YA YANLIŞ KARAR VERİRSEM? KARAR VEREMEMENİN ARDINDAKİ KAYGI VE HATA YAPMA KORKUSU

Ya Yanlış Seçersem?

“Ne istediğimi bilmiyorum.”

“Bir türlü karar veremiyorum.”

“Bir seçim yapıyorum ama sonra sürekli ‘Acaba diğerini mi seçmeliydim?’ diye düşünüyorum.”

“Ya yanlış karar verirsem?”

“Her iki seçeneğin de kötü bir sonucu olacakmış gibi hissediyorum.”

“Karar vermeyip beklemek daha güvenli geliyor.”

“Bir seçim yaparsam ve işler kötü giderse kendimi affedemem.”

Eğer bu cümlelerden biri size tanıdık geliyorsa, yaşadığınız şey yalnızca kararsızlık olmayabilir.

Bazı insanlar için karar vermek, iki seçenek arasından birini seçmekten çok daha fazlasıdır. Basit bir seçim bile yoğun kaygıya, zihinsel yorgunluğa ve saatlerce süren düşünmeye dönüşebilir.

Hangi restorana gidileceğine karar vermek…

Hangi kıyafetin alınacağını seçmek…

Bir iş teklifini kabul edip etmemek…

Bir ilişkiye devam edip etmemek…

Bir şehirde yaşayıp yaşamamak…

Bir mesajı gönderip göndermemek…

Bazen insan, vereceği kararın kendisinden çok kararın sonucundan korkar.

Çünkü zihnin arka planında şu düşünce vardır:

“Ya yanlış seçim yaparsam?”

Ve daha da derinde:

“Yanlış seçim yaparsam bunun kötü sonuçlarıyla baş etmek zorunda kalırım.”

İşte karar vermekte zorlanmanın önemli bir kısmı tam da burada başlar.


Karar vermek neden bu kadar zor olabilir?

Karar vermek aslında belirsizliğe tahammül etmeyi gerektirir. Çünkü hiçbir önemli kararın sonucunu önceden yüzde yüz bilemeyiz.

Bir iş değiştirirsiniz; yeni işin nasıl olacağını kesin olarak bilemezsiniz.

Bir ilişkiye başlarsınız; ilişkinin yıllar sonra nereye gideceğini bilemezsiniz.

Bir şehir değiştirirsiniz; orada mutlu olup olmayacağınızı önceden garanti edemezsiniz.

Bir seçim yaparsınız ve diğer seçeneğin nasıl sonuçlanacağını hiçbir zaman tam olarak öğrenemezsiniz.

Dolayısıyla sağlıklı karar verme, aslında bir miktar belirsizliği kabul edebilme becerisi gerektirir.

Ancak bazı kişiler için belirsizlik o kadar rahatsız edicidir ki zihin belirsizliği ortadan kaldırmak için sürekli düşünmeye başlar.

“Biraz daha araştırayım.”

“Biraz daha düşüneyim.”

“Birine daha sorayım.”

“Belki başka bir seçenek vardır.”

“Ya bunu seçersem ve pişman olursam?”

“Ya diğerini seçseydim?”

“Şimdi karar verirsem geri dönüşü olmaz.”

Ve kişi bir süre sonra karar vermeye çalışmaktan çok, karar vermenin yaratacağı kaygıyı ortadan kaldırmaya çalışır.


“Doğru kararı” bulmaya çalışırken karar veremez hale gelmek

Kararsızlığın önemli nedenlerinden biri, her kararın bir doğru cevabı olduğuna inanmak olabilir.

Doğru seçenek vardır.
Yeterince düşünürsem onu bulabilirim.
Yanlış seçersem bunun sorumlusu benim.

Bu bakış açısında kişi karar vermeden önce bütün ihtimalleri hesaplamaya çalışır.

Avantajlar…

Dezavantajlar…

Olası riskler…

Başkalarının fikirleri…

Gelecekte yaşanabilecek senaryolar…

Ve sonra yeni bir ihtimal daha gelir:

“Peki ya bu?”

Bir süre sonra karar vermek için yapılan düşünme, çözüm üretmekten çıkar ve ruminasyona, yani aynı konu etrafında tekrar tekrar düşünmeye dönüşebilir.

Kişi çok düşündüğü halde netleşmez. Çünkü problem artık bilgi eksikliği değildir. Problem, zihnin yüzde yüz kesinlik aramasıdır.


“Ya kötü bir şey olursa?”

Bazı kişilerde karar vermenin önündeki temel korku, yanlış seçimden ziyade kötü bir sonuç yaşama ihtimalidir.

Örneğin bir kadın iş değiştirmeyi düşünmektedir. Mevcut işinden memnun değildir. Yeni işin maaşı daha iyidir. Çalışma koşulları daha iyidir. Kariyer açısından daha fazla fırsat sunmaktadır. Buna rağmen karar veremez. Çünkü zihni sürekli şu ihtimalleri üretir:

“Ya yeni iş yerindeki insanlar kötü çıkarsa?”

“Ya baş edemezsem?”

“Ya işten çıkarılırsam?”

“Ya eski işim aslında daha iyiyse?”

“Ya bu karardan sonra hayatım kötüleşirse?”

“Ya pişman olursam?”

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Kişi aslında hangi işin daha iyi olduğunu değerlendirmemektedir. Kendisini gelecekte yaşayabileceği tüm olumsuzluklardan korumaya çalışmaktadır. Fakat hayatın hiçbir kararında bunu tamamen yapmak mümkün değildir. Çünkü karar vermek, bir ölçüde şunu kabul etmektir:

“Bu kararın sonucunu tamamen kontrol edemem.”


“Yanlış karar verirsem ne olur?”

Kararsızlığın arkasında bazen hata yapmaya ilişkin katı bir inanç bulunur.

“Hata yapmamalıyım.”

“Yanlış karar vermemeliyim.”

“Sonradan pişman olmamalıyım.”

“İyi bir karar verdiğimden emin olmalıyım.”

“Bunu nasıl fark edemedim?”

Bu düşüncelerin altında bazen daha derin bir anlam vardır:

“Hata yapmak benim için kabul edilemez.”

Böyle olduğunda kişi hata yapmaktan sadece hoşlanmaz; hatayı adeta bir tehdit olarak algılar.

Çünkü hata:

  • yetersizlik,
  • başarısızlık,
  • beceriksizlik,
  • kontrol kaybı,
  • pişmanlık,
  • eleştirilme,
  • hayal kırıklığı

ile ilişkilendirilebilir.

Bu durumda kişi için “yanlış seçim yapmak”, yalnızca yanlış bir seçim yapmak değildir.

“Ben yanlış yaptım” → “Ben başarısızım.”

şeklinde daha geniş bir anlam kazanabilir. İşte bu nedenle bazı insanlar karar verirken olağanüstü zorlanırlar.


Mükemmeliyetçilik

Mükemmeliyetçilik yalnızca iş hayatında veya akademik başarıda ortaya çıkmaz.

Karar verme biçimimizi de etkileyebilir.

Mükemmeliyetçi düşünce şöyle çalışabilir:

“En iyi seçeneği bulmalıyım.”

“En doğru kararı vermeliyim.”

“Sonradan pişman olmayacağım bir seçim yapmalıyım.”

“Bütün ihtimalleri değerlendirmeliyim.”

“Eksik bilgiyle karar vermemeliyim.”

Bu durumda karar vermek için gereken standart gerçekçi olmaktan çıkar.

Çünkü mükemmel karar diye bir şey yoktur.

Bir kararın iyi olması, bütün risklerinin sıfır olması anlamına gelmez.

İyi karar çoğu zaman: Mevcut bilgiler, ihtiyaçlar, değerler ve koşullar içerisinde yeterince iyi bir seçim yapabilmektir.


Karar vermemek de aslında bir karardır

Burası oldukça önemli. Bir kişi: “Karar vermeyeceğim.” dediğinde aslında tamamen nötr bir pozisyonda kalmaz.

Örneğin ilişkisinde mutsuz olan bir kişi, ayrılıp ayrılmayacağına karar veremediği için ilişkiyi olduğu gibi sürdürür.

İşinden memnun olmayan biri yeni iş aramayı sürekli erteler.

Yurt dışına taşınmak isteyen biri “biraz daha düşüneyim” diyerek yıllarca aynı yerde kalabilir.

Bir kişi hoşlanmadığı bir sosyal ortamdan ayrılmak istediği halde “ya yanlış anlaşılırsam?” diye sınır koymaz.

Karar vermemek kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Çünkü kişi o an için kaygı yaşamaz. Fakat uzun vadede bedeli olabilir. Kısa vadeli rahatlama, uzun vadeli sıkışmışlığa dönüşebilir.


Kaçınma döngüsü nasıl oluşur?

Kararsızlığı sürdüren mekanizmalardan biri kaçınmadır.

Örneğin:

Karar vermem gerekiyor → kaygı hissediyorum → karar vermeyi erteliyorum → kaygım azalıyor.

Beyin burada önemli bir şey öğrenir: “Karar vermeyi ertelersem rahatlıyorum.” Dolayısıyla bir sonraki kararda da erteleme daha cazip hale gelir. Döngü şöyle devam eder:

Karar → kaygı → kaçınma/erteleme → kısa süreli rahatlama → karar verme korkusunun güçlenmesi

Bu nedenle kişi zamanla daha fazla karar vermekte zorlanabilir. Üstelik karar ertelendikçe seçenekler bazen gerçekten azalır. Son başvuru tarihi geçer. Fırsat kaybolur. İlişki daha fazla yıpranır. İş değişikliği için uygun dönem geçer.

Ve kişi bu kez:

“Keşke daha önce karar verseydim.”

diye düşünmeye başlar.


“Ya diğer seçenek daha iyiyse?”

Karar vermeyi zorlaştıran bir başka durum da seçilmeyen seçeneğin zihinde ideal hale gelmesidir.

Örneğin iki iş teklifi arasında kalan bir kişi A işini seçer.

İlk birkaç hafta:

“Acaba B’yi mi seçseydim?”

diye düşünür.

Sonra B işinin olumlu özelliklerini düşünmeye başlar:

“Orada maaş daha yüksekti.”

“Belki daha mutlu olurdum.”

“Çalışma saatleri daha iyiydi.”

Fakat B işinin olası dezavantajları zihinde giderek görünmez hale gelir.

Çünkü kişi artık gerçek bir seçeneği değil, seçilmemiş seçeneğin zihinsel olarak idealize edilmiş halini karşılaştırmaktadır.

Bu nedenle bazen kararın ardından gelen pişmanlık:

“Yanlış karar verdim.”

anlamına gelmeyebilir.

Bazen sadece:

“Seçmediğim seçeneğin nasıl olacağını asla bilemeyeceğim.”

gerçeğine tahammül etmek zor geliyordur.


Seçenek arttıkça daha mutlu olmuyoruz

İlk bakışta çok sayıda seçeneğin avantaj olduğunu düşünürüz. Ancak seçeneklerin artması her zaman karar vermeyi kolaylaştırmaz. Aksine bazı kişiler için daha fazla seçenek:

  • daha fazla karşılaştırma,
  • daha fazla hata ihtimali,
  • daha fazla pişmanlık,
  • daha fazla “ya diğerini seçseydim?” düşüncesi

anlamına gelir.

Örneğin bir restoranda 4 yemek arasından seçim yapmak kolay olabilir. Ama 80 seçenek olduğunda:

“Acaba diğerini mi söyleseydim?”

düşüncesi çok daha kolay ortaya çıkabilir. Hayatta da benzer bir durum vardır.

“Bu işi mi yapmalıyım?” sorusu zamanla: “Bu işi mi yapmalıyım, başka bir şirkete mi geçmeliyim, akademiye mi yönelmeliyim, kendi işimi mi kurmalıyım, başka bir şehirde mi yaşamalıyım?” gibi onlarca seçeneğe bölünebilir.

Zihin bütün yolların en iyisini bulmaya çalıştıkça kişi hiçbir yola giremeyebilir.


Sürekli başkalarına danışmak

Bazen kişi kendi kararına güvenmediğinde çevresindeki insanlardan sürekli onay almaya başlayabilir.

“Sen olsan ne yapardın?”

“Bence hangisini seçmeliyim?”

“Sence bu doğru mu?”

“Bir daha düşünür müsün?”

“Sen de benim yerimde olsan bunu yapar mıydın?”

Birinin fikrini almak elbette sağlıklıdır. Sorun, kişinin kendi kararını verebilmek için başkasının kesinliğine ihtiyaç duymaya başlamasıdır.

Çünkü başka birinden gelen: “Bence bunu yap.” cümlesi kısa süreli rahatlatabilir. Ama bir süre sonra kişi tekrar: “Ya o da yanılıyorsa?” diye düşünebilir.

Böylece güven arama davranışı da kaygıyı uzun vadede besleyen bir döngüye dönüşebilir. Amaç hiçbir zaman başkalarının fikrini almamak değildir.

Amaç: “Fikir alabilirim ama son kararı kendi değerlerim ve ihtiyaçlarım doğrultusunda verebilirim.” noktasına gelebilmektir.


‘İçimin emin olması lazım :)’

Belki de değiştirilmesi gereken en önemli düşüncelerden biri budur:

“Karar vermeden önce tamamen emin olmalıyım.”

Çoğu önemli kararda yüzde yüz eminlik mümkün değildir. Bazen karar verdiğiniz anda hâlâ kaygılı olabilirsiniz. “Doğru yaptım mı?” diye düşünebilirsiniz. Bazen başka bir seçeneğin de avantajları olabilir.

Bunların olması kararınızın yanlış olduğunu göstermez.

Sağlıklı karar verme: “Hiç şüphem kalmadığında karar vereceğim.” demek değildir. “Şüphelerim olsa da karar verebilirim.” diyebilmektir.


Bir örnek:
İlişkimi bitirmeli miyim?

Bir kişi uzun zamandır ilişkisinde mutsuz olduğunu düşünelim. Partneriyle temel değerleri uyuşmuyor. Kendini ilişkide yalnız hissediyor. Geleceğe ilişkin beklentileri farklı. Ancak ayrılma konusunda karar veremiyor. Zihni şöyle çalışıyor:

“Ya sonra pişman olursam?”

“Ya bir daha böyle birini bulamazsam?”

“Ya sorun bende ise?”

“Ya aslında ilişki düzelebilecekse?”

“Ya ayrıldıktan sonra çok yalnız kalırsam?”

“Ya yanlış karar verirsem?”

Bu soruların her biri tek başına anlaşılabilir. Ancak kişi bütün bu soruların kesin cevabını bulmadan karar veremeyeceğine inanırsa, ilişkiyi değerlendirmek yerine geleceği garanti etmeye çalışmaya başlar.

Oysa hiçbirimiz ayrıldıktan sonra ne olacağını kesin olarak bilemeyiz.

Burada terapi sürecinde ele alınabilecek soru yalnızca:

“Ayrılmalı mıyım?”

değildir.

Daha derin sorular da vardır:

  • Ben bir ilişkide neye ihtiyaç duyuyorum?
  • Hangi ihtiyaçlarım karşılanmıyor?
  • Hangi sorunlar çözülebilir, hangileri benim için temel uyumsuzluk?
  • Karar verirken en çok neden korkuyorum?
  • Yanlış karar verirsem kendimle ilgili ne düşüneceğim?
  • Belirsizliğe ne kadar tahammül edebiliyorum?
  • Kararımdan emin olmak mı istiyorum, yoksa kararımın sonucunu kontrol etmek mi?

Bazen kişinin ihtiyacı “doğru cevabı bulmak” değil, kendi kararını verebilecek psikolojik güveni geliştirmektir.


Bir başka örnek:
İş değiştirmek

Bir danışanın yıllardır çalıştığı iş yerinde mutsuz olduğunu düşünelim. Yeni bir teklif gelir. Maaş daha iyidir. Pozisyon daha iyi görünmektedir. Fakat kişi haftalarca karar veremez.

Bir gün:

“Kesinlikle geçmeliyim.”

der.

Ertesi gün:

“Hayır, mevcut işim daha güvenli.”

der.

Sonra arkadaşlarına sorar. İnternette şirket yorumlarını okur. LinkedIn’de çalışanların profillerini inceler. Saatlerce artı-eksi listesi yapar… Sonra yeni bir endişe bulur.

Bu noktada dışarıdan bakıldığında kişi “çok dikkatli karar veriyor” gibi görünebilir.

Ancak aslında yaptığı şeyin önemli bir kısmı kaygısını azaltmaya yönelik güvence arama ve kontrol etme davranışları olabilir.

Ne kadar çok araştırırsa o kadar netleşmesi beklenir. Fakat tam tersi olur. Çünkü her yeni bilgi yeni bir ihtimali beraberinde getirir.


Peki sağlıklı karar vermek nasıl olur?

Sağlıklı karar verme, düşünmeden hareket etmek değildir. Aksine düşünmek, değerlendirmek ve bilgi toplamak önemlidir. Ancak bunun bir sınırı vardır.

1. Benim için gerçekten önemli olan ne?

Başkalarının ne düşündüğünden bağımsız olarak…

Ben ne istiyorum?

Benim değerlerim ne?

Benim ihtiyaçlarım ne?

2. Bu kararın hangi kısmını kontrol edebilirim?

Kararın kendisini mi?

Hazırlığımı mı?

Riskleri azaltmayı mı?

Yoksa gelecekte olacak her şeyi mi kontrol etmeye çalışıyorum?

3. En kötü ihtimal gerçekleşirse bununla baş edebilir miyim?

Bu soru çok değerlidir. Çünkü amaç “kötü bir şey olmayacak” garantisi bulmak değildir. Bazen asıl ihtiyaç: “Kötü bir şey olursa bununla baş edebilirim.” duygusunu geliştirmektir.

4. Bu kararın yüzde yüz doğru olduğundan emin olmam gerekiyor mu?

Yoksa elimdeki bilgilerle yeterince iyi bir karar verebilir miyim?

5. Karar vermeyi neden erteliyorum?

Gerçekten daha fazla bilgiye mi ihtiyacım var?

Yoksa karar vermenin yarattığı kaygıdan kaçıyor muyum?

Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.


Karar verme becerisi geliştirilebilir

Karar verememek çoğu zaman değişmez bir kişilik özelliği değildir.

Kişinin düşünce biçimleri, kaygıya yaklaşımı, belirsizliğe toleransı ve kaçınma davranışları üzerinde çalışıldığında karar verme becerisi de değişebilir.

Psikoterapi sürecinde kişinin:

  • hata yapmaya ilişkin inançları,
  • mükemmeliyetçi standartları,
  • belirsizliğe tahammülü,
  • kontrol ihtiyacı,
  • kaygı döngüleri,
  • güvence arama davranışları,
  • erteleme ve kaçınma davranışları,
  • öz güveni,
  • kendi ihtiyaçlarını ve değerlerini fark etme becerisi

ele alınabilir.


“Ben neden böyleyim?” diye düşünüyorsanız…

Sürekli karar vermekte zorlanıyor, en basit seçimlerde bile saatlerce düşünüyor, verdiğiniz kararlardan sonra tekrar tekrar pişman oluyor veya bir kararın kötü sonuçlanma ihtimali nedeniyle seçim yapmaktan kaçınıyorsanız, kendinizi yalnızca “kararsız biri” olarak tanımlamak zorunda değilsiniz.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Çocukluk Çağı Temel İhtiyaçlarımız ve Yetişkin İlişkilerimize Etkisi: Şema Terapi Perspektifi

Çocukluk döneminde karşılanan veya karşılanmayan temel ihtiyaçlarımız, yetişkinlikteki ilişkilerimizi derinden etkileyebilir. Şema Terapi, bu ihtiyaçların nasıl oluştuğunu, nasıl karşılandığını veya karşılanmadığını ve bunların yetişkinlikteki davranış kalıplarımıza nasıl yansıdığını anlamaya odaklanır.

Şema Terapi ve Temel İhtiyaçlar

Şema Terapi, işlevsiz başa çıkma stratejilerimizin ve şemalarımızın (zihinsel kalıplarımızın), biyolojik mizacımız ve karşılanmamış duygusal ihtiyaçlarımızın birleşiminden kaynaklandığını öne sürer. Young, Klosko ve Weishaar (2003), bu ihtiyaçların karşılanmamasının, çocukluktan itibaren geliştirdiğimiz uyumsuz şemalara yol açtığını belirtir. Mizacımız, bu süreçte önemli bir rol oynar. Örneğin, utangaç bir çocuk, ebeveynlerinden duygusal destek alamadığında, sessiz ve insanları memnun etmeye çalışan bir yetişkine dönüşebilir. Buna karşılık, daha agresif bir mizaca sahip bir çocuk, aynı durumda dikkat çekmek için daha gürültülü ve isyankar davranışlar sergileyebilir.

Herkesin çocukluk döneminde, temel ihtiyaçlarının kısmen veya tamamen karşılanmadığı anlar olmuştur. En iyi ebeveynler bile hata yapabilir veya hayat koşulları bu ihtiyaçların karşılanmasını engelleyebilir. Ancak, bu ihtiyaçların karşılanmaması, yetişkinlikteki ilişkilerimizde ve duygusal dünyamızda derin izler bırakabilir.

Çocukluk Çağındaki Beş Temel Duygusal İhtiyaç

Şema Terapi, çocukluk döneminde karşılanması gereken beş temel duygusal ihtiyacı tanımlar. Bu ihtiyaçlar evrenseldir ve her birey için geçerlidir:

  1. Güvenli Bağlanma:
    Çocukların ebeveynleriyle veya bakım verenleriyle güvenli bir bağ kurması, kendilerini güvende, sevilmiş ve kabul edilmiş hissetmelerini sağlar. John Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, güvenli bağlanan çocuklar, ebeveynlerinin yokluğunda huzursuzlanır, ancak geri döndüklerinde rahatlarlar. Güvenli bağlanma, çocuğun duygusal düzenleme becerilerini geliştirir. Ebeveynlerin tutarsız veya ilgisiz davranışları, çocuğun kendini güvende hissetmesini engelleyebilir ve yetişkinlikte terk edilme korkusu gibi şemalara yol açabilir.
  2. Özerklik, Yeterlilik ve Kimlik Duygusu:
    Çocukların yaşlarına uygun görevleri kendi başlarına yapabilmeleri, kendilerine güvenmeleri ve bir kimlik duygusu geliştirmeleri gerekir. Ebeveynlerin aşırı koruyucu veya tamamen ilgisiz olması, çocuğun özerklik kazanmasını engelleyebilir. Örneğin, sürekli eleştirilen bir çocuk, kendini yetersiz hissedebilir ve yetişkinlikte başarısızlık şeması geliştirebilir.
  3. Duygularını ve İhtiyaçlarını Özgürce İfade Edebilme:
    Çocukların duygularını ve temel ihtiyaçlarını ifade edebilmeleri, sağlıklı bir benlik duygusu geliştirmeleri için kritiktir. Duygularını ifade ettiklerinde cezalandırılan veya küçümsenen çocuklar, yetişkinlikte duygularını bastırma eğilimi gösterebilir. Bu durum, duygusal yoksunluk şemasına veya ilişkilerde zorluklara yol açabilir.
  4. Oyun ve Keyifli Aktiviteler Yoluyla Öğrenme:
    Oyun, çocukların dünyayı keşfetmeleri, korkularını yenmeleri ve sosyal beceriler geliştirmeleri için önemli bir araçtır. Oyun oynamasına izin verilmeyen veya sürekli akademik başarı baskısı altında olan çocuklar, yetişkinlikte sosyal izolasyon şeması geliştirebilir.
  5. Gerçekçi Sınırlar ve Öz-Denetim:
    Çocukların sağlıklı sınırlar içinde büyümesi, öz-disiplin ve sorumluluk duygusu kazanmalarını sağlar. Sınırların olmaması veya aşırı katı olması, çocuğun yetişkinlikte yetersiz öz-denetim veya katı standartlar şemaları geliştirmesine neden olabilir.

Yetişkinlikteki Yansımalar

Çocukluk döneminde karşılanmayan ihtiyaçlar, yetişkinlikteki ilişkilerimizi ve duygusal dünyamızı şekillendirir. Örneğin, güvenli bağlanma ihtiyacı karşılanmayan bir çocuk, yetişkinlikte terk edilme korkusu yaşayabilir. Benzer şekilde, duygularını ifade etme özgürlüğü olmayan bir çocuk, yetişkinlikte duygusal yoksunluk şeması geliştirebilir.

Şema Terapi, bu ihtiyaçların nasıl karşılanmadığını ve bunların yetişkinlikteki etkilerini anlamamıza yardımcı olur. Kendi çocukluk deneyimlerinizi düşünmek, bu süreçte farkındalık kazanmanızı sağlayabilir. Aşağıdaki sorular üzerinde düşünmek, bu süreci anlamanıza yardımcı olabilir:

  • Ebeveynlerinizden aldığınız mesajlar nelerdi? (Hem olumlu hem de olumsuz)
  • Yukarıdaki ihtiyaçlarınız nasıl karşılandı veya karşılanmadı?
  • Hangi ihtiyaçlarınız tutarlı bir şekilde karşılanmadı? Bu durum sizi nasıl hissettirdi?

Çocukluk ihtiyaçlarımızın karşılanmaması, yetişkinlikteki davranışlarımızı etkileyebilir, ancak bu şemaların farkına varmak ve üzerinde çalışmak, daha sağlıklı ilişkiler kurmamıza ve duygusal dünyamızı iyileştirmemize yardımcı olabilir. Şema Terapisi, bu süreçte bize rehberlik eden güçlü bir araçtır.


Kaynaklar:

Young, J., Klosko, J., & Weishaar, M. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide.

Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development.

Ginsburg, K. R. (2007). The Importance of Play in Promoting Healthy Child Development and Maintaining Strong Parent-Child Bonds.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KİMLİK GELİŞİMİ

Kimlik gelişimi, bireylerin yaşamları boyunca kendilerini tanımlama, anlama ve kimliklerini oluşturma sürecini ifade eder. Bu kavram, psikoloji, sosyoloji ve gelişimsel bilimler gibi disiplinlerde incelenir ve bireyin kimlik oluşturma süreci karmaşık ve çok boyutludur. Kimlik gelişimi, bireylerin yaşamları boyunca sürekli bir süreçtir ve yaşamın farklı aşamalarında farklı şekillerde deneyimlenir. Bu süreç, bireyin kişisel değerleri, inançları, ilişkileri ve toplumsal rolleri anlama ve uyum sağlama yeteneğini yansıtır.

Kimlik gelişimi, bir bireyin kendisi hakkında bir kavrayış oluşturma ve bu kavrayışı zaman içinde geliştirme sürecini içerir. Bu kavrayış, bireyin kendisinin kim olduğu, neyi önemsediği, hangi değerlere sahip olduğu ve kendisini nasıl bir rolde gördüğü gibi faktörleri içerir. Kimlik gelişimi sürecinde, özellikle ergenlik döneminde, bireyler sık sık bir “kimlik krizi” deneyimlerler. Bu kriz, kim oldukları ve nereye ait oldukları konularında belirsizlik ve kararsızlık anlarını ifade eder. Bu dönemde bireyler, toplumun beklentileri, aile etkileri, arkadaş çevresi ve kişisel deneyimler gibi birçok faktörü göz önünde bulundurarak kimliklerini oluşturmaya çalışırlar.

Kimlik gelişimi, bireyin yaşadığı toplumun ve kültürün etkisi altında şekillenir. Toplumsal cinsiyet, etnik köken, din, dil ve sosyal sınıf gibi faktörler, bireylerin kimliklerini oluştururken önemli bir rol oynar. Bu nedenle, kimlik gelişimi, bireyin kendi deneyimlerinin yanı sıra sosyal ve kültürel etkileri de içerir.

Erik Erikson, kimlik gelişimi üzerine odaklanan en tanınmış teorilerden birini geliştirmiştir. Ona göre, kimlik gelişimi ömrün farklı aşamalarında devam eder, ancak ergenlik dönemi bu sürecin zirvesidir. Erikson, ergenlerin kimliklerini tanımlama ve bulma sürecinde bir “kimlik krizi” yaşadıklarını belirtir. Bu kriz, kişinin kim olduğu ve nereye ait olduğu konularında belirsizlik yaşadığı dönemdir. Kimlik krizini başarıyla aşmak, sağlıklı bir kimlik gelişimini simgeler.

Kimlik gelişimi sürecinde, bireyler farklı kimlik statülerinde bulunabilirler. Bu, bireylerin kimliklerini nasıl tanımladıkları ve geliştirdikleri konusunda farklılıklar yaşadıklarını gösterir. James Marcia, Erikson’un kimlik krizi teorisini geliştirerek kimlik statüleri kavramını tanıttı. Marcia’ya göre, kimlik statüleri dört kategoriye ayrılır. Araştırmaları, bireylerin bu farklı statülerde kimliklerini tanımladıklarını ve geliştirdiklerini göstermiştir.

Lawrence Kohlberg, kimlik gelişimini ahlaki gelişimle ilişkilendiren çalışmalar yapmıştır. Ona göre, ahlaki düşünce yetenekleri kimlik gelişimi ile bağlantılıdır. Kohlberg, bireylerin kimliklerini tanımlarken ahlaki düşünce kapasitelerini kullanabileceklerini öne sürmüştür.

Hazen ve Shaver, romantik ilişkilerin kimlik gelişiminde önemli bir rol oynadığına dair çalışmalar yapmışlardır. Bağlanma teorisi, bireylerin çocukluktan itibaren geliştirdikleri bağlanma stillerinin, yetişkinlikteki romantik ilişkiler ve kimlik gelişimi üzerinde etkili olduğunu öne sürer.

Kimlik gelişimi konusundaki araştırmalar, bireylerin kimliklerini bulma ve tanımlama sürecini daha iyi anlamamıza yardımcı olmuş, ancak, bireysel farklılıkları ve kültürel etkileri de göz önünde bulundurarak daha kapsamlı bakılması gerekmektedir.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ERGENLİK VE GENÇ YETİŞKİNLİK PROBLEMLERİ

Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, bireylerin hayatlarının önemli ve karmaşık aşamalarından ikisidir. Bu dönemlerde bireyler, fiziksel, duygusal ve sosyal açıdan büyük değişimler yaşarlar.

Erik Erikson, kimlik gelişimi üzerine odaklanan bir teori geliştirmiştir. Ona göre, ergenlik döneminde gençler kimliklerini keşfetme ve tanımlama sürecinde bir “kimlik krizi” yaşarlar. Bu kriz, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusundaki belirsizlikleri ifade eder. Gençler bu krizi başarıyla aşarlarsa sağlıklı bir kimlik geliştirirler.

Jean Piaget, bilişsel gelişim üzerine çalışmış ve ergenlik dönemini “formel işlem dönemi” olarak tanımlamıştır. Bu dönemde gençler soyut düşünme yetenekleri geliştirirler ve karmaşık problem çözme becerileri kazanırlar.

Lawrence Kohlberg, ahlaki gelişimi inceleyen bir teori geliştirmiştir. Ona göre, gençler ahlaki değerleri ve prensipleri anlama ve içselleştirme sürecinde bulunurlar. Ergenlik döneminde, bireyler ahlaki konularda daha soyut ve karmaşık düşünmeye başlarlar.

Eleanor Ostrom, sosyal psikolog olarak genç yetişkinlik dönemini bağımsızlık ve sorumluluk dönemi olarak tanımlamıştır. Genç yetişkinler bu dönemde kendi kendilerine bakma, finansal kararlar alma ve bağımsız bir yaşam sürme becerilerini geliştirirler.

Jeffrey Arnett, “Yeni Yetişkinlik” adını verdiği bir dönem tanımlamıştır. Bu dönem, ergenlikten tam yetişkinliğe geçiş sürecini ifade eder. Arnett’e göre, genç yetişkinler bu dönemde kimliklerini bulma, bağımsızlık kazanma ve kariyerlerini inşa etme çabası içindedirler.

Ergenlik Dönemi
Ergenlik, 12 ila 18 yaş arasındaki dönemi kapsar, ancak değişkenlik gösterebilmekte ve günümüzde bu yaş aralığının daha geniş olduğu düşünülmektedir. Bireyin çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecini işaret eder.

Ergenlik dönemindeki bireylerin karşılaştığı başlıca sorunlar şunlar olabilir:

Bedensel Değişiklikler: Ergenlik, hızlı bedensel büyüme ve cinsel olgunlaşma ile karakterizedir. Bu dönemde vücutları hızla değişirken, bu değişikliklerle başa çıkmak gençler için zorlayıcı olabilir. Vücut imajı sorunları, obezite veya yeme bozuklukları bu dönemde sıkça görülebilir.

Kimlik Arayışı: Ergenler kimliklerini bulmaya çalışırlar. Kimlik arayışı sırasında, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusunda sorular sorarlar. Bu süreç, kişilik gelişiminde önemli bir adımdır ancak bu belirsizlik bazen anksiyete ve depresyon bulgularına yol açabilir.

Sosyal İlişkiler: Arkadaşlık ilişkileri ergenlikte büyük bir rol oynar. Ergenler, arkadaşları ile bağlantı kurma, uyum sağlama ve sosyal becerileri geliştirme konularında baskı altındadır. Zorbalık, arkadaşlık krizleri ve yalnızlık bu dönem sıkça görülebilir.

Eğitim ve Gelecek Planları: Ergenler, gelecekleri hakkında kararlar vermeye başlarlar. Okul seçimi, meslek seçimi ve gelecekteki hedefleri belirleme konularında stres yaşayabilirler.

Genç Yetişkinlik
Genç yetişkinlik, ergenlik sonrası 18 ila 25 yaş arasındaki dönemi ifade eder, bazı kaynaklar genç yetişkinliği daha uzun bir aralık olarak da ele alabilmektedir

Genç yetişkinlik dönemindeki başlıca sorunlar şunlar olabilir:

Bağımsızlık ve Sorumluluk: Genç yetişkinler, ailelerinden ayrılarak bağımsız bir yaşam sürmeye karar verebilirler. Bu yeni sorumluluklar, mali zorluklar, iş bulma ve ev sahibi olma gibi konuları içerebilir.

Kariyer Baskısı: Genç yetişkinlikte, meslek seçimi ve kariyer hedefleri önemlidir. İş bulma süreci, rekabet ve iş değiştirme kararları stres yaratabilir.

İlişkiler ve Evlilik: Genç yetişkinler romantik ilişkiler ve evlilikle ilgili kararlar vermeye başlarlar. İlişki sorunları, boşanma ve çocuk sahibi olma konuları bu dönemde karşılaşılan zorluklardan bazılarıdır.

Ruhsal Sağlık Sorunları: Genç yetişkinlikte depresyon, anksiyete ve bağımlılık gibi ruhsal sağlık sorunları artabilir. Bu dönemde ruhsal sağlık hizmetlerine erişim ve destek önemlidir.

Nasıl Yardımcı Olunabilir?
Aileler, gençlerle açık iletişim kurmalı ve duygusal destek sağlamalıdır. Ergenlerin duygularını ifade etmelerine izin vermek önemlidir. Gençler, bu dönemde karşılaşabilecekleri sorunlar hakkında bilgilendirilmelidir. Eğitim ve farkındalık, olası sorunların önlenmesine yardımcı olabilir. Ciddi sorunlarla başa çıkmak için profesyonel yardım almak önemlidir. Psikoterapi ve danışmanlık, duygusal sorunların yönetilmesine yardımcı olabilir.

Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, hayatın karmaşık ve zorlu aşamalarıdır. Bu dönemlerde karşılaşılan sorunları anlamak ve uygun destek sağlamak, gençlerin sağlıklı bir şekilde gelişmelerine yardımcı olabilir. Aileler, eğitimciler ve toplum olarak, gençlerin bu dönemleri sağlıklı bir birey olarak geçirmelerine destek olmalıyız. Takıldıkları yerlerde bize sorabilirler 🙂











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan