KORKUMU NASIL YENERİM? CESUR OLMAK, KORKAKLIK VE ÖZGÜVEN KAZANMAK

“Korkumu nasıl yenerim?”, “Neden bu kadar korkağım?”, “Özgüvenimi nasıl kazanabilirim?” veya “Hayır diyemiyorum, neden böyleyim?” diye düşünüyorsanız, yaşadığınız güçlük yalnızca cesaret eksikliğiyle açıklanamayabilir. Yeni bir işe başlamak, kendi işini kurmak, evden ayrılmak, hakkını aramak, bir ilişkide sınır koymak ya da istemediğiniz bir şeye “hayır” demek; başarısızlık, reddedilme, eleştirilme veya belirsizlik korkusunu tetikleyebilir.

Kişi korktuğu için kaçındığında kısa vadede rahatlar. Ancak kaçınma, korkulan durumla ilgili yeni deneyimler edinmesini de engelleyebilir. Böylece zaman içinde aynı durumla yeniden karşılaştığında korku daha kolay tetiklenebilir ve kişi kendisini “korkak”, “özgüvensiz” veya “cesaretsiz” olarak tanımlamaya başlayabilir.

Bu nedenle psikolojik açıdan önemli soru yalnızca “Korkuyor muyum?” değil, “Korktuğumda ne yapıyorum?” sorusudur. Çünkü bazen kişinin hayatını sınırlayan şey korkunun kendisinden çok, korkuya verdiği davranışsal yanıttır.

KORKMAK İLE KORKAKLIK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Korku, tehdit olarak değerlendirilen durumlara karşı ortaya çıkan doğal bir duygusal yanıttır. Önemli bir karar öncesinde kaygılanmak, yeni bir işe başlarken endişelenmek, bir konuşma öncesinde gerilmek veya hakkınızı ararken çekinmek tek başına psikolojik bir sorun olduğu anlamına gelmez.

Cesaret kavramını inceleyen araştırmalar da korku ile harekete geçmenin birbirinin karşıtı olmak zorunda olmadığını düşündürmektedir. Norton ve Weiss’ın 2009 yılında yayımlanan pilot çalışmasında, örümcek korkusu yüksek 32 yetişkinin korku yaratan örümceklere ne kadar yaklaşabildiği incelenmiştir. Katılımcıların korku düzeyleri kontrol edildiğinde, daha yüksek cesaret puanları örümceklere daha fazla yaklaşma davranışıyla ilişkili bulunmuştur. Bu küçük bir pilot çalışma olduğu için sonucu tüm insanlara genellemek doğru değildir; ancak araştırma cesaretin, korkunun yokluğundan ziyade korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışıyla birlikte incelenebileceğini göstermektedir.

Bu nedenle cesur olmak her zaman korkmamak anlamına gelmez. Kişi korkabilir, tereddüt edebilir veya kaygılanabilir ve yine de kendisi için önemli olan bir davranışı seçebilir.

KORKU NEDEN BİZİ KAÇINMAYA İTER?

Korktuğumuz bir durumdan uzaklaşmak kısa vadede gerçekten rahatlatıcıdır. Yapmak istemediğimiz bir konuşmayı ertelediğimizde kaygımız azalır. Bir iş başvurusunda bulunmadığımızda reddedilme ihtimalini o an yaşamayız. Birine “hayır” demediğimizde karşı tarafın kızmasıyla karşılaşmayız.

Sorun tam da burada başlayabilir.

Davranış bilimlerinde negatif pekiştirme, rahatsız edici bir durumun bir davranışın ardından ortadan kalkmasının o davranışın gelecekte tekrarlanma olasılığını artırabilmesini ifade eder. Korku ve kaygı alanındaki araştırmalar, kaçınmanın kişiye hızlı bir rahatlama sağlayabildiğini ve bu nedenle kaçınma davranışının zaman içinde sürdürülebileceğini göstermektedir.

Örneğin işinden memnun olmayan ancak yeni bir işe başvurmaktan korkan bir kişiyi düşünelim. Başvuru yapmadığında o gün için kaygısı azalır. Fakat aynı zamanda yeni işin nasıl sonuçlanacağını öğrenme fırsatını da kaçırır. Bir sonraki başvuruyu yapmak daha zor hale gelebilir. Kişi zamanla “Ben zaten yapamam” diye düşünmeye başlayabilir; ancak bu düşüncenin ne kadarının gerçek deneyime, ne kadarının kaçınmaya dayandığını artık değerlendirmek zorlaşır.

Benzer bir durum sosyal ilişkilerde de görülebilir. Hakkını aramayan kişi çatışma da yaşamaz. Hayır demeyen kişi karşı tarafın kızma ihtimalinden kaçınır. Yeni insanlarla tanışmayan kişi reddedilme ihtimaliyle karşılaşmaz. Her bir durumda kısa vadeli rahatlama vardır; ancak uzun vadede kişinin istediği hayatı yaşama alanı daralabilir.

Bu nedenle “Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun yanında “Korktuğum için nelerden kaçınıyorum?” sorusu da önemlidir.

Çünkü bazen döngü şu şekilde ilerler:

Korku → kaçınma → kısa vadeli rahatlama → korkulan durumla ilgili yeni deneyimlerin azalması → kaçınmanın sürmesi → yaşam alanının daralması.

Bu döngünün fark edilmesi, korkuyu yalnızca kişiliğin bir özelliği olarak görmekten daha işlevsel bir başlangıç sağlayabilir.

ÖZGÜVEN KAZANMAK BAZEN HAREKETTEN SONRA GELİR

“Kendime güvensem bunu yapardım” cümlesi oldukça yaygındır. Ancak psikolojide genel anlamdaki özgüvenden farklı olarak öz-yeterlik, kişinin belirli bir davranışı gerçekleştirebileceğine veya belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin inancını ifade eder.

Albert Bandura, Nancy Adams ve Jan Beyer’in 1977 yılında yayımlanan deneysel çalışmasında yetişkin fobik bireylerde öz-yeterlik beklentileri ile tehdit içeren durumlara yaklaşma davranışı incelenmiştir. Çalışmada performansa dayalı başarı deneyimlerinin öz-yeterlik beklentilerini güçlendirdiği ve öz-yeterlikteki değişimlerin davranış performansıyla ilişkili olduğu bulunmuştur.

Bu araştırmadan günlük yaşam için çıkarılabilecek önemli noktalardan biri şudur: Kişinin önce tamamen kendine güvenmesi ve sonra harekete geçmesi her zaman gerekli değildir.

Bazen kişi önce küçük bir davranış gerçekleştirir, ardından kendisi hakkında yeni bir bilgi edinir.

İlk kez sınır koymak, küçük bir iş başvurusu yapmak, bir toplantıda fikrini söylemek veya uzun süredir ertelenen bir konuşmayı gerçekleştirmek kişiye “Bunu yapabildim” şeklinde yeni bir deneyim sağlayabilir. Bu tür deneyimler, kişinin belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin değerlendirmesini etkileyebilir.

Bu, korkulan her şeyin üzerine düşünmeden gidilmesi gerektiği anlamına gelmez. Gerçek risklerin değerlendirilmesi gerekir. Ancak gerçek riskler değerlendirildikten sonra geriye ağırlıklı olarak korkunun ürettiği kaçınma kalıyorsa, küçük ve yönetilebilir adımlar kişinin kendi kapasitesiyle ilgili daha gerçekçi deneyimler edinmesine yardımcı olabilir.

Dolayısıyla özgüven kazanmak, her durumda kendinizden emin hissetmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Bazen güven, kişinin kendisiyle ilgili yeni deneyimler edinmesiyle gelişebilir.

AİLEMİZDEN, KORKMAYI ÖĞRENEBİLİR MİYİZ?

Korkuların tek bir nedeni yoktur. Biyolojik yatkınlıklar, mizaç, doğrudan yaşanan deneyimler ve çevresel öğrenmeler farklı biçimlerde rol oynayabilir. Bununla birlikte çocukların çevrelerindeki yetişkinlerin korkuya verdikleri tepkilerden etkilenebileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır.

Leiden Üniversitesi araştırmacılarının 2023 yılında yayımladığı sistematik derleme ve meta-analizde, ebeveynlerin yeni uyaranlara karşı korkulu tepkilerinin çocuklarda korku ve kaçınma öğrenmesi üzerindeki etkisi incelenmiştir. Sistematik derlemeye 23 çalışma, meta-analize ise 19 çalışma dahil edilmiş ve ebeveynlerin korkulu tepkilerini modellemesinin çocukların yeni uyaranlara yönelik korku ve kaçınması üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuştur.

Bu sonuç “Ailem yüzünden korkağım” şeklinde yorumlanamaz. Araştırmanın söylediği daha sınırlıdır: Çocuklar bazı korku tepkilerini sosyal öğrenme yoluyla edinebilir.

Örneğin bir çocuk sürekli olarak “Oraya gitme, kesin kötü bir şey olur”, “İnsanlara güvenme”, “Sakın hata yapma” mesajlarıyla büyüdüğünde, belirli durumları daha tehdit edici değerlendirmeyi öğrenebilir. Ancak yetişkinlikte yaşanan korkuların tamamını aileye bağlamak da bilimsel açıdan doğru değildir.

Geçmişte öğrenilmiş olabilecek bazı tepkilerin bugün nasıl sürdürüldüğüne bakmak daha anlamlıdır.

BELİRSİZLİKTEN KORKMAK NEDEN KARAR VERMEYİ ZORLAŞTIRIR?

Bazen korktuğumuz şey kararın kendisi değil, sonucunu bilememektir.

“İşi bırakırsam ne olacak?”, “Kendi evime çıkarsam baş edebilir miyim?”, “Bu ilişkiyi bitirirsem pişman olur muyum?”, “Kendi işimi kurarsam başarılı olabilir miyim?” gibi soruların kesin cevapları yoktur.

Psikolojide belirsizliğe tahammülsüzlük, belirsiz durumları tolere etmekte zorlanmayla ilişkili bir yapı olarak incelenmektedir. 2026 yılında yayımlanan ve 115 çalışma veya tezden 138 bağımsız örneklemi ve toplam 28.693 katılımcıyı kapsayan ön kayıtlı bir meta-analizde, belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Araştırmada belirsizliğe tahammülsüzlük ile farklı kaygı bozuklukları arasındaki ilişkilerin de anlamlı olduğu bildirilmiştir.

Bu nedenle bazı kişiler için temel güçlük yanlış karar vermek değil, sonucu önceden kesin olarak bilememektir.

Yeni bir işe başlamak, evden ayrılmak, bir ilişkiyi sonlandırmak veya kendi işini kurmak gibi kararlar belirli miktarda belirsizlik içerir. Her ihtimali önceden ortadan kaldırmaya çalışmak ise bazı durumlarda kararın sürekli ertelenmesine yol açabilir.

Burada amaç belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak değildir. Daha gerçekçi hedef, belirsizlik devam ederken de riskleri değerlendirebilmek ve kişinin kendi değerleri doğrultusunda karar verebilmesidir.

“HAKKIMI ARAYAMIYORUM” VE “HAYIR DİYEMİYORUM”

Bazı insanlar korkularını karar verirken değil, ilişkilerinin içinde yaşar.

“Hakkımı arayamıyorum.”

“Hayır diyemiyorum.”

“İnsanları kırmaktan korkuyorum.”

“Bana kızarsa ne yaparım?”

“Sesimi çıkarırsam ilişki bozulur.”

Bu cümlelerin altında her zaman iletişim becerisi eksikliği bulunmaz. Kişi aslında ne istediğini biliyor olabilir; ancak bunu ifade ettiğinde ortaya çıkabilecek çatışma, reddedilme, eleştirilme veya suçlanma ihtimaline dayanmakta zorlanabilir.

Burada atılganlık, kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve sınırlarını karşı tarafın haklarını da gözeterek ifade edebilmesi açısından önemlidir.

2017 yılında yayımlanan bir sistematik derlemede sağlık çalışanları ve öğrencilerinde atılgan iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik eğitim programları incelenmiştir. Sekiz çalışmanın dahil edildiği derlemede, müdahalelerin hedeflenen gruplarda belirli ölçüde etkili olduğuna ilişkin kanıt bulunmuş; ancak uzun dönemli davranış değişikliğini değerlendiren daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

Bu araştırma doğrudan psikoterapi gören kişiler üzerinde yapılmış değildir; dolayısıyla sonuçları genel nüfusa doğrudan aktarmak doğru olmaz. Ancak atılganlığın yalnızca “kişilik özelliği” olarak görülmek zorunda olmadığını ve iletişim becerilerinin geliştirilebilir bir alan olduğunu düşündüren bulgular bulunmaktadır.

Bu nedenle “hayır diyemiyorum” dediğinizde kendinize yalnızca “Neden bu kadar pasifim?” diye sormak yerine, “Hayır dediğimde ne olmasından korkuyorum?” diye sormak daha açıklayıcı olabilir.

YENİ BİR İŞE BAŞLAMAK, EVİNDEN AYRILMAK VE HAYATINI DEĞİŞTİRMEK

Cesaret ihtiyacı çoğu zaman kişinin hayatında bir değişiklik yapmak istediği dönemlerde belirginleşir.

Kendi işini kurmak isteyen kişi başarısızlıktan korkabilir. Evden ayrılmak isteyen kişi yalnız kalmaktan veya maddi sorumluluklardan endişelenebilir. Yeni bir ilişkiye başlamak isteyen kişi yeniden incinmekten çekinebilir. İş yerinde hakkını aramak isteyen kişi yöneticisinin tepkisinden korkabilir.

Bu korkuların tamamını “irrasyonel” kabul etmek doğru değildir. Bazı riskler gerçekten vardır. Örneğin kendi işini kurmak isteyen bir kişinin finansal durumunu değerlendirmesi, giderlerini hesaplaması ve alternatif plan oluşturması gerçekçi bir hazırlıktır. Evden ayrılmak isteyen bir kişinin gelirini, barınma koşullarını ve güvenliğini değerlendirmesi de aynı şekilde gerçek bir planlamadır.

Ancak bütün bunlar değerlendirildikten sonra kişi yalnızca “Ya başarısız olursam?” veya “Ya baş edemezsem?” düşüncesi nedeniyle hiçbir adım atamıyorsa, artık kararın kendisinden çok korkunun davranış üzerindeki etkisini incelemek gerekebilir.

Bu ayrım önemlidir.

Cesaret düşünmeden risk almak değildir.

Psikolojik açıdan daha işlevsel olan, gerçek riski değerlendirmek ile korkunun ürettiği kaçınmayı birbirinden ayırabilmektir.

KORKULARIMDAN DOLAYI HAYATIMI YAŞAMIYORUM DİYORSANIZ

“Korkularımdan dolayı hayatımı yaşayamıyorum” cümlesi, korkunun kişinin seçimlerini belirlemeye başladığını düşündüren önemli bir ifadedir.

İstediği işlere başvurmayan, sürekli erteleyen, insanlarla yakınlaşmaktan kaçınan, hakkını aramayan, sınır koyamayan veya önemli kararları yalnızca kaygı yaşamamak için veren bir kişinin yaşam alanı zaman içinde daralabilir.

Burada hedef kişinin hiçbir zaman korkmaması değildir.

2020 yılında George Mason University ve University of South Florida araştırmacılarının yayımladığı bir çalışmada psikolojik esneklik, sıkıntı veya rahatsızlık yaşanmasına rağmen kişinin kendisi için değer taşıyan amaçların peşinden gidebilmesi bağlamında incelenmiştir. Araştırmada farklı örneklemler ve yöntemler kullanılmış; psikolojik esnekliğin iyi oluş, duygu düzenleme, dayanıklılık, hedeflerin sürdürülmesi ve günlük işlevsellikle ilişkisi değerlendirilmiştir.

Bu kavram korkuyla ilişkili önemli bir ayrım sunar: Hedef her zaman “Korkmayacağım” değildir.

Bazen daha gerçekçi hedef, korku veya rahatsızlık ortaya çıktığında kişinin kendisi için önemli olan şeyi yapabilme kapasitesini geliştirmesidir.

Başka bir ifadeyle mesele korkuyu tamamen ortadan kaldırmak değil, korkunun hayatınızdaki karar verme gücünü azaltmak olabilir.

PEKİ KORKUMU NASIL YENERİM?

“Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun herkes için geçerli tek bir cevabı yoktur. Çünkü aynı davranışın altında farklı psikolojik süreçler bulunabilir.

Bir kişi yeni bir işe başvurmuyorsa başarısızlıktan korkuyor olabilir. Bir başkası reddedilmekten. Bir diğeri belirsizliğe dayanmakta zorlanıyor olabilir. Başka biri ise “Hayır dersem beni sevmezler” düşüncesi nedeniyle sınır koyamıyor olabilir.

Bu nedenle korkuyla çalışmanın ilk adımı, korkuyu genel bir kişilik özelliği olarak tanımlamak yerine hangi durumlarda ortaya çıktığını ve davranışı nasıl etkilediğini anlamaktır.

Öncelikle “Tam olarak neden korkuyorum?” sorusuna bakılabilir. Ardından “Korktuğumda ne yapıyorum?”, “Nelerden kaçınıyorum veya neleri erteliyorum?”, “Kaçınmak bana o anda ne sağlıyor?” ve “Uzun vadede bunun hayatımdaki bedeli ne oluyor?” soruları değerlendirilebilir.

Bir başka önemli ayrım da şudur: “Gerçek bir risk mi var, yoksa belirsizliğe dayanmakta mı zorlanıyorum?” Örneğin ekonomik olarak karşılanamayacak bir kararı ertelemek gerçekçi olabilir. Fakat koşullar uygun olduğu halde yalnızca başarısızlık ihtimali nedeniyle yıllarca hiçbir adım atmamak farklı bir durumdur.

Benzer şekilde “Hayır diyemiyorum” diyen kişinin de yalnızca iletişim becerisine değil, hayır dediğinde ortaya çıkacağını düşündüğü sonuca bakması gerekir. “Hakkımı arayamıyorum” diyen kişinin ise karşı tarafın tepkisine ilişkin beklentileri ve bu beklentilerin davranışlarını nasıl etkilediği incelenebilir.

Psikoterapide bu nedenle amaç kişiye yalnızca “daha cesur olmasını” söylemek değildir. Kişinin kaçınma davranışları, düşünce ve beklentileri, öz-yeterlik algısı, belirsizlikle ilişkisi, sınır koyma ve iletişim becerileri ve kendisi için önemli olan yaşam alanları birlikte değerlendirilebilir.

SONUÇ: BELKİ DE SORUN KORKAK OLMAK DEĞİL

Korkmak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Bu nedenle korku yaşamak kişiyi otomatik olarak korkak yapmaz.

Bilimsel çalışmalar, korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışının cesaretle ilişkili olabileceğini; öz-yeterlik inancının davranış ve yaklaşma ile bağlantılı olduğunu; bazı korkuların sosyal öğrenme yoluyla edinilebildiğini; belirsizliğe tahammülsüzlüğün endişe ve kaygıyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu ve psikolojik esnekliğin sıkıntı yaşarken değer verilen hedeflerin sürdürülmesiyle ilişkili olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle kendinize “Ben neden bu kadar korkağım?” diye sormadan önce belki daha açıklayıcı bir soru sorabilirsiniz:

“Korktuğum için hayatımda neleri yapmıyorum?”

Yeni bir işe başlamıyor musunuz? Kendi işinizi kurmayı sürekli erteliyor musunuz? Evden ayrılmaya korkuyor musunuz? Hakkınızı arayamıyor musunuz? Hayır diyemiyor musunuz? İnsanların sizi reddetmesinden korktuğunuz için kendi ihtiyaçlarınızı sürekli geri plana mı atıyorsunuz?

Eğer korku nedeniyle yapmak istediğiniz şeyleri sürekli erteliyor ve yaşam alanınız giderek daralıyorsa, üzerinde çalışılması gereken konu yalnızca korkunun kendisi olmayabilir.

Belki de döngü şöyledir: Korkuyorsunuz, kaçınıyorsunuz, kısa süreliğine rahatlıyorsunuz; ancak kaçındığınız için korktuğunuz durumla ilgili yeni bir deneyim kazanamıyorsunuz. Sonra bir sonraki sefer daha fazla korkuyorsunuz.

Bu döngüyü fark etmek, “Ben korkağım” demekten çok daha farklı bir başlangıçtır.

Çünkü kişilik özelliği gibi görünen şeyin altında değiştirilebilir davranışlar, öğrenilmiş beklentiler ve başa çıkma biçimleri bulunabilir.

Belki özgüven, her şeyi yapabileceğinize inanmak değildir. Belki daha gerçekçi olan, korktuğunuzda ne yapacağınızı öğrenmek ve gerektiğinde korkuya rağmen hareket edebileceğinizi deneyimlemektir.

Ve belki cesaret, korkunun hiç ortaya çıkmaması değil; korku ortaya çıktığında hayatınızın bütün kararlarını onun vermek zorunda olmamasıdır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

“NEYSE, KİMSEYLE KÖTÜ OLMAYAYIM”

HİSSİ NEREDEN GELİR, NEYE SEBEP OLUR VE NASIL ÇÖZÜLÜR?


“Neyse ya, uzatmayayım.”

“Bir şey diyeyim de kötü olmayalım.”

“Boş ver, ben idare edeyim.”

Bu cümleleri kaç kere kurdunuz? Kaç kere içinizden geçirdiniz? Belki bir arkadaş grubunda, belki iş yerinde, belki aile sofrasında. Belki de tam şu an, bir şeyler içinize oturmuş halde okuyorsunuz.

Ben bir klinik psikolog olarak odama gelen danışanlarımdan bu cümleyi haftada en az on kez duyuyorum. Ve şunu söylemeliyim ki: Bu masum görünen “neyse”nin ardında çoğu zaman dev bir duygusal yük var. Bugün o yükü birlikte konuşalım istiyorum.


1. Bu His Nereden Geliyor?

“Uslu çocuk” olarak büyüdünüz mü?

Şöyle düşünün: Küçük bir çocuksunuz. Canınız sıkılıyor, bir şey istiyorsunuz ya da haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsunuz. Ama karşınızdaki yetişkin size şöyle diyor:

“Sus, büyükler konuşuyor.”
“Aman tartışma çıkarma.”
“Sen hep iyi çocuk ol, sorun çıkarma.”

Belki hiç söylenmedi ama davranışlarla öğretildi: Ağladığında görmezden gelindi, itiraz ettiğinde “saygısız” damgası yedi, duyguları “abartıyorsun” diye küçümsendi.

O çocuk büyüdü ve şimdi içinizde bir ses var:

“Ben bir şey söylersem ortam bozulur. O zaman ben suçlu olurum.”

Bu ses, sizin sesiniz değil. Geçmişten gelen bir öğreti. Ama artık sizi yönetiyor.

Çatışma = Tehlike mi?

Bazı insanlar için bir fikir ayrılığı basit bir fikir ayrılığıdır. Sizin için öyle mi? Yoksa zihninizde şöyle bir denklem mi var:

Fikir ayrılığı → Kavga → Reddedilmek → Yalnız kalmak

Bu denklem yüzünden, markette yanlış ürünü veren kasiyere bile “eyvallah” dersiniz. Çünkü “bir şey söylemek” bilinçdışınızda hayati bir risk gibi algılanıyor. Bu öğrenilmiş bir korkudur, değişebilir.

Sevgiyi hak etme koşullarınız

“Beni sevmeleri için uyumlu olmalıyım.”

Bu inanç o kadar derin ki, farkında olmadan kendinize şöyle bir sözleşme yapmışsınızdır:

“Ben zorluk çıkarmazsam, ihtiyaçlarımı küçültürsem, kendimi geri çekersem, o zaman sevilirim. Sevgiyi hak ederim.”

Peki bu sözleşmeyi kim imzalattı size? Çoğu zaman, sevgisi koşullu verilen bir ebeveyn olabiliyor.


2. Günlük Hayatta Nasıl Görünür?

Gürültücü Komşu

Aylardır üst komşunuz sabah 7’de elektrikli süpürge çalıştırıyor. Her sabah irkilerek uyanıyorsunuz. Bir gün kapısını çalmayı düşünüyorsunuz, sonra içinizden:

“Neyse ya, belki mecburdur. Kötü olmayalım, sonra daha beter olur.”

Sonuç: Siz uykusuz, komşu habersiz. Ve siz her sabah sinirinizi yumruk yaparak yatağa gömüyorsunuz. Ama sinir kaybolmuyor, birikiyor.

İşyerindeki “İş Canavarı”

Aynı iş yerinde çalıştığınız arkadaşınız sürekli size iş yıkar. Mesai bitimine 10 dakika kala “Şuna da bakabilir misin, çok acil” der. Aslında acil değildir, siz iyi niyetli olduğunuz için yaparsınız.

“Şimdi hayır dersem kavga çıkar. Müdür ne der? Kötü gözle bakarlar.”

“Yapsam nolacak ya yapayım neyse hem yapabildiğimi göstermiş olurum”

Sonuç: Siz saat 7’de çıkarken herkes keyifle evine gitmiştir. Bir ay sonra bu durum “normal”leşir. Artık size iş yıkmak o arkadaş için bir refleks olmuştur. Hayır, kimse size daha fazla takdir veya maaşınıza zam sunmamıştır.

Tek Taraflı Arkadaşlık

Ayşe harika bir arkadaştır. Ama hep onun zamanı, hep onun derdi, hep onun istediği mekân… Siz anlatmaya başladığınızda telefonu açılır, “Bir saniye” der ve konuyu değiştirir. Siz içinizden “Acaba ben mi çok alınganım?” diye geçirirsiniz.

Bir gün cesaret toplayıp “Ben de kendimi anlatmak istiyorum” dersiniz. Ayşe alınır. Siz hemen geri adım atarsınız:

“Neyse, boş ver. Ben abartıyorum herhalde. Önemli değil.”

Sonuç: Arkadaşlık devam eder ama içinizde bir kırgınlık büyür. Artık Ayşe’yi sevmiyor musunuz, seviyor musunuz bilmiyorsunuz. Sadece idare ediyorsunuz.

Aile Yemeği

Pazar günü herkes annenizde toplanır. Enişteniz her zamanki gibi siyasetle ilgili rahatsız edici bir şey söyler. İçiniz kanar ama herkes susar. Siz de susarsınız.

Daha sonra babanızın yanına gider, “Neden bunları söylemesine izin veriyoruz ki” dersiniz. Babanız: “Aman, karışma. Ortam bozulmasın.. Boşver”

Sonuç: Siz yine sustunuz. Enişteniz yine konuştu. Ve siz o masadan hem hayal kırıklığıyla hem kendinize saygınızdan ödün vermiş hem yorgun kalktınız.


3. Bu Düşünce Neye Yol Açar? (Bedelleri)

Kısa vadede “huzur” gibi görünür. Ama huzur değildir bu; donmuşluktur. Uzun vadede şunlara yol açar:

Birikmiş Öfke

Sürekli “neyse” dersiniz. Ama içinizde şöyle bir cümle büyür:

“Neden hep ben idare ediyorum? Neden kimse beni düşünmüyor?”

Bu öfke dışarı vurulmazsa içeri döner. Uyku problemleri, diş sıkma, sürekli yorgunluk, nedensiz ağlama krizleri… Bunların birçoğu bastırılmış öfkenin bedensel sesidir.

Bazen de öfke ani patlamalarla çıkar. Hiç beklenmedik bir anda, küçücük bir şeye bağırırsınız. Sonra kendinizden korkarsınız. Çünkü aslında aylardır biriken bir volkanı taşıyorsunuzdur.

Pasif Kırgınlık İlişkileri

Çatışmazsınız ama uzaklaşırsınız. Telefonları geç açarsınız. Buluşmalara gelmezsiniz. “Bir şey mi oldu?” dendiğinde “Yok ya, yoğunum” dersiniz.

Karşı taraf ne olduğunu anlamaz. Siz içten içe soğursunuz. İlişkiler ölmez ama bir şekilde kan kaybeder. En kötü ölüm şekli de budur.

Kendini Yok Sayma – Yıkıcı Sonuç

“Başkalarıyla iyi geçinmek için kendinle kötü geçinmek.”

İşte bu. Sınırlarınız ihlal edilirken siz “idare ediyorum” dersiniz. Kendi isteklerinizin listesi giderek kısalır. “Ben ne istiyorum?” sorusuna verecek cevabınız kalmaz.

Çünkü o kadar uzun süredir kendinizi ertelemişsiniz ki, artık ne istediğinizi bilmez olursunuz.

“İdare Eden Kişi” Etiketi

Çevreniz sizi şöyle tanımlamaya başlar:

  • “Çok uyumlu.”
  • “Sıkıntı çıkarmaz.”
  • “Her şeyi idare eder.”
  • “Çok anlayışlı.”

Kulağa iltifat gibi gelir. Ama bu bir tuzağı gizler. Çünkü bu etiketi yapıştırdıkları kişiye sormadan karar verirler. Sizin fikriniz alınmaz. Zaten alınmaya da gerek yoktur, çünkü siz “idare edersiniz” ya.

Ve siz bu rolün içinde kaybolursunuz.


4. Nasıl Çözülür?

Şimdi en önemli kısım: Bu döngü nasıl kırılır? Sihirli bir değnek yok ama küçük, somut, günlük adımlar var.

“Neyse” Dediğiniz Anı Yakalayın

İlk adım en basiti ama en zorudur: Fark etmek.

Bir dahaki sefere içinizden “Neyse, boş ver” geçtiğinde durun. İçinize dönün ve şunu sorun:

“Şu an ne istiyordum? Neden vazgeçtim?”

Sadece sormak bile otomatik pilotu kırar. Bu bir alışkanlıktır, zamanla güçlenir.

Küçük “Hayır” Denemeleri (Sınır Kasını Geliştirmek)

Kas geliştirmek için önce hafif ağırlıklarla başlarsınız. Aynısı sınır koymak için de geçerli.

Küçük şeyler. Büyük çatışmalar değil. Ama her “hayır” sınır kasınızı bir milim güçlendirir.

Suçlulukla Kalabilmeyi Öğrenmek

İşte en can alıcı nokta: Sınır koyduğunuzda suçluluk hissedeceksiniz.

Bu normal. Bu, eski öğretilerinizin sesidir. O ses size “Kötü bir insansın” diye fısıldayacak.

Ama şunu unutmayın:

Suçluluk hissetmek, bir şeyi yanlış yaptığınız anlamına gelmez. Sadece değiştiğiniz anlamına gelir.

Bu hisle kalın. Kaçmayın. Birkaç dakika içinde geçecek. Ve her seferinde daha da hafifleyecek.

“Herkesle İyi Olma” Hedefini Bırakın

Şimdi bir gerçeklik kontrolü yapalım:

Dünyadaki herkesle iyi olmak mümkün değil. Kimseyle kötü olmamak diye bir şey de yok. Hayatın içinde sürtüşmeler, anlaşmazlıklar, kırgınlıklar olacak.

Sağlıklı olan, “herkesle iyi olmak” değil, “kendinle dürüst olmak” tır.

Yeni hedefiniz bu olsun:

“Bugün kendimle ne kadar dürüst olabildim?”

“Ya İlişki Bozulursa?” Korkusuyla Yüzleşin

Diyelim ki sınır koydunuz ve karşı taraf gerçekten bozuldu. Kustu. Size kızdı. Peki?

Şunu sorun kendinize:

“Sınır koyduğum için ilişki bozuluyorsa, o ilişki ne kadar sağlıklıydı?”

Sağlıklı bir ilişki, sizin “hayır”ınızı kaldırabilir. Kaldıramıyorsa, o ilişki zaten sizin sessiz kalmanız üzerine kurulmuş demektir. O zaman kaybetmek, aslında kazanmaktır.

“Gecikmeli Cevap” Tekniği

O an “evet” demeye şartlanmışsınız. Bu refleksi kırmak için şu tekniği kullanın:

Bir şey istendiğinde hemen cevap vermeyin. Şunu söyleyin:

“Bir düşüneyim.”
“Sana birazdan döneyim.”
“Bugün cevap veremeyeceğim.”

Bu birkaç saniyelik boşluk, otomatik “idare etme” modunu kapatır. Kendi kararınızı vermek için zaman kazanırsınız.

Kendinizle İyi Olun

Sevgili okur, belki sevgili danışanım, bu yazıyı okurken içinizde bir yerlerde bir şeylerin kıpırdadığını hissediyorsanız, bilin ki değişim çoktan başlamıştır.

“Kimseyle kötü olmayayım” hissi, iyi niyetli bir başlangıçtı belki. Ama artık size yetmiyor. Artık sizi tüketiyor. Başkalarıyla iyi olmak için kendinizden vazgeçmek zorunda değilsiniz.

Küçük başlayın. Bugün bir yerde “Neyse” diyecekken durun. Bir nefes alın. O an ne istediğinizi hatırlamaya çalışın.

Ve belki bir gün şunu söyleyebileceksiniz:

“Hayır, neyse değil. Bu benim için önemli.”

İşte o gün, kötü his hiç gelmeyecek, kendinizle iyi olmaya başlayacaksınız.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SANAL ARKADAŞLIKLAR

Bu yazımda son zamanlarda klinik pratiğimde ve okullarda gözlemlediğim bir konuya odaklanmak istiyorum. Özellikle ergenler arasında, yüz yüze buluşmak yerine online platformları tercih etme eğilimi giderek artıyor. Bu değişimin nedenlerini, sanal arkadaşlıkların artılarını ve eksilerini, aynı zamanda beraberinde getirdiği tehlikeleri birlikte inceleyelim isterim.

Ergenlerin yüz yüze buluşma yerine online’ı tercih etmelerinin birkaç nedeni olabilir. Birincisi, teknolojinin hızla gelişmesi ve internetin yaygınlaşmasıyla birlikte sanal ortam hem kolay erişilebilir hem de kullanımı kolay bir hale geldi. Artık hemen hemen herkesin bir akıllı telefon veya bilgisayara erişimi var ve bu da online dünyayı daha çekici hale getiriyor.

İkincisi, online platformlar, sosyal etkileşimleri kontrol etme ve filtreleme olanağı sunar. Sanal ortamda, kendilerini daha rahat ifade edebilirler ve sosyal çekingenlikleri veya özgüven eksiklikleri olan bireyler için daha güvenli bir alan oluşmuş gibi hissettirebilir. Ayrıca, internet üzerinden gerçekleşen iletişim, zaman ve mekan sınırlamalarını ortadan kaldırarak, daha fazla esneklik sağlar.

Sanal arkadaşlıkların artılarından biri, çeşitlilik ve farklı kültürlerle tanışma imkanıdır. Online platformlar, farklı bölgelerden insanlarla iletişim kurma ve onların yaşam tarzlarını, düşüncelerini ve deneyimlerini öğrenme fırsatı sunar. Bu, ergenlerin dünya görüşlerini genişletirken empati yeteneklerini geliştirebilir.

Bununla birlikte, sanal arkadaşlıkların bazı eksileri ve tehlikeleri de var.

Birinci eksiklik, yüz yüze etkileşimlerin yerini tutamaması. “Medya Zenginliği Teorisi”ne göre, çevrimiçi etkileşimler arttıkça yüz yüze iletişimleri azalabilir. Gerçek dünyada, göz teması, beden dili ve ses tonu gibi iletişim unsurları sanal ortamda kaybolur ve iletişim karmaşıklaşır.

İkinci eksiklik, sanal arkadaşlıkların yalnızlık hissini artırabilmesidir. “Sosyal İzolasyon Teorisi”, sanal arkadaşlıkların ergenlerin sosyal bağlantılarını zayıflatabileceğini ve yalnızlık hissini artırabileceğini öne sürmektedir. Sanal ortamda, insanlar kendilerini daha izole hissedebilirler ve gerçek bağlantılar yerine yüzeysel ilişkilere yönelebilirler. Bu durum, ergenlerin sosyal becerilerini geliştirmesini engelleyerek sosyal destek ağlarının zayıflamasına neden olmaktadır.

İnternet üzerindeki tanışma platformları, kişisel bilgilerin kötüye kullanılma riskini beraberinde getirebilmekte. Ergenler, online ortamda tanıştıkları kişilerin gerçek kimliklerini doğrulamakta zorlanabilir ve yanlış bilgilendirme veya dolandırıcılık gibi risklerle karşılaşabilir. Bu nedenle 18 yaş altı bireylerin aileleri ile iletişimde kalmaları sağlanmalı ve alan tanınmalıdır.

Pandemi sürecinde ise online eğitim ve üniversite arkadaşlıklarının sanal ortamda başlamasıyla birlikte tüm bu konuştuklarımızın etkilerini daha da belirgin gözlemlemeye başladık. Öğrenciler, yüz yüze etkileşim yerine ekranlar aracılığıyla iletişim kurma zorunluluğuyla karşılaştılar. Bu durum, bazı öğrencilerin sosyal izolasyon ve motivasyon eksikliği gibi sorunlarla mücadele etmelerine neden oldu.

Ergenlerin sanal arkadaşlıkları sağlıklı bir şekilde yönetmeleri için ebeveynler, eğitimciler ve toplum kuruluşları birlikte çalışmalıdır. Bilinçlendirme eğitimleri düzenlemek, sosyal becerilerin geliştirilmesini desteklemek, sınırlar belirlemek, örnek olmak ve destek ağlarını güçlendirmek önemlidir. Bu adımlar, ergenlerin sanal ortamda sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurmalarına yardımcı olurken, gerçek dünyadaki bağlantılarını da güçlendirmelerine destek olur.

Unutmayalım ki, teknoloji günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçasıdır, ancak gerçek bağlantılar ve yüz yüze iletişim de insan sağlığı ve mental refahı için hayati öneme sahiptir. Sağlıklı ve dengeli bir şekilde sanal dünya ile gerçek dünya arasında köprüler kurarak, sosyal ve duygusal gelişime katkıda bulunabiliriz.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan