanan birine yalnızca “Kendine zaman ayır” demek yeterli olmayabilir. Asıl mesele, kendine zaman ayırdığında ortaya çıkan suçluluğu ve bu suçluluğun hangi düşüncelerle beslendiğini anlamaktır.

30’lu yaşlarda kaygı ne zaman profesyonel destek gerektirir?

Kaygı, belirsizlik karşısında ortaya çıkabilen doğal bir duygudur. Önemli kararlar verirken, ekonomik zorluklarla karşılaşırken veya ilişkilerde sorun yaşarken kaygılanmak tek başına bir psikolojik bozukluk anlamına gelmez.

Ancak kaygı sürekli hâle geldiğinde, kişinin günlük yaşamını belirgin biçimde zorlaştırdığında veya kendisini iyi hissetmesini engellediğinde profesyonel destek düşünmek anlamlı olabilir.

Örneğin:

  • Gelecekle ilgili düşünceler zihninizde sürekli dönüyor ve düşünmeyi durdurmakta zorlanıyorsanız,
  • Bir karar vermeden önce bütün ihtimalleri tekrar tekrar değerlendirme ihtiyacı duyuyorsanız,
  • Başarılarınızın tadını çıkaramıyor, sürekli bir sonraki eksikliğe odaklanıyorsanız,
  • İş, ilişki veya aile sorumlulukları nedeniyle kendinize ayırdığınız alan giderek daralıyorsa,
  • Dinlenirken suçluluk duyuyor, hata yapmaktan yoğun biçimde korkuyor veya kendinizi sık sık başkalarıyla karşılaştırıyorsanız,
  • Kaygınız uykunuzu, ilişkilerinizi, iş yaşamınızı ya da günlük işlevselliğinizi etkiliyorsa,

yaşadıklarınızı bir uzmanla değerlendirmek yararlı olabilir.

Bu belirtiler tek başına tanı koymak için yeterli değildir. Kaygının ne kadar süredir devam ettiği, hangi koşullarda arttığı, günlük yaşamınızı nasıl etkilediği ve başka belirtilerin bulunup bulunmadığı birlikte ele alınmalıdır.

Destek almak için mutlaka dayanamayacak noktaya gelmeyi beklemek de gerekmez. Bazen kişi hayatını sürdürebiliyor, sorumluluklarını yerine getiriyor ve dışarıdan iyi görünüyor olsa bile bunu büyük bir içsel çabayla yapıyor olabilir.

Psikoterapi, 30’lu yaşlarda yaşanan kaygıyı anlamaya nasıl yardımcı olabilir?

Kaygı yaşadığınızda ilk isteğiniz çoğu zaman bu duygudan bir an önce kurtulmak olabilir. Daha fazla kontrol etmek, daha çok çalışmak, bütün ihtimalleri düşünmek veya doğru kararı bulana kadar beklemek kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir.

Ancak bu yöntemler uzun vadede kaygıyı besleyen döngünün bir parçasına dönüşebilir.

Örneğin hata yapmaktan korktuğunuz için bir işi tekrar tekrar kontrol edebilirsiniz. Kontrol ettiğinizde kısa süreli rahatlama yaşarsınız. Fakat zihniniz zamanla ancak tekrar kontrol ettiğinizde güvende olabileceğinizi öğrenebilir. Bir sonraki sefer kontrol etme ihtiyacı yeniden ortaya çıkar.

Benzer biçimde, başkalarının onayını almak kendinizi geçici olarak daha iyi hissetmenizi sağlayabilir. Ancak kendi kararlarınıza güvenmek yerine sürekli dışarıdan güvence aramaya başladığınızda belirsizlik karşısındaki hassasiyetiniz devam edebilir.

Psikoterapide yalnızca kaygı yaratan olayları konuşmak değil, bu olaylara nasıl tepki verdiğinizi ve bu tepkilerin zaman içinde nasıl yerleştiğini anlamak da önemlidir.

  • Kendinizden hangi koşullarda memnun olabiliyorsunuz?
  • Hata yapmak sizin için neden bu kadar zorlayıcı olabilir?
  • Belirsizlikle karşılaştığınızda kontrol etme, erteleme veya sürekli düşünme eğiliminiz nasıl ortaya çıkıyor?
  • İlişkilerinizde kendi ihtiyaçlarınızı ne ölçüde ifade edebiliyorsunuz?
  • Başkalarının beklentileriyle kendi isteklerinizi nasıl ayırt ediyorsunuz?
  • Hayatınızdaki gerçek sorunlarla, bu sorunların zihninizde yarattığı olasılıkları nasıl birbirinden ayırabilirsiniz?

Bu soruların yanıtları herkes için aynı değildir. Bu nedenle psikoterapi süreci kişinin yaşam öyküsü, mevcut güçlükleri, ihtiyaçları ve terapi hedefleri doğrultusunda şekillendirilir.

Bilişsel davranışçı terapi gibi yaklaşımlar kaygıyı sürdüren düşünce ve davranış örüntülerini anlamaya yönelik çalışmalar içerebilir. Kişinin geçmiş deneyimlerinin, kendisiyle ilgili inançlarının ve ilişki kurma biçimlerinin bugünkü yaşamını nasıl etkilediğini anlamak da ihtiyaçlara göre sürecin bir parçası olabilir.

Amaç kişinin bütün kaygılardan arınması veya hayatındaki her sorunu çözmesi değildir. Amaç, yaşadığı güçlükleri daha iyi anlaması, kendisi için daha işlevsel baş etme biçimleri geliştirmesi ve kararlarını yalnızca korkularının yönlendirmediği bir yaşam alanı oluşturabilmesidir.

Belki de kendinize sormanız gereken soru, neden daha fazlasını yapmadığınız değildir

30’lu yaşlarda hayatınızın her alanında aynı anda ilerlemek zorunda hissediyor olabilirsiniz. Daha başarılı olmak, daha çok kazanmak, ilişkinizi güçlendirmek, ailenize zaman ayırmak, sağlıklı yaşamak, geleceğinizi güvence altına almak ve bütün bunları yaparken kendinizi iyi hissetmek…

Bunların birçoğu sizin için gerçekten önemli olabilir. Sorun, bu isteklerin varlığı değil; hepsini aynı anda ve eksiksiz biçimde gerçekleştiremediğinizde kendinizi yetersiz hissetmeniz olabilir.

Bazen insan hayatını düzene sokmak için çok çaba harcar ama kendisiyle kurduğu ilişkiyi ihmal eder. Dışarıdaki sorumlulukları yerine getirirken içerideki kaygıyı, kırgınlığı, yorgunluğu veya karşılanmamış ihtiyaçları sürekli erteler.

Bir süre sonra her şeyi yönetebiliyor olmakla iyi hissetmek arasındaki fark daha belirgin hâle gelir.

Belki de kendinize şu soruları sormanın zamanı gelmiştir:

Gerçekten ne istiyorum?

Hangi hedefler benim için anlamlı, hangilerini geride kalmamak için takip ediyorum?

Bir şey başaramadığımda kendime nasıl davranıyorum?

Hayatımın şu anki hâlini olduğu gibi değerlendirebiliyor muyum, yoksa sürekli olması gereken hâliyle mi karşılaştırıyorum?

Bu soruların yanıtlarını hemen bulmanız gerekmiyor. Bazen insanın kendisini anlaması, hızlıca bir çözüm üretmesinden daha fazla zamana ihtiyaç duyar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

20’Lİ YAŞLARIN “HERKES BİR YERE VARIRKEN BEN NEREDEYİM?” HİSSİ

“Arkadaşlarım hayatlarını oturtuyor, ben hâlâ ne istediğimi bilmiyorum.”

“Herkes bir yere gidiyor gibi, ben yerimde sayıyorum.”

“Doğru işi, doğru alanı, doğru yönü bulamadım.”

“Bir şeyleri erteliyorum ama neden yaptığımı da anlayamıyorum.”

“Yaşıtlarım kadar iyi değilmişim gibi hissediyorum.”

Eğer bu cümlelerden biri size tanıdık geliyorsa, yaşadığınız şey yalnızca bir duraksama olmayabilir.

Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünüyor olabilir. Okuyorsunuz ya da çalışıyorsunuz. Çevreniz var. Ailenizin sizin için kurduğu planlar var. Ama içeride sürekli çalışan bir soru var: “Ben gerçekten ne istiyorum?” Ve bu soru yanıtsız kaldıkça yorucu bir yüke dönüşüyor.


20’li yaşlar neden bu kadar belirsiz?

Gelişim psikologu Jeffrey Arnett, 18 ile 29 yaş arasını “beliren yetişkinlik” olarak adlandırır. Ona göre bu dönemin beş belirgin özelliği vardır:

  • Kimlik keşfi
  • İstikrarsızlık
  • Kendine odaklanma
  • “Arada olma” hissi
  • Olasılıkların genişliği

Yani ne çocuksunuz ne de yetişkinliğin bütün yükünü taşımaya hazır hissediyorsunuz. Üstelik önceki kuşaklarda 20’li yaşların başında tamamlanan meslek, ilişki ve yerleşme adımları, bugün çok daha geç ve çok daha fazla seçenekle atılıyor.

Erik Erikson da bu dönemin temel görevini iki alanda tarif eder. Bir yanda henüz pekişmekte olan kimlik duygusu, diğer yanda derin ve karşılıklı bağlar kurabilme ihtiyacı vardır.

Bu nedenle 20’li yaşlardaki belirsizlik çoğu zaman kişisel bir başarısızlığın değil, dönemin kendisinin bir özelliğidir. Ama bunu bilmek, yaşadığınız hissi tek başına hafifletmeyebilir. Çünkü zihin gelişim kuramlarıyla değil, kıyaslarla çalışır.


“Herkes bir yere varıyor” hissi nereden geliyor?

Biri yüksek lisansa başlıyor.

Biri girişimini kuruyor.

Biri yurt dışında bir şirkete giriyor.

Biri terfisini paylaşıyor.

Ve siz kendi hayatınıza bakıyorsunuz.

Burada önemli bir ayrıntı var: Kendi hayatınızı perde arkasıyla, başkalarınınkini ise vitriniyle görüyorsunuz.

Siz kendi kararsız günlerinizi, kaygılarınızı, “yapamayacağım” dediğiniz geceleri biliyorsunuz. Başkalarının ise yalnızca seçilmiş anlarını görüyorsunuz.

Sosyal karşılaştırma kuramı, insanların kendilerini değerlendirirken başkalarını ölçüt aldığını söyler. Kendinizden “daha iyi durumda” gördüğünüz kişilerle sık karşılaştırma yapmak ise çoğu zaman motivasyon yerine yetersizlik hissini büyütür.

Böylece zihinde şu cümle yerleşir: “Herkes ilerliyor, ben geride kalıyorum.” Oysa bu cümle çoğu zaman gerçeği değil, eşitsiz bir kıyası yansıtır.


“Doğru seçimi” bulmaya çalışırken hiçbir şey seçememek

Başarı beklentisinin yüksek olduğu ailelerde ve çevrelerde yetişen gençlerde sık görülen bir inanç vardır:

Doğru bir seçenek vardır.
Yeterince düşünürsem onu bulabilirim.
Yanlış seçersem geri dönemem.

Bu inanç kâğıt üzerinde mantıklı görünür. Fakat pratikte kişiyi şu döngüye sokabilir: Ne yapacağımı bilmiyorum → doğru olanı bulana kadar bekliyorum → beklerken geride kaldığımı düşünüyorum → kaygım artıyor → karar vermek daha da zorlaşıyor

Sonra bir bakıyorsunuz, aylar geçmiş. Hiçbir şey seçmemişsiniz ama seçmemek de sizi rahatlatmamış. Çünkü sorun çoğu zaman bilgi eksikliği değildir. Sorun, yüzde yüz emin olma ihtiyacıdır.

Psikolog James Marcia’nın kimlik çalışmaları da sağlıklı bir kimliğin zihinde “doğru cevabı bulmakla” değil, keşfetmek ve deneyimlemek yoluyla oluştuğunu gösterir. Yani kendinizi tanımanın en güvenilir yolu çoğu zaman bir staj, bir proje, farklı bir alanda yapılan bir görüşme gibi küçük ve gerçek deneyimlerden geçer.

Düşünerek değil, deneyerek netleşirsiniz.


Erteleme: Tembellik mi, kaçınma mı?

Özgeçmişi güncellemek.

Başvuruyu göndermek.

Bir görüşme için mesaj yazmak.

Tez, proje ya da sınav hazırlığına başlamak.

Bir kararı vermek.

Bunları günlerdir, belki aylardır erteliyor olabilirsiniz. Ve her ertelediğinizde kendinize şunu söylüyor olabilirsiniz:

“Ben tembelim.”

Oysa erteleme çalışmaları, ertelemenin büyük ölçüde bir zaman yönetimi sorunu olmadığını gösterir. Erteleme çoğu zaman, görevin uyandırdığı rahatsız edici duygudan kısa vadede uzaklaşma çabasıdır.

Bu duygu şunlar olabilir:

  • Yetersiz kalma korkusu
  • Başarısız olma endişesi
  • Eleştirilme kaygısı
  • Ailenin beklentisini karşılayamama düşüncesi
  • “Yanlış seçersem” düşüncesi

Göreve bakıyorum → kaygı hissediyorum → erteliyorum → kaygım azalıyor → beynim “ertelemek rahatlatıyor” diye öğreniyor → bir sonraki görevde erteleme daha cazip hale geliyor

Bu nedenle “Biraz daha disiplinli ol” ya da “Hadi başla artık” demek çoğu zaman işe yaramaz. Hatta suçluluk duygusunu artırarak ertelemeyi besler.

Asıl soru : Bu görev benim için neden bu kadar ağır?


“Ne yapmak istediğimi bilmiyorum”

Yeni mezun olmuş, parlak bir akademik geçmişi olan bir genci düşünelim.

Üç farklı alanda iş fırsatı var. Ailesi bir yöne, arkadaşları başka bir yöne bakıyor. O ise haftalardır karar veremiyor.

Bir gün: “Kesinlikle bu alanda ilerlemeliyim.” diyor.

Ertesi gün: “Hayır, bu bana göre değil.”

Sonra araştırma yapıyor. Forumlara bakıyor. LinkedIn’de yaşıtlarının kariyerlerini inceliyor. Saatler geçiyor ama netlik gelmiyor.

Dışarıdan bakıldığında bu genç “çok dikkatli düşünüyor” gibi görünebilir. Ancak yaptığı şeyin önemli bir kısmı karar vermekten çok, yanlış seçme ihtimalinin yarattığı kaygıyı azaltmaya çalışmaktır.

Bazen bu gencin ihtiyacı doğru cevabı bulmak değildir. İhtiyacı, hangi cevabı seçerse seçsin onunla baş edebileceğine dair güveni geliştirmektir.


20’li yaşlarda gerçekten önemli olanlar neler?

İlişkilerin kalitesi. Yaşam boyu süren Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması, ilişkilerin kalitesinin ilerleyen yıllardaki sağlık ve esenliğin en güçlü yordayıcılarından biri olduğunu göstermiştir. Kariyer kadar ilişkilere de emek vermek uzun vadeli bir yatırımdır.

Küçük ama gerçek deneyimler. Beklemek kararsızlığın doğal sonucudur ancak bedelsiz değildir. Küçük deneyimler, sonraki seçimlerin ham maddesidir.

Duygu düzenleme becerileri. Planlama, karar verme ve dürtü kontrolüyle ilişkili beyin bölgelerinin olgunlaşması 20’li yaşların ortalarına kadar sürer. Bu beceriler bilinçli çalışmayla güçlendirilebilir.

Kendinize yaklaşım biçimi. Kendine sert eleştiriyle yaklaşanlar hata sonrasında daha çok kaçınma eğilimi gösterirken, kendine anlayışla yaklaşanlar yeniden denemeye daha açık olabilir.

Bağlanma örüntülerinin fark edilmesi. Erken dönem ilişki deneyimlerimiz, yetişkin ilişkilerindeki beklenti ve tepkilerimizi şekillendirir. Bu örüntüleri fark etmek, onları değiştirmenin ilk adımıdır.


Psikoterapide yön arayışı nasıl ele alınır?

Bu dönemde terapi, kişiye “şunu yap” demek değildir. Doğru yolu dışarıdan göstermek de değildir. Çünkü yön, başkasının cümlesiyle değil, kişinin kendi değerlerini, ihtiyaçlarını ve sınırlarını tanımasıyla belirginleşir.

Psikoterapi sürecinde kişinin:

  • kendi istekleri ile çevresinin beklentilerini ayırt etmesi,
  • hata yapmaya ve yetersiz kalmaya ilişkin inançları,
  • mükemmeliyetçi standartları,
  • belirsizliğe tahammülü,
  • kaygı ve kaçınma döngüleri,
  • erteleme örüntüleri,
  • karşılaştırmaya yatkınlığı ve kendini eleştirme biçimi,
  • ilişkilerdeki tekrar eden örüntüler

ele alınabilir.

Amaç, elinize hazır bir cevap vermek değildir. Amaç, kendi kararlarınızı daha net, daha az kaygıyla verebilecek bir kendini tanıma zemini kurmaktır.


Ne zaman psikolojik destek alınmalı?

Belirsizlik bu dönemin olağan bir parçasıdır. Ancak şu durumlardan biri ya da birkaçı haftalardır sürüyorsa profesyonel destek faydalı olabilir:

  • Yönsüzlük hissi uykunuzu, iştahınızı veya günlük işleyişinizi etkiliyorsa,
  • Kendinizi sürekli değersiz ya da “geride kalmış” hissediyorsanız,
  • Erteleme eğitiminize, işinize veya ilişkilerinize zarar veriyorsa,
  • Karar vermek sizi felç eden bir kaygıya dönüşmüşse,
  • Neyi kendiniz için, neyi başkaları için istediğinizi ayırt etmekte zorlanıyorsanız,
  • Dışarıdan başarılı görünürken içeride sürekli yoruluyorsanız.

Pek çok genç bunları tek başına çözmesi gerektiğini düşünür. Oysa yön bulma süreci yalnız yürünmek zorunda olan bir yol değildir. Erken dönemde alınan destek, aynı örüntülerin yıllarca tekrar etmesini önleyebilir.


Gerçekten yönsüz müyüm?

Yoksa yanlış seçim yapmaktan mı korkuyorum?

Başkalarının hayatına baktığımda neden bu kadar yetersiz hissediyorum?

Ertelediğim şeyin altında hangi duygu var?

Bu istek gerçekten benim mi, yoksa benden beklenen mi?

Hangi seçimi yaparsam yapayım, onunla baş edebileceğime inanıyor muyum?

….

Ve hayatınızın yönünü bulmak için her şeyi şimdiden bilmeniz gerekmez.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YURT HAYATI BAŞLIYOR

Uyum, Ayrılık ve Ebeveyn Kaygısı

“Çocuğum artık benimle yaşamayacak.”

Bazı ebeveynler için bu cümle, üniversite tercihinden ya da yurt seçiminden çok daha büyük bir değişimi ifade eder.

Çocuğun lise veya üniversite eğitimi için başka bir şehre ya da ülkeye gitmesi, aynı şehirde yurda veya ayrı bir eve taşınması; yalnızca yaşam alanının değişmesi değildir. Çocuk için bağımsızlaşmanın, ebeveyn için ise kontrolün ve günlük yakınlığın yeniden düzenlenmesinin başladığı bir dönemdir.

Üstelik bu geçiş yalnızca üniversite çağında yaşanmaz. Bazı çocuklar lise döneminde, hatta daha erken yaşlarda yatılı okul deneyimiyle ailelerinden fiziksel olarak ayrılabilir.

Bu nedenle “Çocuğum yurda alışır mı?” sorusunun yanında aslında başka bir soru daha vardır:

“Biz, birbirimizden ayrılmayı nasıl öğreneceğiz?”

Yurt hayatı çocuğun psikolojisini nasıl etkiler?

Yurda veya ayrı bir eve taşınmak, gelişimsel olarak önemli bir geçiş dönemidir.

Çocuk bir anda yalnızca yeni bir okula değil, yeni bir yaşam düzenine geçer.

Kendi odasını paylaşmak, farklı alışkanlıklara sahip insanlarla yaşamak, yemek ve uyku düzenini oluşturmak, derslerini takip etmek, parasını yönetmek, çamaşırını yıkamak, ulaşımını planlamak, arkadaşlık ilişkilerindeki problemleri çözmek…

Bunların her biri yetişkin hayatına hazırlayan becerilerdir.

Bu becerilerin aynı anda devreye girmesi gerekiyor ise bazı çocuklar için oldukça yorucu olabilir.

Örneğin ilk haftalarda çok heyecanlı görünen bir öğrenci birkaç hafta sonra:

  • ailesini daha sık aramaya,
  • yurda dönmek istememeye,
  • yalnız kalmaktan rahatsız olmaya,
  • ders çalışmakta zorlanmaya,
  • uyku düzenini kaybetmeye,
  • arkadaş ilişkilerinde daha hassas davranmaya,
  • “Burada kimsem yok.” demeye

başlayabilir.

Bu durum tek başına psikolojik bir problem olduğu anlamına gelmez.

Yeni bir yaşam düzenine uyum sağlamak zaman alacaktır.

Asıl önemli olan, çocuğun yaşadığı güçlüğün zaman içerisinde azalıyor mu yoksa giderek artıyor mu olduğudur.


Çocuğunuzun zorlanması her zaman kötüye gittiği anlamına gelmez

Ebeveynlerin bu dönemde en yanlış anladığı sinyallerden biri, çocuğun yaşadığı her rahatsızlığı ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Çocuğunuz:

“Odamdaki arkadaşlarımla anlaşamıyorum.”

dediğinde hemen oda değişikliği istemek,

“Derslere yetişemiyorum.”

dediğinde bütün programını ebeveyn olarak düzenlemek,

“Çok yalnızım.”

dediğinde her hafta sonu eve getirmek kısa vadede rahatlatıcı olabilir.

Ancak çocuk hiçbir zorlukla karşılaşmadan ilerlediğinde, zorlukla baş etme becerisini geliştirme fırsatı da azalacaktır.

Burada amaç çocuğu yalnız bırakmak değildir. Amaç, gerektiğinde yanında olmak ile onun yerine yaşamak arasındaki farkı koruyabilmektir.

Bazen en destekleyici soru: “Ben bunu senin için nasıl çözebilirim?” değil, “Sence bunu çözmek için hangi seçeneklerin var?” olabilir.


Çocuğum başka şehirde. Onu ne kadar aramalıyım?

Bu, özellikle ilk aylarda ebeveynlerden en sık duyduğum konulardan biridir.

Telefonun açılmadığı birkaç saat bile zihinde birçok senaryo oluşturabilir:

“Bir şey mi oldu?”

“Yemek yedi mi?”

“Dersleri nasıl?”

“Kimlerle birlikte?”

“Bana neden dönmüyor?”

Burada ebeveynin kaygısı anlaşılırdır.
Fakat çocuğun sürekli aranması, konumunun takip edilmesi veya her gün ayrıntılı şekilde sorgulanması zamanla çocuğun bağımsızlaşma alanını daraltabilir.

Bu nedenle iletişimin amacı denetim değil bağlantı olmalıdır.

Çocuğunuzla önceden konuşarak size ne zaman ulaşabileceğini, sizin hangi durumlarda endişeleneceğinizi ve acil bir durumda nasıl iletişim kurulacağını belirlemek daha sağlıklı bir çerçeve oluşturabilir.

Çocuğunuzun her gün size aynı yoğunlukta ihtiyaç duymaması da ilişkinizin zayıfladığı anlamına gelmez.

Bazen tam tersine, kendisini güvende hissettiği için kendi hayatına daha fazla odaklanabiliyor olabilir.


Ebeveyn açısından zor olan: Çocuğun hayatındaki kontrolünün azalması

Çocuğunuz sizinle yaşarken onun günlük hayatının birçok ayrıntısını doğal olarak biliyordunuz.

Ne zaman uyuduğunu, ne yediğini, kimlerle görüştüğünü, ders çalışıp çalışmadığını, eve kaçta geldiğini…

Çocuk başka bir eve veya yurda taşındığında bu bilgi alanı bir anda daralır.

Bu durum bazı ebeveynlerde yoğun bir kontrol ihtiyacı yaratabilir.

Burada kendinize şu soruyu sormak önemli olabilir:

“Çocuğumun şu anda gerçekten benim müdahaleme mi ihtiyacı var, yoksa ben belirsizliğe dayanmakta mı zorlanıyorum?”

Bu ikisi birbirinden farklıdır.

Çocuğunuzun problem yaşamasını tamamen engellemek mümkün değildir.

Arkadaşıyla tartışabilir.

Bir sınavdan düşük not alabilir.

Parasını yanlış planlayabilir.

Bir süre yalnız hissedebilir.

Yanlış bir karar verebilir.

Bunların bir kısmı, bağımsızlaşmanın doğal parçalarıdır.

Ebeveynliğin yeni döneminde amaç, çocuğun hiç hata yapmamasını sağlamak değil; hata yaptığında başvurabileceği güvenli bir ilişkinin varlığını korumaktır.


“Bana hiçbir şey anlatmıyor” diyen ebeveynler

Çocuk veya ergen ayrı yaşamaya başladığında iletişimin biçimi de değişebilir. Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde çocuk her yaşadığını ailesiyle paylaşmak istemeyebilir.

“İyi.”

“Bir şey yok.”

“Yoğunum.”

gibi kısa cevaplar ebeveyn için oldukça kaygı verici olabilir.

Ancak her mahremiyet isteğini bir sorun olarak değerlendirmek doğru değildir.

Çocuğunuzun size her ayrıntıyı anlatmaması ile sizinle önemli konularda iletişim kuramaması aynı şey değildir.

“Bana her şeyi anlatmalısın.” yerine,

“Her şeyi anlatmak zorunda değilsin; ama zorlandığında benimle konuşabileceğini bilmeni isterim.” mesajı daha güvenli bir iletişim alanı oluşturabilir.


Yurda uyum sağlayamayan çocuk ne zaman destek almalı?

Yurda ilk kez yerleşen bir çocuğun özlem duyması, ağlaması, yalnız hissetmesi veya eve dönmek istemesi tek başına terapi gerektiren bir durum değildir.

Ancak güçlükler kalıcı hale geliyor ve çocuğun günlük işlevselliğini belirgin biçimde etkiliyorsa daha yakından değerlendirilmesi gerekir.

Özellikle;

  • yoğun veya giderek artan kaygı,
  • okula ya da yurda gitmek istememe,
  • sosyal olarak belirgin geri çekilme,
  • uyku ve iştah düzeninde belirgin değişiklikler,
  • akademik performansta ciddi düşüş,
  • sürekli ağlama veya çökkünlük,
  • yoğun yalnızlık ve çaresizlik hissi,
  • aileden ayrılmaya karşı aşırı tepki,
  • arkadaş ilişkilerinde tekrarlayan çatışmalar,
  • günlük sorumlulukları yerine getirmekte zorlanma

gibi durumlarda profesyonel değerlendirme düşünülebilir.

Buradaki amaç çocuğu “yurda alıştırmak” değildir.

Daha kapsamlı biçimde; ayrılık deneyimi, kaygı, bağımsızlaşma, sosyal ilişkiler, öz düzenleme, akademik baskı ve aile içindeki ilişki dinamikleri birlikte değerlendirilir.


Terapi bu süreçte nasıl yardımcı olabilir?

Yurda veya ayrı bir eve taşınma, bazı çocuklar için ilk kez karşılaşılan yoğun bir bağımsızlık deneyimidir. Terapi sürecinde çocuğun yaşadığı güçlüğün yalnızca görünen davranışına değil, altında bulunan psikolojik dinamiklere de bakılabilir.

Örneğin; “Yalnız kalamıyorum.” diyen bir çocuğun yalnızca sosyal becerilerini değil, yalnızlıkla kurduğu ilişkiyi ve güven ihtiyacını anlamak;

“Ders çalışamıyorum.” diyen bir öğrencide yalnızca çalışma programını değil, performans kaygısını, mükemmeliyetçiliği veya başarısızlıkla ilgili düşünce biçimlerini değerlendirmek;

“Annem sürekli beni arıyor.” diyen bir ergenle çalışırken ise yalnızca ebeveyn davranışını değil, aile içindeki bağımsızlaşma ve sınır dinamiklerini ele almak gerekebilir.

Bazı durumlarda çocuğun bireysel terapi sürecine ek olarak ebeveyn görüşmeleri de sürece dahil edilebilir. Çünkü çocuk aileden fiziksel olarak uzaklaşsa bile aile ilişkisi psikolojik olarak devam eder.

Ebeveyn rolünde önemli değişim

Çocuğunuzun başka bir şehirde, yurtta veya ayrı bir evde yaşaması, onun artık size ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez.

İhtiyacı değişir.

Çocuklukta: “Beni sen koru.” diyen çocuk, zamanla: “Bana güven.” demeye başlar. Sağlıklı bağımsızlaşmanın önemli parçalarından biri de budur.

Çocuğunuzun hayatından çekilmek değil; onun hayatını yönetmeden yanında kalabilmek. Çünkü ayrılık, ilişkinin sona ermesi değildir. İlişkinin biçim değiştirmesidir. Ve bazen çocuğuna verilebilecek en güçlü mesaj şudur:

“Her şeyi senin için çözmeyeceğim. Ama zorlandığında yanında olduğumu bileceksin.”


Çocuğunuz yurda, başka bir şehre veya ülkeye taşınırken siz de bu süreçte nasıl davranmanız gerektiğinden emin olamıyorsanız, yaşanan güçlüğü birlikte değerlendirmek faydalı olabilir.

Bu yazı psikoeğitim amacıyla hazırlanmıştır.
Her çocuğun ve ailenin ihtiyaçları farklı olduğundan, devam eden veya belirginleşen psikolojik güçlüklerde bireysel değerlendirme yapılması önerilir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan







KADINLARDA TÜKENMİŞLİK: “HER ŞEYİ BEN YAPMAK ZORUNDAYIM” DÖNGÜSÜNDEN ÇIKMAK

“Çok yoruldum.”

Ama duramıyorsunuz.

Çünkü yapılması gereken çok şey var.

İş yetişecek, ev toparlanacak, planlanacak, birilerine dönüş yapılacak, aileyle ilgilenilecek, ilişkiye zaman ayrılacak, e kendinize de vakit ayıracaksınız.

Üstelik bunların çoğunu kimsenin hatırlatmasına gerek yok. Zaten siz hep bir yandan düşünüyorsunuz.

Kim ne zaman ne yapacak, ne eksik kaldı, neyin halledilmesi gerekiyor…

Bazen bedeniniz dinlenmek istiyor ama zihniniz durmuyor. Ve bir süre sonra şu cümle ortaya çıkıyor:

“Ben yapmazsam olmuyor.”

Kadınlarda tükenmişlik çoğu zaman tam da bu noktada başlıyor.

Kadınlarda tükenmişlik yalnızca çok çalışmak değildir

Kaç şeyin sorumluluğunu aynı anda taşıdıklarıdır.

Bir kadın işinde yönetici olabilir, evinin düzenini takip edebilir, ilişkisini sürdürebilir, ailesiyle ilgilenebilir, sosyal hayatını planlayabilir ve bütün bunların yanında herkesin ihtiyaçlarını zihninde tutabilir.

Dışarıdan bakıldığında hayatı oldukça düzenli görünebilir.

Fakat içeride sürekli çalışan bir zihin vardır:

“Bunu da ben takip etmeliyim.”
“Şunu da unutmamalıyım.”
“Ben ilgilenmezsem aksar.”
“Biraz daha dayanmalıyım.”

Bu nedenle tükenmişlik bazen yapılan işlerin fazlalığından çok, taşınan sorumlulukların fazlalığıyla ilgilidir.

“Yardım istiyorum ama yine de her şeyi ben yapıyorum”

Yardım isterler ama yardımı gerçekten devretmekte zorlanırlar.

Örneğin partnerinizden masayı silmesini istersiniz.

Siler.

Ama sizin istediğiniz kadar iyi değildir.

Bir köşede iz kalmıştır. Masanın üzerindeki eşyalar sizin yerleştirdiğiniz gibi değildir.

Ve içinizden şu geçer:

“Zaten böyle yapacak. Ben bir daha sileyim.”

Sonra bir başka konuda:

“Çamaşırları benim gibi katlamıyor.”

Bir başka konuda:

“Çocuğa benim kadar dikkat etmiyor.”

İş hayatında:

“Ben takip etmezsem eksik kalacak.”

Ve sonunda:

“Her şeyi ben yapmak zorundayım.”

…

Bazen gerçekten çevremizdeki insanlar sorumluluklarını yeterince yerine getirmiyor olabilir. Bu ihtimali görmezden gelmek doğru değil. Ancak bazen de kişinin yaşadığı tükenmişlik, sorumluluğu devretse bile kontrolü bırakamamasıyla daha da ağırlaşır. Çünkü yapılan iş “yanlış” değildir. Sadece kişinin kendi yapacağı şekilde yapılmamıştır.

Bu ikisi aynı şey değil.

Tükenmişliği besleyen görünmez döngü

Sorumluluk alırsınız.

↓

Bir noktada yorulursunuz ve yardım istersiniz.

↓

Yapılan işi yeterince iyi bulmazsınız.

↓

İşi yeniden kendiniz yaparsınız.

↓

“Kimse benim kadar düzgün yapamıyor.” diye düşünürsünüz.

↓

Bir sonraki sefer yardım istemek yerine doğrudan kendiniz yaparsınız.

↓

Daha fazla yorulursunuz.

↓

“Kimse bana yardımcı olmuyor.”

Bu döngü kişinin isteyerek seçtiği bir şey değildir. Çoğu zaman altında yıllar içinde gelişmiş mükemmeliyetçilik, kontrol ihtiyacı, aşırı sorumluluk alma, güvenmekte zorlanma veya hata yapmaya düşük tolerans gibi psikolojik örüntüler bulunabilir.

Bu nedenle “Biraz rahatla”, “Bırak boşver” veya “Her şeyi bu kadar kafana takma” demek çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü kişi rahatlayamamasının nedenini henüz anlamamıştır.


“Ben yapmazsam olmaz” düşüncesinin altında ne var?

Acaba gerçekten olmaz mı?

Yoksa kişi yıllardır her şeyin sorumluluğunu üstlendiği için artık başka bir ihtimali deneyimlemeye fırsat bulamamış mıdır?

Bazı kadınlar çocukluklarından itibaren “sorumluluk sahibi”, “olgun”, “başarılı” ve “her şeyi halleden” kişi olmaya alışmıştır.

Bazıları için kontrolü bırakmak kaygı yaratır.

Bazıları yardım istemeyi güçsüzlük gibi deneyimler.

Bazıları ise yaptığı her şeyi çok iyi yaparak kendisini değerli ve yeterli hissetmeye alışmıştır.

Dolayısıyla mesele yalnızca masayı silmek değildir.

Masa, kişinin dünyayı nasıl taşıdığının küçük bir örneği haline gelir.

“Ben yaparsam doğru olur.”

“Ben kontrol edersem içim rahat eder.”

“Ben bırakınca işler bozulur.”

“Kimse benim kadar dikkat etmiyor.”

Bu düşünceler uzun süre devam ettiğinde kişi fark etmeden kendi tükenmişliğinin koşullarını oluşturabilir.


Kadınlarda tükenmişlik belirtileri nelerdir?

Kadınlarda tükenmişlik farklı şekillerde ortaya çıkabilir. En sık görülen belirtiler arasında:

  • Sürekli yorgunluk ve enerji düşüklüğü
  • Dinlenmeye rağmen geçmeyen bitkinlik
  • Sabahları güne başlamakta zorlanma
  • Tahammülsüzlük ve çabuk öfkelenme
  • Ağlama isteğinde artış
  • Sürekli zihinsel meşguliyet
  • Konsantrasyon ve karar verme güçlüğü
  • İşe karşı motivasyon kaybı
  • Daha önce keyif veren şeylerden uzaklaşma
  • Sosyal olarak geri çekilme
  • “Hiçbir şeye yetişemiyorum” hissi
  • Kendini yetersiz hissetme
  • Dinlenirken suçluluk duyma
  • Uyku düzeninde değişiklik
  • Stresle ilişkili bedensel yakınmalar

görülebilir.

Ancak bu belirtiler yalnızca tükenmişliğe özgü değildir. Depresyon, anksiyete, hormonal değişiklikler ve bazı fiziksel sağlık sorunları da benzer belirtilere yol açabilir.

Bu nedenle uzun süren veya günlük yaşamınızı belirgin şekilde etkileyen bir tablo varsa profesyonel değerlendirme önemlidir.


Mükemmeliyetçilik: “Yeterince iyi” neden yetmiyor?

Tükenmişlik yaşayan bazı kadınlarda önemli bir ortak özellik yüksek standartlardır.

Yüksek standartlara sahip olmak tek başına sorun değildir.

Sorun, kişinin kendisi veya çevresindeki insanlar için “yeterince iyi” kavramının giderek ortadan kalkmasıdır.

Masa kusursuz silinmeli.

İş eksiksiz yapılmalı.

Ev düzenli olmalı.

İlişki iyi gitmeli.

Kendine de zaman ayrılmalı.

Üstelik bütün bunlar yapılırken güçlü, sakin, bakımlı ve üretken olunmalı.

Bir noktadan sonra yaşamın her alanı bir performans alanına dönüşebilir. Ve kişi dinlenirken bile zihninden: “Şimdi bunu yapmam gerekiyor.” diyebilir.

Bu nedenle tükenmişlik bazen daha iyi zaman yönetimiyle çözülecek bir problem değildir ; bazen kişinin kendisinden beklediği şeyleri yeniden değerlendirmesi gerekir.


Tükenmişlik nasıl geçer?

“Tükenmişlik nasıl geçer?” sorusunun tek bir cevabı yoktur.

Bazı durumlarda iş yükünü azaltmak, uyku düzenini iyileştirmek, fiziksel olarak dinlenmek ve günlük yaşamda sınırlar oluşturmak önemli bir başlangıçtır.

Ancak kişi bütün bunları yapmasına rağmen:

  • Her şeyi kontrol etmeye devam ediyorsa,
  • Yardım istemekte zorlanıyorsa,
  • Yardım aldığında yapılan işi yeniden yapıyorsa,
  • Hayır dediğinde suçluluk hissediyorsa,
  • Başarısız olmaktan yoğun biçimde kaçınıyorsa,
  • Kendi ihtiyaçlarını sürekli erteliyorsa,
  • “Ben yapmazsam olmaz” düşüncesinden çıkamıyorsa,

sorunun tekil olmadığını düşünmek gerekir.

Çünkü kişi dinlenmeye çalışırken bile kendisini tüketen psikolojik döngüyü sürdürüyor olabilir.


Psikoterapide kadınlarda tükenmişlik nasıl ele alınır?

Tükenmişlikle çalışırken yalnızca belirtilere değil, belirtileri sürdüren psikolojik ve ilişkisel örüntülere bakmak önemlidir.

Kişinin; mükemmeliyetçiliği, kontrol ihtiyacı, aşırı sorumluluk alma eğilimi, sınır koyma biçimi, kendisini eleştirme şekli, onay ihtiyacı ve yardım alma konusundaki güçlükleri ele alınabilir.

Aynı zamanda kişinin gerçek yaşam koşulları da değerlendirilir. Çünkü her şeyi psikolojik bir probleme indirgemek de doğru değildir.

Bazen gerçekten çok fazla sorumluluk vardır.

Bazen kişi destek görmediği bir ilişkinin içerisinde olabilir.

Bazen çalışma koşulları sürdürülemez olabilir.

Bazen ise kişinin dış koşullar kadar, bu koşullara verdiği psikolojik tepkiler üzerinde çalışması gerekir.

İyi bir psikoterapötik değerlendirme, bu ayrımı yapmayı gerektirir.

Amaç kadına “daha az sorumluluk al” demekten ibaret değildir.

Amaç, kişinin hangi sorumlulukların gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt edebilmesi, başkalarına alan açabilmesi, kusursuzluk ihtiyacını esnetebilmesi ve kendi ihtiyaçlarını hayatının sürekli en son sırasına koymaktan çıkabilmesidir.

Hayatınızda gerçekten çok fazla şey mi var?

Yoksa her şeyi sizin yapmanız gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Bir başkasının masayı sizin kadar iyi silmemesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?

Bir işi farklı yapmak neden “yanlış yapmak” gibi geliyor?

Yardım aldığınız halde neden sonunda yine siz düzeltmek zorunda hissediyorsunuz?

Her şey sizin kontrolünüzde olmadığında ne olacağından korkuyorsunuz?

Bu soruların cevapları, tükenmişliğin yalnızca ne kadar yaptığınızla değil, hayatı nasıl taşıdığınızla da ilgili olabileceğini gösterebilir. Çünkü bazen insanı tüketen yalnızca üzerindeki yük değildir. Yükü bırakmayı, paylaşmayı ve başkasının farklı yapmasına izin vermeyi öğrenememektir.

Ve her şeyi yapabiliyor olmanız, her şeyi yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.


Ne zaman psikolojik destek alınmalı?

Yoğunluk ve yorgunluk hayatın dönemsel parçaları olabilir. Ancak kendinizi uzun zamandır tükenmiş, tahammülsüz, isteksiz veya sürekli zihinsel olarak meşgul hissediyorsanız ve bu durum işinizi, ilişkinizi veya günlük yaşamınızı etkiliyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir.

Özellikle dışarıdan başarılı, güçlü ve hayatını kontrol eden biri gibi görünürken içeride sürekli yoruluyorsanız, bu çelişkiyi de önemsemek gerekir. Psikoterapi, yalnızca “nasıl daha az yorulacağınızı” değil, neden her şeyi tek başınıza taşımak zorunda hissettiğinizi anlamanıza da yardımcı olabilir.

Uzman Klinik Psikolog Ecem Sercan Doğan olarak kadınlarda tükenmişlik, mükemmeliyetçilik, stres, kaygı, sınır problemleri ve ilişkisel süreçler üzerine bireysel çalışmalar yürütmekteyim. Terapi süreci, kişinin ihtiyaçları ve yaşadığı güçlüklerin özellikleri doğrultusunda bireysel olarak yapılandırılmaktadır.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan



KORKUMU NASIL YENERİM? CESUR OLMAK, KORKAKLIK VE ÖZGÜVEN KAZANMAK

“Korkumu nasıl yenerim?”, “Neden bu kadar korkağım?”, “Özgüvenimi nasıl kazanabilirim?” veya “Hayır diyemiyorum, neden böyleyim?” diye düşünüyorsanız, yaşadığınız güçlük yalnızca cesaret eksikliğiyle açıklanamayabilir. Yeni bir işe başlamak, kendi işini kurmak, evden ayrılmak, hakkını aramak, bir ilişkide sınır koymak ya da istemediğiniz bir şeye “hayır” demek; başarısızlık, reddedilme, eleştirilme veya belirsizlik korkusunu tetikleyebilir.

Kişi korktuğu için kaçındığında kısa vadede rahatlar. Ancak kaçınma, korkulan durumla ilgili yeni deneyimler edinmesini de engelleyebilir. Böylece zaman içinde aynı durumla yeniden karşılaştığında korku daha kolay tetiklenebilir ve kişi kendisini “korkak”, “özgüvensiz” veya “cesaretsiz” olarak tanımlamaya başlayabilir.

Bu nedenle psikolojik açıdan önemli soru yalnızca “Korkuyor muyum?” değil, “Korktuğumda ne yapıyorum?” sorusudur. Çünkü bazen kişinin hayatını sınırlayan şey korkunun kendisinden çok, korkuya verdiği davranışsal yanıttır.

KORKMAK İLE KORKAKLIK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Korku, tehdit olarak değerlendirilen durumlara karşı ortaya çıkan doğal bir duygusal yanıttır. Önemli bir karar öncesinde kaygılanmak, yeni bir işe başlarken endişelenmek, bir konuşma öncesinde gerilmek veya hakkınızı ararken çekinmek tek başına psikolojik bir sorun olduğu anlamına gelmez.

Cesaret kavramını inceleyen araştırmalar da korku ile harekete geçmenin birbirinin karşıtı olmak zorunda olmadığını düşündürmektedir. Norton ve Weiss’ın 2009 yılında yayımlanan pilot çalışmasında, örümcek korkusu yüksek 32 yetişkinin korku yaratan örümceklere ne kadar yaklaşabildiği incelenmiştir. Katılımcıların korku düzeyleri kontrol edildiğinde, daha yüksek cesaret puanları örümceklere daha fazla yaklaşma davranışıyla ilişkili bulunmuştur. Bu küçük bir pilot çalışma olduğu için sonucu tüm insanlara genellemek doğru değildir; ancak araştırma cesaretin, korkunun yokluğundan ziyade korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışıyla birlikte incelenebileceğini göstermektedir.

Bu nedenle cesur olmak her zaman korkmamak anlamına gelmez. Kişi korkabilir, tereddüt edebilir veya kaygılanabilir ve yine de kendisi için önemli olan bir davranışı seçebilir.

KORKU NEDEN BİZİ KAÇINMAYA İTER?

Korktuğumuz bir durumdan uzaklaşmak kısa vadede gerçekten rahatlatıcıdır. Yapmak istemediğimiz bir konuşmayı ertelediğimizde kaygımız azalır. Bir iş başvurusunda bulunmadığımızda reddedilme ihtimalini o an yaşamayız. Birine “hayır” demediğimizde karşı tarafın kızmasıyla karşılaşmayız.

Sorun tam da burada başlayabilir.

Davranış bilimlerinde negatif pekiştirme, rahatsız edici bir durumun bir davranışın ardından ortadan kalkmasının o davranışın gelecekte tekrarlanma olasılığını artırabilmesini ifade eder. Korku ve kaygı alanındaki araştırmalar, kaçınmanın kişiye hızlı bir rahatlama sağlayabildiğini ve bu nedenle kaçınma davranışının zaman içinde sürdürülebileceğini göstermektedir.

Örneğin işinden memnun olmayan ancak yeni bir işe başvurmaktan korkan bir kişiyi düşünelim. Başvuru yapmadığında o gün için kaygısı azalır. Fakat aynı zamanda yeni işin nasıl sonuçlanacağını öğrenme fırsatını da kaçırır. Bir sonraki başvuruyu yapmak daha zor hale gelebilir. Kişi zamanla “Ben zaten yapamam” diye düşünmeye başlayabilir; ancak bu düşüncenin ne kadarının gerçek deneyime, ne kadarının kaçınmaya dayandığını artık değerlendirmek zorlaşır.

Benzer bir durum sosyal ilişkilerde de görülebilir. Hakkını aramayan kişi çatışma da yaşamaz. Hayır demeyen kişi karşı tarafın kızma ihtimalinden kaçınır. Yeni insanlarla tanışmayan kişi reddedilme ihtimaliyle karşılaşmaz. Her bir durumda kısa vadeli rahatlama vardır; ancak uzun vadede kişinin istediği hayatı yaşama alanı daralabilir.

Bu nedenle “Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun yanında “Korktuğum için nelerden kaçınıyorum?” sorusu da önemlidir.

Çünkü bazen döngü şu şekilde ilerler:

Korku → kaçınma → kısa vadeli rahatlama → korkulan durumla ilgili yeni deneyimlerin azalması → kaçınmanın sürmesi → yaşam alanının daralması.

Bu döngünün fark edilmesi, korkuyu yalnızca kişiliğin bir özelliği olarak görmekten daha işlevsel bir başlangıç sağlayabilir.

ÖZGÜVEN KAZANMAK BAZEN HAREKETTEN SONRA GELİR

“Kendime güvensem bunu yapardım” cümlesi oldukça yaygındır. Ancak psikolojide genel anlamdaki özgüvenden farklı olarak öz-yeterlik, kişinin belirli bir davranışı gerçekleştirebileceğine veya belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin inancını ifade eder.

Albert Bandura, Nancy Adams ve Jan Beyer’in 1977 yılında yayımlanan deneysel çalışmasında yetişkin fobik bireylerde öz-yeterlik beklentileri ile tehdit içeren durumlara yaklaşma davranışı incelenmiştir. Çalışmada performansa dayalı başarı deneyimlerinin öz-yeterlik beklentilerini güçlendirdiği ve öz-yeterlikteki değişimlerin davranış performansıyla ilişkili olduğu bulunmuştur.

Bu araştırmadan günlük yaşam için çıkarılabilecek önemli noktalardan biri şudur: Kişinin önce tamamen kendine güvenmesi ve sonra harekete geçmesi her zaman gerekli değildir.

Bazen kişi önce küçük bir davranış gerçekleştirir, ardından kendisi hakkında yeni bir bilgi edinir.

İlk kez sınır koymak, küçük bir iş başvurusu yapmak, bir toplantıda fikrini söylemek veya uzun süredir ertelenen bir konuşmayı gerçekleştirmek kişiye “Bunu yapabildim” şeklinde yeni bir deneyim sağlayabilir. Bu tür deneyimler, kişinin belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin değerlendirmesini etkileyebilir.

Bu, korkulan her şeyin üzerine düşünmeden gidilmesi gerektiği anlamına gelmez. Gerçek risklerin değerlendirilmesi gerekir. Ancak gerçek riskler değerlendirildikten sonra geriye ağırlıklı olarak korkunun ürettiği kaçınma kalıyorsa, küçük ve yönetilebilir adımlar kişinin kendi kapasitesiyle ilgili daha gerçekçi deneyimler edinmesine yardımcı olabilir.

Dolayısıyla özgüven kazanmak, her durumda kendinizden emin hissetmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Bazen güven, kişinin kendisiyle ilgili yeni deneyimler edinmesiyle gelişebilir.

AİLEMİZDEN, KORKMAYI ÖĞRENEBİLİR MİYİZ?

Korkuların tek bir nedeni yoktur. Biyolojik yatkınlıklar, mizaç, doğrudan yaşanan deneyimler ve çevresel öğrenmeler farklı biçimlerde rol oynayabilir. Bununla birlikte çocukların çevrelerindeki yetişkinlerin korkuya verdikleri tepkilerden etkilenebileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır.

Leiden Üniversitesi araştırmacılarının 2023 yılında yayımladığı sistematik derleme ve meta-analizde, ebeveynlerin yeni uyaranlara karşı korkulu tepkilerinin çocuklarda korku ve kaçınma öğrenmesi üzerindeki etkisi incelenmiştir. Sistematik derlemeye 23 çalışma, meta-analize ise 19 çalışma dahil edilmiş ve ebeveynlerin korkulu tepkilerini modellemesinin çocukların yeni uyaranlara yönelik korku ve kaçınması üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuştur.

Bu sonuç “Ailem yüzünden korkağım” şeklinde yorumlanamaz. Araştırmanın söylediği daha sınırlıdır: Çocuklar bazı korku tepkilerini sosyal öğrenme yoluyla edinebilir.

Örneğin bir çocuk sürekli olarak “Oraya gitme, kesin kötü bir şey olur”, “İnsanlara güvenme”, “Sakın hata yapma” mesajlarıyla büyüdüğünde, belirli durumları daha tehdit edici değerlendirmeyi öğrenebilir. Ancak yetişkinlikte yaşanan korkuların tamamını aileye bağlamak da bilimsel açıdan doğru değildir.

Geçmişte öğrenilmiş olabilecek bazı tepkilerin bugün nasıl sürdürüldüğüne bakmak daha anlamlıdır.

BELİRSİZLİKTEN KORKMAK NEDEN KARAR VERMEYİ ZORLAŞTIRIR?

Bazen korktuğumuz şey kararın kendisi değil, sonucunu bilememektir.

“İşi bırakırsam ne olacak?”, “Kendi evime çıkarsam baş edebilir miyim?”, “Bu ilişkiyi bitirirsem pişman olur muyum?”, “Kendi işimi kurarsam başarılı olabilir miyim?” gibi soruların kesin cevapları yoktur.

Psikolojide belirsizliğe tahammülsüzlük, belirsiz durumları tolere etmekte zorlanmayla ilişkili bir yapı olarak incelenmektedir. 2026 yılında yayımlanan ve 115 çalışma veya tezden 138 bağımsız örneklemi ve toplam 28.693 katılımcıyı kapsayan ön kayıtlı bir meta-analizde, belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Araştırmada belirsizliğe tahammülsüzlük ile farklı kaygı bozuklukları arasındaki ilişkilerin de anlamlı olduğu bildirilmiştir.

Bu nedenle bazı kişiler için temel güçlük yanlış karar vermek değil, sonucu önceden kesin olarak bilememektir.

Yeni bir işe başlamak, evden ayrılmak, bir ilişkiyi sonlandırmak veya kendi işini kurmak gibi kararlar belirli miktarda belirsizlik içerir. Her ihtimali önceden ortadan kaldırmaya çalışmak ise bazı durumlarda kararın sürekli ertelenmesine yol açabilir.

Burada amaç belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak değildir. Daha gerçekçi hedef, belirsizlik devam ederken de riskleri değerlendirebilmek ve kişinin kendi değerleri doğrultusunda karar verebilmesidir.

“HAKKIMI ARAYAMIYORUM” VE “HAYIR DİYEMİYORUM”

Bazı insanlar korkularını karar verirken değil, ilişkilerinin içinde yaşar.

“Hakkımı arayamıyorum.”

“Hayır diyemiyorum.”

“İnsanları kırmaktan korkuyorum.”

“Bana kızarsa ne yaparım?”

“Sesimi çıkarırsam ilişki bozulur.”

Bu cümlelerin altında her zaman iletişim becerisi eksikliği bulunmaz. Kişi aslında ne istediğini biliyor olabilir; ancak bunu ifade ettiğinde ortaya çıkabilecek çatışma, reddedilme, eleştirilme veya suçlanma ihtimaline dayanmakta zorlanabilir.

Burada atılganlık, kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve sınırlarını karşı tarafın haklarını da gözeterek ifade edebilmesi açısından önemlidir.

2017 yılında yayımlanan bir sistematik derlemede sağlık çalışanları ve öğrencilerinde atılgan iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik eğitim programları incelenmiştir. Sekiz çalışmanın dahil edildiği derlemede, müdahalelerin hedeflenen gruplarda belirli ölçüde etkili olduğuna ilişkin kanıt bulunmuş; ancak uzun dönemli davranış değişikliğini değerlendiren daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

Bu araştırma doğrudan psikoterapi gören kişiler üzerinde yapılmış değildir; dolayısıyla sonuçları genel nüfusa doğrudan aktarmak doğru olmaz. Ancak atılganlığın yalnızca “kişilik özelliği” olarak görülmek zorunda olmadığını ve iletişim becerilerinin geliştirilebilir bir alan olduğunu düşündüren bulgular bulunmaktadır.

Bu nedenle “hayır diyemiyorum” dediğinizde kendinize yalnızca “Neden bu kadar pasifim?” diye sormak yerine, “Hayır dediğimde ne olmasından korkuyorum?” diye sormak daha açıklayıcı olabilir.

YENİ BİR İŞE BAŞLAMAK, EVİNDEN AYRILMAK VE HAYATINI DEĞİŞTİRMEK

Cesaret ihtiyacı çoğu zaman kişinin hayatında bir değişiklik yapmak istediği dönemlerde belirginleşir.

Kendi işini kurmak isteyen kişi başarısızlıktan korkabilir. Evden ayrılmak isteyen kişi yalnız kalmaktan veya maddi sorumluluklardan endişelenebilir. Yeni bir ilişkiye başlamak isteyen kişi yeniden incinmekten çekinebilir. İş yerinde hakkını aramak isteyen kişi yöneticisinin tepkisinden korkabilir.

Bu korkuların tamamını “irrasyonel” kabul etmek doğru değildir. Bazı riskler gerçekten vardır. Örneğin kendi işini kurmak isteyen bir kişinin finansal durumunu değerlendirmesi, giderlerini hesaplaması ve alternatif plan oluşturması gerçekçi bir hazırlıktır. Evden ayrılmak isteyen bir kişinin gelirini, barınma koşullarını ve güvenliğini değerlendirmesi de aynı şekilde gerçek bir planlamadır.

Ancak bütün bunlar değerlendirildikten sonra kişi yalnızca “Ya başarısız olursam?” veya “Ya baş edemezsem?” düşüncesi nedeniyle hiçbir adım atamıyorsa, artık kararın kendisinden çok korkunun davranış üzerindeki etkisini incelemek gerekebilir.

Bu ayrım önemlidir.

Cesaret düşünmeden risk almak değildir.

Psikolojik açıdan daha işlevsel olan, gerçek riski değerlendirmek ile korkunun ürettiği kaçınmayı birbirinden ayırabilmektir.

KORKULARIMDAN DOLAYI HAYATIMI YAŞAMIYORUM DİYORSANIZ

“Korkularımdan dolayı hayatımı yaşayamıyorum” cümlesi, korkunun kişinin seçimlerini belirlemeye başladığını düşündüren önemli bir ifadedir.

İstediği işlere başvurmayan, sürekli erteleyen, insanlarla yakınlaşmaktan kaçınan, hakkını aramayan, sınır koyamayan veya önemli kararları yalnızca kaygı yaşamamak için veren bir kişinin yaşam alanı zaman içinde daralabilir.

Burada hedef kişinin hiçbir zaman korkmaması değildir.

2020 yılında George Mason University ve University of South Florida araştırmacılarının yayımladığı bir çalışmada psikolojik esneklik, sıkıntı veya rahatsızlık yaşanmasına rağmen kişinin kendisi için değer taşıyan amaçların peşinden gidebilmesi bağlamında incelenmiştir. Araştırmada farklı örneklemler ve yöntemler kullanılmış; psikolojik esnekliğin iyi oluş, duygu düzenleme, dayanıklılık, hedeflerin sürdürülmesi ve günlük işlevsellikle ilişkisi değerlendirilmiştir.

Bu kavram korkuyla ilişkili önemli bir ayrım sunar: Hedef her zaman “Korkmayacağım” değildir.

Bazen daha gerçekçi hedef, korku veya rahatsızlık ortaya çıktığında kişinin kendisi için önemli olan şeyi yapabilme kapasitesini geliştirmesidir.

Başka bir ifadeyle mesele korkuyu tamamen ortadan kaldırmak değil, korkunun hayatınızdaki karar verme gücünü azaltmak olabilir.

PEKİ KORKUMU NASIL YENERİM?

“Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun herkes için geçerli tek bir cevabı yoktur. Çünkü aynı davranışın altında farklı psikolojik süreçler bulunabilir.

Bir kişi yeni bir işe başvurmuyorsa başarısızlıktan korkuyor olabilir. Bir başkası reddedilmekten. Bir diğeri belirsizliğe dayanmakta zorlanıyor olabilir. Başka biri ise “Hayır dersem beni sevmezler” düşüncesi nedeniyle sınır koyamıyor olabilir.

Bu nedenle korkuyla çalışmanın ilk adımı, korkuyu genel bir kişilik özelliği olarak tanımlamak yerine hangi durumlarda ortaya çıktığını ve davranışı nasıl etkilediğini anlamaktır.

Öncelikle “Tam olarak neden korkuyorum?” sorusuna bakılabilir. Ardından “Korktuğumda ne yapıyorum?”, “Nelerden kaçınıyorum veya neleri erteliyorum?”, “Kaçınmak bana o anda ne sağlıyor?” ve “Uzun vadede bunun hayatımdaki bedeli ne oluyor?” soruları değerlendirilebilir.

Bir başka önemli ayrım da şudur: “Gerçek bir risk mi var, yoksa belirsizliğe dayanmakta mı zorlanıyorum?” Örneğin ekonomik olarak karşılanamayacak bir kararı ertelemek gerçekçi olabilir. Fakat koşullar uygun olduğu halde yalnızca başarısızlık ihtimali nedeniyle yıllarca hiçbir adım atmamak farklı bir durumdur.

Benzer şekilde “Hayır diyemiyorum” diyen kişinin de yalnızca iletişim becerisine değil, hayır dediğinde ortaya çıkacağını düşündüğü sonuca bakması gerekir. “Hakkımı arayamıyorum” diyen kişinin ise karşı tarafın tepkisine ilişkin beklentileri ve bu beklentilerin davranışlarını nasıl etkilediği incelenebilir.

Psikoterapide bu nedenle amaç kişiye yalnızca “daha cesur olmasını” söylemek değildir. Kişinin kaçınma davranışları, düşünce ve beklentileri, öz-yeterlik algısı, belirsizlikle ilişkisi, sınır koyma ve iletişim becerileri ve kendisi için önemli olan yaşam alanları birlikte değerlendirilebilir.

SONUÇ: BELKİ DE SORUN KORKAK OLMAK DEĞİL

Korkmak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Bu nedenle korku yaşamak kişiyi otomatik olarak korkak yapmaz.

Bilimsel çalışmalar, korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışının cesaretle ilişkili olabileceğini; öz-yeterlik inancının davranış ve yaklaşma ile bağlantılı olduğunu; bazı korkuların sosyal öğrenme yoluyla edinilebildiğini; belirsizliğe tahammülsüzlüğün endişe ve kaygıyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu ve psikolojik esnekliğin sıkıntı yaşarken değer verilen hedeflerin sürdürülmesiyle ilişkili olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle kendinize “Ben neden bu kadar korkağım?” diye sormadan önce belki daha açıklayıcı bir soru sorabilirsiniz:

“Korktuğum için hayatımda neleri yapmıyorum?”

Yeni bir işe başlamıyor musunuz? Kendi işinizi kurmayı sürekli erteliyor musunuz? Evden ayrılmaya korkuyor musunuz? Hakkınızı arayamıyor musunuz? Hayır diyemiyor musunuz? İnsanların sizi reddetmesinden korktuğunuz için kendi ihtiyaçlarınızı sürekli geri plana mı atıyorsunuz?

Eğer korku nedeniyle yapmak istediğiniz şeyleri sürekli erteliyor ve yaşam alanınız giderek daralıyorsa, üzerinde çalışılması gereken konu yalnızca korkunun kendisi olmayabilir.

Belki de döngü şöyledir: Korkuyorsunuz, kaçınıyorsunuz, kısa süreliğine rahatlıyorsunuz; ancak kaçındığınız için korktuğunuz durumla ilgili yeni bir deneyim kazanamıyorsunuz. Sonra bir sonraki sefer daha fazla korkuyorsunuz.

Bu döngüyü fark etmek, “Ben korkağım” demekten çok daha farklı bir başlangıçtır.

Çünkü kişilik özelliği gibi görünen şeyin altında değiştirilebilir davranışlar, öğrenilmiş beklentiler ve başa çıkma biçimleri bulunabilir.

Belki özgüven, her şeyi yapabileceğinize inanmak değildir. Belki daha gerçekçi olan, korktuğunuzda ne yapacağınızı öğrenmek ve gerektiğinde korkuya rağmen hareket edebileceğinizi deneyimlemektir.

Ve belki cesaret, korkunun hiç ortaya çıkmaması değil; korku ortaya çıktığında hayatınızın bütün kararlarını onun vermek zorunda olmamasıdır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İLTİFAT ALDIĞIMDA MAHÇUP OLUYORUM

“Biri bana iyilik yaptığında utanıyorum.”

“Birisi benim için bir şey yaptığında kendimi borçlu hissediyorum.”

“Bana iltifat edildiğinde ne diyeceğimi bilemiyorum.”

“‘Çok güzelsin’ denildiğinde hemen ‘yok ya’ diye karşı çıkıyorum.”

“Birisi bana yardım etmek istediğinde ‘gerek yok, ben hallederim’ diyorum.”

“İnsanlara bir şey vermek çok kolay geliyor ama bir şey almak inanılmaz zor.”

Bu cümleler çoğu zaman kişinin kendisi tarafından da yalnızca “utangaçlık”, “mütevazılık”, “fazla düşünceli olmak” veya “kimseye yük olmak istememek” şeklinde açıklanır.

Oysa bazı durumlarda bu tepkiler, kişinin ilişkilerde alma-verme dengesini nasıl kurduğuna, kendi ihtiyaçlarına ne kadar izin verdiğine ve kendisini ne ölçüde sevilebilir, değerli ve yeterli gördüğüne ilişkin daha derin bir psikolojik örüntünün parçasıdır.

Şema Terapi perspektifinden bakıldığında, özellikle Kusurluluk/Utanç, Kendini Feda, Boyun Eğicilik, Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık ve Duyguları Bastırma şemaları bu örüntünün anlaşılmasında önem kazanabilir.

Ancak burada kritik bir nokta vardır ; Bir davranış tek başına belirli bir şemanın kanıtı değildir.

Aynı davranış farklı kişilerde farklı psikolojik nedenlerle ortaya çıkabilir. Klinik değerlendirmede önemli olan yalnızca “Ne yapıyorsunuz?” sorusu değil; o anda ne hissettiğiniz, zihninizden ne geçtiği, neye ihtiyaç duyduğunuz ve bu davranışın sizi kısa ve uzun vadede nereye götürdüğüdür.


İltifatı kabul etmek neden bazı insanlar için bu kadar zor?

Birisi size:

“Çok güzel görünüyorsun.”

dediğinde aslında yalnızca bir iltifat almazsınız.

Karşınızdaki kişi sizin hakkınızda olumlu bir değerlendirme yapar.

Eğer kişinin kendisiyle ilgili temel algısı bu değerlendirmeyle uyumluysa, cevap vermek oldukça kolaydır:

“Teşekkür ederim.”

Ancak kişinin kendisiyle ilgili daha derin inancı:

“Aslında yeterince güzel değilim.”

“İnsanlar beni o kadar da beğenmiyor.”

“Bunu sadece nezaketen söylüyor.”

“Abartıyor.”

“Bunu kabul edersem kendini beğenmiş biri gibi görünürüm.”

şeklindeyse, dışarıdan gelen olumlu mesaj kişinin mevcut kendilik algısıyla çelişebilir.

Bu durumda kişi iltifatı kabul etmek yerine otomatik olarak onu küçümseyebilir:

“Yok canım, hiç de güzel değilim.”

“Saçım aslında çok kötü.”

“Bugün çok kötü görünüyorum.”

“Abartıyorsun.”

“O kadar da değil.”

Burada psikolojik olarak ilginç olan şey şudur:

Kişi kendisine yöneltilen olumlu değerlendirmeyi reddederek mevcut kendilik algısını korumaktadır.

Şema Terapi modelinde şemalar; kişinin kendisi, başkaları ve ilişkileri hakkında çocukluk döneminde oluşan ve yaşam boyunca genişleyebilen, oldukça kalıcı temalar olarak ele alınır. Bir şema etkinleştiğinde kişi yaşadığı olayı yalnızca olduğu haliyle değerlendirmez; olayı mevcut şemasının merceğinden yorumlama eğiliminde olabilir.

Dolayısıyla bazen problem:

“İltifatı sevmiyorum.”

değil,

“İltifatın söylediği olumlu benlik görüntüsüyle temas etmek benim için zor.”

olabilir.


“Biri bana iyilik yaptığında utanıyorum” ne anlama gelebilir?

Birinin sizin için bir şey yapması, teorik olarak olumlu bir deneyimdir.

Ancak bazı kişilerde yardım almak şu düşünceleri tetikler:

“Şimdi ona borçlandım.”

“Ben de bir şey yapmalıyım.”

“Bana neden yardım ediyor?”

“Keşke kendim halletseydim.”

“Benim için bu kadar uğraşması beni rahatsız ediyor.”

“Bir daha ondan bir şey istememeliyim.”

“Kimseye yük olmamalıyım.”

Böyle bir durumda kişinin yaşadığı duygu yalnızca mahcubiyet değildir.

Utanç, suçluluk, borçluluk, yetersizlik ve savunmasızlık aynı anda devreye girebilir.

Burada çok önemli bir ayrım vardır:

Kişi yardım almayı değil, “yardıma ihtiyaç duyan kişi” olmayı zor buluyor olabilir.

Çünkü yardım almak zihinde şu anlama dönüşmüş olabilir:

“Demek ki bunu kendim yapamadım.”

Eğer kişinin özdeğeri büyük ölçüde bağımsızlığı, yeterliliği ve başkalarına yük olmaması üzerinden kurulmuşsa, yardım almak yalnızca pratik bir destek değildir.

Kişinin kendisi hakkındaki algısına dokunan bir deneyimdir.


Kusurluluk/Utanç Şeması: “Beni gerçekten tanısalar beni sevmezler”

Bu örüntüde ilk akla gelen şemalardan biri Kusurluluk/Utanç (Defectiveness/Shame) şemasıdır.

Bu şemada kişinin derinlerinde:

“Bende temel bir problem var.”

“Yeterince iyi değilim.”

“Beni gerçekten tanısalar beni sevmezler.”

“Başkaları benden daha değerli.”

“Benim bir eksiğim var.”

gibi inançlar bulunabilir.

Şema Terapi literatüründe kusurluluk/utanç şeması, kişinin kendisini kusurlu, değersiz, istenmeyen veya sevgiyi hak etmeyen biri olarak algılamasıyla ilişkilendirilir. Güncel sistematik derlemeler de kusurluluk/utanç şemasını erken uyumsuz şemalar arasında tanımlamakta ve bu şemaların duygu düzenleme güçlükleri gibi psikolojik süreçlerle ilişkisini incelemektedir.

Bu şema güçlü olduğunda kişinin aldığı olumlu geri bildirim bazen zihinsel olarak “yanlış” kabul edilebilir.

Örneğin:

Karşı taraf:

“Sen gerçekten çok başarılısın.”

Kişinin iç dünyası:

“Öyle değilim.”

veya:

Karşı taraf:

“Seninle konuşmak çok iyi geliyor.”

İç ses:

“Beni gerçekten tanısaydı böyle söylemezdi.”

veya:

Karşı taraf:

“Sen çok düşünceli birisin.”

İç ses:

“O kadar da iyi biri değilim.”

Bu nedenle kişi iltifatı küçümseyebilir.

Çünkü iltifatın kabul edilmesi, kişinin yıllardır taşıdığı “ben yeterince iyi değilim” şemasıyla çelişmektedir.


Utanç neden özellikle “alırken” ortaya çıkabilir?

Utanç, kişinin yalnızca yaptığı bir davranışla ilgili kötü hissetmesi değildir.

Utanç çoğu zaman doğrudan benlik algısına dokunur.

Suçluluk:

“Yanlış bir şey yaptım.”

der.

Utanç ise daha çok:

“Benimle ilgili yanlış olan bir şey var.”

hissine yaklaşır.

Bu nedenle birinin sizin için bir şey yapması bazı kişilerde:

“Ben buna layık mıyım?”

sorusunu tetikleyebilir.

Bu soru çoğu zaman bilinçli olarak sorulmaz.

Kişi yalnızca huzursuz olur.

Gülümseyemez.

Göz temasını keser.

Konuyu değiştirir.

Hemen karşılık vermeye çalışır.

Ya da:

“Gerçekten hiç gerek yoktu.”

der.

Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında “mahcup oldu” gibi görünen şey, içeride çok daha karmaşık bir süreç olabilir.


Kendini Feda Şeması: “Benim ihtiyacım ikinci planda”

İkinci önemli şema Kendini Feda (Self-Sacrifice) şemasıdır.

Bu şemada kişi başkalarının ihtiyaçlarına, duygularına ve beklentilerine kendi ihtiyaçlarından daha fazla ağırlık verebilir.

Bu kişiler sıklıkla:

  • yardım etmekte zorlanmaz,
  • başkalarının problemlerini çözmeye çalışır,
  • insanların ihtiyaçlarını hızlı fark eder,
  • kendilerinden istenmeden sorumluluk alabilir,
  • “hayır” demekte zorlanabilir,
  • kendi ihtiyaçlarını erteleyebilir.

Ancak aynı kişi kendisine yardım edildiğinde rahatsız olabilir.

Çünkü ilişkide alıştığı pozisyon:

“Ben veren tarafım.”

olabilir.


Vermek kolay, almak neden zor?

Kendini feda örüntüsünde kişinin zihninde zamanla şu denklem oluşabilir:

Vermek = iyi olmak

Almak = yük olmak

Bu denklem bilinçli bir karar değildir.

Yıllar içerisinde öğrenilmiş bir ilişki biçimi olabilir.

Örneğin:

Arkadaşınız sizi havaalanından alır.

Siz:

“Çok teşekkür ederim.”

demek yerine:

“Ya gerçekten hiç gerek yoktu, ben taksiye binerdim.”

dersiniz.

Arkadaşınız:

“Ben zaten gelmek istedim.”

der.

Siz ise hâlâ huzursuzsunuzdur.

Çünkü problem havaalanından alınmak değildir.

Asıl rahatsızlık:

“Bir insan benim için bu kadar emek harcadı.”

gerçeğinde olabilir.

Ve bunun arkasından otomatik olarak:

“Ben de karşılığını vermeliyim.”

düşüncesi gelebilir.


Minnettarlık ile borçluluk aynı şey değildir

Bu ayrım klinik açıdan son derece önemlidir.

Sağlıklı bir ilişkide kişi:

“Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.”

diyebilir.

Bu minnettarlıktır.

Şema tarafından tetiklenen ilişkisel örüntüde ise:

“Bana yardım etti. Şimdi ona bir şey borçluyum.”

duygusu oluşabilir.

Bu ise borçluluk hissidir.

İkisi birbirine benzese de psikolojik olarak aynı değildir.

Minnettarlık ilişkiyi yakınlaştırabilir.

Borçluluk ise kişiyi ilişkiyi sürekli dengelemeye zorlayabilir.

Örneğin:

“O bana geçen ay 500 TL’lik bir hediye aldı, benim de en az o kadar bir şey almam lazım.”

“O beni iki kere arabayla bıraktı, ben de mutlaka onu bırakmalıyım.”

“O benim sorunumu dinledi, ben de onun bütün problemlerini dinlemeliyim.”

Burada ilişki yavaş yavaş duygusal bir muhasebeye dönüşebilir.

Oysa yakın ilişkilerde her şeyin aynı gün, aynı miktarda ve aynı biçimde karşılıklı olması gerekmez.

İlişki bir bilanço tablosu değildir.


Boyun Eğicilik Şeması: “Karşı tarafın ihtiyacı daha önemli”

Bazı kişilerde Kendini Feda ile birlikte Boyun Eğicilik (Subjugation) şeması da görülebilir.

Boyun eğicilikte kişi kendi ihtiyaçlarını, tercihlerini ve duygularını ifade etmekten kaçınabilir.

Çünkü zihninde:

“Bunu istersem karşı taraf kızabilir.”

“Hayır dersem beni bencil bulabilir.”

“İtiraz edersem reddedilebilirim.”

“Sorun çıkarmamalıyım.”

gibi beklentiler bulunabilir.

Şema Terapi modelinde boyun eğicilik ve kendini feda, kişinin kendi ihtiyaçları pahasına başkalarının ihtiyaçlarına ve tepkilerine aşırı odaklandığı “başkalarına yönelim” alanı içinde değerlendirilir.

Bu nedenle kişi kendisine yapılan bir iyiliği kabul etmekte zorlanabilir.

Çünkü yardım kabul etmek:

“Benim de bir ihtiyacım var.”

demeyi gerektirir.

Ve bazı insanlar için ihtiyaç sahibi olmak, çocuklukta öğrenilmiş biçimde, tehlikeli veya utanç verici bir pozisyondur.


“Ben hallederim” cümlesinin psikolojik anlamı

“Ben hallederim.”

tek başına sağlıksız bir cümle değildir.

Kendi başına hareket edebilmek, sorumluluk alabilmek ve bağımsız olmak oldukça sağlıklıdır.

Problem, bunun bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluğa dönüşmesidir.

Sağlıklı bağımsızlık:

“Bunu kendim yapabilirim. Ama gerekirse yardım da isteyebilirim.”

Şema tarafından yönetilen aşırı bağımsızlık ise:

“Bunu kendim yapmak zorundayım.”

şeklindedir.

Aradaki fark küçük görünür ama psikolojik olarak oldukça önemlidir.

Çünkü birincisinde seçim vardır.

İkincisinde zorunluluk.


Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık: İltifatı istemek ama kabul edememek

Burada ilk bakışta bir paradoks ortaya çıkar.

Bir kişi:

“İnsanların beni beğenmesini çok istiyorum.”

diyebilir.

Ama aynı kişi iltifat geldiğinde:

“Yok canım.”

diyebilir.

Bu çelişki değildir.

Çünkü onaya ihtiyaç duymak ile onayı içselleştirebilmek aynı şey değildir.

Onay arayıcılık/tanınma arayıcılık şemasında kişinin özdeğeri büyük ölçüde başkalarının değerlendirmesine bağlanabilir. Şema Terapi’nin güncel modelinde bu şema, başkalarının onayı ve takdirine aşırı önem verme eğilimiyle tanımlanmaktadır.

Bu durumda kişi:

“Beni beğensinler.”

diye çok güçlü bir ihtiyaç duyabilir.

Fakat biri gerçekten:

“Seni çok beğeniyorum.”

dediğinde bunu kendi benlik algısına dahil etmekte zorlanabilir.

Dolayısıyla kişi tekrar tekrar dışarıdan doğrulama arar fakat aldığı doğrulamanın etkisi kısa sürer.

Bu nedenle sürekli daha fazla onaya ihtiyaç duyabilir.


Duyguları Bastırma: “Ne hissediyorsam göstermemeliyim”

Bir başka boyut ise Duyguları Bastırma (Emotional Inhibition) şemasıdır.

Bazı insanlar yalnızca olumsuz duyguları değil, olumlu duyguları da ifade etmekte zorlanır.

Örneğin biri:

“Seninle gurur duyuyorum.”

dediğinde kişi çok mutlu olabilir.

Fakat:

“Ben de bunu duyduğuma çok sevindim.”

demekte zorlanabilir.

Sadece:

“Sağ ol.”

der ve konuyu kapatır.

Burada duygunun olmaması değil, duygunun dışa vurumunun kısıtlanması söz konusudur.

Şema Terapi modelinde duygusal ketlenme, kişinin duygularını ve spontan tepkilerini ifade etmesini sınırlayan örüntülerden biri olarak ele alınır. Araştırmalar da erken uyumsuz şemalar ile duygu düzenleme güçlükleri arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermektedir.


Peki bütün bunların altında hangi “öğreti” olabilir?

Aslında çoğu zaman tek bir cümle yoktur.

Kişinin yaşamı boyunca farklı ilişkilerden öğrendiği bir dizi örtük kural vardır.

Örneğin:

“İyi insan, kendisinden önce başkalarını düşünür.”

“Kimseye yük olmamalısın.”

“Güçlü insanlar yardım istemez.”

“Sana yapılan iyiliğin karşılığını hemen vermelisin.”

“İhtiyaçlarını fazla gösterme.”

“Kendini övme.”

“Fazla öne çıkma.”

“İnsanlara yük olursan seni istemezler.”

“Biri sana bir şey veriyorsa karşılığında bir şey bekliyordur.”

“Sevilmek için faydalı olmalısın.”

Bunların bazıları aileden doğrudan öğrenilebilir.

Bazıları kültürel mesajlarla güçlenebilir.

Bazıları ise çocuğun kendi deneyimlerinden çıkardığı sonuçlar olabilir.

Şema Terapi’ye göre erken uyumsuz şemalar yalnızca tek bir olayın sonucu olarak düşünülmez; çocuğun mizacı ile gelişimsel çevresi ve karşılanmayan temel duygusal ihtiyaçlarının etkileşimi içerisinde oluşur ve daha sonra yaşam boyunca genişleyebilir.


“Sevilmek için vermeliyim” inancı

Bazı kişilerde daha derinde şu ilişki kuralı bulunabilir:

“Ben birilerine fayda sağladığım sürece değerliyim.”

Bu inanç varsa kişi:

  • yardım eder,
  • sorun çözer,
  • insanları rahatlatır,
  • fedakârlık yapar,
  • ihtiyaçları önceden fark eder,
  • karşı tarafın yükünü taşır.

Ve bunların sonucunda kendisini değerli hisseder.

Fakat birinin kendisi için bir şey yapması durumunda alıştığı rol değişir.

Artık:

Fayda sağlayan kişi değil, fayda gören kişidir.

Bu değişim rahatsız edici olabilir.

Çünkü kişinin özdeğeri “veren kişi olmak” üzerine kurulmuşsa, alıcı pozisyonu savunmasızlık yaratabilir.


Asıl mesele bazen “almaya izin vermek”tir

Psikoterapide bu tür örüntüler üzerinde çalışırken amaç kişiye:

“Artık hiçbir şeyi umursama.”

veya:

“Herkesten yardım iste.”

demek değildir.

Amaç çok daha temel bir esneklik geliştirmektir:

“İhtiyacım olduğunda yardım isteyebilirim.”

“Bana yardım edildiğinde bunu reddetmek zorunda değilim.”

“Bana yapılan iyiliği hemen geri ödemek zorunda değilim.”

“Birinin bana iyi davranması için önce bunu hak edecek bir şey yapmam gerekmiyor.”

“İltifat aldığımda kendimi küçültmeden teşekkür edebilirim.”

“Başkalarının ihtiyaçları kadar benim ihtiyaçlarım da önemlidir.”

Bunlar yalnızca “pozitif düşünceler” değildir.

Kişinin ilişkilerindeki temel çalışma biçimini değiştiren daha derin bilişsel ve duygusal dönüşümlerdir.


Terapide bu örüntü nasıl çalışılır?

Şema Terapi’de yalnızca davranış değiştirmek hedeflenmez. Öncelikle davranışın hangi şemayla ilişkili olduğu ve hangi başa çıkma biçimiyle sürdürüldüğü anlaşılmaya çalışılır.

Tetikleyici

Partneriniz size beklemediğiniz bir hediye alıyor.

↓

Duygu

Utanç + huzursuzluk + borçluluk.

↓

Otomatik düşünce

“Ben de ona hemen bir şey almalıyım.”

↓

Daha derindeki inanç

“Karşılıksız bir şey kabul edemem.”

↓

Şema

Kendini Feda / Kusurluluk-Utanç / Onay Arayıcılık gibi bir örüntü.

↓

Başa çıkma

İyiliği küçümseme, reddetme veya hemen karşılığını verme.

↓

Kısa vadeli sonuç

Rahatsızlık azalır.

↓

Uzun vadeli sonuç

Yardım kabul etmek daha da zorlaşır.

Bu döngü fark edildiğinde terapi, yalnızca “bir dahaki sefere teşekkür et” düzeyinde kalmaz.

Kişinin yardım alırken ortaya çıkan utançla temas edebilmesi, bu utancın altında hangi inancın bulunduğunu fark etmesi ve daha sağlıklı bir ilişki biçimini deneyimleyebilmesi üzerine çalışılır.

Şema Terapi’nin temel amaçlarından biri de kişinin şemaları tarafından yönetilen başa çıkma biçimlerini azaltması ve temel duygusal ihtiyaçlarını daha sağlıklı yollarla karşılayabilmesidir.


Sağlıklı bir yetişkin ne yapar?

Sağlıklı bir yetişkin:

Birisi yardım ettiğinde:

“Teşekkür ederim, gerçekten çok işime yaradı.”

diyebilir.

Birisi iltifat ettiğinde:

“Teşekkür ederim, bunu duymak güzel.”

diyebilir.

Bir şeye ihtiyacı olduğunda:

“Bana bu konuda yardımcı olabilir misin?”

diyebilir.

Yapamayacağı bir şey olduğunda:

“Şu anda bunu yapamam.”

diyebilir.

Ve en önemlisi:

Bütün bunları yaparken kendisini kötü, bencil veya yetersiz biri olarak görmek zorunda değildir.


İltifata cevap vermek için kendinizi küçültmeniz gerekmiyor

Birisi:

“Çok güzelsin.”

dediğinde:

“Yok ya, hiç değilim.”

demek zorunda değilsiniz.

“Ben de öyle düşünüyorum” demek de zorunda değilsiniz.

Basitçe:

“Teşekkür ederim.”

demeniz yeterlidir.

Birisi:

“Çok başarılısın.”

dediğinde:

“Estağfurullah, ne başarısı.”

demek zorunda değilsiniz.

“Bunu duymak benim için çok güzel, teşekkür ederim.”

diyebilirsiniz.

Birisi:

“Senin için bunu yaptım.”

dediğinde:

“Gerçekten hiç gerek yoktu.”

demek zorunda değilsiniz.

“Benim için bunu düşünmen çok değerli, teşekkür ederim.”

diyebilirsiniz.

Bu küçük cümleler basit görünür.

Ancak kişinin yıllardır otomatik olarak yaptığı:

reddetme → küçültme → karşılığını verme → rahatlama

döngüsünü değiştirmek açısından oldukça değerlidir.


Eğer bu yazıyı okurken: “Ben tam olarak böyleyim.” diyorsanız, kendinizi daha iyi anlamak için şu sorular üzerinde düşünebilirsiniz:

Biri bana yardım ettiğinde ilk hissettiğim şey minnettarlık mı, yoksa borçluluk mu?

Birisi bana iltifat ettiğinde bunu kabul edebiliyor muyum?

Kendim hakkında olumlu bir şey söylemek bana kibirli hissettiriyor mu?

İnsanlardan yardım istemek benim için zor mu?

Birinin benim için emek vermesine izin verebiliyor muyum?

İyilikleri hemen geri ödeme ihtiyacı hissediyor muyum?

“Hayır” dediğimde kendimi suçlu hissediyor muyum?

Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımdan önce mi fark ediyorum?

Biri beni gerçekten tanırsa beni sevmeyeceğinden korkuyor muyum?

Sevilmek için faydalı, başarılı, güçlü veya fedakâr olmam gerektiğine inanıyor muyum?

Bu sorular bir kişiye kendi başına tanı koydurmaz.
Ancak terapi sürecinde üzerinde çalışılabilecek önemli örüntülerin fark edilmesine yardımcı olabilir.


Şema Terapi’nin önemli katkılarından biri, kişinin yalnızca davranışını değiştirmeye değil, bu davranışın arkasındaki temel şemayı, karşılanmamış duygusal ihtiyacı ve şemayı sürdüren başa çıkma biçimini anlamaya odaklanmasıdır. Şema Terapi’nin güncel modelinde erken uyumsuz şemalar, şema alanları, başa çıkma biçimleri ve şema modları birbirini tamamlayan temel kavramlar olarak ele alınmaktadır.

Dolayısıyla terapide hedef:

“Daha az utan.”

değildir.

Daha derindeki hedef şudur:

“İhtiyaç duyduğunda yardım isteyebilen, yardım geldiğinde onu kabul edebilen, iltifat aldığında kendisini küçültmeyen ve değerli olmak için sürekli bir şey vermek zorunda hissetmeyen bir benlik geliştirmek.”

Çünkü sağlıklı ilişkilerde yalnızca vermek yoktur.

Vermek de vardır, almak da.

Ve bazen psikoterapide kişinin öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri, başkalarına daha fazla vermek değil;

kendisine de bir şeylerin verilmesine izin vermektir.


Psikoterapi ne zaman düşünülebilir?

Bu örüntüler hayatınızda belirgin bir sıkıntı yaratıyorsa — sürekli insanları memnun etmeye çalışıyor, yardım istemekten kaçınıyor, aldığınız her iyiliği borç olarak görüyor, iltifat karşısında yoğun utanç yaşıyor, ihtiyaçlarınızı ifade etmekte zorlanıyor veya ilişkilerinizde sürekli veren taraf olduğunuzu fark ediyorsanız — bunun yalnızca “karakter özelliğiniz” olduğunu varsaymak zorunda değilsiniz.

Bu tür tekrar eden ilişki örüntüleri psikoterapide ayrıntılı biçimde ele alınabilir.

Özellikle Şema Terapi yaklaşımı, kişinin bugün yaşadığı güçlükleri geçmiş deneyimleri, temel duygusal ihtiyaçları, erken uyumsuz şemaları ve şemalara karşı geliştirdiği başa çıkma biçimleriyle birlikte değerlendiren bütüncül bir çerçeve sunar.

Amaç geçmişi suçlamak değil; geçmişte işe yarayan fakat bugün artık kişinin yaşamını kısıtlayan örüntülerin farkına vararak daha özgür seçimler yapabilmesini sağlamaktır.














Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇOCUĞUMUN DAVRANIŞLARI DEĞİŞTİ

Ergenlik büyük bir dönüşüm dönemidir. Ama bazı değişiklikler büyümenin ötesinde bir şeye işaret edebilir. Farkı nasıl anlarsınız?

On beş yaşındaki kızınız artık akşam yemeğine gelmiyor. Oğlunuz sorularınıza tek kelime ile yanıt veriyor; “iyi”, “tamam”, “bilmiyorum.” Bir zamanlar müzikle ilgilenen, arkadaşlarıyla vakit geçiren çocuğunuz sanki kaybolmuş gibi.

Kendinize şunu soruyor olabilirsiniz: Bu ergenlik mi, yoksa daha derin bir şey mi?

Bu soruyu sormak bile başlı başına değerlidir. Çünkü pek çok ebeveyn bu ayrımı yapamadan yıllarca bekler — bazen çok geç olana kadar.

Ergenlik zordur, evet. Ama ‘zor’ ile ‘yardıma ihtiyaç var’ arasındaki farkı görmek, bir ebeveynin yapabileceği en önemli şeylerden biridir.

Ergenlik Neden Bu Kadar Kafa Karıştırır?

On iki ile on sekiz yaş arasında beyin, daha önce hiç yaşamadığı — ve bir daha yaşamayacağı — bir yeniden yapılanma sürecinden geçer. Prefrontal korteks, yani karar verme, dürtü kontrolü ve empatiyi yöneten bölge, en son olgunlaşan kısımdır. Bu süreçte ergenler gerçek anlamda farklı düşünür, farklı hisseder ve farklı davranır.

Çekilme, kapı kapatma, mahremiyet isteği, ebeveynlere meydan okuma — bunların hepsi gelişimsel olarak normaldir. Nörobiyolojik olarak beklenendir. Panik gerektirmez.

Ama bazı belirtiler vardır ki ergenliğin değil, yardım çığlığının dilidir.

Endişelenmeniz Gereken Belirtiler

Aşağıdaki listede iki veya daha fazla madde iki haftadan uzun süredir devam ediyorsa, bir uzmana görünmek için doğru zamandır.

Profesyonel destek almanız gereken işaretler

  • Akademik performansta ani ve belirgin düşüş
  • Eskiden sevdiği aktivitelere ilgi kaybı
  • Uyku düzeninde aşırı bozulma (çok az veya çok fazla)
  • Yeme alışkanlıklarında belirgin değişim
  • Sosyal izolasyon — arkadaşlardan tamamen çekilme
  • Kendine zarar verme davranışı veya şüphesi
  • Sürekli irritabilite, öfke patlamaları
  • Alkol veya madde kullanımına dair işaretler
  • Kimlik veya beden algısı üzerine yoğun kaygı
  • Ölüm veya umutsuzluk içeren konuşmalar

Ebeveynlerin En Çok Yaptığı Hata

En sık duyduğum cümle şudur: “Aslında bir şeyler olduğunu hissediyordum ama beklemeye karar verdim.”

Beklemenin iki nedeni vardır: ya durumu ciddiye almamak (“ergenlik işte, geçer”), ya da ciddiye almaktan korkmak (“bir psikologla görüşürse damgalanır mı?”).

Her iki endişe de anlaşılırdır. Ama ikisi de gerçeği yansıtmaz.

Ergenlik döneminde başlayan depresyon ve kaygı bozukluklarının büyük çoğunluğu, erken müdahaleyle kısa sürede ve kalıcı biçimde çözüme kavuşur. Geç kalındığında süreç uzar, akademik ve sosyal kayıplar derinleşir ve gençlerin özgüveni onarılması daha güç biçimde etkilenir.

Çocuğunuzu bir uzmana götürmek zayıflık değil, onun için alabileceğiniz en güçlü karardır.

Psikologla İlk Görüşmeden Ne Beklemelisiniz?

Pek çok aile ilk seansın nasıl geçeceğini bilmediği için erteleyebiliyor. Süreç şöyle işler:

  • Ebeveyn görüşmesi
    Bazen ilk bazen 3./4. seansta ebeveynler ile görüşülür. Ne zaman başladığı, nasıl ilerlediği, aile içi dinamikler değerlendirilir.
  • Genç ile bireysel görüşme
    Ergen, kendi perspektifini güvenli bir ortamda paylaşır. Gizlilik sınırları net olarak belirlenir.
  • Değerlendirme ve yönlendirme
    Klinisyen, ne tür bir destek gerekebileceği ve süreç nasıl devam edeceği hakkında net bir geri bildirim sunar.
  • Aile katılımı
    Ergen terapisinde ebeveynin sürece dahil olması, sonuçları anlamlı ölçüde iyileştirir. Bu bir aile meselesidir.

Çocuğunuzla Nasıl Konuşmalısınız?

Ergenlerin psikolog fikrine direnmesinin en temel nedeni “yanlış olduğumu düşünüyorlar” hissidir. Bu hissi ortadan kaldıracak birkaç yaklaşım:

Suçlamadan söyleyin: “Sende bir sorun var” yerine “Son zamanlarda seni daha az mutlu görüyorum ve bunu seninle konuşmak istedim.”

Seçim hakkı verin: Mümkünse psikologu birlikte seçin. Gençler sürecin bir parçası olduklarında çok daha aktif katılım gösterir.

Bu Yazıyı Okudunuz — Şimdi Ne Yapmalısınız?

Eğer bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız, büyük ihtimalle çocuğunuz hakkında içinizde bir soru işareti var. Bu soru işareti dinlenmeyi hak eder.

Bir uzmanla ilk görüşme sizi bir şeye bağlamaz. Sadece netlik kazandırır.

AŞK NE ZAMAN TEHLİKELİ BİR SAPLANTIYA DÖNÜŞÜR?

Obsession Filmi, Takıntılı Sevgi ve “Sevgiyle Boğmanın” Psikolojisi Üzerine

Birini çok istemek. Onunla olmayı hayal etmek. Sürekli onu düşünmek. Bunların hepsi insani, tanıdık duygulardır.
Peki ya sevgi, kişinin kendi özgürlüğünü ve karşısındakinin özgürlüğünü elinden almaya başladığında?
Peki ya “onu çok seviyorum” dediğimiz şey aslında bir takıntıysa?

Obsession, müzik mağazası çalışanı Bear’ın çocukluk arkadaşı Nikki’ye olan tek taraflı aşkını doğaüstü bir yolla “çözmek” istediğinde başına gelenleri anlatıyor. Blumhouse’un korku filmi olarak çerçevelediği bu yapım, aslında çok daha evrensel bir psikolojik gerçeği inceliyor: Sahip olmayı sevmekle karıştırmak.

Aşk ile Takıntı Arasındaki İnce Çizgi

Sağlıklı bir sevgide iki insan birbirini olduğu gibi görür; özgürlükleri dokunulmaz kalır. Takıntıda ise durum kökten farklıdır. Kişi karşı tarafı sevmekten çok ona sahip olmak ister. Onun düşüncelerini, hareketlerini, duygularını kontrol etmeye çalışır.

Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar çoğu zaman “çok seviyor” olarak yorumlanır. Oysa psikolojik gerçek farklıdır: Takıntının temelinde sevgi değil, yoğun kaybetme korkusu yatar. Kişi aslında karşısındaki insanı değil, o insanla birlikte hissettiği güveni kaybetmekten korkar.

Sağlıklı sevgide kişi karşı tarafı olduğu gibi görür, ayrılığa katlanabilir, alan tanır ve sınıra saygı duyar. Kimliğini korur; ret acı verir ama yıkmaz. Takıntılı bağlanmada ise kişi gerçeği değil zihninde yarattığı ideali sever. Ayrılık varoluşsal bir yıkım gibi hissettirirken, kontrol etme ve izleme ihtiyacı giderek artar. Kimlik ilişkide erir; ret kabul edilemez, öfke ya da tam bir çöküş gelir.

Birini Sevgili Olmak İçin Çok İstemek

Bazı insanlar belirli bir kişiye orantısız anlam yükler:
“Onunla olursam hayatım düzelecek.” “O beni severse değerli olduğumu hissedeceğim.” “Benim ruh eşim o, onsuz yaşayamam.”

Bu noktadan sonra kişi gerçek insanı görmeyi bırakır; zihninde yarattığı ideali sevmeye başlar.

Klinik senaryosal örnek: Selin, sosyal medyada tanıştığı biriyle birkaç hafta yoğun mesajlaştı. Karşı taraf ilgiyi azaltınca Selin günde onlarca kez profilini kontrol etmeye başladı; kimin hikâyesini izlediğini, ne zaman çevrimiçi olduğunu, kiminle fotoğraf paylaştığını takip etti. “Aramızda bir şey vardı, bunu yok sayamam” diyordu. Ortada birkaç haftadan fazla bir şey yoktu. Ama Selin’in zihninde aylarca süren güçlü bir duygusal yatırım oluşmuştu. İşte bu, romantik ilginin takıntıya dönüşme noktasıdır.

Bu dinamiğin bir adı var: Limerence. Psikolog Dorothy Tennov’un 1979’da tanımladığı bu kavram, karşılığı belirsiz ya da karşılıksız bir bağlanmada yaşanan istemsiz, yoğun ve ıstırap verici tutkunun adıdır. Limerence’te kişi diğerinin her sinyalini büyüteç altına alır, olumlu işaretlere yapışır, olumsuzları görmezden gelir. Karşı tarafın gerçek iradesini değil, kendi umudunu görür.

Kıskançlık: Sevginin Değil, Güvensizliğin Dili

“Kıskanıyorsa seviyordur” — kültürümüzde bu inanç o kadar derinlere işlemiş ki pek çok insan yoğun kıskançlığı bağlılığın kanıtı olarak okuyor. Psikolojik gerçek farklı.

Kıskançlık, “seni çok seviyorum” değil; “kendime güvenmiyorum ve seni kaybetmekten çok korkuyorum” demektir.

Zaman zaman bir endişe olarak ortaya çıkan tepkisel kıskançlık normaldir. Asıl sorun, tehdit yokken de sürekli var olan kaygılı kıskançlıkta başlar. Partner nerede, kiminle, neden geç kaldı, neden mesaja gecikmeli yanıt verdi… Bu sorular hiç bitmez. Cevap gelse de kaygı bitmez; çünkü sorun kıskançlıkla değil, kişinin içindeki temel güvensizlikle ilgilidir.

Klinik senaryosal örnek: Alp terapiye “karım beni aldatıyor” şüphesiyle geldi. Hiçbir somut kanıtı yoktu. Eşinin her karşı cinsten arkadaşını tehdit olarak algılıyor, iş çıkışlarını sorguluyordu. Detaylıca konuşunca ortaya çıktı: Alp’in annesi onu çocukken defalarca terk etmiş, en yakın arkadaşı gençliğinde ona ihanet etmişti. Kıskançlığı eşine duyduğu güvensizlikten değil, taşıdığı “insanlar eninde sonunda beni terk eder” inancından besleniyordu. Eşi yıllarca bu sorgulama altında bunaldı ve boşanma talebinde bulundu. Alp tam da korktuğu şeyi, kendi davranışıyla yaratmıştı.

Sevgiyle Boğmak: İyilik Yaptığını Sanarken Zarar Vermek

Bu bölüm belki de en kritik olanı; çünkü burada bahsetmek istediğim kişiler genellikle gerçekten iyi niyetlidir. Gerçekten sever, gerçekten yardım etmek ister. Ama yaptıkları şey zamanla karşı tarafı boğmaya başlar.

Her gün onlarca mesaj atmak, istenip istenmediğine bakılmaksızın sürekli ilgi göstermek, karşı tarafın her sorununu çözmeye koşmak, tüm zamanı ona adayıp arkadaşlardan ve kendi hayatından kopmak… Başlangıçta bunlar romantik görünebilir. Ama bir süre sonra karşı taraf şunu hissetmeye başlar: “Bu ilgiden kaçmak istiyorum.”

Neden böyle olur? Çünkü bu yoğun ilginin arkasında çoğu zaman sevgiden çok kaybetme korkusu yatar. Kişi farkında olmadan şöyle düşünüyordur: “Eğer yeterince verirsem, yeterince ilgilenirsem, beni bırakamaz.” Bu bir sevgi eylemi değil; bir kontrol ve güvence arayışıdır. Ve karşı taraf bunu, kelimelerle değil hissederek anlar.

Klinik senaryosal örnek: Deniz yeni başladığı ilişkide sevgilisine her sabah uzun mesajlar yazıyor, her akşam arayıp gününü soruyordu. Sevgilisi “biraz nefes almam lazım” dediğinde Deniz daha çok endişelenerek daha sık yazmaya başladı. “Onu kaybetmek istemiyorum” diyordu. Birkaç ay sonra sevgilisi “Seninle birlikte kendim olamıyorum” diyerek ayrıldı. Terapide Deniz anladı: Verdiği şey, karşılıksız kalmaktan korktuğu için oluşturulmuş bir kalkandı. Kendini güvende hissettirmek için sevgisini gösteriyordu; ama bunu o kadar yoğun yapıyordu ki karşı tarafın kendi alanına izin vermiyordu.

Gerçek sevgi alan tanımayı içerir. Bir insanı sevmek, onun her anını doldurmak değildir. Bazen sevgi geri çekilmeyi bilmektir. Bazen sevgi müdahale etmemektir. Bazen sevgi, karşı tarafın bireyselliğine saygı gösterebilmektir.

Takıntılı İlişkilerin Ortak Belirtileri

Aşağıdaki belirtiler tanıdık mı?

  • Sürekli o kişiyi düşünmek, dikkat dağınıklığı yaşamak
  • Sosyal medyasını takip etme zorunluluğu hissetmek
  • Reddedilmeyi veya ayrılığı kabullenememek
  • Karşı tarafı idealize etmek, kusurlarını görmemek
  • Kontrol etme, konum takip etme ihtiyacı duymak
  • Kendi hayatını ve arkadaşlıklarını ihmal etmek
  • Mutluluğun tamamen o kişiye bağlı hale gelmesi
  • Aynı ilişki örüntüsünün tekrar tekrar yaşanması

Önemli bir not: Bu belirtiler zayıflığın değil, genellikle çözülmemiş eski yaraların yansımasıdır. Kaygılı bağlanma stili, çocuklukta yaşanan tutarsız bakım veya terk edilme deneyimleri, özdeğer eksikliği… Bunlar ilişkiye taşınan eski hikâyelerdir.

Film Bize Ne Söylüyor?

Bear, Nikki’ye gerçekten ilgi duyuyor; ama Nikki’nin ne istediğiyle değil, kendi arzusuyla ilgileniyor. Bu takıntının özüdür: Diğer kişiyi görmek yerine, o kişiyi içindeki boşluğun aynasına çevirmek.

Sevginin ölçüsü yoğunluğu değil, sağlıklılığıdır. Birisi sizi sürekli düşünüyor, sürekli yanınızda olmak istiyor, her şeyini size adıyorsa — bu tek başına sevginin kanıtı değildir. Bazen bu, kişinin kendi korkularının ve bağlanma yaralarının yansımasıdır.

Ne Zaman Profesyonel Destek Almak Gerekir?

Eğer şunlardan birini yaşıyorsanız, bu terapiye başlamanız için bir işaret olabilir:

  • Birini aklınızdan çıkaramıyor, günlük işlevselliğiniz etkileniyorsa
  • Reddedilmeyi veya ayrılığı bir türlü kabullenemiyor, kendinizi ya da karşı tarafı düşünmekten alamıyorsanız
  • Partnerinizi ya da ilgilendiğiniz kişiyi kontrol etme ihtiyacı hissediyorsanız
  • İlişkileriniz tekrar tekrar benzer kırılma noktalarına geliyorsa
  • “Eğer yeterince verirsem, beni bırakmaz” gibi bir inanışla hareket ettiğinizi fark ediyorsanız

Takıntılar yalnızca ilişki sorunu değildir. Çoğu zaman özdeğer yaraları, terk edilme korkusu ve geçmiş bağlanma örüntüleriyle iç içe geçmiştir.

Sorunun kaynağını anlamak ve sağlıklı ilişki becerileri geliştirmek, hem romantik hayatınızda hem de genel yaşam kalitenizde köklü değişimler yaratabilir.

Gerçek sevgi sahip olmak değildir.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SINIR KOYMAK NEDEN BU KADAR ACITIR?

Akşam saat 22:47.
Telefon ekranı yanıyor.
“Müsaitsen biraz konuşabilir miyiz?”

Yorgunsun.
Bütün gün çalıştın.
Aslında sadece sessiz kalmak istiyorsun.
“Tabii, yazabilirsin.”

Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra telefonun çalıyor.
Hafif bir iç sıkışması.
Adını koyamadığın bir huzursuzluk.
“Tamam neyse, bu kadar büyütülecek bir şey değil.”

Ama bu ilk değil.

Bu hikâye çoğu insan için tanıdık.

İstemediğin halde kabul ettiğin davetler…
Seni yoran konuşmalar…
İçinden gelmeyen ama “ayıp olur” diye yaptıkların…

Dışarıdan bakıldığında problem yok gibi görünür.
Hatta çoğu zaman şu sıfatlarla anılırsın:

-“Ne kadar düşünceli biri”
-“Herkese yetişiyor”
-“Hiç kimseyi kırmaz”

O “hiç kimseyi kırmayan” kişi, çoğu zaman kendini kırıyordur.


Seans Odasından

Bir danışan düşünelim: Deniz.

İlk geldiğinde şöyle der:

“Aslında hayatımda büyük bir problem yok… ama sürekli yorgunum.”

Bunu biraz açalım….

Deniz, herkes için “çok iyi” biriydi.
Arkadaşlarının kriz anlarında ilk aradığı kişi,
ailesinin en “sorunsuz” çocuğu,
iş yerinin en “uyumlu” çalışanı…

Ama sonra bir cümle söyledi. Sessizce:

“Ben kimim, onu bilmiyorum.”

Bu cümle genellikle uzun süre kendini erteledikten sonra gelir.


Çoğu kişi bunu bir karakter meselesi sanır:
“Ben böyleyim.”
“Ben kıramam.”
“Benim yapım bu.”

Ama terapi odasında gördüğümüz şey farklıdır : Sınır koyamamak çoğu zaman öğrenilmiş bir şeydir.

Belki çocukken:

  • Sessiz olduğunda takdir edildin
  • Uyum sağladığında sevildin
  • Karşı çıktığında mesafe hissettin

Ve zihnin şunu öğrendi:
“Sevilmek için sorun çıkarmamalıyım.”

Yıllar geçti.
Ama bu kural değişmedi.


O An: “Hayır” Demek İstedin Ama Diyemedin

Bir düşün, ne zaman gerçekten “hayır” demek istedin ama diyemedin?

Belki bir arkadaşına…
Belki partnerine…
Belki ailene…

O an ne hissettin?

Çoğu insan şu üç duyguyu tarif eder:

  • Suçluluk
  • Kaybetme korkusu
  • Yanlış anlaşılma endişesi

Ve sonra genelde şu olur:
Kendi ihtiyacın geri çekilir.

Karşı taraf rahatlar.
İlişki “sorunsuz” devam eder.

Ama senin içinde bir şey daha eksilir.


Sınır koyamadıkça bir şeyler birikir.

Ama bu birikim dışarıdan görünmez.

Şu cümlelerle kendini belli eder:

“Artık içimden gelmiyor.”
“Eskisi gibi değilim.”
“Sürekli yorgunum.”

Bu noktada birçok kişi “Ben değiştim.” zanneder
Oysa kendinle arana mesafe girmiştir.


Deniz’in Kırılma Noktası

Bir gün Deniz şunu fark etti:

Bir arkadaşı ona uzun uzun dert anlatıyordu.
Deniz dinliyordu. Yine her zamanki gibi.

Ama bu sefer içinden şu geçti:
“Ben şu an burada olmak istemiyorum.”

Bu düşünce onu korkuttu. Çünkü bu, alıştığı “iyi insan” imajına uymuyordu.

Seanslarda şunu çalıştık:
Bu düşünce kötü değildi.
Bu düşünce, gerçekti.

Ve ilk kez Deniz şunu denedi:

“Şu an çok yorgunum, bunu yarın konuşabilir miyiz?”

Mesajı attıktan sonra ne oldu biliyor musun?

Kalbi hızlandı.
Suçluluk geldi.
“Acaba kırıldı mı?” düşüncesi geldi.

Ama dünya yıkılmadı.


Sınır Koymak Neden Bu Kadar Büyük Hissedilir?

Çünkü mesele sadece o an değildir.

O “hayır”, aslında şunlara söylenir:

  • Geçmişte sustuğun anlara
  • Kendini geri çektiğin ilişkilere
  • “Ben önemli değilim” dediğin tüm zamanlara

Bu yüzden küçük bir cümle gibi görünse de,
içeride çok daha büyük bir hareket yaratır.


Şu an bu yazıyı okurken kendinden parçalar buluyorsan belki sen de:

  • Sürekli anlayan tarafsın
  • İnsanları kırmamak için kendini geri çekiyorsun
  • Ama içten içe yoruldun

Ve belki de ilk kez bunu bu kadar net görüyorsun.

Bu önemli bir an.

Çünkü değişim çoğu zaman burada başlar:
Fark ettiğin yerde.


Sınır Koymak Ne Değildir?

Sınır koymak:

  • İnsanları dışlamak değildir
  • Soğuk olmak değildir
  • Bencil olmak değildir

Sınır koymak şudur:
“Ben de bu ilişkinin içindeyim.” diyebilmektir.


Terapi Odasında Ne Değişir?

Deniz zamanla şunu öğrenir:

  • Suçluluk hissetmek, yanlış yaptığı anlamına gelmiyordu
  • Herkesin duygusundan sorumlu değildi
  • “İyi insan” olmak ile “kendini yok saymak” aynı şey değildi

Ve en önemlisi:

“Hayır dediğimde insanlar beni terk etmedi.
Ama ben kendimi daha az terk etmeye başladım.”


Bu Yazıyı Buraya Kadar Okuduysan…

Muhtemelen bu konu sana uzak değil.

Belki sadece yoruldun.
Belki değişmek istiyorsun ama nasıl yapacağını bilmiyorsun.
Belki de ilk kez kendini bu kadar net gördün.

Şunu bilmeni isterim:

Bu bir kişilik sorunu değil.
Bu, öğrenilmiş bir ilişki biçimi.

Ve değişebilir.


Eğer sen de:

  • Kendini kaybetmeden ilişki kurmak
  • Suçluluk duymadan sınır koyabilmek
  • “Hayır” derken içinin titrememesini öğrenmek

istiyorsan, bu yol tek başına yürünmek zorunda değil. Bu süreç hakkında bilgi almak için alanında uzman bir klinik psikolog ile iletişime geçebilirsin.

Belki de mesele insanları kırmak değil…
Kendini artık kırmamayı öğrenmektir 🙂








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZAAFLARIMIZA MI AŞIK OLURUZ?

“Bana iyi gelmediğini biliyorum… ama yine de vazgeçemiyorum.” modern ilişkilerin en temel paradoksunu anlatır. İnsan neden kendisini zorlayan, hatta inciten bir ilişkiye geri döner? Neden bazı bağlar, mantığın açık uyarılarına rağmen kopmaz?

Bu sorunun cevabı romantik değil; psikolojiktir. Ve çoğu zaman mesele karşımızdaki kişi değil, bizim içsel dünyamızdır.


Tanıdık Olanın Gücü: Zihin Neyi Seçer?

İnsan zihni her zaman iyi olanı seçmez.
Ama neredeyse her zaman tanıdık olanı seçer.

Çocuklukta deneyimlediğimiz sevgi biçimleri, gördüğümüz ya da göremediğimiz ilgi, yaşadığımız eksiklikler… Bunların hepsi zihnimizde görünmez bir ilişki haritası oluşturur.

John Bowlby’nin bağlanma kuramı bize şunu söyler:
Erken dönem ilişkilerimiz, yetişkinlikte kimi çekici bulduğumuzu belirler.

Eğer sevgi;
-belirsiz,
-çabayla kazanılan,
-zaman zaman geri çekilen bir şey olarak öğrenildiyse,
o zaman huzurlu ve dengeli bir ilişki, kişiye “yabancı” hissedebilir.

Çünkü zihin şöyle der:
“Bu aşk gibi hissettirmiyor.”

Oysa hissettirilmeyen şey aşk değil, kaostur.


Tekrar Zorlantısı

Sigmund Freud, insanların çözemedikleri duygusal deneyimleri tekrar etme eğiliminde olduğunu söyler. Buna tekrar zorlantısı denir.

Bu şu anlama gelir:
Kişi, geçmişte eksik kalan bir duyguyu—örneğin görülmek, seçilmek, değerli hissetmek—bilinçdışı bir şekilde yeniden kurmaya çalışır.

Ama bunu sağlıklı bir ilişkiyle değil,
aynı yarayı yeniden açabilecek biriyle yapar.

Çünkü zihnin mantığı şudur:
“Bu sefer farklı olacak.”

Ne yazık ki çoğu zaman olmaz.


Aşk mı, Bağımlılık mı?

Bazı ilişkilerde yoğunluk o kadar yüksektir ki kişi bunu “büyük aşk” olarak tanımlar.
Ama klinik açıdan baktığımızda tablo farklıdır.

Bu tür ilişkiler genellikle şu döngüyü içerir:
-Yakınlaşma
-Çatışma
-Uzaklaşma
-Özlem
-Yeniden birleşme

Bu yapı, beynin ödül sistemini düzensiz şekilde uyarır. Yani ilişki sürekli iyi değildir ama arada gelen iyi anlar, bağı çok daha güçlü hâle getirir.

Bu mekanizma psikolojide travma bağı olarak bilinir.
Kişi, partnerine değil, o ilişkinin yarattığı duygusal iniş çıkışlara bağlanır.


“Bize Bi’Şey Olmaz”

Bu dinamikleri en çarpıcı şekilde son dönem dizilerinden biri olan Bize Bi’Şey Olmaz’da görmek mümkün.

Dizi yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi ilerler. Ancak derinlemesine bakıldığında, aslında bir duygusal döngünün anlatımıdır.

Bu cümle romantik bir güven ifadesi gibi duyulur.
Ama çoğu zaman psikolojik bir savunmadır.

Gerçek anlamı şudur:
“Bir şeylerin yanlış olduğunu biliyorum ama yüzleşmek istemiyorum.”

Bu, inkâr mekanizmasının klasik bir örneğidir.


Kopamayan İki İnsan

Lal ve Aktan’ın ilişkisi sürekli şu döngüde ilerler:

  • Ayrılık
  • Özlem
  • Geri dönüş

Bu durum dışarıdan “büyük aşk” gibi görünür.
Ama klinik açıdan bu, duygusal bağımlılık döngüsüdür.

Çünkü kişi şunu hisseder:
“Onsuz yapamam.”

Ama gerçek şudur:
Onunla da yapamıyordur.


Zıtlık mı Uyumlu Yaralar mı

Dizide karakterler “çok farklı” gibi görünür.
Ancak aslında birbirlerini tamamlayan değil, tetikleyen yapılardır.

  • Biri yakınlık ister, diğeri uzaklaşır
  • Biri güvende olmak ister, diğeri kontrol kaybından korkar

Bu, romantik bir zıtlık değil; travma uyumu olabilir.

İnsan çoğu zaman kendisine iyi geleni değil,
kendisini tanıdığı yere çeken kişiyi seçer.


Bitmeyen Aşk

Dizi şu soruyu sürekli canlı tutar:
“Bazı aşklar neden bitmez?”

Cevap düşündüğümüzden daha sade:
Çünkü onlar çoğu zaman aşk değildir.
-tamamlanmamış bir ihtiyaç,
-kapanmamış bir hikâye,
-çözülmemiş bir duygu
…

İnsan ilişkiyi bırakırsa sadece kişiyi değil,
“bir gün düzelecek” ihtimalini de bırakmak zorunda kalır.


Neden Hep Aynı Tür İnsanlar?

“Neden hep aynı hisleri yaşatan insanlara çekiliyorum?”

İnsan partner seçmez.
İçsel hikâyesine uygun karakteri seçer.

  • Değersizlik hissi → onay vermeyen partner
  • Terk edilme korkusu → mesafeli partner
  • Kontrol ihtiyacı → kaotik partner

Bu bir tesadüf değil, bir psikolojik eşleşmedir.

Terapist önerisi : Aşkı Değil, Seçimi Anlamak

İyileşme süreci şuradan başlar:

“Ben neden böyle insanlara âşık oluyorum?” yerine,
“Bende ne, bunu bu kadar tanıdık kılıyor?”

Bu soru kolay değildir.
Çünkü cevap çoğu zaman geçmiştedir.

Ama bu farkındalık oluştuğunda, çok önemli bir değişim başlar:

Kişi artık yoğun olanı değil, düzenleyici ve güvenli olanı seçmeye başlar.

Ve ilk başta bu “sıkıcı” gelebilir.
Çünkü zihin kaosa alışmıştır.

Ama zamanla anlaşılan şudur:
Huzur, eksik bir duygu değil; öğrenilmemiş bir deneyimdir.


İnsan zaafına âşık olmaz.
Ama zaafının dilini konuşan birine âşık olabilir.
Ve o dil çözülmediği sürece,
aynı kişi olmasa bile
aynı hikâye tekrar eder.

Gerçek değişim, doğru insanı bulduğumuzda değil,
neden hep aynı duyguyu aradığımızı anladığımızda başlar.

Çünkü bazı ‘aşklar’ bitmez, sadece anlaşılmayı bekler.

Takıntı ve Melankoli

Bazı ilişkiler bittikten sonra bile zihinde bitmez. Kişi sürekli aynı anıları düşünür, aynı cümleleri tekrar eder, “neden?” sorusuna takılı kalır.

Bu durum çoğu zaman aşkın derinliğiyle değil, zihnin kapanmamış bir döngüyü tamamlama çabasıyla ilgilidir. Klinik açıdan bu, ruminasyon (zihinsel tekrar) ve takıntılı düşünme örüntülerine yaklaşır. Zihin belirsizliği tolere etmekte zorlandığı için, geçmişi tekrar tekrar işleyerek bir anlam üretmeye çalışır.

Melankoli ise bu sürecin duygusal tonudur.
Kayıp sadece bir kişiyi değil, o ilişkiyle kurulan “ihtimal”i de içerir: yaşanmamış olanı, olabilirdi hissini. Bu nedenle kişi sadece ayrılığa değil, kendi içinde kurduğu geleceğe de yas tutar.
Psikodinamik açıdan melankoli, kaybın içselleştirilmesiyle ilgilidir; kişi zamanla kaybettiğine yönelik duyguları kendine yöneltebilir—değersizlik, yetersizlik, suçluluk gibi.

Hatırlamak doğal, takılı kalmak ise işlenmemiş bir duygunun işaretidir.
Unutmakla değil; o duygunun zihindeki döngüsünü tamamlayıp, anlamlandırarak serbest bırakmakla mümkün olur.

Bazı ilişkiler bitmez, çünkü aslında hiç tam yaşanmamıştır.
Ve bazı duygular geçmez, çünkü hiç gerçekten anlaşılmamıştır.

Eğer bu yazıda kendine dair bir şey yakaladıysan, bu bir tesadüf değil.
Belki de artık aynı hikâyeyi tekrar etmek yerine,
onu anlamanın zamanı gelmiştir.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SEVİLİYOR MUYUM?

Bir zamanlar, yakınlığı kaybetmemek için çok dikkatli olman gerektiğini öğrenmiş olabilir misin?


“Seviliyor muyum?”

Bu soru, terapi odasında çok sık yankılanır. Bazen yüksek sesle sorulur, bazen neredeyse utanarak fısıldanır. Kimi zaman bir ilişkinin ortasında, kimi zaman yeni bitmiş bir ayrılığın ardından, kimi zamansa kişi yalnız kaldığında zihninin içinde döner durur.

Bu soru çoğu zaman yalnızca mevcut ilişkiyle ilgili değildir.
Çocukluktan gelir.
Geçmişte yaşanmış ama anlamlandırılamamış bağlardan gelir.
Ve çoğu zaman kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezinde yer alır.


Sevilme İhtiyacı, Sevilmek İstemek

Bağlanma kuramına göre, yaşamın ilk yıllarında bakım verenle kurulan ilişki, zihnimizde şu soruya verilen ilk cevabı oluşturur:

“Ben sevilebilir miyim?”

Eğer çocuklukta sevgi;

  • tutarlı
  • ulaşılabilir
  • güven verici

bir şekilde sunulmuşsa, kişi yetişkinlikte sevgiyi sürekli sorgulamaz. Sevgi onun için doğal ve güvenli bir zemindir.

Ancak sevgi;

  • tutarsız
  • koşullu
  • bazen var bazen yok

olmuşsa, bu soru cevapsız kalır.
Cevapsız kalan her soru gibi, hayat boyu tekrar tekrar sorulur.


Sevilme Kaygısı Neden Oluşur?

Sevilme kaygısı çoğu zaman bugüne ait değildir.
Geçmişten taşınır.

Çocuk, erken ilişkilerinde şunu öğrenmiş olabilir:

  • Sevgi garanti değil
  • Yakınlık kaybedilebilir
  • Dikkatli olmazsam terk edilirim

Bu öğrenme bilinçli bir karar değildir; hayatta kalma uyumudur.
Ve kişi yetişkin olduğunda şunu hisseder:

“Sevgi varsa bile, emin olamıyorum.”


Sevilmek İçin Bazen Kendimizden Vazgeçeriz

Sevilme kaygısı yükseldiğinde kişi farkında olmadan kendini küçültmeye başlar.

Terapi odasında sıkça şu cümleleri duyarım:

  • “Hayır dersem beni terk eder.”
  • “İdare etmezsem yalnız kalırım.”
  • “Ben böyleyken kim beni sevsin?”

Bu noktada fedakârlık sağlıklı bir paylaşım olmaktan çıkar.
Kişi:

  • sınırlarını siler
  • ihtiyaçlarını bastırır
  • kırıldığını söylemez
  • “sorun çıkaran” olmamaya çalışır.

Sevgi, karşılıklı bir bağ olmaktan çıkar;
kazanılması gereken bir ödül haline gelir.

Ve zamanla şu acı farkındalık oluşur:

“Sevilmek için kendimden vazgeçtikçe, ortada sevilecek bir ben kalmıyor.”


“Biri Bizi Neden Sever ya da Sevmez?”

Bu soru çoğu zaman yanlış yerden sorulur.
Çünkü cevap bizim yeterli olup olmamamızla ilgili değildir.

Birinin sevip sevmemesi çoğu zaman:

  • kendi bağlanma biçimiyle
  • duygusal kapasitesiyle
  • geçmiş ilişki deneyimleriyle
  • yakınlığa ne kadar dayanabildiğiyle

ilgilidir.

Ancak sevilmeyen kişi bunu otomatik olarak şöyle yorumlar:

“Ben yetmedim.”

Terapi sürecinde bu otomatik yorumlar fark edilir, görünür hale getirilir ve sorgulanır. Çünkü her mesafe, her reddedilme, her soğuma kişisel bir eksiklik kanıtı değildir.


Kaygılı Bağlanma Nedir? Nasıl Gelişir?

Kaygılı bağlanma, kişinin ilişkilerde:

  • yoğun yakınlık ihtiyacı
  • terk edilme korkusu
  • sevilip sevilmediğini sık sık sorgulama

yaşamasıyla kendini gösterir.

Bu bir kişilik kusuru değil, öğrenilmiş bir ilişki stratejisidir.

Kaygılı Bağlanmanın Yaygın Nedenleri

  • Tutarsız bakım verenler
    Sevginin ne zaman geleceği belli değildir.
  • Duygusal olarak ulaşılamayan ebeveynler
    Duygular ilişkiyi bozuyormuş gibi hissedilir.
  • Koşullu sevgi
    “Olduğum halim yetmiyor” inancı gelişir.
  • Ebeveynin kendi kaygısı
    Kaygı çocuğa bulaşır.
  • Erken kayıplar ve ayrılıklar
    Dünya öngörülemez hale gelir.
  • Çocuğun duygularının taşınamaması
    Çocuk kendini “fazla” hisseder.

Bu deneyimler yetişkinlikte şu inanca dönüşebilir:

“Çok istersem, çok seversem, çok önemsersem … beni terk ederler.”


Terapi Odasına Kimler Gelir?

Bu alanda terapiye en sık:

  • İlişkilerinde sürekli veren ama karşılık alamayanlar
  • Terk edilme korkusu yaşayanlar
  • Onay ihtiyacı yüksek olanlar
  • Kendini “fazla” ya da “yetersiz” hissedenler
  • Çocuklukta duygusal ihmal yaşamış olanlar

başvurur.

Bazıları ilişkideyken bile yalnız hisseder.
Bazıları ise yalnız kalmamak için yanlış ilişkilerde kalır.


Terapi Sürecinde Sevilme Kaygısıyla Nasıl Çalışılır?

Terapi odasında amaç “Herkes beni sevsin” değildir.

Asıl hedef:

– Sevilme kaygısının kökenini anlamak
– Kişinin kendi değer duygusunu dış onaydan ayırabilmesi
– Sınır koyabilme becerisini geliştirmek
– Sevgi ile terk edilme korkusunu ayırt edebilmek

“Seviliyor muyum?” sorusu çoğu zaman şuna dönüşür:

“Ben, olduğum halimle sevilebilir miyim?”

Terapi, bu sorunun cevabını başkalarından almaya çalışmak yerine, kişinin kendi iç dünyasında duymasına yardımcı olur.


DSM-5 Sevilme Kaygısı Hakkında Ne Söyler?

DSM-5’te sevilme ihtiyacı tek başına bir tanı değildir.
Ancak şu tanısal örüntülerde sıkça görülür:

  • Bağımlı Kişilik Örüntüleri
  • Borderline Kişilik Örüntüleri
  • Çekingen Kişilik Özellikleri
  • Kaygı Bozuklukları ve Anksiyöz Bağlanma

Önemli olan şudur:
Bu temaları yaşamak “hasta” olduğunuz anlamına gelmez. Çoğu zaman bu, zamanında yeterince güvende hissedememiş bir parçanın sesidir.


Bu yazıyı okurken kendinden bir parça bulduysan :

Eğer bu yazıyı okurken:

  • ilişkilerde sürekli tetikte olduğunu fark ettiysen,
  • sevilmek için kendinden çok fazla verdiğini hissettiysen,
  • yalnız kalma korkusunun seni yorduğunu düşünüyorsan

bu, çalışılabilecek bir alan olduğunu gösterir.

Terapi; sevilip sevilmeyeceğini garanti etmez.
Ama sevilme talebini yakından inceleyebiliriz.
Ve bu, sandığından çok daha güçlü bir kendine güven duygusu sağlayabilir.

Eğer bu konuları güvenli, yargısız ve profesyonel bir alanda çalışmak istersen, her zaman birlikte bakabiliriz.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

‘ÇOCUĞUM HEP BENİ SUÇLUYOR’

“Çocuğum hep beni suçluyor” cümlesi, ebeveynlerin terapi odasında sıkça dile getirdiği, yoğun suçluluk, öfke ve çaresizlik barındıran bir ifadedir.

Suçlanmak insanın varoluşsal olarak en zorlandığı deneyimlerden biridir; özellikle de bunu yapan kişi kendi çocuğunuz olduğunda.

Bu yazıda, bir klinik psikolog bakış açısıyla, ergenlikten yetişkinliğe uzanan süreçte ebeveynini sürekli suçlayan bireyi çok yönlü ele alacağım; hiçbir tarafı mutlak doğru ya da mutlak yanlış ilan etmeden, tarafsız bir çerçeve sunmayı amaçlıyorum.


Suçlama Davranışı Nedir?

Suçlama, kişinin yaşadığı olumsuz duygu, durum ya da başarısızlığın sorumluluğunu dış bir nesneye – çoğu zaman bir kişiye – atfetmesidir. Psikolojik açıdan bakıldığında suçlama, her zaman kötü niyetli bir saldırı değildir; çoğu zaman baş etme mekanizmasıdır.

“Eğer suç bende değilse; o zaman ben kötü, yetersiz ya da çaresiz biri değilimdir.”

Bu içsel dengeyi koruma çabası, özellikle benlik algısı kırılgan olan bireylerde daha yoğun görülür.

Ergenlikte Ebeveyni Suçlama

Ergenlik, kimlik inşasının hızlandığı, bireyin “Ben kimim?” sorusuna yanıt aradığı bir dönemdir. Bu süreçte:
-Ebeveyn idealleştirilmesi çözülür
-Otorite sorgulanır
-Sınırlar test edilir

Bu nedenle ergenin ebeveyni suçlaması çoğu zaman patolojik değil, gelişimseldir.

  • “Ben özgüvensizim çünkü sen beni hiç desteklemedin.”
  • “Hayatım berbat çünkü beni bu okula sen gönderdin.”
  • “Herkes mutlu, bir tek ben değilim, bunun sebebi sizsiniz.”

Bu cümlelerden dünyasına dair şunları görürüz:

  • Yoğun öfke
  • Hayal kırıklığı
  • Anlaşılmama hissi
  • Ayrışma ihtiyacı

Ergen, kendi iç karmaşasını düzenleyemediğinde, bunu dışarıya yansıtarak ebeveyni hedef haline getirebilir.


Yetişkinlikte Devam Eden Suçlama

Ergenlikte başlayan suçlama davranışı yetişkinlikte de devam ediyorsa, burada artık gelişimsel değil, yapısal bir örüntüden söz edebiliriz.

  • İş hayatında: “Patronum haksız, sistem bozuk.”
  • İlişkilerde: “Hep yanlış insanları buluyorum.”
  • Hayat genelinde: “Şanssızım, kaderim böyle.”

Ancak ebeveyn hâlâ merkezdeyse:

  • “Başarısızsam bunun sebebi çocukluğum.”
  • “İlişkilerim yürümüyor çünkü sevgi görmedim.”

Burada kişi, geçmişi anlamak değil, bugünün yükünü taşımamak istiyordur

Klinik Psikoloji Açısından Olası Nedenler

Dışsallaştırma (Externalization)

Kişi içsel çatışmalarını ve yetersizlik duygularını tolere edemediğinde, sorumluluğu dışarıya verir.

Benlik Saygısı Kırılganlığı

Kendini eleştirmek, bazı bireyler için dayanılmazdır.
Suçlama, benliği korur.

Öğrenilmiş Aile Dinamikleri

Bazı ailelerde suçlama dili normdur:

  • “Sen yüzünden böyle oldu.”
  • “Beni hasta ettin.”

Çocuk bu dili öğrenir ve yetişkinlikte sürdürür.

Travmatik Yaşantılar

İhmal, duygusal istismar, aşırı kontrol ya da tutarsız ebeveynlik, çocuğun öfkesini yıllarca taşımasına neden olabilir.

DSM-5 Perspektifinden

*** DSM-5 tanıları kişinin psikiyatrist tarafından yüz yüze değerlendirmesi olmadan konulamaz. Aşağıda bahsedilenler olası çerçevelerdir, etiketleme amacı taşımaz. ***

  • Borderline Kişilik Örüntüleri
    • Siyah-beyaz düşünme
    • Yoğun öfke
    • Suçlama ve idealizasyon/değersizleştirme döngüsü
  • Narsisistik Kırılganlık
    • Eleştiriye tahammülsüzlük
    • Suçu dışarıya atma
    • Utançtan kaçınma
  • Depresif Bozukluklar
    • Öğrenilmiş çaresizlik
    • Sürekli mağduriyet algısı
  • Travma Sonrası Stres Örüntüleri
    • Geçmişe saplanma
    • Güvensizlik
    • Sürekli tetiklenme

*** Tekrar vurgulamak gerekir ki: Suçlama tek başına tanı kriteri değildir. ***


Herkesi Suçlayan Birinin Yaşamı

Bu bireyler çoğu zaman:

  • İlişkilerinde yalnız kalır
  • Sürekli anlaşılmadığını hisseder
  • Aynı sorunları tekrar tekrar yaşar
  • İçten içe boşluk ve tatminsizlik yaşar

Paradoksal olarak suçlama, kişiyi rahatlatmaz; yalnızlaştırır.

“Herkes suçluysa, ben neden hâlâ mutsuzum?”

Bu soru çoğu zaman cevapsız kalır.

Suçlanan Ebeveyn Gerçekten Suçlu Olabilir mi?

Bu soruya dürüstçe cevap vereceğim ; “Evet, olabilir”.

Bazı ebeveynler:

  • Duygusal olarak ihmal edici
  • Aşırı eleştirel
  • Kontrolcü
  • Tutarsız
  • Travmatize edici olabilir

Bu durumda çocuğun öfkesi haklıdır.
Ancak haklı olmak, ömür boyu aynı pozisyonda kalmayı zorunlu kılmaz.

Bu hayatta kendinizi seçtiğinizde yapmanız gereken; yaşananı inkâr etmeden, sorumluluğu bugünde yeniden alma ve acıyı kimliğe dönüştürmemektir.


Ebeveyniniz veya Çocuğunuz ile Aranızdaki İlişkiyi Düzenlemek için Neler Yapılabilir?

Ebeveyn

  • Savunmaya geçmeden dinlemeli
  • “Ama ben…” ile başlayan cümleleri azaltmalı
  • Gerçek hatalar varsa kabul edebilmeli
  • Sınır koyabilmek: Sürekli suçlanmaya izin vermemeli

Çocuk/Yetişkin Birey

  • Duyguyla sorumluluğu ayırmalı
  • “Başına gelenler” ile “hayatını nasıl yaşadığın” arasındaki farkı görmeli
  • Terapi sürecinde yas ve öfkeyi çalışmalı

Ortak Alanda Buluşmak

  • Aile terapisi
  • Yapıcı diyalog
  • Geçmişi silmeye değil, anlamlandırmaya odaklanmak

“Çocuğum hep beni suçluyor” ifadesi, tek taraflı okunamayacak kadar derin bir meseledir. Bazen suçlama bir savunmadır, bazen bir çığlık, bazen de gerçek bir hesaplaşma talebi.

Terapi odasında size şunu defalarca kez söyleyeceğim: İyileşme, suçlu aramakla değil, sorumluluğu paylaşmakla başlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DAĞA DOĞRU GİDEN PENGUEN: UYUM SAĞLAMAK, SEÇİMLER, PİŞMANLIK VE ÖFKE

KALMANIN VEYA GİTMENİN PSİKOLOJİK BEDELİ

Son günlerde herkes dağa doğru yürüyen pengueni konuşuyor. Sürüden ayrılan, “yanlış yöne giden”, doğasına aykırı bir seçim yaptığı düşünülen pengueni.

Bu geçmişten gelen hikâye bizi bugün etkiledi, çünkü yalnızca bir penguenin yönüyle ilgili değil. Bu görsel kesit, seçim yapma cesareti, uyum sağlama ihtiyacı, pişmanlık, öfke ve sorumluluk alma süreçleriyle ilgili düşüncelere yol açmış olabilir.

Klinik psikolog olarak şunu söyleyebilirim: Dağa giden o penguen, danışanla odada çok sık karşılaştığım bir içsel çatışmanın güçlü bir metaforu gibi.

Uyum Sağlama İhtiyacı

İnsan Neden Kendi Yolundan Vazgeçer?

İnsan sosyal bir varlıktır. Ait olmak, kabul görmek, dışlanmamak ve sevilmek temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Bu nedenle çoğu zaman:

Ailemizin beklentilerine göre yaşarız
Partnerimizin istediği kişi olmaya çalışırız
Toplumun “doğru” dediği yoldan sapmamaya çabalarız
“Elalem ne der?” sorusunu iç pusulamızın önüne koyarız

Bu noktada uyum sağlamak bir hayatta kalma stratejisidir. Kısa vadede işe yarar. Çatışmayı azaltır. Yalnızlık kaygısını bastırır. Seçim yapmanın getirdiği belirsizliği ortadan kaldırır.

Ama terapide şunu çok net görürüz:
Kendi iç sesini uzun süre bastıran kişi, bir noktadan sonra bedel ödemeye başlar.

“Ben Seçmedim” Demenin Geçici Rahatlığı

Birçok danışan şu cümlelerle gelir:

“Aslında ben istememiştim ama…”
“Başka şansım yoktu.”
“Onlar öyle istedi.”
“Beni bu yola soktular.”

Bu cümleler ilk bakışta rahatlatıcıdır. Çünkü sorumluluk başkasındadır.

Seçimi ben yapmadıysam, sonuçtan da ben sorumlu değilimdir.

Ancak psikolojik olarak bu durum uzun süre sürdürülemez. Çünkü kişi hayatının sonuçlarını yaşamaya devam eder, ama kontrol duygusunu kaybetmiştir.
İşte bu noktada öfke ortaya çıkar.

Pişmanlık ve Öfke Neden Birikir?

Pişmanlık çoğu zaman yanlış bir seçimden değil, kendi adına karar vermemiş olmaktan doğar.

Öfke ise şu soruyla birlikte büyür:
“Bu hayatı ben mi seçtim, yoksa bana mı seçtirildi?”

Danışan odasında öfkenin ardında sıkça gördüğüm; Kişi aslında yönünü başkasının belirlemesine izin vermiştir. Ama bedeli öderken yalnızdır.

Bu yalnızlık, zamanla:
-Pasif agresyona
-İlişkilerde gizli kızgınlıklara
-Sürekli başkalarını suçlama ihtiyacına
-Kendine yabancılaşmaya
dönüşebilir.

Başkasının Bizim Yerimize Seçmesi Neden Bu Kadar Cazip?

Çünkü seçim yapmak zordur.

Seçmek demek:
Yanılma ihtimalini kabul etmek demektir.
Sonuçların sorumluluğunu almak demektir.
“Keşke” deme riskini göze almak demektir.
Bazen yalnız kalmayı göze almak demektir.

Başkasının bizim yerimize seçmesi ise kısa vadede konforludur. Ama uzun vadede şu duygu kalır: “Hayatım bana ait değil.”

Dağa Doğru Giden Penguenin Asıl Mesajı

Penguen doğruyu mu yapıyor, yanlışı mı?
Bunu bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz çok önemli bir şey var: Penguen seçimini kendisi yapıyor.
Bu, psikolojik olgunluğun temelidir.

Klinik açıdan baktığımızda; sağlıklı birey, her zaman doğru seçimler yapan kişi değildir. Sağlıklı birey; seçimin sorumluluğunu alabilen kişidir.

Penguen şunu kabul ediyor:
İyi olursa da benim
Kötü olursa da benim
Ödül de benim
Ceza da benim

Bu, sert ama özgürleştirici bir kabuldür.

Neden Bazı Erkekler Dağa Giden Penguenle Güçlü Bir Empati Kuruyor?

Sosyal medyada dolaşan “Hiçbir şeyle empati kuramayan erkekler dağa giden penguenle empati kuruyor” cümlesi aslında alaycı gibi dursa da, altında önemli bir psikolojik gerçek barındırıyor.

Bu empati, duygusal empati değil; çoğu zaman varoluşsal empati.

Birçok erkek, çok küçük yaşlardan itibaren şu mesajlarla büyür:
“Ağlama.”
“Güçlü ol.”
“Duygularını belli etme.”
“Erkek adam böyle olmaz.”

Bu mesajlar, erkek çocukların:
-Duygularını tanımasını
-İfade etmesini
-Başkalarının duygularını anlamasını
zorlaştırır.

Klinikte sık gördüğüm bir durumdur:
Erkek danışan duygusunu anlatamaz ama bir yön, bir mücadele, bir karar metaforu üzerinden kendini anlatabilir.

Penguen tam da burada devreye giriyor olabilir.
Dağa giden penguen:
-Duygusunu anlatmaz
-Yardım istemez
-Açıklama yapmaz
-Haklılığını kanıtlamaya çalışmaz

Sadece yürür.

Birçok erkek için bu çok tanıdık bir içsel haldir:

“Anlatamam ama giderim.”
“Konuşamam ama yönümü değiştiririm.”
“Hissettiğimi söyleyemem ama koparım.”

Bu yüzden empati kurulan şey, penguenin duygusu değil;
yalnızlığı, yükü ve sessiz kararlılığı olabilir.

Suçlamadan Sorumluluğa Geçiş

Bir noktada psikoterapide şu dönüşüm gerçekleşir:

Danışan başkalarını suçlamayı bırakmaz; suçlamaya ihtiyaç duymamaya başlar. Çünkü artık şunu söyleyebilir:
“Evet, zor bir seçimdi.
Evet, korktum.
Evet, yanlış olabilir.
Ama bu benim yolumdu.”

Öfke tam da burada çözülmeye başlar.

Eğer bu yazıyı okurken bir şeyler sana tanıdık geldiyse, kendine şu soruları sorabilirsin:

Bu hayatı ne kadar ben seçtim?
Hangi kararlarımda başkalarının onayına daha çok ihtiyaç duydum?
Bugün kızgın olduğum kişiler gerçekten mi sorumlu, yoksa ben mi sorumluluğu devrettim?
Seçmemek beni gerçekten korudu mu?

Bu sorular suçlamak için değil; kendini anlamak için sorulur.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İYİLİĞİN FAZLASI, NİYETİ ZARARDA BULUŞTURUR

İyilik yapma isteği çoğu zaman saf, içten ve ahlaki olarak yüceltilen bir dürtü gibi görünür. Yardım etmek, beslemek, korumak ve büyütmek… Bunların hepsi insanın kendini iyi hissetmesini sağlar. Ancak bazen bu istek, sonuçları göremeyen bir aceleyle birleştiğinde iyiliğin kendisi zarar verici bir hâl alabilir. İşte bu hikâye, tam da bu çelişkinin etrafında şekillenir.

Bir gün balıklarına baktı. Cam fanusun içindeki küçük bedenlerin aç olabileceğini düşündü. “Kim bilir,” dedi içinden, “belki de yeterince doymuyorlardır.” Onları mutlu etmek, aç kalmamalarını sağlamak istiyordu. Bir tutam yem attı, sonra bir tutam daha. Yetmedi. Biraz daha… Balıklar yemlere üşüştü; bu manzara ona iyi hissettirdi. İyilik yapıyordu. Ertesi gün uyandığında annesi sakin bir sesle balıkların “tatile çıktığını” söyledi. Çocuk aklıyla anlamaya çalıştı; ama aslında balıklar, iyi niyetle verilen fazla yem yüzünden ölmüştü.

Başka bir zaman zeytin ağacına takıldı gözü. Yaprakları biraz cansız görünüyordu. “Susuz kalmasın,” diye düşündü. Her gün su verdi. Toprağı hep ıslaktı; bu ona güven veriyordu. İlgileniyordu, ihmal etmiyordu. Ama günler geçtikçe ağacın yaprakları sarardı, kökleri çürüdü. Zeytin ağacı, iyilik yüzünden kurumuştu.

Bir klinik psikolog bakış açısıyla bu örüntüye yaklaştığımızda, burada temel mesele sınırları ayırt edemeyen, yoğun bir iyilik yapma ihtiyacıdır. Bu tür kişiler genellikle empatik, duyarlı ve başkalarının ihtiyaçlarına karşı aşırı tetikte olurlar. Ancak bu tetiklik, karşı tarafın gerçek ihtiyacını anlamaktan çok, kendi içlerindeki huzursuzluğu yatıştırmaya hizmet eder.

Bu durum psikolojide her zaman tek bir başlık altında toplanmaz fakat aşırı telafi, kontrol ihtiyacı ve kaygı temelli yardım davranışları ile yakından ilişkilidir.

Kişi, “Yeterince yapmazsam kötü bir şey olur” inancıyla hareket eder.

Balıkların aç kalması ihtimali, zeytin ağacının susuz kalması ihtimali, dayanılmaz bir kaygı yaratır. Bu kaygıyı azaltmanın yolu ise daha fazla vermek, daha fazla yapmak, daha fazla müdahale etmektir.

Günlük hayatta bu kişiler şu örneklerle karşımıza çıkar:

-Bir arkadaşının üzüntüsünü hemen çözmeye çalışır, sadece dinlemenin yeterli olabileceğini fark edemez.

-Çocuğunun her sorununu önceden engelleyerek onun hayal kırıklığı yaşamasına hiç izin vermez.

-İş yerinde herkesin yükünü üstlenir, sonra tükenir ve kırılır.

-Sevdiği birine sürekli tavsiye verir; durması gerektiğini fark ettiğinde ise çok geçtir.

Bu davranışların temelinde çoğu zaman çocukluk deneyimleri yatar. Sevginin, ilginin ya da kabulün “bir şey yapmakla” kazanıldığı bir ortamda büyüyen kişiler, var olabilmek için faydalı olmak zorunda olduklarına inanırlar. İyilik yapmak, onlar için sadece ahlaki bir değer değil, aynı zamanda bir varoluş güvencesidir. Durduklarında, yapmadıklarında, vermediklerinde sevilmeyeceklerini hissederler.

Ancak iyilik, sınırla anlam kazanır. Balıklar bazen aç kalabilir, zeytin ağacı bazen susuzluğu tolere edebilir. İnsanlar da kendi eksiklikleriyle büyür. Klinik açıdan bakıldığında, bu kişinin iyiliği öğrenmesi değil; ne zaman duracağını, ne kadar yeterli olduğunu ve her ihtiyacın müdahale gerektirmediğini öğrenmesi gerekir.

Gerçek iyilik, her zaman çoğaltmak değildir. Bazen geri çekilmek, bazen izlemek, bazen de hiçbir şey yapmamaktır. Aksi hâlde en masum niyetler bile, balıkları tatile gönderebilir, zeytin ağaçlarını kurutabilir.


Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZAMANLA OLAN İLİŞKİNİZ NASIL?

Klinik psikolog perspektifinden insan ilişkileri ve zaman üzerine bir içsel yolculuk

Zaman soyut bir kavram gibi görünse de ruhsal sağlığımızın somut bir belirleyicisidir. Terapi odasında en çok konuşulan konuların başında “geçmiş zamanın yükü”, “geleceğe dair kaygı” ve “bugünü kaçırma korkusu” gelir.

Peki siz zamanla nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Zamanı kiminle ve nasıl geçirdiğiniz, psikolojik iyi oluşunuzu, yaşam doyumunuzu ve ilişkisel sağlığınızı doğrudan etkiler.

Elbette, bilimsel literatürde “hangi yaşta kimle ne kadar zaman geçirdiğimiz” konusu üzerine dayalı bulguları sizin için toparladım. İşte farklı yaş gruplarında zaman kullanımının nasıl dağıldığına dair deneysel analizler:


Yaşa Göre Kimlerle Ne Kadar Zaman Geçiriyoruz?

Gençlik ve Ergenlik (örneğin, 15 yaş)

  • Ergenler, zamanlarının büyük bir bölümünü arkadaşlarla geçiriyor.
  • Visual Capitalist’in verilerine göre 15 yaşındakiler günde ortalama 267 dakika aile ile, 193 dakika yalnız, 109 dakika arkadaşlarla geçiriyorlar. (Visual Capitalist)
  • Ayrıca ergenlik döneminde arkadaşlara ayrılan süre, ebeveynlere göre fazladır; arkadaş grupları hem sosyal hem kimliğe dair gelişimlerde merkezi rol oynar.

Genç Yetişkinlik (örneğin, 25 yaş)

  • 25 yaş grubunda günlük zaman dağılımı şöyle: 275 dakika yalnız, 199 dakika iş arkadaşlarıyla geçiyor. (World Economic Forum)
  • Bu dönemde, arkadaşlara ayrılan süre aileye ayrılan süreden azdır; iş, öne geçmektedir.

Orta Yaş (örneğin, 35 yaş)

  • 35 yaşında, kişi hala en çok yalnız vakit geçiriyor (263 dakika günlük ortalama), ama partner ve çocuklarla birlikte geçirilen zaman toplamı yaklaşık 450 dakika (7,5 saat) düzeyine çıkıyor. (World Economic Forum)

Orta Yaş ve Sonrası (40–60 yaş)

  • Bu dönemde zaman genellikle aile (partner ve çocuklar) ile, iş arkadaşlarıyla ve yalnız olarak harcanır. (World Economic Forum)
  • İşten uzaklaşıldıkça, yalnız geçirilen süre artar; özellikle 60 yaş ve üzerine çıktıkça bu eğilim net şekilde görülür. (World Economic Forum)

Yaşlandıkça Yalnızlık ve Sosyal Çevrede Değişim

  • 60 yaşından sonra iş arkadaşlarıyla geçirilen zaman ciddi şekilde azalır; bu zaman genelde partner veya yalnız olarak geçer. (World Economic Forum)
  • Sosyal çevre daralır; 40 yaş ve sonrasında yalnız geçirilen zaman giderek artar. (Habertürk, World Economic Forum)
  • Yakın arkadaşlarla geçirilen ortalama süre de 2014–2019 yılları arasında azalmıştır (haftalık yaklaşık 6,5 saatten 4 saate) (The Leadership & Happiness Laboratory) ve günlük arkadaşlarla geçirilen süre 2023 itibarıyla ortalama 26 dakika olarak belirlenmiştir (The Washington Post).

Aile: Köklerle Bağ Kurmak, Kaynakla Temas Etmek

Çocuklukta ailenin merkezindeyiz. Onlar bizim ilk bağ kurduğumuz, temel güven duygusunun yeşerdiği kişiler. Ancak yetişkinliğe geçişle birlikte bu bağ zaman içinde zayıflar; sıklıkla da farkında olmadan…

Oysa güvenli bağlanma, yalnızca çocuklukta değil, yetişkinlikte de psikolojik sağlamlık için vazgeçilmezdir. Ailemizle olan ilişkiyi canlı tutmak, ruhsal zeminin güçlenmesine katkı sağlar. Her ne kadar ilişkiler karmaşık olsa da, köklerle temas iyileştirici olabilir.

🧭 Bu hafta ebeveynlerinizi veya bir aile bireyinizi aramaya ne dersiniz? Onlarla sadece gündemden değil, geçmişten konuşmak, eski bir anınızı paylaşmak hem duygusal bağ kurmanızı sağlayacak hem de kimlik sürekliliğinizi besleyecektir.


Arkadaşlık: Ruhsal Yalnızlığa Karşı Panzehir

Terapiye gelen pek çok kişinin ortak teması, “anlaşılamamak” ve “yalnız hissetmek”tir. Oysa sağlıklı, derin ve güvenli arkadaşlık ilişkileri bu duyguların en doğal ilacıdır.

Genç yaşta sosyal çevre geniştir; ama yaş ilerledikçe nicelik azalır, nitelik önem kazanır. Bu nedenle dostluklarda derinliği, yüzeyselliğe tercih etmek uzun vadede ruhsal doyumu artırır.

🧭 Bu hafta “duygusal güvenli alan” hissettiğiniz bir arkadaşınıza ulaşmaya ne dersiniz? Ona sizin için neden önemli olduğunu söylemek (duygusal açıklık) bağ gücünü artırır.


Partner: Aynada Kendini Görmek

Bir partnerle kurulan ilişki, bireyin ruhsal yapısına dair en çok yansıma üreten alandır. Partneriniz sizinle değil, sizin yansımanızla da konuşur. Bu yüzden bu ilişki, hem en çok şifa hem de en çok tetiklenme potansiyeli taşır.

Uzun süreli bir ilişki; sadece romantik bağ değil, aynı zamanda bir psikolojik eşlik biçimidir. Sessizliği birlikte taşıyabildiğiniz, çatışmaları güvenle çözümleyebildiğiniz bir ilişki, ruhsal iyileşmenin zeminini oluşturur.

🧭 Partnerinize her gün bir küçük minnet cümlesi söyleyin. Takdir edilen kişi daha çok verir. Verilen kişi de görülmüş hisseder. İlişkiler “fark edilme”yle büyür.


Çocuklar: An’da Kalmanın Ustaları

Çocuklar; bugünde yaşar, merak eder, duyguyu sansürlemeden gösterir. Onlarla geçirilen zaman sadece ebeveynlik görevi değil, aslında yetişkinin ruhuna temas eden bir farkındalık pratiğidir.

Ancak ebeveynlik, modern dünyada çoğu zaman “yeterince iyi anne/baba olamıyorum” suçluluğuna dönüşür. Oysa çocuklar için en önemli şey; mükemmel değil, gerçekten orada olan bir ebeveyndir.

🧭 Bu hafta her gün 30 dakikanızı tamamen çocuğunuza ayırın. Göz teması kurarak, onun oyununa eşlik ederek, yargılamadan sadece “orada olarak”. Bu varlık hali, hem çocuğun bağlanmasını hem sizin ebeveynliğinizi onarır.


İş Arkadaşları: Duygusal İklimi Belirleyenler

Çalışma ortamı, hayatımızın ciddi bir kısmını kapsar. Günün büyük bölümü birlikte geçtiği için iş arkadaşlarıyla olan ilişki, ruh halinizi doğrudan etkiler. İş yerindeki duygusal iklim, sadece üretkenliği değil, anksiyete, tükenmişlik ve depresyon belirtilerini de etkiler.

Seçme şansınız varsa; sadece işin içeriğine değil, birlikte çalıştığınız insanların psikolojik etkisine de dikkat edin.

🧭 Bu hafta kendinize şu soruyu sorun: Bu insanlarla geçirdiğim zaman bana nasıl hissettiriyor? Zihinsel yorgunluğunuzun kaynağını sadece “iş yükü” değil, “duygusal yük” de olabilir.


Yalnızlık: Kendinle Kalabilme Becerisi

Modern insan, yalnızlıktan kaçma ustasıdır. Oysa terapi odasında en çok ihtiyaç duyulan şey, “kendiyle kalabilme becerisi”dir. Çünkü kendiyle kalamayan, gerçek bir başkasıyla da bağ kuramaz.

Yalnız zaman, psikolojik büyüme için verimli bir topraktır. Ancak bu yalnızlık, izole edici değil, besleyici olmalıdır. Farkındalıkla geçirilen yalnızlık anları, kişinin iç sesini duyduğu anlardır.

🧭 Günde 15 dakika hiçbir şey yapmadan oturun. Sadece nefes alın. Zihninizin neler söylediğini duyun. Kendinizle tanışmak için hiçbir araca ihtiyacınız yok.


Tüm Bu Zaman Haritasından Çıkan 6 Psikolojik Gerçek

  1. Aile ile bağ iyileştiricidir – ilişkinin mümkün olan kısmını onarın.
  2. Gerçek dostluk ruhu besler – kalabalıktan çok samimiyeti seçin.
  3. Partner ilişkisi aynadır – hem şifa hem çalışma alanıdır.
  4. Çocuklar sizi bugüne çeker – hazır ve duyarlı olun.
  5. İş ortamı duygusal yük taşır – fark edin ve düzenleyin.
  6. Yalnızlık gelişim alanıdır – kaçmayın, kucaklayın.

“İnsanın tüm sorunları, tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.”
– Blaise Pascal

Zaman akıp gider. Ama onu nasıl yaşadığımız, kimlerle paylaştığımız ve hangi duygularla hatırlayacağımız bizim elimizde.

Bugün, bu yazıyı bitirdiğinizde durun. Derin bir nefes alın. Belki birini arayın. Belki sadece kendinizi dinleyin. Zamanı yaşanabilir kılan şey, onunla kurduğunuz bilinçli ilişkidir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİR ÇOCUĞA HASTALIĞI ANLATMAK

Bir çocuğa sevdikleri birinin hastalığını (kanser teşhisi gibi) anlatmak, birçok ebeveyn için zorlayıcı olabilir. Çocuğu koruma isteğiyle bu bilgiyi saklamayı düşünebilirsiniz; ancak çocuklar etrafındaki değişiklikleri fark eder. Bu durumda, çocuklar hayal güçlerini kullanarak eksik bilgileri doldurabilir ve bu da daha fazla korku ve kaygıya yol açabilir. Çocuğa doğru bilgiyi açıkça vermek, güven ve aidiyet hislerinin gelişmesini destekleyecektir.

Konuşmaya Hazırlanın

Çocuğunuzla konuşmadan önce, ne söyleyeceğinizi planlayın. Bu konuşmayı yaparken sakin bir ortamda olmayı tercih edin. Çocuğa yaşına uygun açıklamalar yaparak sorularını yanıtlayın. Çocuğunuzun öğretmeni veya yakın çevresiyle de iletişimde olmak, onun daha iyi destek almasını sağlar.

Yaşlarına uygun kelimeler ve fikirler kullanarak, onların anlama seviyesine göre bilgi verin. Çocukların soruları, onların ne kadar bilgi almak istediklerini gösterir. Çoğunlukla, yetişkinler gibi, yeterince bilgi aldıklarında dinlemeyi bırakırlar. Çocukları korkuları ve kaygıları hakkında konuşmaya teşvik edin. Kanserin bulaşıcı olmadığını ve hastalığa dair yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıran bilgiler verin. Aynı bilgileri birden fazla kez vermeniz gerekebilir.

Bazen, çocukların sizinle konuşmaktansa başka bir yetişkinle konuşmasının daha uygun olduğunu düşünebilirsiniz. Bir ruh sağlığı uzmanı, başka bir yetişkinin bu konuşmayı yapmasının gerekip gerekmediğine karar vermenize yardımcı olabilir. 

Çocuklarınızın size yardım etmesine izin verin. Küçük çocuklar geçmiş olsun kartları yapabilir veya bir çiçek getirebilir. Daha büyük çocuklar kitap okuyabilir veya bazı ev işlerinde yardımcı olabilir. Her yaş grubundan çocuklar size eşlik edebilir ya da sizinle kısa bir yürüyüşe çıkabilir. 

Onları ne kadar sevdiğinizi hatırlatarak başlayabilirsiniz. Yorgun veya gergin hissetseniz bile onları sevdiğinizi ve her zaman seveceğinizi bilmelerini sağlayın. Onlarla ne kadar gurur duyduğunuzu anlatın. Hasta olmanızın onların suçu olmadığını da vurgulayın.

0-3 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaz ancak çevrelerindeki değişiklikleri ve duygusal tepkileri fark ederler. Rutin değişiklikleri, uyku ve yeme düzenlerinde bozulmalar yaratabilir. Bu durumda, çocuk fiziksel ve sözlü güvenceye ihtiyaç duyabilir.

4-6 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaya başlar ama kanser gibi ciddi hastalıkların ne anlama geldiğini kavrayamaz. Kendi veya sevdikleri birinin hastalığa neden olmadığı konusunda onları rahatlatın. Günlük rutin değişikliklerini önceden açıklamak, çocukların belirsizlik korkusunu azaltır.

7-12 Yaş

Bu yaş grubu hastalıklar hakkında daha fazla bilgiye sahip olabilir. Çocuğun okulda veya arkadaş çevresinden duyduğu yanlış bilgileri düzeltin ve ona kanserin bulaşıcı olmadığını açıklayın. Sevdiklerinin geçirebileceği fiziksel değişimleri önceden anlatarak, hazırlıklı olmalarını sağlayabilirsiniz. Çocuğun duygularını gizlemesi durumunda depresyon belirtilerine dikkat edin.

13-18 Yaş

Ergenler, hastalıkların ne olduğunu anlayabilir ve bazen sevdiklerine yardım etmek isteyebilirler. Ancak bu sorumluluğu fazlaca üstlenmemelerine dikkat edin. Ayrıca, bu yaş grubundaki gençler bağımsızlık arayışı içinde oldukları için duygularını paylaşmakta zorlanabilirler. Kızgınlık, riskli davranışlar veya içe kapanma gibi tepkiler görülebilir. Duygu durumlarını takip edin ve okul danışmanlarından destek almaktan çekinmeyin.

Her çocuğun bu süreçte bireysel bir tepki verebileceğini unutmayın ve gerektiğinde sağlık profesyonelleri ile iletişime geçerek ek destek alın. Çocuğunuzun yaşına ve duygusal ihtiyacına uygun bir şekilde bilgi paylaşmak, bu zorlu süreci daha sağlıklı bir şekilde aşmanıza yardımcı olacaktır.

Yetişkin Çocuklarla Konuşmak

Yetişkin çocuklarınız ya da torunlarınızla ilişkiniz, kanser teşhisinizle birlikte değişebilir. Onlara duygusal destek ya da fiziksel bakım için başvurmanız gerekebilir. Ancak onları üzmek ya da günlük yaşamlarını zorlaştırmak istemediğiniz için teşhisi paylaşmaktan çekinebilirsiniz. Yine de, yakın aile üyelerinin durumunuzdan haberdar olması önemlidir.

  • Özel bir yerde konuşmayı tercih edin.
  • Kimsenin acele etmediği bir zamanı seçin ve tüm söylemek istediklerinizi rahatça ifade edin.
  • Hazır hissettiğinizde sahip olduğunuz bilgileri onlarla paylaşın.
  • Duygularınız hakkında dürüst olun.
  • Size destek olabilecek durumdalarsa, yardımlarını sunmalarına izin verin. Yardım için başka kimseye başvuramayacağınız durumları da açıkça ifade edin.
  • İleriye dönük sağlık bakımınızla ilgili kararları onlara bırakmayı planlıyorsanız, bunu da onlarla paylaşın.

Bu tür bilgiler, özellikle yakın aile üyeleri için yeni ve zorlayıcı olabilir. Beklediğinizin dışında bir tepki verebilirler; durumu kendi hızlarında ve kendi yöntemleriyle kabullenmeleri için onlara zaman tanıyın.

Desteğe ihtiyacınız olduğunda size destek sağlamak için buradayım…








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YAVAŞLA

Psikolojinin Bize Öğrettikleri ve Kültürlerin İlham Veren Ritimleri

Bugün sizinle modern dünyanın hızına karşı bir panzehir olan “yavaşlamak” üzerine konuşalım mı?

Klinik psikolog olarak, danışanlarımla yaptığım görüşmelerde sık sık şu cümleyi duyuyorum: “Durup nefes alacak zamanım yok.” Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa biz mi kendimizi bu hıza mahkum ediyoruz?

Gelin, yavaşlamanın psikolojik faydalarına, farklı ülkelerdeki kültürlerin bize öğrettiklerine ve çocuklarla ilişkimize bir göz atalım.


Yavaşlamanın Psikolojik Faydaları

Yavaşlamak, sadece romantik bir fikir değil, aynı zamanda psikolojik sağlığımız için bir gereklilik. İşte bilimin bize söyledikleri:

  • Hızlı yaşam tarzı, kronik stresi tetikler ve kortizol seviyelerini yükseltir. Yavaşlamak ise parasempatik sinir sistemini aktive ederek, vücudun “dinlen ve sindir” moduna geçmesini sağlar (Sapolsky, 2004). Bu da stresi azaltır ve duygusal dengeyi destekler.
  • Mindfulness (anda kalma) pratikleri, yavaşlamanın en etkili yollarından biridir. Jon Kabat-Zinn’in 1990’larda geliştirdiği Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) programı, yavaşlamanın kaygı ve depresyonu azalttığını gösteriyor. Yavaşlamak, bize “şimdi ve burada” olmayı öğretir.
  • Beynimizin Default Mode Network (DMN) adı verilen bir ağı, dinlenme sırasında aktive olur. Bu ağ, yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlar (Buckner et al., 2008). Yani, yavaşladığımızda aslında beynimiz daha yaratıcı olur!

Hygge’den Ikigai’ye İlham Veren Gelenekler

Farklı kültürler, yavaşlamayı bir sanat haline getirmiş.

  • Hygge (Danimarka): Hygge, Danimarka’da sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına gelir. Araştırmalar, hygge’nin insanların mutluluk seviyelerini artırdığını gösteriyor (Sørensen, 2016). Mum ışığı, sıcak bir battaniye ve sevdiklerinizle geçirilen zaman, hygge’nin özünü oluşturur. Bu, yavaşlamanın en keyifli hali!
  • Lagom (İsveç): Lagom, “ne az ne çok, tam kararında” demek. Bu felsefe, dengeli bir yaşam sürmeyi öğütler. İsveçliler, lagom sayesinde iş-yaşam dengesini koruyor ve stresi minimumda tutuyor.
  • Ikigai (Japonya): Ikigai, “yaşam amacı” anlamına gelir. Japonlar, ikigai’lerini bulduklarında daha uzun ve mutlu bir yaşam sürüyor (Buettner, 2005). Yavaşlamak, ikigai’yi keşfetmek için bir fırsattır.

Çocuklar Hızlandırmak mı, Yavaşlamayı Öğrenmek mi?

“Hadi” ile Büyüyen Çocuklar

Modern ebeveynlik, çocukları sürekli bir aktivite ve başarı baskısı altında tutuyor. Ancak, çocukların yavaşlamaya ihtiyacı var. İşte nedenleri:

  • Doğal Öğrenme Hızı: Jean Piaget’nin bilişsel gelişim teorisine göre, çocuklar kendi hızlarında öğrenir. Onları hızlandırmak, öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyebilir (Piaget, 1952).
  • Oyunun Gücü: Oyun, çocukların duygusal ve sosyal becerilerini geliştirir. Yavaşlamak, onlara daha fazla oyun zamanı tanır. Carl Rogers’ın da dediği gibi, “Çocuklar, kendi hızlarında büyüdüklerinde daha sağlıklı bireyler olurlar.”
  • Duygusal Denge: Yavaşlamak, çocukların duygusal olarak dengeli olmalarına yardımcı olur. Sürekli koşuşturma, kaygı ve stres yaratabilir (Goleman, 1995).

Çocuklardan yavaşlamayı öğrenmek, aslında onların doğal ritimlerine saygı duymak anlamına gelir.

Onlara “hadi” demek yerine, onların keşfetme ve öğrenme süreçlerine eşlik etmek daha sağlıklıdır.


Yavaşlamayı Hayata Geçirmek

Yavaşlamak, bir yaşam tarzı haline getirilebilir. İşte bazı pratik öneriler:

  • Gün içinde belirli saatlerde teknolojiden uzak durun. Bu, zihninizi boşaltmanıza yardımcı olur.
  • Doğa yürüyüşleri, piknikler veya bahçe işleri, yavaşlamak için harika yollardır.
  • Sabah kahvenizi yavaşça içmek veya akşam yemeğini aileyle birlikte yemek gibi küçük ritüeller, yavaşlamanıza yardımcı olur.
  • Çocukların oyunlarına katılmak, hem onlarla bağ kurmanızı hem de yavaşlamanızı sağlar.

…







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Çocukluk Çağı Temel İhtiyaçlarımız ve Yetişkin İlişkilerimize Etkisi: Şema Terapi Perspektifi

Çocukluk döneminde karşılanan veya karşılanmayan temel ihtiyaçlarımız, yetişkinlikteki ilişkilerimizi derinden etkileyebilir. Şema Terapi, bu ihtiyaçların nasıl oluştuğunu, nasıl karşılandığını veya karşılanmadığını ve bunların yetişkinlikteki davranış kalıplarımıza nasıl yansıdığını anlamaya odaklanır.

Şema Terapi ve Temel İhtiyaçlar

Şema Terapi, işlevsiz başa çıkma stratejilerimizin ve şemalarımızın (zihinsel kalıplarımızın), biyolojik mizacımız ve karşılanmamış duygusal ihtiyaçlarımızın birleşiminden kaynaklandığını öne sürer. Young, Klosko ve Weishaar (2003), bu ihtiyaçların karşılanmamasının, çocukluktan itibaren geliştirdiğimiz uyumsuz şemalara yol açtığını belirtir. Mizacımız, bu süreçte önemli bir rol oynar. Örneğin, utangaç bir çocuk, ebeveynlerinden duygusal destek alamadığında, sessiz ve insanları memnun etmeye çalışan bir yetişkine dönüşebilir. Buna karşılık, daha agresif bir mizaca sahip bir çocuk, aynı durumda dikkat çekmek için daha gürültülü ve isyankar davranışlar sergileyebilir.

Herkesin çocukluk döneminde, temel ihtiyaçlarının kısmen veya tamamen karşılanmadığı anlar olmuştur. En iyi ebeveynler bile hata yapabilir veya hayat koşulları bu ihtiyaçların karşılanmasını engelleyebilir. Ancak, bu ihtiyaçların karşılanmaması, yetişkinlikteki ilişkilerimizde ve duygusal dünyamızda derin izler bırakabilir.

Çocukluk Çağındaki Beş Temel Duygusal İhtiyaç

Şema Terapi, çocukluk döneminde karşılanması gereken beş temel duygusal ihtiyacı tanımlar. Bu ihtiyaçlar evrenseldir ve her birey için geçerlidir:

  1. Güvenli Bağlanma:
    Çocukların ebeveynleriyle veya bakım verenleriyle güvenli bir bağ kurması, kendilerini güvende, sevilmiş ve kabul edilmiş hissetmelerini sağlar. John Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, güvenli bağlanan çocuklar, ebeveynlerinin yokluğunda huzursuzlanır, ancak geri döndüklerinde rahatlarlar. Güvenli bağlanma, çocuğun duygusal düzenleme becerilerini geliştirir. Ebeveynlerin tutarsız veya ilgisiz davranışları, çocuğun kendini güvende hissetmesini engelleyebilir ve yetişkinlikte terk edilme korkusu gibi şemalara yol açabilir.
  2. Özerklik, Yeterlilik ve Kimlik Duygusu:
    Çocukların yaşlarına uygun görevleri kendi başlarına yapabilmeleri, kendilerine güvenmeleri ve bir kimlik duygusu geliştirmeleri gerekir. Ebeveynlerin aşırı koruyucu veya tamamen ilgisiz olması, çocuğun özerklik kazanmasını engelleyebilir. Örneğin, sürekli eleştirilen bir çocuk, kendini yetersiz hissedebilir ve yetişkinlikte başarısızlık şeması geliştirebilir.
  3. Duygularını ve İhtiyaçlarını Özgürce İfade Edebilme:
    Çocukların duygularını ve temel ihtiyaçlarını ifade edebilmeleri, sağlıklı bir benlik duygusu geliştirmeleri için kritiktir. Duygularını ifade ettiklerinde cezalandırılan veya küçümsenen çocuklar, yetişkinlikte duygularını bastırma eğilimi gösterebilir. Bu durum, duygusal yoksunluk şemasına veya ilişkilerde zorluklara yol açabilir.
  4. Oyun ve Keyifli Aktiviteler Yoluyla Öğrenme:
    Oyun, çocukların dünyayı keşfetmeleri, korkularını yenmeleri ve sosyal beceriler geliştirmeleri için önemli bir araçtır. Oyun oynamasına izin verilmeyen veya sürekli akademik başarı baskısı altında olan çocuklar, yetişkinlikte sosyal izolasyon şeması geliştirebilir.
  5. Gerçekçi Sınırlar ve Öz-Denetim:
    Çocukların sağlıklı sınırlar içinde büyümesi, öz-disiplin ve sorumluluk duygusu kazanmalarını sağlar. Sınırların olmaması veya aşırı katı olması, çocuğun yetişkinlikte yetersiz öz-denetim veya katı standartlar şemaları geliştirmesine neden olabilir.

Yetişkinlikteki Yansımalar

Çocukluk döneminde karşılanmayan ihtiyaçlar, yetişkinlikteki ilişkilerimizi ve duygusal dünyamızı şekillendirir. Örneğin, güvenli bağlanma ihtiyacı karşılanmayan bir çocuk, yetişkinlikte terk edilme korkusu yaşayabilir. Benzer şekilde, duygularını ifade etme özgürlüğü olmayan bir çocuk, yetişkinlikte duygusal yoksunluk şeması geliştirebilir.

Şema Terapi, bu ihtiyaçların nasıl karşılanmadığını ve bunların yetişkinlikteki etkilerini anlamamıza yardımcı olur. Kendi çocukluk deneyimlerinizi düşünmek, bu süreçte farkındalık kazanmanızı sağlayabilir. Aşağıdaki sorular üzerinde düşünmek, bu süreci anlamanıza yardımcı olabilir:

  • Ebeveynlerinizden aldığınız mesajlar nelerdi? (Hem olumlu hem de olumsuz)
  • Yukarıdaki ihtiyaçlarınız nasıl karşılandı veya karşılanmadı?
  • Hangi ihtiyaçlarınız tutarlı bir şekilde karşılanmadı? Bu durum sizi nasıl hissettirdi?

Çocukluk ihtiyaçlarımızın karşılanmaması, yetişkinlikteki davranışlarımızı etkileyebilir, ancak bu şemaların farkına varmak ve üzerinde çalışmak, daha sağlıklı ilişkiler kurmamıza ve duygusal dünyamızı iyileştirmemize yardımcı olabilir. Şema Terapisi, bu süreçte bize rehberlik eden güçlü bir araçtır.


Kaynaklar:

Young, J., Klosko, J., & Weishaar, M. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide.

Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development.

Ginsburg, K. R. (2007). The Importance of Play in Promoting Healthy Child Development and Maintaining Strong Parent-Child Bonds.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EYVAH, ÇOCUĞUM BÜYÜYOR!

Çocuğunuzun büyümesi, hem heyecan verici hem de zaman zaman endişe verici bir süreç olabilir. Her ebeveyn, çocuğunun büyüdüğünü fark ettiği anları farklı yaşar. Bu süreçte, değişen rollerinizi ve sorumluluklarınızı kabul etmek önemlidir. Çocuğunuzun bağımsızlığını teşvik etmek, sağlıklı bir yetişkin olma yolunda ona destek olmanın en iyi yollarından biridir.

Bu yazı, ailelere çocuklarının büyüme sürecinde karşılaşabilecekleri zorluklar ve bu zorluklarla nasıl başa çıkabilecekleri konusunda rehberlik edecek bilgiler sunmayı amaçlamaktadır. Unutmayın, her çocuk farklıdır ve onların gelişim süreçlerinde en büyük rehberleri siz ebeveynlerisiniz.

İyi ve Kötüyü Ayırt Edebilir mi?

Çocuğunuzun doğru ile yanlışı ayırt etme yeteneği, hem aile içinde aldığı değerler hem de çevresel faktörler tarafından şekillenir. Bu noktada, çocuğunuza ahlaki değerleri öğretmek, karar alma süreçlerinde ona rehberlik etmek büyük önem taşır. Özgüveni gelişmiş bir çocuk, doğruyu yanlıştan ayırt etme konusunda daha başarılı olacaktır.

Cinsellik, birçok ebeveyn için konuşması zor bir konudur. Ancak, bu konuyu açık ve net bir şekilde ele almak, çocuğunuzun cinsellik hakkında doğru bilgiye sahip olmasını sağlar. Çocuğunuzun yaşına uygun bir dil kullanarak, onun merakını giderebilir ve cinsellikle ilgili yanlış bilgileri düzeltmesine yardımcı olabilirsiniz. Unutmayın, bu konuşmalar çocuğunuzun sağlıklı bir cinsel kimlik geliştirmesi için çok önemlidir.

Ya Başına Bir Şey Gelirse?

Çocuğunuzun güvenliği konusunda endişe duymanız doğaldır. Ancak, bu endişelerinizi çocuğunuza hissettirmeden, ona güvende olmayı ve tehlikeleri tanımayı öğretmek daha etkili olacaktır. Çocuğunuzun tehlike anlarında nasıl davranması gerektiğini bilmesi, hem onun hem de sizin için rahatlatıcı olabilir. Güvenli bir ortamda büyüyen çocuklar, dış dünyayla daha sağlıklı bir şekilde başa çıkabilirler.

Çocuğum Zarar Görürse Diye Korkuyorum

Her ebeveyn çocuğunun zarar görmesinden korkar. Ancak, bu korkuların çocuğunuzu kısıtlamasına izin vermemek gerekir. Çocuğunuzun hatalar yapmasına ve bu hatalardan ders almasına izin vermek, onun kişisel gelişimi için önemlidir. Ona destek olduğunuzu hissettirmek, karşılaşabileceği zorluklarla daha iyi başa çıkmasını sağlar.

Büyüdüğünü Kabul Edemiyorum, Hep Bizle Olsun İstiyorum

Çocuğunuzun büyüdüğünü kabullenmek, ebeveyn olmanın zor yanlarından biridir. Ancak, onun bağımsız bir birey olma yolculuğunda yanında olmanız, aranızdaki bağı güçlendirecektir. Onun kendi kararlarını almasına izin vermek, size olan güvenini artıracaktır. Çocuğunuzun büyümesi, sizin ona olan sevginizi ve desteğinizi değiştirmez; aksine, bu sevgi onun hayatı boyunca yanında olacak en önemli güç kaynağıdır.

Çocuğunuzun arkadaşlarına daha fazla zaman ayırması, birçok ebeveynin karşılaştığı doğal bir gelişim sürecidir. Bu durum, çocuğunuzun bireyselleşmeye ve sosyal çevresini genişletmeye başladığının bir işaretidir. Ancak bu süreç, aile içi bağları zayıflatmak zorunda değildir. İşte bu durumu daha iyi yönetmenize yardımcı olabilecek bazı öneriler:

Çocuğunuzun Sosyal İhtiyaçlarını Anlayın
Ergenlik dönemi, çocukların kimliklerini keşfettikleri ve sosyal bağlarını güçlendirdikleri bir dönemdir. Arkadaşlarıyla vakit geçirme isteği, onların bağımsızlıklarını kazanma çabalarının bir parçasıdır. Bu durumu anlamak, çocuğunuzun gelişim sürecine saygı duymanızı kolaylaştıracaktır.
Aile Zamanını Değerli Hale Getirin
Aile içi zaman, çocuğunuzun yoğun sosyal hayatının yanında daha anlamlı hale getirilebilir. Birlikte yapılacak etkinlikler planlamak, onunla kaliteli zaman geçirmenizi sağlar. Örneğin, haftalık aile yemekleri, film geceleri ya da birlikte yapılan yürüyüşler, hem eğlenceli hem de bağları güçlendirici olabilir.
Açık İletişimi Sürdürün
Çocuğunuzla açık ve dürüst bir iletişim kurmak, onun ihtiyaçlarını ve duygularını anlamanıza yardımcı olur. Onunla vakit geçiremediğinizde, bunu nasıl hissettiğinizi nazikçe paylaşabilirsiniz. Ancak bu konuşmaları suçlayıcı ya da baskıcı bir dille değil, anlayış ve sevgi çerçevesinde yapmaya özen gösterin.
Sınırları Belirleyin, Esneklik Tanıyın
Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesi doğal olsa da, aile içi sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini hatırlatmak önemlidir. Bu dengeyi kurarken esnek olun; örneğin, özel günlerde ailenizle birlikte olmasını isteyebilir, ama diğer zamanlarda arkadaşlarına zaman ayırmasına izin verebilirsiniz.
Onun Bağımsızlığını Destekleyin
Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesi, onun bağımsız bir birey olma yolunda attığı önemli adımlardan biridir. Bu süreçte ona destek vermek, güven duygusunu pekiştirir ve ileride daha güçlü bir aile bağınız olmasını sağlar.
Unutmayın, Bu Geçici Bir Dönem
Çocuğunuzun arkadaşlarına yoğun bir şekilde vakit ayırdığı bu dönem, onun gelişiminin doğal bir parçasıdır ve zamanla dengelenecektir. Sabrınızı koruyun ve onun bireysel ihtiyaçlarını anlamaya çalışın. Bu süreç sonunda, hem sizinle hem de arkadaşlarıyla dengeli bir ilişki kurmayı öğrenmiş olacaktır.

Çocuğunuzun arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirmesi, onu sizden uzaklaştırmak yerine, bireyselleşmesini ve olgunlaşmasını destekleyen bir süreçtir. Bu dönemi anlayışla karşılamak, hem çocuğunuzla olan ilişkinizi güçlendirir hem de onun sağlıklı bir yetişkin olmasına katkıda bulunur.

Çocuğum Benden Bir Şeyler Saklıyor

Çocuğunuzun sizden bir şeyler sakladığını fark etmek, ebeveyn olarak endişe verici olabilir. Ancak bu durum, genellikle çocuğunuzun büyüme ve bireyselleşme sürecinin bir parçasıdır. Onunla açık bir iletişim kurarak bu durumu daha iyi anlamak ve ona destek olmak önemlidir. İşte bu durumu yönetmenize yardımcı olabilecek bazı stratejiler:

Çocuğunuzun bir şeyler sakladığını hissettiğinizde, bu durumu hemen açığa çıkarmaya çalışmak yerine, önce sakin kalmaya çalışın. Panikle hareket etmek veya onu suçlayıcı bir şekilde sorgulamak, aranızdaki güveni zedeleyebilir. Önce durumu anlamaya çalışmak, daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

Çocuğunuzun sizinle her şeyi paylaşabilmesi için, ona güvenli ve yargısız bir ortam sunmanız gerekir. Ona, ne olursa olsun yanında olduğunuzu ve onu yargılamayacağınızı hissettirin. Bu, çocuğunuzun size açılmasını kolaylaştıracaktır.

Çocuğunuzun neden bir şeyler saklıyor olabileceğini anlamaya çalışın. Belki de sizi üzmekten korkuyor, belki de nasıl tepki vereceğinizi kestiremiyor. Onun duygularını anlamaya çalışmak, aranızdaki bağı güçlendirebilir. “Bu durumu paylaşmak senin için zor olabilir, ama birlikte çözebiliriz” gibi cümleler, empatik bir yaklaşımı yansıtır.

Çocuğunuzun hemen her şeyi paylaşmasını beklemeyin. Onun da zaman zaman kendi iç dünyasında yaşadığı duyguları ve düşünceleri olabilir. Sabırlı olmak, ona alan tanımak, zamanla aranızdaki güveni pekiştirecektir.

Çocuğunuz size bir şeyler anlatmaya başladığında, onu kesmeden ve yargılamadan dinleyin. Sorularınızı yönlendirici değil, açıklayıcı bir şekilde sormaya çalışın. Örneğin, “Bana biraz daha anlatmak ister misin?” gibi cümleler, onun kendini ifade etmesine yardımcı olabilir.

Çocuğunuza, bir şeyleri paylaşmanın ne kadar rahatlatıcı olabileceğini ve birlikte çözüm bulmanın sorunları hafifletebileceğini anlatın. Paylaşmanın zor bir şey olmadığını, aksine güçlü bir bağ kurmanın bir yolu olduğunu vurgulayın.

Çocuğunuz size açıldığında, onun yanında olduğunuzu hissettirin. Ona destek verin ve çözüm bulmak için birlikte çalışabileceğinizi gösterin. Bu, aranızdaki güveni güçlendirecek ve onun gelecekte daha açık olmasını sağlayacaktır.

Çocuğunuzun her şeyi sizinle paylaşmasını istemeniz doğal, ancak bazı konularda gizliliğe ihtiyaç duyabileceğini de unutmamak gerekir. Bireysel alanına saygı göstermek, onun size olan güvenini artırabilir.

Unutmayın, çocuğunuzun sizden bir şeyler saklaması, her zaman kötü bir niyeti olduğu anlamına gelmez. Bu, onun kendini koruma, bağımsız olma veya duygusal olarak zorlandığı bir durumla başa çıkma çabası olabilir. Sabırlı ve anlayışlı bir yaklaşım, bu durumu daha kolay yönetmenize yardımcı olacaktır.

Eğer ilgili konularda zorlanıyorsanız, bir terapist ile görüşmek faydalı olabilir. Profesyonel destek almak, duygusal olarak daha sağlıklı bir şekilde başa çıkmanıza yardımcı olabilir














Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YALAN SÖYLEMEK

Çocukluk döneminde yalan söyleme davranışı sıkça görülebilir. Ancak, bu davranışın gelişimsel bir aşamın normal bir parçası olup olmadığı konusu karmaşıktır. Çünkü, çocuklar genellikle gerçek ve hayal arasındaki sınırları net bir şekilde anlamazlar, bu nedenle kendi yaratıcı dünyalarını gerçek ile birleştirebilirler. Bu durum, masal anlatma ve hayali oyunlar gibi normal gelişim belirtileridir.

3 ila 4 yaşları arasında, çocuklar gerçek ve hayal kavramları arasındaki farkı daha iyi anlamaya başlarlar. Ancak bu dönemde, çocuklar hala gerçekle hayal arasında geçiş yapabilir ve zaman zaman yalan söyleme eğiliminde olabilirler. Bu, çoğu durumda, çocuğun sosyal becerilerini geliştirmeye, kendini ifade etmeye çalışmasına ve çevresiyle etkileşimde bulunmasına yönelik normal bir gelişim aşamasıdır.

Ancak, 5 yaşından sonra çocukların yalan söyleme eğiliminde olmaları durumunda, bu durum daha dikkatlice incelenmeli ve altında yatan nedenler araştırılmalıdır. Özellikle sürekli, bilinçli ve başkalarını kandırmaya yönelik yalanlar, altta yatan sorunları işaret edebilir. Çocuklarda yalan söyleme davranışı genellikle çevresel etmenler, aile dinamikleri, duygusal sorunlar veya gelişimsel sorunlarla ilişkilidir.

Eğer bir ebeveyn, çocuğunun sürekli yalan söyleme eğiliminde olduğunu düşünüyorsa, bu durumu bir çocuk uzmanına veya psikologa danışmak önemli olabilir. Uzmanlar, çocuğun gelişimini değerlendirerek, aile iletişimini anlayarak ve uygun stratejileri önererek yardımcı olabilirler.


İnsanlar arasındaki iletişim, güvene dayalı bir temel üzerine inşa edilmiştir. Ancak, hayatın her alanında karşımıza çıkan yalanlar, bu temeli sarsabilir. Peki, bir kişi neden yalan söyler? Bu kompleks sorunun cevabı, psikolojik, sosyal ve kültürel faktörleri içerir.

Korunma İhtiyacı
İnsanlar, genellikle duygusal olarak zorlandıkları durumlarda veya cezalandırılma korkusuyla karşılaştıklarında yalan söyleme eğilimindedirler. Bu, bireyin kendini koruma içgüdüsünden kaynaklanabilir. Örneğin, bir hata yaptığında ceza almamak veya bir ilişkideki sorunları gizlemek adına yalan söylemek, kişinin kendini koruma refleksidir.

Toplumsal Beklentiler ve Onay Arayışı
Toplumsal normlar, bireylerin davranışlarını şekillendiren önemli bir faktördür. Bir kişi, toplumun beklentilerine uymak, onaylanmak veya olumsuz bir tepki almamak adına yalan söyleyebilir. Toplumun değerleri ve normları, bireyin davranışlarını şekillendirirken, bu baskılar altında bir kişi, gerçekleri çarpıtarak veya gizleyerek toplum tarafından kabul görmeye çalışabilir.

Duygusal Kaçış ve İhtiyaçları Giderme
Bazı durumlarda, insanlar duygusal acıdan kaçmak veya başkalarının beklentilerine cevap vermek adına yalan söyleyebilirler. Bu, kişinin içsel çatışmalarını hafifletme veya duygusal ihtiyaçlarını giderme amacını taşıyabilir. Duygusal bir kaçış yolu olarak yalan söylemek, bireyin kendi duygusal zorluklarından geçici bir süreliğine uzaklaşmasını sağlar.

Kontrol ve Manipülasyon
Bazı insanlar, çevrelerini kontrol etme veya başkalarını manipüle etme amacıyla bilinçli bir şekilde yalan söyleyebilirler. Bu durumda, kişi, başkalarının düşünce ya da davranışlarını etkileyerek kendi çıkarlarını koruma amacındadır. Kontrol arayışı, bireyin çevresindeki olayları şekillendirme ve etkileme arzusundan kaynaklanabilir.

Kendi İmajını Koruma
Bireyler, toplum içindeki statülerini ve itibarlarını korumak adına yalan söyleme eğiliminde olabilirler. İmajlarının zarar görmesini istemeyen kişiler, hatalarını gizlemek veya başkalarına daha olumlu bir ışık altında görünmek için yalan söyleyebilirler.

Yalan söylemenin pek çok nedeni olabilir ve bu nedenler genellikle karmaşıktır. İnsan psikolojisi, sosyal dinamikler ve kültürel faktörler, bireyin yalan söyleme eğilimini etkileyen temel unsurlardır. Ancak, dürüstlüğün ve açıklığın önemi unutulmamalıdır; çünkü sürdürülebilir ve sağlıklı ilişkilerin temeli, güven ve dürüstlük üzerine kuruludur.


DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders – 5th Edition), Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından geliştirilen ve psikiyatrik hastalıkların tanısal kriterlerini belirleyen bir kılavuzdur. DSM-5’te, yalan söylemeyi bir bölüm veya hastalık olarak tanımlayan özel bir bozukluk bulunmamaktadır. Ancak, bazı durumlarda yalan söyleme davranışı, belirli psikiyatrik bozuklukların bir belirtisi olarak ortaya çıkabilir. Örneğin, antisosyal kişilik bozukluğu, kişinin toplumsal normlara ve başkalarının haklarına saygı göstermeme eğiliminde olduğu bir durumdur ve bu kişiler yalan söyleme, aldatma ve manipülasyon gibi davranışlarda bulunabilirler. Ancak, yalan söyleme davranışı tek başına bir bozukluğu tanımlamaz; bu davranışın altında yatan nedenler ve diğer belirtiler de değerlendirilmelidir.

Patolojik yalan söyleme “pseudologia fantastica” veya “mitomania” olarak bilinen bir durum vardır. Bu durum, kişinin sürekli olarak yalanlar söyleme eğiliminde olduğu, çoğu zaman bu yalanların gerçekçi olmadığı ve çevresindeki insanları etkileyebilecek büyüklükte olabildiği bir durumu ifade eder. Patolojik yalan söyleme, genellikle bireyin bilinçli bir şekilde yalan söylediği bir durumdan farklıdır. Patolojik yalan söyleyen kişiler, çoğu zaman bu davranışlarını kontrol etmekte zorlanır ve yalanlarını sürdürmek için çeşitli stratejiler kullanabilirler. Patolojik yalan söyleme genellikle altta yatan psikiyatrik bozukluğun belirtisi olarak kabul edilir. Bu durum, kişilik bozuklukları, bipolar bozukluk, obsesif-kompulsif bozukluk gibi çeşitli psikiyatrik rahatsızlıklarla ilişkilendirilebilir.

Bu tür durumlarla ilgili tanı ve tedavi, bir psikiyatrist ve psikolog tarafından yapılmalıdır. Uzmanlar, bireyin durumunu değerlendirecek ve uygun bir tedavi planını önererek kişiye destek olacaklardır.













Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZOR BİR AİLEDE BÜYÜMEK

Zor bir ailede büyümek, birçok olumsuz etkenin bir araya geldiği, aile içindeki ilişkilerin sağlıksız olduğu, duygusal ve psikolojik zorlukların sıkça yaşandığı bir çocukluk deneyimini ifade eder. Bu deneyim, çocuğun duygusal gelişimini, sosyal becerilerini ve genel yaşam kalitesini önemli ölçüde hem çocukluk hem de yetişkinliğinde etkileyebilir.

“Çocukluğumda ailem arasındaki ilişkiler hiçbir zaman kolay olmadı. Evdeki atmosfer genellikle gergindi ve tartışmalardan geçilmiyordu. Ebeveynlerim arasındaki iletişim kötüydü ve evde hissettiğim güvenlik duygusu neredeyse hiç yoktu.

Bu zorlu atmosfer, beni duygusal olarak da etkiledi. Özsaygım düşüktü, sürekli bir endişe içinde yaşardım. Ayrıca, evdeki bu gergin ortam nedeniyle sosyal ilişkilerimde de zorlanıyordum. Arkadaşlarımla bağlantı kurmakta ve duygusal ihtiyaçlarımı ifade etmekte zorlanıyordum.

Bu zor aile ortamı, benim için birçok olumsuz inanç geliştirmeme neden oldu. Örneğin, başkalarının bana zarar vereceğine dair sürekli bir korku taşıyarak ilişkilerimde güvenmekte zorlanıyordum. Ayrıca, kendime değer vermediğim ve başkalarının saygı göstermeyeceği inancını içselleştirmiştim.

Yetişkinliğe adım attığımda, bu zorlu çocukluk deneyiminin izleri hala üzerimdeydi. Başkalarına güvenmekte, duygusal bağ kurmakta ve kendi ihtiyaçlarımı ifade etmekte güçlük çekiyordum.”

diyorsanız, profesyonel bir ruh sağlığı uzmanı ile her zaman iletişime geçebilirsiniz, pskecemsercan@gmail.com üzerinden bana ulaşabilirsiniz.

Duygusal Zorluklar
Zor bir aile ortamı, çocuğun duygusal sağlığını olumsuz etkileyebilir. Sürekli stres, aile içi çatışmalar, ihmaller veya istismar, çocuğun duygusal dengesizliklere, kaygıya ve depresyona yatkın olmasına neden olabilir.

Sosyal Becerilerde Zayıflık
Zor bir aile ortamında büyüyen çocuklar, sağlıklı sosyal etkileşimler kurma ve sürdürme becerilerinde zayıflık gösterebilirler. Aile içindeki çatışmalar, çocuğun duygusal anlamda kapalı olmasına veya diğer insanlarla ilişkilerde güven sorunları yaşamasına neden olabilir.

Özsaygı Problemleri
Zor bir aile ortamında yetişen çocuklar, kendilerini değersiz veya sevilmeye layık olmayan bireyler olarak görebilirler. Bu durum, özsaygı sorunlarına ve kendine güven eksikliğine yol açabilir.

Akademik Zorluklar
Aile içindeki stres ve çatışmalar, çocuğun okul başarısını etkileyebilir. Dikkat eksikliği, konsantrasyon zorlukları veya öğrenme güçlükleri gibi akademik sorunlar ortaya çıkabilir.

Davranış Sorunları
Zor bir aile ortamında büyüyen çocuklar, duygusal zorluklarından dolayı davranış sorunları geliştirebilirler. Agresiflik, isyan, içe kapanıklık veya başkalarına karşı düşmanlık gibi davranışsal sorunlar ortaya çıkabilir.

Bağlanma Sorunları
Aile içindeki istikrarsızlık, ihmaller veya ayrılıklar, çocuğun güvenli bağlanma ilişkileri kurmasını engelleyebilir. Bu durum, çocuğun yetişkinlikte ilişki sorunları yaşamasına neden olabilir.

Yetişkinlikteki İlişki Kalitesi
Zor bir aile geçmişi, yetişkinlikteki ilişkileri de etkileyebilir. Güven sorunları, bağlanma problemleri ve duygusal zorluklar, romantik, arkadaşlık veya profesyonel ilişkilerde sorunlara neden olabilir.

Unutulmaması gereken önemli bir nokta, bireyin geçmişi ne olursa olsun, destek ve kaynaklara ulaşarak olumlu bir yönde değişim sağlayabileceğidir.

Zor bir aile ortamından kaynaklanan zorlukları fark ettiğinizde, kişiye nasıl yaklaşılacağı önemlidir. Duyarlı ve destekleyici bir tutumla yaklaşmak, kişinin duygusal iyilik halini ve sağlığını güçlendirebilir.

Empatiyle Yaklaşın
Kişinin yaşadığı zorlukları anlamaya çalışın. Ona duygularını ifade etmesi için güvenli bir ortam sağlayın. Empatik bir dinlemeyle, hissettiklerini anlamaya çalışın ve ona destek olduğunuzu hissettirin.

Eleştirici Olmaktan Kaçının
Zor bir aile geçmişiyle başa çıkan bir kişi, genellikle eleştirilere daha hassas olabilir. Bu nedenle, eleştiri yerine destek sunmaya odaklanın. Onu suçlamadan, anlayışla yaklaşın.

Açık İletişimi Teşvik Edin
Kişinin hissetiklerini açıkça ifade etmesine ve düşüncelerini paylaşmasına teşvik edin. Açık iletişim, duygusal yükü azaltabilir ve kişinin içsel dengeyi bulmasına yardımcı olabilir.

Yardım Aramaya Cesaret Verin
Profesyonel yardım almaktan çekinmeyi destekleyin. Bir terapist veya danışman ile görüşmek, zorlukları anlamak ve başa çıkma stratejileri geliştirmek konusunda yardımcı olabilir.

Pratik Yardım Sunun
Eğer kişi günlük yaşamında zorluk yaşıyorsa, pratik yardımla destek olun. Örneğin, ev işlerine yardım etmek, çocuğunuza bakım sağlamak veya günlük sorumluluklarında destek olmak gibi.

Güven ve Güvenlik Sağlayın
Kişiye güvenli bir ortam sağlayın. Ona, duygularını ifade ettiğinde eleştirilmeyeceğini ve destek alabileceğini hissettirin. Güven ortamı, duygusal iyilik halini destekleyebilir.

Zaman Tanıyın
Kişinin kendini ifade etmesi ve sorunlarıyla başa çıkması zaman alabilir. Sabırlı olun ve ona zaman tanıyın. Zorlukların çözümü bir süreçtir ve kişinin kendi hızında ilerlemesi önemlidir.

Kendi Sınırlarınızı Belirtin
Yardım etmeye çalışırken, kendi sınırlarınızı da belirtin. Kişinin sorunlarına tamamen dahil olamayabilirsiniz, ancak destek sunabilir ve yönlendirebilirsiniz.

Bu adımlar, zor bir aile geçmişi ile başa çıkan bir kişiye sağlıklı bir destek sunma konusunda yardımcı olabilir. Ancak, kişi duygusal sıkıntılar yaşıyorsa, profesyonel yardım alması önemlidir.








Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HER ŞEYE KARŞI

Karşı Gelme Bozukluğu Nedir?

Karşı gelme bozukluğu, DSM-5 tarafından tanımlanan, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde sıkça görülen bir davranış sorunudur. Temelde sürekli bir düşmanlık, düşük sosyal uyum ve otoriteye karşı gelme eğilimi ile karakterizedir.

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (DSM-5) tanı ölçütlerine göre, en az altı ay süresince ve gelişimsel düzeyi dikkate alındığında anormal düzeyde sık bir şekilde gelişen sürekli bir deseni içermelidir. DSM-5’te, karşı gelme bozukluğu “disruptif, dürtüsel kontrol ve duygu düzenleme bozukluğu” başlığı altında yer alır. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öfke kontrolü problemleri veya duygudurum bozuklukları gibi başka bozukluklarla birlikte görülebilir. Bu nedenle, bir kişi karşı gelme bozukluğu belirtileri gösterdiğinde, bir uzman tarafından kapsamlı bir değerlendirme yapılması önemlidir.

Karşı gelme bozukluğu, genellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde ortaya çıkar ve tanı konulabilmesi için belirli bir süre devam etmesi gerekmektedir. Dürtü kontrolü eksikliği, sürekli düşmanlık, kurallara uymama ve otoriteye karşı gelme gibi belirtiler gözlemlenmelidir. Günlük hayatta bu bozukluğa dair birkaç örnek:

Aile İçi İlişkiler
Çocuk ya da genç, aile üyelerinin kurallarına veya yönergelerine sürekli olarak karşı gelir. Örneğin, evde belirlenen bir kurala karşı gelerek istenen şeyi yapmayı reddeder veya aile toplantılarına katılmamak için direnir.

Okul Ortamı
Okulda öğretmenlerin talimatlarına veya sınıf kurallarına uyum sağlamada zorlanabilir. Örneğin, öğretmenin sınıf kurallarına uymamakta direnç göstererek sık sık disipline gitmeye neden olabilir.

Sosyal İlişkiler
Çocuk, arkadaşları veya diğer çocuklarla olan ilişkilerinde sürekli olarak çatışmacı bir tavır sergileyebilir. Başkalarının isteklerini görmezden gelme, kendi istediği şeyleri dayatma veya grup etkinliklerine katılmamak gibi davranışlar sergileyebilir.

Otoriteyle İlişki
Yetkililere karşı sürekli bir direnç gösterebilir. Örneğin, öğretmenin ya da diğer yetişkinlerin talimatlarına karşı gelmek, kuralları ihlal etmek veya kurumsal disiplinle sürekli sorun yaşamak gibi durumlar söz konusu olabilir.

Ev İşleri ve Sorumluluklar
Evde verilen sorumlulukları yerine getirmemekte direnç gösterebilir. Örneğin, odasını düzenlememe konusunda ısrar edebilir veya ev işlerine katılmamak için direnç gösterebilir.

Dışarıda İyi Davranış, Ev İçinde Sorunlar
Dışarıda (örneğin, okulda ya da arkadaşlarıyla) iyi bir davranış sergilerken, evde aile üyelerine karşı gelme eğilimi gösterebilir.

Bu davranışların bir çocuğun normal gelişimi içinde geçici olarak ortaya çıkabilen durumlarla karıştırılmaması önemlidir. Uzman bir psikolog ya da psikiyatrist, durumu değerlendirme ve uygun müdahaleleri belirleme konusunda yardımcı olabilir.

Karşı gelme bozukluğunun temel nedenleri arasında genetik faktörler, beyin kimyası, çevresel etmenler ve aile geçmişi bulunmaktadır.
– Genetik araştırmalar, belirli genetik faktörlerin bu bozukluğun gelişiminde rol oynayabileceğini göstermektedir.
– Nörolojik çalışmalar, karşı gelme bozukluğu olan bireylerin beyin yapılarında ve işlevlerinde farklılıklar olduğunu öne sürmektedir. Özellikle, ödül ve ceza sistemlerinin düzenlenmesindeki bozukluklar bu bozukluğun gelişiminde etkili olabilir.
– Çocukluk dönemindeki travmatik olaylar, ihmal, kötü muamele ve aile içi çatışmalar gibi çevresel faktörler de karşı gelme bozukluğunun ortaya çıkmasında önemli bir rol oynayabilir.

Müdahale ve Tedavi
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), bireyin düşünce kalıplarını anlamasına ve değiştirmesine odaklanarak olumsuz davranışları azaltmaya yönelik etkili bir terapi yöntemidir.
Aile terapisi, aile içi ilişkileri güçlendirmeye ve iletişim becerilerini geliştirmeye odaklanır. Çocuğun davranışlarını anlamak için aile üyelerini bir araya getirmeyi amaçlar.
Bazı durumlarda, özellikle eşlik eden diğer psikiyatrik bozukluklar varsa, ilaç tedavisi de düşünülebilir.

Ancak her durum benzersizdir, bu nedenle uzman bir psikoloğun yönlendirmesi ve takibi önemlidir.














Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİLİŞSEL GELİŞİM & PİAGET

Jean Piaget, İsviçreli bir psikolog ve bilişsel gelişim alanının öncülerinden biridir. Piaget, çocukların zihinsel gelişimini anlamak ve açıklamak amacıyla kapsamlı bir araştırma programı yürütmüştür. Çocukların dünya hakkındaki anlayışlarının yaşa ve deneyime bağlı olarak nasıl değiştiğini açıklar. Onun çalışmaları, bilişsel gelişimin dört temel evresini tanımlayan ünlü “Bilişsel Gelişim Kuramı”nı oluşturmuştur.

Duyusal-Motor Evre (0-2 yaş): Bu evre, doğumdan itibaren başlar ve yaklaşık 2 yaşına kadar sürer. Bu dönemde çocuklar dünya ile temas kurar ve çevrelerini duyuları ve motor becerileri aracılığıyla keşfederler. Nesneleri tanıma, nesneleri elde etme ve manipüle etme yetenekleri bu evrede gelişir. Ayrıca bu dönemde nesnelerin sürekliliği ve durağanlığı gibi temel kavramlar gelişir.

İşlem Öncesi Evre (2-7 yaş): Bu evre, yaklaşık 2 ila 7 yaşları arasında devam eder. Çocuklar bu dönemde sembollerle çalışmaya başlarlar ve düşünce yetenekleri gelişir. Ancak bu düşünce, somut ve elle tutulabilir nesnelerle sınırlıdır. Mantıksal düşünce ve soyut kavramları anlama bu evrede tam olarak gelişmemiştir.

Somut İşlem Evresi (7-11 yaş): Somut işlem evresi, yaklaşık 7 ila 11 yaşları arasında sürer. Bu dönemde çocuklar somut nesneler ve olaylar üzerinde mantıksal düşünme becerilerini geliştirirler. Toplama, çıkartma, sınıflandırma ve ölçme gibi somut işlemleri yapabilirler. Ancak soyut kavramları ve hipotetik düşünceyi henüz tam olarak anlayamazlar.

Formel İşlem Evresi (12 yaş ve sonrası): Formel işlem evresi, yaklaşık 12 yaşından itibaren başlar ve yetişkinlik dönemine kadar devam eder. Bu evrede bireyler soyut düşünme, hipotetik düşünme ve mantıksal düşünme becerilerini geliştirirler. Soyut kavramları anlamak, hipotezler üretmek ve karmaşık mantıksal sorunları çözmek bu dönemin özelliklerindendir.

Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı, ebeveynlere çocukların zihinsel gelişimini anlama ve destekleme konusunda rehberlik sağlar. Piaget, çocukların zihinsel gelişiminin evrelerle ilerlediğini ve her evrede farklı düşünme yeteneklerine sahip olduklarını vurgular. Ebeveynler olarak, çocuğunuzun yaşına ve bilişsel evresine uygun bir şekilde iletişim kurmak ve onun gelişimini desteklemek önemlidir.

Çocuğunuzu Gözlemleyin: Çocuğunuzun davranışlarını ve düşünce süreçlerini gözlemleyin. Bu, onun hangi evrede olduğunu ve ne tür destek veya yönlendirmeye ihtiyaç duyabileceğini anlamanıza yardımcı olur.

Çocuğunuzun Somut Düşünme Evresini Anlayın: Çocuklar somut düşünme evresindeyken, somut nesneler ve olaylarla daha iyi başa çıkarlar. Onların soyut düşünme yetenekleri gelişmemiş olabilir, bu nedenle somut örnekler ve deneyimlerle öğrenmelerine yardımcı olun.

Soru Sormaya Teşvik Edin: Çocuğunuzun düşünme becerilerini geliştirmesine yardımcı olmak için ona sorular sormayı teşvik edin. Kendi fikirlerini ifade etmesi ve sorunları çözmesi için fırsatlar yaratın.

Sabırlı Olun: Piaget’nin kuramı, çocukların bilişsel gelişiminin yaşa bağlı olarak ilerlediğini gösterir. Bu nedenle, çocuğunuzun kavramlarını anlaması ve geliştirmesi için zamana ihtiyacı olduğunu unutmayın. Sabırlı olun ve onun hızına saygı gösterin.

Oyun ve Keşif İmkanları Sunun: Oyun, çocuklar için öğrenmenin temel bir yoludur. Onlara farklı materyallerle oynamaları için fırsatlar sunun ve keşfetmelerine izin verin. Bu, somut düşünme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olur.

Bağımsızlık ve Kendilik İnşası İçin Destekleyin: Piaget’nin kuramı, çocukların kendi kimliklerini inşa etme sürecini vurgular. Bu süreci desteklemek için çocuğunuza kendi kararlarını verme fırsatları verin ve bağımsızlık kazanmasına yardımcı olun.

Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı, ebeveynlere çocuklarının zihinsel gelişimini daha iyi anlama ve onların potansiyelini en üst düzeye çıkarmak için nasıl yardımcı olabileceklerini anlatır. Bu yaklaşım, çocukların öğrenme ve düşünme süreçlerini daha iyi anlamamıza ve onları daha etkili bir şekilde desteklememize yardımcı olur.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇOCUĞU ZORBALIĞA UĞRAYAN AİLELER İÇİN KILAVUZ

Zorbalık, bir bireyin diğerine sürekli ve kasıtlı olarak zarar vermesi veya rahatsızlık vermesi durumudur. Bu, fiziksel, sözel, sosyal veya siber zorbalık şeklinde gerçekleşebilir. Zorbalığa uğrayan çocuklar üzerinde bu durumun ciddi etkileri olabilir: düşük özgüven, akademik başarısızlık, kaygı, depresyon ve hatta intihar düşünceleri. Ailelerin bu süreçte dikkatli olması ve çocuğun yaşadığı sıkıntıları ciddiye alması son derece önemlidir.

Aile ile Sağlıklı İletişimin İleriki Yıllarda Faydası

Aile içi sağlıklı iletişim, çocuğun kendini güvende hissetmesine ve duygusal olarak desteklenmesine olanak tanır. Araştırmalar, çocukluk döneminde aile ile güçlü iletişim kurabilen bireylerin, ileriki yaşantılarında daha sağlıklı sosyal ilişkiler kurduklarını ve zorluklarla başa çıkmada daha başarılı olduklarını göstermektedir. Çocuğunuzun duygularını ve düşüncelerini paylaşabileceği bir ortam sağlamak, onun zorbalık gibi zorlu durumlarla başa çıkmasına yardımcı olabilir.

Çocuğunuzla çocukluk döneminden itibaren açık ve dürüst bir iletişim kurmak, onunla güçlü bir bağ oluşturmanızı sağlar. Bu bağ, çocuğunuzun duygusal gelişimi için bir temel oluşturur. Çocuğunuz, yaşadığı olumsuz deneyimleri sizinle paylaşabileceğini bilirse, bu durum onun zorbalık gibi travmatik deneyimlerle daha kolay başa çıkmasına yardımcı olur. Ayrıca, bu tür bir iletişim, çocuğunuzun ileriki yaşamında da size güvenmesini ve sizden destek almasını sağlar.

Tehlikeli Arkadaşlıklar: Nasıl Tanır ve Önlem Alırsınız?

Bazı arkadaşlıklar çocuğunuz için zararlı olabilir. Tehlikeli arkadaşlıklar, çocuğunuzu zorbalığa sürükleyebilir veya onun sağlığına, güvenliğine zarar verebilir. Bu tür ilişkileri tanımlamak için dikkat etmeniz gereken bazı işaretler vardır: çocuğunuzun kendine olan güveninde ani bir düşüş, okul başarısında belirgin bir azalma, agresif davranışlar sergileme veya evde huzursuzluk. Çocuğunuzun arkadaş çevresini tanımak ve gerektiğinde onunla bu konular hakkında açık bir şekilde konuşmak önemlidir.

Çocuğum Zarar Görür Endişesindeyim, Ne Yapabilirim?

Eğer çocuğunuzun zorbalığa uğradığından endişe ediyorsanız, ilk adım onunla konuşmak ve durumu anlamaktır. Ona ne yaşadığını, nasıl hissettiğini sorun ve bu konuda yalnız olmadığını hissettirin. Ayrıca, okul yönetimi ve öğretmenleri ile iletişime geçerek durumu onlarla paylaşın. Çocuğunuzu desteklemek ve onu korumak için gereken adımları atın. Gerekirse, bir uzmandan (psikolog veya rehberlik) yardım alarak çocuğunuzun bu süreçten en az zararla çıkmasına yardımcı olabilirsiniz.

Çocuklar zorbalığa uğradıklarında, onlarla konuşurken doğru yaklaşım çok önemlidir.

Zorbalığa uğrayan bir çocuğun ebeveyni olarak, onunla konuşmak için doğru kelimeleri bulmak bazen zor olabilir. Ancak, bu konuşma, çocuğunuzun kendini güvende hissetmesi ve zorbalıkla başa çıkabilmesi için çok önemli.

Ona Güvende Olduğunu Hissettirin
Başlamak için, çocuğunuza onun yanında olduğunuzu ve ne olursa olsun ona destek vereceğinizi hissettirin. Şöyle diyebilirsiniz:

“Bana her şeyi anlatabilirsin. Senin yanındayım ve ne olursa olsun birlikte bir çözüm bulacağız.”

Açık Uçlu Sorular Sorun
Çocuğunuzun yaşadıklarını anlatabilmesi için ona yönlendirmeden sorular sormak iyi bir başlangıç olabilir. Örneğin:

“Bugün okulda neler oldu?” ya da “Son zamanlarda seni üzen bir şey var mı?” gibi sorularla onun anlatmasına yardımcı olabilirsiniz.

Duygularını Anladığınızı Gösterin
Çocuğunuz size zorbalığa uğradığını anlattığında, duygularını anladığınızı ve ona destek olduğunuzu göstermek çok önemlidir. Şöyle diyebilirsiniz:

“Bu yaşadıkların gerçekten zor olmalı. Kendini nasıl hissediyorsun?”

Yargılamadan Dinleyin
Çocuğunuz konuşurken onu yargılamadan, dikkatlice dinleyin. Ona, söylediklerinin önemli olduğunu hissettirin:

“Bu söylediklerin çok önemli. Senin ne hissettiğini anlamak istiyorum.”

Birlikte Çözüm Bulun
Çocuğunuzun sorunla başa çıkabilmesi için birlikte bir çözüm bulmak, ona güç kazandıracaktır. Ona şöyle diyebilirsiniz:

“Bu durumda ne yapabileceğimizi birlikte düşünebiliriz. Senin için en iyi ne olur, sence ne yapabiliriz?”

Çocuğunuza zorbalığa karşı nasıl tepki verebileceğini öğretmek de önemli. Şöyle söyleyebilirsiniz:

“Eğer biri seni rahatsız ederse, ona güvenli bir şekilde ‘dur’ diyebilirsin. Ya da hemen bir yetişkine gidip durumu anlatabilirsin.”

Bu konuşmayı yaparken en önemli şey, çocuğunuza onu dinlediğinizi ve ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu hissettirmektir. Zorbalıkla başa çıkarken, ona destek vermeniz, onun bu süreci daha kolay atlatmasına yardımcı olacaktır.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ŞEMA TERAPİ

Şema Terapi, kişinin çocukluk döneminde oluşan olumsuz deneyimlerin, inançların ve kalıpların günümüzdeki duygusal sorunlarını nasıl etkilediğini anlamaya ve değiştirmeye yönelik bir psikoterapi yaklaşımıdır.

Jeffrey E. Young tarafından geliştirilen Şema Terapi; bilişsel, davranışçı ve psikanalitik yaklaşımları birleştirerek ortaya çıkmıştır.

Şema Terapinin temel amacı, kişinin “şemalar” olarak adlandırılan olumsuz inanç ve duygusal kalıpları fark etmesini, bunları sorgulamasını ve dönüştürmesini sağlamaktır. Şemalar, çocukluk dönemindeki olumsuz deneyimler sonucunda oluşan kalıplardır ve yetişkinlikte duygusal sorunlara, sağlıksız ilişkilere ve davranışlara yol açabilir.

Terapist, kişinin geçmişteki deneyimlerini ve olumsuz inançlarını anlamasına yardımcı olurken, kişinin içsel dünyasını ve mevcut duygusal tepkilerini keşfetmesine, duygusal ihtiyaçlarını anlamasına ve bu ihtiyaçları karşılamak için sağlıklı stratejiler geliştirmesine odaklanır.

Şema Terapinin amacı, kişinin sağlıklı benlik kavramını güçlendirmek, sağlıklı ilişkiler kurmak, duygusal ihtiyaçlarını karşılamak ve daha memnun bir yaşam sürdürmek için gerekli olan bilinçli seçimleri yapmasını sağlamaktır. Terapi süreci, kişinin kendini tanımasını, duygusal olarak büyümesini ve içsel kaynaklarını harekete geçirmesini destekler.

Şema Terapi, depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları, ilişki sorunları, öfke problemleri, bağımlılık ve yeme bozuklukları gibi çeşitli psikolojik sorunların tedavisinde etkili bir yaklaşım olarak kullanılmaktadır.

Şemalar, kişinin kendisine, diğer insanlara ve dünyaya dair tutum ve inançlarını etkiler. Modlar ise şemaların yanı sıra kişinin anlık duygu, düşünce ve davranışlarını etkileyen geçici durumlar ve alt kişilikler gibidir. Modlar, kişinin farklı rolleri ve tepkilerini temsil eder diyebiliriz.

Şema Terapi’de toplamda 18 mod ve 18 şema bulunmaktadır. Terapi sürecinde, kişinin özel durumuna ve ihtiyaçlarına göre bu modlar ve şemalar üzerinde çalışılır.

Özgürleştirici Yetişkin Modu: Bu mod, kişinin olgun, özgür ve sağlıklı bir şekilde düşünebilme, hissedebilme ve davranabilme yeteneğini temsil eder. Bu mod aktif olduğunda, kişi kendi ihtiyaçlarını tanır, sınırlarını korur ve sağlıklı ilişkiler kurabilir.

Çocuksu Mod: Bu mod, kişinin çocuksu hissettiği, duygusal olarak hassaslaştığı ve geçmiş deneyimlerinden etkilendiği bir durumu temsil eder. Bu modda, kişi geçmişte yaşadığı travmalar veya ihmal nedeniyle olumsuz duyguları deneyimleyebilir.

İçsel Çocuk Modu: Bu mod, kişinin içsel çocuğunu temsil eder. Bu modda, kişi hassas, savunmasız, sevgiye ihtiyaç duyan ve ilgi bekleyen bir durumu deneyimleyebilir. İçsel çocuk modu, sevgi, kabul ve şefkat ihtiyacını ifade eder.

Ebeveyn Modu: Bu mod, kişinin içsel ebeveyn figürünü temsil eder. Bu modda, kişi kendini koruyucu, otoriter veya destekleyici bir rolde bulabilir. Ebeveyn modu, başkalarına yardım etme veya kontrol etme isteğini ifade eder.

Eleştirel Ebeveyn Modu: Bu mod, kişinin kendine ve başkalarına eleştirel ve otoriter bir şekilde davrandığı durumu temsil eder. Bu modda, kişi kendini sürekli eleştirir, suçlar ve başkalarına aşırı eleştirel bir şekilde yaklaşır.

İçsel Çocuk Ebeveyn Modu: Bu mod, kişinin hem içsel çocuk hem de içsel ebeveyn modlarının aynı anda etkin olduğu bir durumu ifade eder. Bu modda, kişi hem sevgi ve ilgi beklerken hem de başkalarına rehberlik etmeye veya korumaya çalışır.

İçsel Eleştirmen Modu: Bu mod, kişinin kendini sürekli eleştirdiği, kendi kendine suçlar ve olumsuz düşüncelere kapıldığı bir durumu temsil eder. İçsel eleştirmen modu, kişinin kendini değersiz hissetmesine ve düşük özgüvene neden olabilir.

Kurtarıcı Modu: Bu mod, kişinin başkalarını kurtarmak veya sorunlarını çözmek için aşırı sorumluluk aldığı bir durumu ifade eder. Kurtarıcı modu, kişinin başkalarının ihtiyaçlarını öncelemesi ve kendi sınırlarını ihmal etmesine yol açabilir.

Saldırgan Modu: Bu mod, kişinin öfke, saldırganlık ve intikam duygularıyla hareket ettiği bir durumu temsil eder. Saldırgan modu etkin olduğunda, kişi başkalarına zarar verme veya kendini savunma eğiliminde olabilir.

İçsel Yalnızlık Modu: Bu mod, kişinin içsel olarak yalnız hissettiği ve sosyal bağlantılara ulaşmakta zorlandığı bir durumu ifade eder. İçsel yalnızlık modu, kişinin kendini izole etmesine ve bağlantı kurmaktan kaçınmasına neden olabilir.

Başarısızlık Modu: Bu mod, kişinin sürekli olarak başarısızlık ve beceriksizlik hissi yaşadığı bir durumu temsil eder. Başarısızlık modu etkin olduğunda, kişi kendini yetersiz hisseder, hedeflerine ulaşmaktan kaçınır veya başarısız olacağını düşünür.

İçsel Kaos Modu: Bu mod, kişinin iç dünyasında bir kaos hissi yaşadığı bir durumu ifade eder. İçsel kaos modu, düşüncelerin dağınık olduğu, duyguların yoğun ve kontrol edilemez olduğu bir durumu ifade eder.

Engellenme Modu: Bu mod, kişinin hedeflerine ulaşmaktan engellendiği veya başarısız olduğu bir durumu temsil eder. Engellenme modu, kişinin umutsuzluk, hayal kırıklığı ve motivasyon kaybı hissetmesine neden olabilir.

İçsel Emeklilik Modu: Bu mod, kişinin enerjisinin azaldığı, motivasyonunun düştüğü ve yaşamdan zevk almadığı bir durumu ifade eder. İçsel emeklilik modu, kişinin pasiflik, umutsuzluk ve yaşamdan uzaklaşma eğilimi göstermesine yol açabilir.

Sıkışma Modu: Bu mod, kişinin kendini tıkanmış, sıkışmış ve hareketsiz hissettiği bir durumu temsil eder. Sıkışma modu etkin olduğunda, kişi seçeneklerini kısıtlı hisseder ve değişimden kaçınma eğiliminde olabilir.

Aşırı Uyum Modu: Bu mod, kişinin sürekli olarak başkalarını memnun etmeye çalıştığı ve kendi ihtiyaçlarını ihmal ettiği bir durumu ifade eder. Aşırı uyum modu, kişinin sınırlarını belirlemekte zorlanmasına ve başkalarının onayına bağımlı hale gelmesine neden olabilir.

İçsel Boşluk Modu: Bu mod, kişinin içinde bir boşluk hissi yaşadığı, anlamsızlık ve amaçsızlık duygularının baskın olduğu bir durumu temsil eder. İçsel boşluk modu etkin olduğunda, kişi yaşamdan tatminsizlik veya eksiklik hissi yaşar.

Mağduriyet Modu: Bu mod, kişinin kendini sürekli olarak mağdur hissettiği, haksızlığa uğradığını düşündüğü bir durumu ifade eder. Mağduriyet modu, kişinin başkalarını suçlama, öfke ve intikam hissetme eğiliminde olduğu bir durumu temsil eder.

Terk Edilme/Kayıp Şeması: Kişinin sürekli olarak terk edileceğini veya kaybedeceğini düşündüğü bir inanç sistemini temsil eder. Bu şema, güvensizlik, bağlanma zorluğu ve yakınlıktan kaçınma ile ilişkilidir.

Mükemmeliyetçilik Şeması: Kişinin sürekli olarak mükemmeliyetçilik hedeflediği, hataları kabul etmekte zorlandığı bir inanç sistemini ifade eder. Mükemmeliyetçilik şeması, aşırı eleştirel olma, takıntılar ve düşük özgüvenle ilişkilidir.

Mahrumiyet Şeması: Kişinin sürekli olarak eksiklik, tatminsizlik ve yetersizlik hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Mahrumiyet şeması, doyum sağlama güçlüğü, sürekli bir arayış ve huzursuzluk ile ilişkilidir.

Kölelik Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının ihtiyaçlarına öncelik verdiği, kendi sınırlarını ihmal ettiği bir inanç sistemini ifade eder. Kölelik şeması, kişinin kendi gereksinimlerini ifade etmekte güçlük çekmesine ve başkalarının kontrolü altında hissetmesine neden olabilir.

Utanç ve Değersizlik Şeması: Kişinin sürekli olarak utanç, değersizlik ve kabul edilmeme korkusu yaşadığı bir inanç sistemini ifade eder. Utanç ve değersizlik şeması, düşük özgüven, sosyal çekingenlik ve kendini sürekli olarak eleştirme ile ilişkilidir.

İzole Edilmişlik Şeması: Kişinin sürekli olarak yalnızlık ve bağlantısızlık hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. İzole edilmişlik şeması, sosyal geri çekilme, sosyal bağlantılardan kaçınma ve kendini dışlanmış hissetme ile ilişkilidir.

Şüphecilik ve İhanet Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarını şüpheyle yaklaştığı, güvenmekte zorlandığı bir inanç sistemini ifade eder. Şüphecilik ve ihanet şeması, ilişkilerde güven eksikliği, sürekli şüphe ve başkalarını suçlama ile ilişkilidir.

Yetersizlik Şeması: Kişinin sürekli olarak yetersizlik ve beceriksizlik hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Yetersizlik şeması, düşük özgüven, motivasyon kaybı ve başarısızlık korkusu ile ilişkilidir.

Abartılı Sorumluluk Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının sorunlarından sorumlu olduğunu düşündüğü bir inanç sistemini ifade eder. Abartılı sorumluluk şeması, sınırlarını koruma güçlüğü, aşırı yüklenme ve başkalarının ihtiyaçlarını önceleme ile ilişkilidir.

Kendini Feda Etme Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının ihtiyaçlarını kendinden ön planda tuttuğu, kendi gereksinimlerini ihmal ettiği bir inanç sistemini temsil eder. Kendini feda etme şeması, kendi kendine özverili davranma, sürekli fedakarlık yapma ve kendi sınırlarını aşma eğilimi ile ilişkilidir.

Yüzleşilmemiş Duygular Şeması: Kişinin sürekli olarak duygularıyla başa çıkmakta zorlandığı, duygusal deneyimleri bastırdığı bir inanç sistemini ifade eder. Yüzleşilmemiş duygular şeması, duygusal kaçınma, duygusal patlamalar ve duygusal çalkantılar ile ilişkilidir.

Özgürlükten Yoksunluk Şeması: Kişinin sürekli olarak kısıtlanmışlık, bağımlılık ve özgürlük eksikliği hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Özgürlükten yoksunluk şeması, kişinin kendi yaşamını kontrol etme güçlüğü, bağımlılıklar ve kendini sınırlama eğilimi ile ilişkilidir.

Duyarsızlık ve Reddetme Şeması: Kişinin sürekli olarak duygusal tepkisizlik, ilgisizlik ve reddedilme hissi yaşadığı bir inanç sistemini ifade eder. Duyarsızlık ve reddetme şeması, kişinin duygusal bağlantıdan kaçınması, duygusal duvarlar oluşturması ve başkalarının ilgisini reddetmesi ile ilişkilidir.

Haksızlık Şeması: Kişinin sürekli olarak haksızlık yaşadığını düşündüğü, adaletsizlik hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Haksızlık şeması, öfke, intikam düşünceleri ve başkalarını suçlama ile ilişkilidir.

Emniyet Şeması: Kişinin sürekli olarak güvende hissetme, tehlikeden korunma ihtiyacı hissettiği bir inanç sistemini ifade eder. Emniyet şeması, sürekli tetikte olma, endişe ve kontrollü davranma eğilimi ile ilişkilidir.

Olumsuz İzlenim Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının olumsuz bir izlenim yarattığını düşündüğü, eleştiriye maruz kalma korkusu yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Olumsuz izlenim şeması, sosyal çekingenlik, sürekli kendini kanıtlama çabası ve başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışma ile ilişkilidir.

Gelecekten Beklenti Şeması: Kişinin sürekli olarak olumsuz bir gelecek beklediği, geleceğe dair umutsuzluk ve kaygı yaşadığı bir inanç sistemini ifade eder. Gelecekten beklenti şeması, umutsuzluk, karamsarlık ve motivasyon eksikliği ile ilişkilidir.

Kaybetme Şeması: Kişinin sürekli olarak bir şeyleri kaybetme korkusu yaşadığı, kaybetme ve ayrılık duygularının baskın olduğu bir inanç sistemini temsil eder. Kaybetme şeması, bağlanma güçlüğü, kaygı ve korku ile ilişkilidir.

Şema Terapisi, kişinin bu modları ve şemaları tanıması, anlaması ve dönüştürme sürecine girmesi için kullanılan bir terapi yaklaşımıdır. Terapistin rehberliğiyle, kişi bu modları tanıyabilir, şemaları sorgulayabilir ve sağlıklı davranış ve düşünce kalıpları geliştirebilir. Bu süreç, kişinin duygusal ve zihinsel refahını artırmaya yardımcı olabilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurmasına olanak sağlayabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI

Major Depresif Bozukluk (Major Depressive Disorder), Bipolar Bozukluk (Bipolar Disorder), Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder), Distimik Bozukluk (Dysthymia)

Duygudurum bozuklukları, duygu ve düşünce süreçlerindeki dengesizlikler nedeniyle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen psikiyatrik durumlar arasında yer almaktadır. DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition) tarafından tanımlanan bu bozukluklar, belirli semptomlar temelinde sınıflandırılırlar.

Duygudurum bozukluklarının nedenleri karmaşık ve çok yönlüdür. Genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler, çevresel stres faktörleri ve çocukluk dönemi travmaları bu faktörlerden birkaçıdır. Her tür duygudurum bozukluğunun kendine özgü belirtileri vardı. Hüzün, enerji eksikliği, uyku sorunları ve ilgi kaybı. Yüksek enerji seviyeleri, azalmış uyku ihtiyacı, hızlı düşünce süreçleri ve riskli davranışlar. Sürekli endişe, sinirlilik ve panik ataklar. Hızlı ruh hali değişiklikleri ve öfke patlamaları. İş, okul ve kişisel ilişkilerde sorunlar. Duygudurum bozuklukları tedavi edilebilir. Tedavi, bireysel duruma ve bozukluğun türüne bağlı olarak değişebilir.

Major Depresif Bozukluk (MDD)
Major Depresif Bozukluk, depresyon olarak adlandırılır ve DSM-5’e göre, en az 2 hafta boyunca süren üzgün, umutsuz ve ilgisiz bir ruh hali ile karakterizedir. Ana semptomlar arasında enerji eksikliği, uyku düzensizlikleri, kilo değişiklikleri ve intihar düşünceleri yer almaktadır. Biyolojik ve çevresel faktörler bu bozukluğun gelişiminde rol oynar. Antidepresan ilaçlar ve psikoterapi tedavisinde etkili yöntemlerdir.

Bipolar Bozukluk
Bipolar Bozukluk, duygu durumu dalgalanmaları ile karakterize edilen bir durumdur. DSM-5, bu bozukluğu iki ana tipe ayırır:

  • Bipolar I: En az bir manik atak geçiren kişileri tanımlar.
  • Bipolar II: En az bir hipomanik atak geçiren kişileri tanımlar.

Mani ve hipomani dönemlerinin yanı sıra depresif epizodlar da bu bozukluğun bir parçasıdır. Genetik faktörler, sinirsel düzenlemeler ve çevresel faktörler bipolar bozukluğun gelişiminde etkilidir. Tedavi, duygusal dengeyi sağlamayı hedefler ve genellikle mood stabilizatör ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder)
DSM-5’e göre, bu bozukluk özellikle çocukları ve ergenleri etkileyen bir durumdur. Şiddetli öfke nöbetleri ve ciddi düşük ruh hali ile karakterizedir. Genellikle bu çocuklar ileride bipolar bozukluk gelişimi riski taşırlar. Tedavi, psikoterapi ve aile terapisini içerebilir.

Distimik Bozukluk
Distimik Bozukluk, sürekli düşük ruh hali (en az 2 yıl boyunca) ile karakterizedir. Bu bozukluk, kişinin günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir. Genellikle büyük depresif bozukluğa yatkınlığı artırır. Tedavi, antidepresan ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygudurum bozukluklarının tanı ve tedavisi, her bireyin özgün ihtiyaçlarına dayanmalıdır, her hastanın öyküsü ve semptomları göz önüne alınmalıdır. Tanı ve tedavinin doğru bir şekilde yapılması için duygudurum bozukluğu belirtileri gösteren kişiler, uzmanlığı olan bir psikolog ve psikiyatrist ile görüşmelidir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan