İLİŞKİLERDE BEKLENTİLER

“Beni gerçekten sevseydi bunu yapardı.”
“Ben söylemeden anlaması gerekirdi.”
“Neden hep ben daha çok çabalıyorum?”
“İlişkim aslında iyi ama neden sürekli bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum?”
“Aynı sorunları farklı ilişkilerimde neden tekrar tekrar yaşıyorum?”

Romantik ilişkilerde yaşanan pek çok çatışmanın görünen nedeni bir davranış olabilir: geç gelen bir mesaj, birlikte geçirilmeyen bir akşam, yerine getirilmeyen bir söz, yeterince ilgi gösterilmediği düşünülen bir an veya partnerin beklenen biçimde tepki vermemesi.

Ancak çoğu zaman çatışmanın psikolojik anlamı yalnızca bu davranıştan ibaret değildir.

Davranışın arkasında beklenti, ihtiyaç, ilişki standardı, bağlanma örüntüsü ve kişinin yaşanan olaya yüklediği anlam bulunabilir.

Bu nedenle ilişkilerde yaşanan hayal kırıklığını anlamak için yalnızca:

“Partnerim ne yaptı?”

sorusuna değil,

“Ben partnerimden ne bekliyordum ve olanı nasıl anlamlandırdım?”

sorusuna da bakmak gerekir.

İlişkilerde beklenti sahibi olmak tek başına problem değildir. Güven, saygı, sadakat, duygusal destek, yakınlık, dürüstlük ve karşılıklı sorumluluk gibi beklentiler sağlıklı bir ilişkinin önemli parçaları olabilir.

Klinik açıdan önemli olan; beklentinin ne olduğu, nereden geldiği, ne kadar esnek olduğu, partnerle ne ölçüde konuşulduğu ve karşılanmadığında kişinin bunu kendisi ve ilişkisi hakkında nasıl yorumladığıdır.

Araştırmalar, kişinin mevcut partnerini zihnindeki ideal standartlarla ne ölçüde uyumlu algıladığının ilişki değerlendirmeleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. İdeal partner ve ideal ilişki algıları ile mevcut ilişkinin değerlendirilmesi arasındaki uyum, ilişki kalitesinin nasıl algılandığını etkileyebilmektedir.

Bu yazıda ilginizi çekebilecek başlıklara tıklayarak hızlıca okuyabilirsiniz :


İlişkilerde beklenti nedir?

Beklenti, kişinin gelecekte gerçekleşmesini öngördüğü veya gerçekleşmesini istediği bir durumla ilgili zihinsel tasarımıdır.

Romantik ilişkilerde beklentiler çok geniş bir alana yayılabilir:

  • Partnerin sevgisini nasıl göstermesi gerektiği
  • Birlikte ne kadar zaman geçirilmesi gerektiği
  • İletişim sıklığı
  • Sadakat ve güven
  • Cinsellik ve fiziksel yakınlık
  • Maddi sorumlulukların paylaşılması
  • Ev içi sorumluluklar
  • Sosyal yaşam
  • Ailelerle ilişkiler
  • Özel günlerin nasıl kutlanacağı
  • Tartışmaların nasıl çözüleceği
  • Zor zamanlarda nasıl destek olunacağı
  • Geleceğe ilişkin planlar
  • Evlilik ve çocuk konusundaki beklentiler

Ancak bütün beklentiler aynı değildir.

Örneğin:

“Partnerimin zor zamanımda yanımda olacağını düşünüyorum.”

geleceğe ilişkin bir öngörüsel beklenti (predictive expectation) olabilir.

Buna karşılık:

“İyi bir partner zor zamanımda mutlaka yanımda olmalıdır.”

ifadesi daha çok normatif beklenti veya ilişki standardını (relationship standard) ifade eder.

Bunun yanında kişinin zihninde “ideal partner” veya “ideal ilişki” modeli de bulunabilir. Bu durumda kişi mevcut partnerini kendi ideal standartlarıyla (ideal standards) karşılaştırabilir.

İlişki araştırmalarında bu yaklaşım Ideal Standards Model kapsamında incelenmektedir. İdeal partner özellikleri arasında sıcaklık/güvenilirlik, canlılık/çekicilik ve statü/kaynaklar; ideal ilişki özellikleri arasında ise yakınlık/sadakat ve tutku gibi boyutlar tanımlanmıştır.

Dolayısıyla ilişkilerde beklentileri anlamak için yalnızca:

“Partnerimden ne bekliyorum?” değil,

“İyi bir partnerin ve iyi bir ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair zihnimde nasıl bir model var?” sorusunu da sormak gerekir.


Partnerden beklentiler nereden gelir?

İlişkilerdeki beklentiler yalnızca mevcut partnerimiz tarafından oluşturulmaz.

Çocukluk dönemindeki aile ilişkileri, bakım verenlerle kurulan ilişkiler, bağlanma deneyimleri, önceki romantik ilişkiler, kültürel normlar, toplumsal cinsiyet rolleri, arkadaş çevresi ve romantik ilişkilerin medya ve sosyal medya aracılığıyla temsil edilme biçimleri beklentilerimizi şekillendirebilir.

Örneğin bir kişinin büyüdüğü ailede sevgi daha çok:

“İhtiyacın olduğunda senin için bir şey yapmak”

üzerinden gösterilmiş olabilir.

Başka bir kişi sevgiyi:

“Konuşmak, duyguları paylaşmak ve fiziksel yakınlık”

üzerinden deneyimlemiş olabilir.

Bu iki kişi yetişkinlikte birbirlerini gerçekten sevmelerine rağmen sevgiyi farklı biçimlerde gösterebilir.

Bir taraf:

“Seni seviyorum; bunun için senin işlerini kolaylaştırıyorum.”

diye düşünürken,

diğer taraf:

“Beni seviyorsan benimle daha fazla konuşmalı ve duygularını paylaşmalısın.”

diye düşünebilir.

Buradaki problem her zaman sevginin yokluğu değildir.

Bazen problem, sevginin ifade edilme ve algılanma biçimlerindeki farklılıktır.


İlişkilerde beklenti ile ihtiyaç arasındaki fark

İlişkilerde psikolojik olarak önemli ayrımlardan biri beklenti ile ihtiyaç arasındaki farktır.

Beklenti:

“Partnerim her gün bana mesaj atmalı.”

Bunun altında bulunabilecek ihtiyaç:

“İlişkinin güvende olduğunu hissetmeye ihtiyacım var.”

Beklenti:

“Partnerim beni arkadaşlarıyla mutlaka tanıştırmalı.”

Bunun altında bulunabilecek ihtiyaç:

“Onun hayatında önemli bir yere sahip olduğumu hissetmek istiyorum.”

Beklenti:

“Tartıştığımızda hemen konuşup çözmeliyiz.”

Bunun altında bulunabilecek ihtiyaç:

“İlişkinin çatışma sırasında da güvende olduğunu bilmeye ihtiyacım var.”

Bu nedenle psikoterapide yalnızca: “Partnerinizden ne bekliyorsunuz?” sorusu değil, “Bu beklentinin altında hangi ihtiyacınız var?” sorusu da önemlidir. Çünkü bazen kişi belirli bir davranışın gerçekleşmesine o kadar odaklanır ki, aslında karşılanmasını istediği temel duygusal ihtiyacı gözden kaçırabilir.


Partnerim beni anlamıyorsa ne anlama gelir?

İlişkilerde en sık karşılaşılan cümlelerden biri:

“Beni anlamıyor.”

Bu cümle farklı psikolojik durumları ifade edebilir. Partner gerçekten kişinin ihtiyacını anlamıyor olabilir. Kişi ihtiyacını yeterince açık ifade etmiyor olabilir. Partner ihtiyacı anlıyor ancak karşılamayı tercih etmiyor olabilir. İki taraf aynı davranışa farklı anlamlar yüklüyor olabilir. Ya da kişinin geçmiş deneyimleri nedeniyle mevcut davranış, olduğundan daha tehdit edici biçimde yorumlanıyor olabilir.

Örneğin:

“Üzgün olduğumu gördüğü halde neden yanıma gelmedi?”

sorusunun altında:

“Benim için önemli olduğumu hissetmek istiyorum.”

ihtiyacı bulunabilir.

Ancak partner:

“Biraz yalnız kalmak istiyor olabilir; üzerine gitmeyeyim.”

diye düşünüyor olabilir.

İki kişi aynı durumu farklı şekilde yorumladığında, taraflardan biri kendisini ihmal edilmiş, diğeri ise alan tanımaya çalışırken haksız yere suçlanmış hissedebilir.

Bu nedenle ilişkilerde sağlıklı iletişim yalnızca duyguları ifade etmek değil, ihtiyaçları mümkün olduğunca açık ve davranışsal olarak anlaşılabilir hale getirmek anlamına da gelir.


“Beni seviyorsa zaten anlamalı” düşüncesi

Romantik ilişkilerde oldukça yaygın bir beklenti şudur:

“Beni gerçekten seviyorsa neye ihtiyacım olduğunu söylemeden anlamalı.”

Bu düşüncenin altında çoğu zaman anlaşılma ve önemsenme ihtiyacı vardır. Ancak psikolojik açıdan önemli bir ayrım bulunur: İhtiyacın meşru olması ile partnerin bu ihtiyacı kendiliğinden bilmesi aynı şey değildir.

Örneğin:

“Beni hiç önemsemiyorsun.”

ifadesi karşı tarafın ne yapması gerektiğini tam olarak göstermeyebilir.

Buna karşılık:

“Zorlandığım zamanlarda önce beni dinlemene, ardından istersem çözüm düşünmemize ihtiyacım oluyor.”

daha açık bir iletişim sağlar.

Bu fark, ilişkilerde “zihin okuma” beklentisini azaltabilir.


İlişkilerde zihin okuma nedir?

Zihin okuma, kişinin karşı tarafın ne düşündüğünü veya hissettiğini yeterli kanıt olmadan bildiğini varsaymasıdır.

Örneğin:

“Kısa cevap verdi; kesin bana kızgın.”

“Bugün beni aramadı; artık benimle ilgilenmiyor.”

“Bunu yapmadı; demek ki benim için değerli değilim.”

Bu yorumların bazıları gerçek olabilir.

Ancak problem, olasılığın kesinlik olarak değerlendirilmesidir.

İlişkilerde bu tür yorumlar arttığında kişi partnerinin davranışını doğrudan gözlemlemek yerine davranışın arkasındaki niyeti tahmin etmeye başlayabilir.

Böylece:

Olay → yorum → duygu → davranış

zinciri oluşur.

Örneğin:

Partner geç cevap verdi.

↓

“Beni önemsemiyor.”

↓

Kaygı ve kırgınlık

↓

Suçlayıcı mesaj

↓

Partnerin geri çekilmesi

↓

“Gördün mü, zaten beni önemsemiyor.”

Bu döngü bir süre sonra kendi kendini güçlendirebilir.


Beklenti-gerçeklik farkı ilişki doyumunu nasıl etkiler?

İlişki doyumu yalnızca partnerin objektif olarak ne yaptığıyla açıklanamaz.

Kişinin ilişkisinden ne beklediği ve mevcut ilişkiyi hangi standartlara göre değerlendirdiği de önemlidir.

İdeal standartlar araştırmalarında, kişinin ideal partner algısı ile mevcut partnerine ilişkin algısı arasındaki uyumun ilişki değerlendirmeleriyle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Daha yüksek ideal-perception consistency, daha olumlu ilişki değerlendirmeleriyle ilişkilendirilmiştir.

Dahası, bu değerlendirmeler sabit değildir.

Günlük ilişki deneyimlerini inceleyen araştırmalar, olumsuz ilişki olaylarının kişilerin partnerlerini kendi ideallerinin altında değerlendirmeleriyle; olumlu ilişki deneyimlerinin ise partneri ideale daha yakın değerlendirmeleriyle ilişkili olduğunu göstermiştir.

Bu önemli bir noktaya işaret eder:

Partnerimize ilişkin değerlendirmemiz yalnızca partnerimizin özelliklerinden değil, ilişkinin içinde o sırada yaşanan deneyimlerden de etkilenebilir.

Örneğin kişinin zihnindeki ideal ilişki:

  • yoğun duygusal yakınlık,
  • sık iletişim,
  • romantik jestler,
  • birlikte geçirilen çok zaman

üzerine kurulmuşsa, daha fazla bireysel alan ihtiyacı olan bir partnerle yaşadığı ilişkiyi yetersiz değerlendirebilir.

Aynı ilişki, farklı ilişki standartlarına sahip başka bir kişi tarafından daha olumlu değerlendirilebilir.

İlişkilerde yüksek beklenti her zaman sorun mudur?

Hayır.

“Beklentileri azaltmak” ilişkilerdeki her problemi çözmez. Çünkü bazı beklentiler ilişkinin temel güvenlik ve saygı çerçevesiyle ilgilidir.

Örneğin:

  • saygı görmek,
  • sadakat konusunda ortak bir anlayışa sahip olmak,
  • sınırların korunması,
  • dürüstlük,
  • duygusal ve fiziksel güvenlik,
  • karşılıklı sorumluluk,
  • aşağılanmamak,
  • zorlayıcı kontrol ve şiddetten uzak olmak

“fazla beklenti” olarak değerlendirilmemelidir.

Bu nedenle klinik psikolojide amaç kişinin bütün beklentilerini düşürmesi değildir.

Daha çok şu ayrımlar yapılır:

Beklenti mi, ihtiyaç mı?

İhtiyaç mı, sınır mı?

Gerçekçi standart mı, katı kural mı?

Partnerle müzakere edilebilir bir farklılık mı, temel bir değer çatışması mı?

Bugünkü ilişkiye ait bir sorun mu, geçmiş deneyimlerin aktive ettiği bir örüntü mü?

Bu ayrımlar, ilişkide kişinin kendisinden vazgeçmeden daha esnek düşünebilmesine yardımcı olabilir.


Gerçekçi beklenti ile katı beklenti arasındaki fark

Bir beklentinin yüksek olması ile katı olması aynı şey değildir.

Daha esnek bir beklenti:

“Zor zamanlarımda partnerimin beni desteklemesini ve mümkün olduğunda yanımda olmasını bekliyorum.”

Daha katı bir beklenti:

“Beni gerçekten seviyorsa ne zaman kötü olduğumu anlamalı ve ben söylemeden neye ihtiyacım olduğunu bilmelidir.”

İkinci ifadede kişinin destek görme ihtiyacı anlaşılabilir. Ancak aynı zamanda partnerin kişinin zihnini okuyabilmesi gerektiğine ilişkin bir varsayım vardır. Katı beklentiler çoğu zaman şu ifadelerle kendini gösterebilir:

“Her zaman…”

“Asla…”

“Mutlaka…”

“Gerçekten seviyorsa…”

“Bunu söylememe bile gerek olmamalı.”

Bu tür mutlak ifadeler ilişkinin karmaşıklığını azaltarak tek bir davranıştan ilişkinin tamamına ilişkin sonuç çıkarılmasına neden olabilir.


Partnerimin davranışı bana neden bu kadar dokunuyor?

Aynı davranış farklı kişilerde farklı duygusal tepkiler yaratabilir.

Partnerin birkaç saat mesaj atmaması bir kişi için:

“Muhtemelen işi vardır.”

şeklinde yorumlanabilir.

Başka biri için:

“Benden uzaklaşıyor.”

şeklinde anlamlandırılabilir.

Olay aynıdır.

Ancak olayın psikolojik anlamı farklıdır.

Bu nedenle ilişkilerde yaşanan yoğun duyguları anlamak için şu zincire bakmak yararlı olabilir:

Olay → otomatik düşünce → duygu → davranış → partnerin tepkisi

“Partnerim bunu neden yaptı?”

sorusunun yanında:

“Ben bunu neden böyle yorumladım?”

sorusunu sormak önemli bir fark yaratabilir.


İlişkilerde felaketleştirme ve aşırı genelleme

Beklentiler karşılanmadığında bazı bilişsel süreçler hayal kırıklığını artırabilir.

Felaketleştirme

Bir olayın en olumsuz olası sonucuna doğru hızla ilerlemektir.

“Bugün ciddi bir tartışma yaşadık; bu ilişki zaten bitecek.”

Aşırı genelleme

Tek bir olaydan geniş bir sonuca ulaşmaktır.

“Bir kez sözünü tutmadı; zaten hiçbir zaman bana güven vermiyor.”

Kişiselleştirme

Karşı tarafın davranışını doğrudan kendisiyle ilişkilendirmektir.

“Bugün keyifsiz; demek ki benden sıkıldı.”

Zihin okuma

Karşı tarafın düşünce ve duygularını yeterli kanıt olmadan bildiğini varsaymaktır.

“Bana kısa cevap verdi; kesin bana kızgın.”

Bu düşünceler otomatik olarak ortaya çıkabilir.

Psikoterapide amaç kişinin bütün düşüncelerini “yanlış” kabul etmek değildir.

Amaç, düşünce ile gerçeklik arasındaki farkı değerlendirebilmesini ve alternatif açıklamaları dikkate alabilmesini sağlamaktır.


Bağlanma örüntüleri ilişkilerde beklentileri nasıl etkiler?

İlişkilerde beklentiler, kişinin yakın ilişkilerdeki bağlanma örüntüleri ile de ilişkili olabilir.

Bağlanma kaygısı yüksek kişiler, ilişkide güvence arama ve reddedilmeye karşı daha yüksek hassasiyet gösterebilir:

“Beni hâlâ seviyor mu?”

“Neden eskisi gibi davranmıyor?”

“Benden uzaklaşıyor mu?”

Bağlanmadan kaçınma eğilimi daha yüksek kişiler ise yakınlık ve bağımsızlık arasındaki dengede daha fazla zorlanabilir:

“Neden sürekli konuşmak zorundayız?”

“Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım olması neden problem?”

Bu iki örüntü aynı ilişkide karşı karşıya geldiğinde talep etme–geri çekilme (demand/withdraw) döngüsü oluşabilir. Bir partner yakınlık ve güvence aradıkça diğer partner baskı hissederek geri çekilebilir. Partner geri çekildikçe ilk partner daha fazla kaygılanabilir ve daha fazla güvence arayabilir. Böylece iki taraf da istemeden birbirinin davranışını güçlendirebilir.

Güncel bir yıllık boylamsal çalışmada 263 çiftin verileri incelenmiş; bağlanma güvensizliği ile daha düşük ilişki doyumu arasındaki bağlantılarda talep etme–geri çekilme ve diğer işlevsiz iletişim örüntülerinin rol oynayabildiği bulunmuştur. Araştırma, bağlanma özellikleri ile iletişim süreçlerinin çift düzeyinde birlikte değerlendirilmesinin önemini desteklemektedir.

Benzer biçimde önceki çift araştırmalarında da kaçınma yöneliminin geri çekilme davranışıyla ve daha düşük ilişki doyumuyla ilişkili olduğu bildirilmiştir.

Bu bulgular, ilişki problemlerinde yalnızca “Kim haklı?” sorusunun değil, “İki kişi arasında nasıl bir döngü oluşuyor?” sorusunun da önemli olduğunu göstermektedir.


Aynı ilişki problemini neden tekrar tekrar yaşıyorum?

Bazı kişiler farklı ilişkilerinde benzer sorunların tekrar ettiğini fark eder:

“Hep ben daha çok çabalıyorum.”

“Hep karşı taraf uzaklaşıyor.”

“Hep yeterince önemsenmediğimi hissediyorum.”

“Hep terk edilmekten korkuyorum.”

“İlişkilerim başlangıçta çok iyi oluyor ama sonra aynı şey yaşanıyor.”

Bu durumda yalnızca mevcut partnerin davranışlarını değerlendirmek yeterli olmayabilir.

Kişinin ilişkisel örüntülerine bakmak gerekir.

Örneğin:

  • Hangi partnerlere yöneliyorum?
  • Yakınlık kurduğumda nasıl davranıyorum?
  • Çatışma sırasında ne yapıyorum?
  • Partnerim uzaklaştığında nasıl tepki veriyorum?
  • Partnerim yaklaştığında nasıl tepki veriyorum?
  • Hangi davranışlar bende yoğun kaygı yaratıyor?
  • Hangi davranışları “sevilmiyorum” şeklinde yorumluyorum?
  • İlişkilerimde sürekli aynı rolü mü üstleniyorum?
  • Kendi ihtiyaçlarımı ifade etmek yerine karşı tarafın kendiliğinden anlamasını mı bekliyorum?

Bu sorular, ilişkinin yalnızca görünen probleminden daha derindeki örüntülere ulaşmaya yardımcı olabilir.


İlişkilerde sosyal karşılaştırma ve ideal ilişki algısı

İlişki beklentilerinin bir başka kaynağı sosyal karşılaştırmadır.

Özellikle sosyal medyada romantik ilişkilerin seçilmiş ve idealize edilmiş görüntülerine sürekli maruz kalmak, kişinin kendi ilişkisini dışarıdaki ilişkilerle karşılaştırmasına neden olabilir.

Bir çiftin:

  • romantik seyahatlerini,
  • özel gün kutlamalarını,
  • sürprizlerini,
  • hediyelerini,
  • birlikte geçirdiği keyifli zamanları

görmek kolaydır.

Ancak ilişkinin:

  • tartışmalarını,
  • yorgunluğunu,
  • ekonomik sorumluluklarını,
  • iş stresini,
  • aile sorunlarını,
  • hastalık dönemlerini,
  • bireysel alan ihtiyacını

görmek mümkün değildir.

Bu nedenle gerçek bir ilişkinin günlük yaşamını, başka insanların ilişkilerinin seçilmiş görüntüleriyle karşılaştırmak beklenti-gerçeklik farkının büyümesine katkıda bulunabilir.


İlişkilerde fedakârlık ve takdir

Romantik ilişkilerde partnerlerin birbirleri için fedakârlık yapması doğal olabilir.

Ancak zaman içerisinde yapılan fedakârlıklar:

“Zaten yapması gerekiyor.”

şeklinde algılanmaya başladığında, olumlu davranışların görünürlüğü azalabilir.

Araştırmalar, partnerin yaptığı fedakârlığın algılanması ile takdir ve ilişki doyumu arasında bağlantılar bulunduğunu; fedakârlığın zaten beklenen bir davranış olarak görülmesinin bu olumlu ilişkiyi zayıflatabildiğini göstermektedir.

Bu nedenle ilişkilerde yalnızca:

“Partnerim benim için ne yapıyor?”

değil,

“Partnerimin benim için yaptığı şeyleri ne kadar fark ediyor ve takdir ediyorum?”

sorusunu da sormak önemlidir.


Beklentiler karşılanmadığında neden öfkeleniyoruz?

İlişkilerde öfke çoğu zaman görünen duygudur.

Ancak öfkenin altında:

  • kırgınlık,
  • yalnızlık,
  • korku,
  • değersizlik,
  • reddedilme,
  • görülmeme,
  • önemsenmeme

gibi başka duygular bulunabilir.

Örneğin:

Partnerim beni aramadı.

↓

“Benim için önemli değilim.”

↓

Kaygı ve kırgınlık

↓

Öfke

↓

Suçlayıcı iletişim

şeklinde bir süreç gelişebilir.

Kişi çoğu zaman yalnızca son basamak olan öfkeyi fark eder.

Oysa terapötik çalışmada, öfkenin altında hangi duygunun ve hangi anlamlandırmanın bulunduğu da incelenebilir.


İlişkilerde beklentiler konusunda kendinize hangi soruları sorabilirsiniz?

Kendi ilişkinizde beklentileriniz üzerine düşünmek için şu sorular yardımcı olabilir:

  1. Partnerimden tam olarak ne bekliyorum?
  2. Bu beklentimi açıkça ifade ettim mi?
  3. Bu beklentinin altında hangi ihtiyacım var?
  4. Partnerim bu ihtiyacı karşılamanın tek yolu olarak gördüğüm davranışı gerçekten yapabilir mi?
  5. Beklentim esnek mi, yoksa “mutlaka” veya “asla” şeklinde mi?
  6. Partnerimin benden farklı ihtiyaçları olmasına alan tanıyor muyum?
  7. Bir davranışı ilişkinin tamamının göstergesi olarak yorumluyor muyum?
  8. Partnerimin davranışını kendi değerimle ilişkilendiriyor muyum?
  9. Bu beklenti bugünkü ilişkimden mi kaynaklanıyor, yoksa geçmiş deneyimlerimle de bağlantılı olabilir mi?
  10. Burada gerçekten karşılanmamış bir ihtiyaç mı var, yoksa ihlal edilmiş bir sınır mı söz konusu?
  11. Partnerimle temel bir değer farklılığı mı yaşıyorum?
  12. Aynı ilişki döngüsünü daha önce de yaşadım mı?

Bu soruların amacı kişinin kendisini suçlaması değildir.

Amaç beklenti, ihtiyaç, sınır, yorum ve gerçeklik arasındaki farkları daha net görebilmektir.


İlişkilerde hangi durumlarda psikolojik destek düşünülebilir?

Her ilişki anlaşmazlığı psikoterapi gerektirmez.

Bununla birlikte aşağıdaki durumlar kişinin yaşamını ve psikolojik iyi oluşunu belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel psikolojik destek değerlendirilebilir:

  • Aynı ilişki çatışmalarının tekrar tekrar yaşanması,
  • İletişimin sürekli suçlama ve savunma döngüsüne dönüşmesi,
  • Yoğun terk edilme veya reddedilme korkusu,
  • Partnerden sürekli güvence isteme,
  • Yoğun kıskançlık ve güven sorunları,
  • İlişkide kontrol davranışlarının artması,
  • Kendi ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanma,
  • Sınır koyamama veya sınır ihlaline karşılık verememe,
  • İlişkide sürekli değersiz, yetersiz veya yalnız hissetme,
  • Partnerin davranışlarını sürekli kişisel olarak yorumlama,
  • Ayrılık sonrasında yoğun ve uzun süren psikolojik zorlanma,
  • Geçmiş travmatik ilişki deneyimlerinin mevcut ilişkiyi etkilemesi,
  • Farklı ilişkilerde aynı sorunların tekrar etmesi,
  • Evlilik, çocuk, kariyer, yaşam biçimi veya maddi sorumluluklar konusunda çözülemeyen çatışmalar.

Duygusal, fiziksel, cinsel veya ekonomik şiddet, tehdit ya da zorlayıcı kontrol söz konusu olduğunda ise konu yalnızca “ilişki beklentilerinin uyuşmaması” olarak değerlendirilmemelidir. Bu durumlarda kişinin güvenliği ve uygun profesyonel destek önceliklidir.


Klinik psikolog ilişkilerde beklentiler konusunda nasıl çalışır?

İlişki sorunlarıyla psikoterapide çalışırken amaç kişiye yalnızca:

“Daha az beklentiye sahip olun.”

demek değildir.

Daha kapsamlı bir değerlendirmede kişinin:

  • ilişki beklentileri,
  • duygusal ihtiyaçları,
  • bağlanma örüntüleri,
  • otomatik düşünceleri,
  • temel inançları,
  • geçmiş ilişki deneyimleri,
  • sınırları,
  • çatışma biçimi,
  • partner seçimi,
  • tekrar eden ilişkisel döngüleri

birlikte ele alınabilir.

Bilişsel Davranışçı Terapi perspektifi

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) çerçevesinde kişinin ilişkide ortaya çıkan otomatik düşünceleri, bilişsel değerlendirmeleri ve bunlara eşlik eden duygusal ve davranışsal tepkileri incelenebilir.

Örneğin:

Olay: Partner geç cevap verdi.

Otomatik düşünce: “Artık beni önemsemiyor.”

Duygu: Kaygı ve kırgınlık.

Davranış: Suçlayıcı mesaj gönderme.

Partnerin tepkisi: Geri çekilme.

Sonuç: “Gördün mü, gerçekten beni önemsemiyor.”

Bu döngünün fark edilmesi, kişinin olay ile olay hakkındaki yorumunu birbirinden ayırmasına yardımcı olabilir.

Amaç her olumsuz düşünceyi olumlu düşünceyle değiştirmek değil; daha dengeli, gerçekçi ve kanıta dayalı değerlendirmeler geliştirebilmektir.


Şema Terapi perspektifi

Bazı ilişki problemleri mevcut ilişkiden daha eski bir psikolojik örüntüyü aktive edebilir.

Örneğin:

  • terk edilme,
  • duygusal yoksunluk,
  • güvensizlik,
  • kusurluluk,
  • onay arayıcılık,
  • kendini feda etme,
  • yüksek standartlar

gibi erken dönem uyumsuz şemalar, yetişkin romantik ilişkilerinde belirli durumlarda aktive olabilir.

Bu durumda kişinin bugünkü partnerinin davranışı yalnızca bugünkü davranış olarak değil, geçmişte öğrenilmiş ilişki kalıpları üzerinden de algılanabilir.

Şema terapi perspektifinde şu sorular önem kazanabilir:

“Bu beklentinin hayatınızdaki ilk izleri nerede?”

“Hangi durumlarda özellikle aktive oluyor?”

“Bugünkü partnerinizin davranışı gerçekten geçmişte yaşadığınız deneyimle aynı mı?”

“Şemanız aktive olduğunda nasıl tepki veriyorsunuz?”

Amaç geçmişi suçlamak değil, geçmiş deneyimlerin bugünkü ilişkisel tepkileri nasıl etkileyebildiğini fark etmektir.


Bağlanma odaklı çalışmalar

Bağlanma odaklı psikoterapötik çalışmalarda kişinin yakınlık, güven, reddedilme, ayrılık ve bağımsızlık karşısındaki tepkileri ele alınabilir.

Özellikle:

yaklaşma → geri çekilme → daha fazla yaklaşma

gibi döngülerin fark edilmesi önemlidir.

Burada amaç ilişkide “kaygılı olanı düzeltmek” veya “kaçınanı yakınlaştırmak” değildir.

Amaç, iki kişinin etkileşimi içinde oluşan döngüyü anlamak ve daha işlevsel iletişim biçimleri geliştirebilmektir.


Çift terapisi perspektifi

Çift terapisinde iki kişinin aynı ilişki içerisindeki farklı beklentileri ve ihtiyaçları görünür hale getirilebilir.

Çalışma alanları arasında:

  • iletişim,
  • çatışma çözme,
  • duygusal ihtiyaçlar,
  • güven,
  • kıskançlık,
  • cinsellik,
  • sınırlar,
  • ailelerle ilişkiler,
  • ev içi sorumluluklar,
  • maddi konular,
  • gelecek planları,
  • yakınlık ve bireysel alan dengesi

bulunabilir.

Amaç iki kişinin her konuda aynı düşünmesini sağlamak değildir.

Amaç, farklılıkların konuşulabilir, müzakere edilebilir ve ilişkinin içinde yönetilebilir hale gelmesidir.


Sağlıklı bir ilişkide hiç beklenti olmamalı mı?

Hayır.

Beklentisiz bir ilişki gerçekçi değildir.

Sağlıklı bir ilişkide insanlar birbirlerinden:

  • saygı,
  • güven,
  • dürüstlük,
  • sadakat konusunda ortak bir anlayış,
  • duygusal destek,
  • karşılıklı sorumluluk,
  • sınırların korunması

bekleyebilir.

Önemli olan beklentilerin açık, gerçekçi, karşılıklı ve mümkün olduğunca müzakere edilebilir olmasıdır.

Aynı zamanda hiçbir partnerin kişinin bütün psikolojik ihtiyaçlarının tek kaynağı olması beklenemez.

Romantik partner:

  • kişinin bütün sosyal çevresinin,
  • bütün duygusal desteğinin,
  • bütün eğlence ihtiyacının,
  • bütün özdeğerinin,
  • bütün psikolojik iyileşmesinin

tek kaynağı olmak zorunda değildir.

Sağlıklı yetişkin ilişkilerinde yakınlık ile bireysellik arasında bir denge kurabilmek önemlidir.


İlişkilerde beklentilerimizi değil, beklentilerimizle ilişkimizi fark etmek

İlişkilerde yaşanan bütün hayal kırıklıklarını “fazla beklenti” olarak açıklamak doğru değildir.

Bazen gerçekten karşılanmayan temel bir ihtiyaç vardır.

Bazen iki kişi arasında ciddi bir değer veya yaşam hedefi farklılığı bulunur.

Bazen sınırlar ihlal edilir.

Bazen ihtiyaçlar yeterince açık ifade edilmez.

Bazen beklenti gerçekçi değildir.

Bazen de bugün yaşanan küçük bir olay, geçmiş deneyimlerin oluşturduğu daha eski bir ilişki örüntüsünü harekete geçirir.

Bu nedenle ilişkilerde kendimize sorabileceğimiz önemli sorulardan biri:

“Partnerim neden böyle davranıyor?”

kadar,

“Ben onun davranışını nasıl anlamlandırıyorum?”

sorusudur.

Bunun yanında:

“Partnerimden ne bekliyorum?”

ve:

“Bu beklentinin altında hangi ihtiyacım var?”

soruları da önemlidir.

Çünkü bazen ilişkide tartıştığımız şey gerçekten bir mesaj, bir telefon, bir plan veya birlikte geçirilen zaman değildir.

Bazen asıl soru:

“Ben bu ilişkide görülüyor muyum?”

Bazen:

“Benim için önemli olan biri tarafından önemseniyor muyum?”

Bazen:

“Bu ilişkide güvende miyim?”

Bazen de: “Yakınlık kurarken kendimi kaybetmeden var olabiliyor muyum?” sorusudur.

Psikoterapinin önemli çalışma alanlarından biri, kişinin yalnızca partnerinin davranışlarını değil; kendi beklentilerini, ihtiyaçlarını, yorumlarını, bağlanma örüntülerini, geçmiş deneyimlerini ve ilişkide tekrar eden döngülerini fark edebilmesine yardımcı olmaktır.

Amaç beklentisiz yaşamak değildir.

Amaç, neyi beklediğimizi, neden beklediğimizi, bu beklentinin ne kadar gerçekçi olduğunu ve karşılanmadığında yaşadığımız duygunun bize ne anlattığını fark edebilmektir.

Çünkü ilişkilerde psikolojik olarak daha işlevsel bir noktaya ulaşmak, ne bütün beklentilerimizden vazgeçmek ne de partnerimizin bütün ihtiyaçlarımızı kendiliğinden karşılamasını beklemektir.

Daha çok; ihtiyaçlarımızı fark edebilmek, bunları açıkça ifade edebilmek, farklılıklara alan açabilmek, kendi sınırlarımızı koruyabilmek, geçmiş deneyimlerimizin bugünkü ilişkiyi nasıl etkilediğini anlayabilmek ve bir ilişki probleminden kendi değerimiz hakkında kesin bir sonuç çıkarmamak ile ilgilidir.

İlişkilerde beklentiler üzerine düşünmek, aslında yalnızca partnerimizi anlamaya çalışmak değildir.

Aynı zamanda kendimizi ilişkilerin içinde nasıl konumlandırdığımızı anlamaya çalışmaktır.


Uzman Klinik Psikolog Ecem Sercan Doğan
İlişkilerde beklentiler, ilişki doyumu, bağlanma örüntüleri, ilişki problemleri ve psikoterapötik yaklaşımlar

Bu içerik genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Psikolojik değerlendirme veya tanı yerine geçmez. Kişisel bir psikolojik sorun yaşıyorsanız değerlendirme, kişinin kendi öyküsü ve ihtiyaçları doğrultusunda bir ruh sağlığı uzmanı tarafından yapılmalıdır.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan





GÜVENLİ BAĞLANMA NASIL KURULUR?

EBEVEYN REHBERLİĞİ

Çocuğunuzla kurduğunuz ilişki, onun yalnızca çocukluk yıllarını değil; yetişkinlikte kuracağı ilişkileri, kendilik algısını ve duygusal dayanıklılığını da şekillendirir.

Bir çocuk, kendisine nasıl davranıldığını zamanla içselleştirir. Sevildiğini, görüldüğünü ve ihtiyaç duyduğunda yanında birinin olduğunu hisseden çocuk; dünyayı daha güvenli, insan ilişkilerini daha öngörülebilir algılar. Tam tersine, duygusal ihtiyaçlarının sürekli görmezden gelindiği, reddedildiği ya da belirsizlik içinde kaldığı ilişkiler çocuğun hem kendisine hem de başkalarına dair güven duygusunu zedeleyebilir.

İşte tam bu noktada karşımıza “bağlanma” kavramı çıkar.


Bağlanma Nedir?

Bağlanma, bebeğin ya da çocuğun kendisine bakım veren kişiyle kurduğu duygusal bağdır. Bu bağ yalnızca fiziksel bakım üzerinden şekillenmez; asıl belirleyici olan, çocuğun duygusal ihtiyaçlarına nasıl yanıt verildiğidir.

Psikiyatrist ve psikanalist John Bowlby tarafından geliştirilen bağlanma teorisine göre çocukların temel ihtiyacı yalnızca beslenmek ya da korunmak değildir. Çocuk aynı zamanda:

  • sakinleştirilmeye,
  • anlaşılmaya,
  • duygularının görülmesine,
  • korktuğunda güvenli bir yere dönebilmeye

    ihtiyaç duyar.

Yani çocuk için ebeveyn, yalnızca bakım veren biri değil; aynı zamanda “güvenli üs”tür.

Bu güvenli üs oluştuğunda çocuk şunları öğrenir:

  • “Ben değerliyim.”
  • “İhtiyaç duyduğumda yardım isteyebilirim.”
  • “İnsanlara güvenebilirim.”
  • “Duygularım kabul edilebilir.”

Bu inançlar yaşam boyu ilişkilerin temelini oluşturur.


Güvenli bağlanma geliştiren çocukların:

  • duygularını düzenleme becerileri daha güçlü olur,
  • stresle baş etme kapasiteleri gelişir,
  • öz güvenleri daha sağlıklı olur,
  • sosyal ilişkilerde daha dengeli davranırlar,
  • yardım isteme ve destek kabul etme becerileri daha yüksektir.

Araştırmalar güvenli bağlanmanın yalnızca çocukluk dönemini değil; yetişkinlikteki romantik ilişkileri, ebeveynlik tarzını, hatta psikolojik dayanıklılığı bile etkilediğini göstermektedir.

Bir başka deyişle, çocuklukta kurulan ilişki örüntüleri yetişkinlikte tekrar etme eğilimindedir.


4 Temel Bağlanma Stili

Psikolog Mary Ainsworth tarafından yapılan çalışmalar sonucunda dört temel bağlanma stili tanımlanmıştır.

Güvenli Bağlanma

Ebeveynin duygusal olarak ulaşılabilir, tutarlı ve duyarlı olduğu ilişkilerde gelişir.

Çocuk ihtiyaç duyduğunda bakım verenine ulaşabileceğini bilir. Bu nedenle hem keşfetmeye cesaret eder hem de zorlandığında geri dönüp destek alabilir.

Kaygılı (Güvensiz) Bağlanma

Ebeveynin bazen ilgili bazen uzak olduğu tutarsız ilişkilerde gelişir.

Çocuk, ihtiyaç duyduğunda karşılık alıp alamayacağını bilemez. Bu belirsizlik zamanla yoğun bir terk edilme kaygısına dönüşebilir.

Bu bağlanma örüntüsüne sahip çocuklar:

  • aşırı onay ihtiyacı duyabilir,
  • ayrılıklarda yoğun kaygı yaşayabilir,
  • ebeveyne yapışma davranışı gösterebilir.

Kaçıngan Bağlanma

Çocuğun duygusal ihtiyaçlarının sık sık reddedildiği ya da küçümsendiği ilişkilerde gelişir.

Çocuk zamanla şunu öğrenir:
“İhtiyaç gösterirsem karşılık alamam.”

Bu nedenle duygularını bastırmayı, yardım istememeyi ve kendi kendine yetmeye çalışmayı öğrenebilir.

Dışarıdan “çok uslu” görünen bazı çocukların aslında duygusal ihtiyaçlarını bastırıyor olması mümkündür.

Düzensiz Bağlanma

Genellikle travmatik, korkutucu ya da kaotik ilişkilerde gelişir.

Çocuk için ebeveyn hem güven kaynağıdır hem de korku kaynağıdır. Bu çelişki, çocuğun ilişkilerde ciddi bir kafa karışıklığı yaşamasına neden olabilir.

Bu bağlanma örüntüsü çoğu zaman profesyonel destek gerektirir.


Kusursuzluk Değil, Onarım

Birçok ebeveynin en büyük kaygılarından biri şudur:
“Acaba yanlış mı yapıyorum?”

Oysa güvenli bağlanma için gereken şey mükemmellik değildir.

Araştırmacı Ed Tronick tarafından yapılan “Still Face” (Donuk Yüz) deneyleri, ebeveyn-bebek etkileşimlerinin büyük kısmında zaten kopukluklar yaşandığını göstermiştir.

Bazen ebeveyn:

  • yorgundur,
  • dalgındır,
  • yanlış anlar,
  • geç tepki verir,
  • sabrını kaybeder.

Bunlar insan olmanın doğal parçalarıdır.

Güvenli bağlanmayı oluşturan şey hata yapmamak değil; kopuştan sonra yeniden bağlantı kurabilmektir.

Yani:

  • özür dilemek,
  • duyguyu fark etmek,
  • geri dönüp ilişkiyi tamir etmek.

Örneğin:

  • “Az önce sana sert konuştum, üzgünüm.”
  • “Seni dinlemediğimi fark ettim.”
  • “Kızgın olmam senin suçun değildi.”

Bu tür onarıcı cümleler çocuğun ilişkilerle ilgili çok önemli bir şey öğrenmesini sağlar:
“İlişkiler bozulabilir ama tamir de edilebilir.”


Güvenli Bağlanmayı Destekleyen 7 Temel Yaklaşım

Tutarlı Olun

Çocuklar öngörülebilir ilişkiler içinde kendilerini güvende hisseder.

Tutarlılık:

  • her şeye izin vermek değildir,
  • katı disiplin uygulamak da değildir.

Tutarlılık; sınırların, tepkilerin ve duygusal yaklaşımın genel olarak öngörülebilir olmasıdır.

Çocuk şunu hisseder:
“Ne olursa olsun annem/babam ulaşılabilir biri.”

Duygularını Görün ve İsimlendirin

Çocuklar önce duygularını yaşar, sonra onları tanımayı öğrenir.

Bu nedenle:

  • “Ağlama.”
  • “Abartıyorsun.”
  • “Korkacak bir şey yok.”

gibi cümleler yerine:

  • “Çok korktun galiba.”
  • “Bu seni üzdü.”
  • “Şu an çok öfkelisin.”

demek çocuğun duygusal gelişimi açısından çok değerlidir.

Duyguyu kabul etmek, davranışı onaylamak anlamına gelmez.

Örneğin:
“Çok öfkelendiğini görüyorum ama kardeşine vuramazsın.”

Bu yaklaşım hem sınır koyar hem de duyguyu reddetmez.

Fiziksel Yakınlığı İhmal Etmeyin

Özellikle erken çocukluk döneminde fiziksel temas sinir sistemi gelişimi açısından son derece önemlidir.

Sarılmak, saçını okşamak, yanına oturmak, temas kurmak; çocuğun stres sistemini düzenlemeye yardımcı olur.

Fiziksel yakınlık:

  • sakinleşmeyi,
  • aidiyet hissini,
  • güven duygusunu destekler.

Çocuk için sevgi çoğu zaman önce bedensel olarak hissedilir.

Gerçekten Mevcut Olun

Aynı evde olmak ile duygusal olarak ulaşılabilir olmak aynı şey değildir.

Çocuk özellikle bir şey anlatmaya çalışırken:

  • göz teması kurmanız,
  • dikkatle dinlemeniz,
  • telefonu bırakmanız,
  • gerçekten orada olmanız

bağ kurmanın temel parçalarındandır.

Günde yalnızca 10-15 dakikalık kesintisiz, kaliteli temas bile çocuk için çok güçlü bir duygusal yatırım olabilir.

Keşfetmesine Alan Tanıyın

Güvenli bağlanma çocukları bağımlı değil, bağımsız hale getirir.

Çünkü çocuk şunu bilir:
“İhtiyaç duyarsam geri dönebileceğim biri var.”

Bu güven duygusu çocuğun:

  • yeni şeyler denemesine,
  • hata yapmasına,
  • sosyal ilişkiler kurmasına,
  • risk almasına yardımcı olur.

Aşırı koruyuculuk ise bazen çocuğun kendi becerilerine güvenmesini zorlaştırabilir.

Kendi Geçmişinizi Fark Edin

Ebeveynlik çoğu zaman kişinin kendi çocukluğuna da temas eder.

Kendi çocukluğunuzda:

  • duygularınıza nasıl yaklaşılırdı?
  • hata yaptığınızda ne olurdu?
  • ihtiyaç duyduğunuzda destek alabilir miydiniz?

Bu sorular önemlidir çünkü ebeveynler çoğu zaman farkında olmadan kendi ilişki örüntülerini tekrar ederler.

Farkındalık ise değişimin ilk adımıdır.

Bazı durumlarda bireysel terapi ya da ebeveyn danışmanlığı bu süreci anlamlandırmak açısından oldukça destekleyici olabilir.

Onarmayı Alışkanlık Haline Getirin

Her ebeveyn zaman zaman hata yapar.

Önemli olan:

  • hatayı fark etmek,
  • sorumluluk almak,
  • yeniden bağlantı kurmaktır.

Çocuğunuz sizden şunları duymaya ihtiyaç duyabilir:

  • “Haklısın.”
  • “Seni kırdım.”
  • “Özür dilerim.”
  • “Tekrar deneyelim.”

Bu cümleler otoritenizi azaltmaz. Tam tersine, çocuğun gözünde sizi daha güvenilir biri haline getirir.


Ne Zaman Profesyonel Destek Alınmalı?

Bazı durumlarda profesyonel destek almak hem çocuk hem ebeveyn için oldukça faydalı olabilir.

Özellikle:

  • yoğun ayrılık kaygısı,
  • ciddi öfke problemleri,
  • içe kapanma,
  • ilişki kurmakta zorlanma,
  • travmatik yaşam olayları,
  • ebeveyn-çocuk arasında sürekli çatışma

gibi durumlarda çocuk ve ergen psikoterapisi ya da ebeveyn danışmanlığı destekleyici olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SEVİLİYOR MUYUM?

Bir zamanlar, yakınlığı kaybetmemek için çok dikkatli olman gerektiğini öğrenmiş olabilir misin?


“Seviliyor muyum?”

Bu soru, terapi odasında çok sık yankılanır. Bazen yüksek sesle sorulur, bazen neredeyse utanarak fısıldanır. Kimi zaman bir ilişkinin ortasında, kimi zaman yeni bitmiş bir ayrılığın ardından, kimi zamansa kişi yalnız kaldığında zihninin içinde döner durur.

Bu soru çoğu zaman yalnızca mevcut ilişkiyle ilgili değildir.
Çocukluktan gelir.
Geçmişte yaşanmış ama anlamlandırılamamış bağlardan gelir.
Ve çoğu zaman kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezinde yer alır.


Sevilme İhtiyacı, Sevilmek İstemek

Bağlanma kuramına göre, yaşamın ilk yıllarında bakım verenle kurulan ilişki, zihnimizde şu soruya verilen ilk cevabı oluşturur:

“Ben sevilebilir miyim?”

Eğer çocuklukta sevgi;

  • tutarlı
  • ulaşılabilir
  • güven verici

bir şekilde sunulmuşsa, kişi yetişkinlikte sevgiyi sürekli sorgulamaz. Sevgi onun için doğal ve güvenli bir zemindir.

Ancak sevgi;

  • tutarsız
  • koşullu
  • bazen var bazen yok

olmuşsa, bu soru cevapsız kalır.
Cevapsız kalan her soru gibi, hayat boyu tekrar tekrar sorulur.


Sevilme Kaygısı Neden Oluşur?

Sevilme kaygısı çoğu zaman bugüne ait değildir.
Geçmişten taşınır.

Çocuk, erken ilişkilerinde şunu öğrenmiş olabilir:

  • Sevgi garanti değil
  • Yakınlık kaybedilebilir
  • Dikkatli olmazsam terk edilirim

Bu öğrenme bilinçli bir karar değildir; hayatta kalma uyumudur.
Ve kişi yetişkin olduğunda şunu hisseder:

“Sevgi varsa bile, emin olamıyorum.”


Sevilmek İçin Bazen Kendimizden Vazgeçeriz

Sevilme kaygısı yükseldiğinde kişi farkında olmadan kendini küçültmeye başlar.

Terapi odasında sıkça şu cümleleri duyarım:

  • “Hayır dersem beni terk eder.”
  • “İdare etmezsem yalnız kalırım.”
  • “Ben böyleyken kim beni sevsin?”

Bu noktada fedakârlık sağlıklı bir paylaşım olmaktan çıkar.
Kişi:

  • sınırlarını siler
  • ihtiyaçlarını bastırır
  • kırıldığını söylemez
  • “sorun çıkaran” olmamaya çalışır.

Sevgi, karşılıklı bir bağ olmaktan çıkar;
kazanılması gereken bir ödül haline gelir.

Ve zamanla şu acı farkındalık oluşur:

“Sevilmek için kendimden vazgeçtikçe, ortada sevilecek bir ben kalmıyor.”


“Biri Bizi Neden Sever ya da Sevmez?”

Bu soru çoğu zaman yanlış yerden sorulur.
Çünkü cevap bizim yeterli olup olmamamızla ilgili değildir.

Birinin sevip sevmemesi çoğu zaman:

  • kendi bağlanma biçimiyle
  • duygusal kapasitesiyle
  • geçmiş ilişki deneyimleriyle
  • yakınlığa ne kadar dayanabildiğiyle

ilgilidir.

Ancak sevilmeyen kişi bunu otomatik olarak şöyle yorumlar:

“Ben yetmedim.”

Terapi sürecinde bu otomatik yorumlar fark edilir, görünür hale getirilir ve sorgulanır. Çünkü her mesafe, her reddedilme, her soğuma kişisel bir eksiklik kanıtı değildir.


Kaygılı Bağlanma Nedir? Nasıl Gelişir?

Kaygılı bağlanma, kişinin ilişkilerde:

  • yoğun yakınlık ihtiyacı
  • terk edilme korkusu
  • sevilip sevilmediğini sık sık sorgulama

yaşamasıyla kendini gösterir.

Bu bir kişilik kusuru değil, öğrenilmiş bir ilişki stratejisidir.

Kaygılı Bağlanmanın Yaygın Nedenleri

  • Tutarsız bakım verenler
    Sevginin ne zaman geleceği belli değildir.
  • Duygusal olarak ulaşılamayan ebeveynler
    Duygular ilişkiyi bozuyormuş gibi hissedilir.
  • Koşullu sevgi
    “Olduğum halim yetmiyor” inancı gelişir.
  • Ebeveynin kendi kaygısı
    Kaygı çocuğa bulaşır.
  • Erken kayıplar ve ayrılıklar
    Dünya öngörülemez hale gelir.
  • Çocuğun duygularının taşınamaması
    Çocuk kendini “fazla” hisseder.

Bu deneyimler yetişkinlikte şu inanca dönüşebilir:

“Çok istersem, çok seversem, çok önemsersem … beni terk ederler.”


Terapi Odasına Kimler Gelir?

Bu alanda terapiye en sık:

  • İlişkilerinde sürekli veren ama karşılık alamayanlar
  • Terk edilme korkusu yaşayanlar
  • Onay ihtiyacı yüksek olanlar
  • Kendini “fazla” ya da “yetersiz” hissedenler
  • Çocuklukta duygusal ihmal yaşamış olanlar

başvurur.

Bazıları ilişkideyken bile yalnız hisseder.
Bazıları ise yalnız kalmamak için yanlış ilişkilerde kalır.


Terapi Sürecinde Sevilme Kaygısıyla Nasıl Çalışılır?

Terapi odasında amaç “Herkes beni sevsin” değildir.

Asıl hedef:

– Sevilme kaygısının kökenini anlamak
– Kişinin kendi değer duygusunu dış onaydan ayırabilmesi
– Sınır koyabilme becerisini geliştirmek
– Sevgi ile terk edilme korkusunu ayırt edebilmek

“Seviliyor muyum?” sorusu çoğu zaman şuna dönüşür:

“Ben, olduğum halimle sevilebilir miyim?”

Terapi, bu sorunun cevabını başkalarından almaya çalışmak yerine, kişinin kendi iç dünyasında duymasına yardımcı olur.


DSM-5 Sevilme Kaygısı Hakkında Ne Söyler?

DSM-5’te sevilme ihtiyacı tek başına bir tanı değildir.
Ancak şu tanısal örüntülerde sıkça görülür:

  • Bağımlı Kişilik Örüntüleri
  • Borderline Kişilik Örüntüleri
  • Çekingen Kişilik Özellikleri
  • Kaygı Bozuklukları ve Anksiyöz Bağlanma

Önemli olan şudur:
Bu temaları yaşamak “hasta” olduğunuz anlamına gelmez. Çoğu zaman bu, zamanında yeterince güvende hissedememiş bir parçanın sesidir.


Bu yazıyı okurken kendinden bir parça bulduysan :

Eğer bu yazıyı okurken:

  • ilişkilerde sürekli tetikte olduğunu fark ettiysen,
  • sevilmek için kendinden çok fazla verdiğini hissettiysen,
  • yalnız kalma korkusunun seni yorduğunu düşünüyorsan

bu, çalışılabilecek bir alan olduğunu gösterir.

Terapi; sevilip sevilmeyeceğini garanti etmez.
Ama sevilme talebini yakından inceleyebiliriz.
Ve bu, sandığından çok daha güçlü bir kendine güven duygusu sağlayabilir.

Eğer bu konuları güvenli, yargısız ve profesyonel bir alanda çalışmak istersen, her zaman birlikte bakabiliriz.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İYİLİĞİN FAZLASI, NİYETİ ZARARDA BULUŞTURUR

İyilik yapma isteği çoğu zaman saf, içten ve ahlaki olarak yüceltilen bir dürtü gibi görünür. Yardım etmek, beslemek, korumak ve büyütmek… Bunların hepsi insanın kendini iyi hissetmesini sağlar. Ancak bazen bu istek, sonuçları göremeyen bir aceleyle birleştiğinde iyiliğin kendisi zarar verici bir hâl alabilir. İşte bu hikâye, tam da bu çelişkinin etrafında şekillenir.

Bir gün balıklarına baktı. Cam fanusun içindeki küçük bedenlerin aç olabileceğini düşündü. “Kim bilir,” dedi içinden, “belki de yeterince doymuyorlardır.” Onları mutlu etmek, aç kalmamalarını sağlamak istiyordu. Bir tutam yem attı, sonra bir tutam daha. Yetmedi. Biraz daha… Balıklar yemlere üşüştü; bu manzara ona iyi hissettirdi. İyilik yapıyordu. Ertesi gün uyandığında annesi sakin bir sesle balıkların “tatile çıktığını” söyledi. Çocuk aklıyla anlamaya çalıştı; ama aslında balıklar, iyi niyetle verilen fazla yem yüzünden ölmüştü.

Başka bir zaman zeytin ağacına takıldı gözü. Yaprakları biraz cansız görünüyordu. “Susuz kalmasın,” diye düşündü. Her gün su verdi. Toprağı hep ıslaktı; bu ona güven veriyordu. İlgileniyordu, ihmal etmiyordu. Ama günler geçtikçe ağacın yaprakları sarardı, kökleri çürüdü. Zeytin ağacı, iyilik yüzünden kurumuştu.

Bir klinik psikolog bakış açısıyla bu örüntüye yaklaştığımızda, burada temel mesele sınırları ayırt edemeyen, yoğun bir iyilik yapma ihtiyacıdır. Bu tür kişiler genellikle empatik, duyarlı ve başkalarının ihtiyaçlarına karşı aşırı tetikte olurlar. Ancak bu tetiklik, karşı tarafın gerçek ihtiyacını anlamaktan çok, kendi içlerindeki huzursuzluğu yatıştırmaya hizmet eder.

Bu durum psikolojide her zaman tek bir başlık altında toplanmaz fakat aşırı telafi, kontrol ihtiyacı ve kaygı temelli yardım davranışları ile yakından ilişkilidir.

Kişi, “Yeterince yapmazsam kötü bir şey olur” inancıyla hareket eder.

Balıkların aç kalması ihtimali, zeytin ağacının susuz kalması ihtimali, dayanılmaz bir kaygı yaratır. Bu kaygıyı azaltmanın yolu ise daha fazla vermek, daha fazla yapmak, daha fazla müdahale etmektir.

Günlük hayatta bu kişiler şu örneklerle karşımıza çıkar:

-Bir arkadaşının üzüntüsünü hemen çözmeye çalışır, sadece dinlemenin yeterli olabileceğini fark edemez.

-Çocuğunun her sorununu önceden engelleyerek onun hayal kırıklığı yaşamasına hiç izin vermez.

-İş yerinde herkesin yükünü üstlenir, sonra tükenir ve kırılır.

-Sevdiği birine sürekli tavsiye verir; durması gerektiğini fark ettiğinde ise çok geçtir.

Bu davranışların temelinde çoğu zaman çocukluk deneyimleri yatar. Sevginin, ilginin ya da kabulün “bir şey yapmakla” kazanıldığı bir ortamda büyüyen kişiler, var olabilmek için faydalı olmak zorunda olduklarına inanırlar. İyilik yapmak, onlar için sadece ahlaki bir değer değil, aynı zamanda bir varoluş güvencesidir. Durduklarında, yapmadıklarında, vermediklerinde sevilmeyeceklerini hissederler.

Ancak iyilik, sınırla anlam kazanır. Balıklar bazen aç kalabilir, zeytin ağacı bazen susuzluğu tolere edebilir. İnsanlar da kendi eksiklikleriyle büyür. Klinik açıdan bakıldığında, bu kişinin iyiliği öğrenmesi değil; ne zaman duracağını, ne kadar yeterli olduğunu ve her ihtiyacın müdahale gerektirmediğini öğrenmesi gerekir.

Gerçek iyilik, her zaman çoğaltmak değildir. Bazen geri çekilmek, bazen izlemek, bazen de hiçbir şey yapmamaktır. Aksi hâlde en masum niyetler bile, balıkları tatile gönderebilir, zeytin ağaçlarını kurutabilir.


Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SAĞLIKLI BAĞLANMA

Ebeveyn ve Çocuk Arasındaki Bağ

İnsan yaşamının en temel ve güçlü ilişkilerinden biri, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağdır. Bu bağ, çocuğun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayan bakım vereni/verenleri ile kurulur.

Bağlanma Çeşitleri neler?

Güvenli Bağlanma: Güvenli bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin her zaman yanlarında olacağını ve ihtiyaçlarının karşılanacağını bilirler. Bu çocuklar genellikle daha bağımsız, sosyal ve özgüvenli olurlar. Güvenli bağlanma, çocukların duygusal güven duygusu geliştirmelerine yardımcı olur.

Sağlıklı bağlanma, güvenli bağlanma türünü yansıtır. Bu tür bağlanmada, bakım veren ve çocuk birbirlerine güvenirler, duygusal olarak destekleyici ve anlayışlı bir ilişki geliştirirler. Sağlıklı bağlanmış çocuklar, ilişkilerde daha başarılı ve mutlu olma eğilimindedirler.

Kaygılı Bağlanma: Kaygılı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır ve çoğunlukla endişeli ve bağımlı olabilirler. Bu bağlanma türünde çocuklar, ebeveynin ilgisini sürekli olarak çekmeye çalışabilirler.

Kaçınmacı Bağlanma: Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin yardımına ihtiyaç duymamaya çalışırlar ve genellikle duygusal ifadeleri kısıtlıdır. Bu tür bağlanma, çocukların duygusal yakınlıktan kaçınma eğiliminde olduğu bir ilişki modelini yansıtır.

Anneden Ayrışma
Anne ve çocuk arasındaki ilişki, çocuğun yaşamının temelini oluşturur. Anne ve çocuk arasındaki bağ, emme sürecinden itibaren şekillenir. Bu ilişkinin sağlıklı olması, çocuğun duygusal güvenini artırır ve sosyal ilişkilerini güçlendirir. Anneden ayrışma, çocuğun kendi özgürlüğünü kazanmasına ve ayrı bir birey olarak gelişmesine yardımcı olan önemli bir süreçtir. Bu süreç, çocuğun kendi düşünce ve duygularını ifade etmesine, sorumluluklarını üstlenmesine ve kendi kararlarını vermesine fırsat tanır.

Bağlanma davranışları, çocuğun ebeveynleri / bakım verenleri ile ilişkisini yansıtan önemli göstergelerdir. Bu davranışlar, çocuğun duygusal gelişimini ve gelecekteki ilişkilerini şekillendirebilir. Bu nedenle, anne, baba ya da diğer bakım verenler ve çocuk arasındaki bağın sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi ve sürdürülmesi, çocuğun psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında kritik bir rol oynar.

Güvenli Bağlanma Davranışları

Güvenli bağlanmış çocuklar, bakım verenleri ile göz teması kurmayı severler. Göz teması, duygusal bağın güçlenmesine yardımcı olur ve iletişimi artırır.

Güvenli bağlanmış çocuklar, duygusal dengeyi daha iyi sağlarlar.

Bakım verenlerinden ayrıldıklarında dünyayı keşfetmek için daha rahatlardır, bağımsızlık duyguları gelişmiştir.

Kaygılı Bağlanma Davranışları

Kaygılı bağlanmış çocuklar, bakım verenlerine aşırı bağımlı olabilirler. Sürekli olarak annelerinin yanında kalmak isterler ve ayrılmaktan korkarlar.

Bu çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır. Bakım verenin duygusal tutarsızlığı, çocukta endişe ve karmaşık duygular yaratabilir.

Kaygılı bağlanmış çocuklar, sık sık duygusal dalgalanmalar yaşayabilirler. Aniden mutlu olabilirlerken, hemen sonra üzüntü veya öfke gösterebilirler

Sürekli olarak ebeveynlerinden onay ve sevgi ararlar. Kendi öz saygıları zayıf olabilir ve dışsal onayı yetişkinliklerinde de sürekli olarak arayabilirler.

Kaçınmacı Bağlanma Davranışları

Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal ifadeleri sıklıkla engellerler. Duvar örmeye eğilimli olabilirler ve bakım verene karşı duygusal olarak mesafe koymaya çalışırlar.

Bu çocuklar, bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik konusunda ısrarcı olabilirler. Yardım istemekten kaçınırlar ve duygusal ihtiyaçlarını bastırmaya eğilim gösterebilirler.

Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal tepkileri sıklıkla sınırlarlar. Ebeveynlerinin yokluğuna veya ayrılmasına karşı sakin görünebilirler, ancak içlerinde duygusal bir uzaklık hissi taşırlar.

Ebeveynlerin davranışları, çocukların bağlanma stillerini büyük ölçüde etkiler. Ebeveyn davranışlarının bağlanma stillerini nasıl etkilediğine dair birkaç örnek:

Güvenli Bağlanma

  • Ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarını düzenli ve duyarlı bir şekilde karşılıyorsa.
  • Ebeveynler sevgi, şefkat ve anlayış göstererek çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılıyorsa.
  • Ebeveynler tutarlı bir şekilde sınırlar ve kurallar koyma konusunda adil bir yaklaşım sergiliyorsa.
  • Ebeveynler, çocuklarına güvenilir bir şekilde eşlik edip, onların duygusal dalgalanmalarına anlayışla yaklaşıyorsa.

Kaygılı Bağlanma

  • Ebeveynler sürekli olarak duygusal dalgalanmalar yaşayıp, çocuklarına karşı tahmin edilemez davranıyorlarsa.
  • Ebeveynler ilgi ve sevgiyi koşullu bir şekilde sunuyorlarsa (örneğin, çocuk sadece iyi davrandığında sevilir).
  • Ebeveynler arasındaki ilişkide sürekli çatışma ve belirsizlik varsa, çocuk kaygılı bir bağlanma geliştirebilir.

Kaçınmacı Bağlanma

  • Ebeveynler, çocuklarının duygusal ifadelerini bastırmalarını veya reddetmelerini teşvik ederlerse.
  • Ebeveynler, çocuklarının bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik kazanmalarını ön planda tutarlar, ancak duygusal ihtiyaçlarına fazla dikkat etmezlerse.
  • Ebeveynler, çocuklarına duygusal olarak uzak veya ilgisiz davranırlarsa.

Ebeveyn davranışları, çocuğun bağlanma stilini oluştururken temel bir rol oynar. Ancak önemli bir nokta şudur ki, bağlanma stilleri kesin bir kalıp içinde değildir ve zaman içinde değişebilir. Ebeveynler, çocuklarına duygusal destek ve güven sağlamak için çaba sarf edebilirlerse, çocukların bağlanma stilleri daha güvenli ve sağlıklı bir yöne evrilebilir. Ayrıca, ebeveynler arasındaki ilişkinin de çocuğun bağlanma stilini etkilediğini unutmamak önemlidir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan