ZOR BİR AİLEDE BÜYÜMEK

Zor bir ailede büyümek, birçok olumsuz etkenin bir araya geldiği, aile içindeki ilişkilerin sağlıksız olduğu, duygusal ve psikolojik zorlukların sıkça yaşandığı bir çocukluk deneyimini ifade eder. Bu deneyim, çocuğun duygusal gelişimini, sosyal becerilerini ve genel yaşam kalitesini önemli ölçüde hem çocukluk hem de yetişkinliğinde etkileyebilir.

“Çocukluğumda ailem arasındaki ilişkiler hiçbir zaman kolay olmadı. Evdeki atmosfer genellikle gergindi ve tartışmalardan geçilmiyordu. Ebeveynlerim arasındaki iletişim kötüydü ve evde hissettiğim güvenlik duygusu neredeyse hiç yoktu.

Bu zorlu atmosfer, beni duygusal olarak da etkiledi. Özsaygım düşüktü, sürekli bir endişe içinde yaşardım. Ayrıca, evdeki bu gergin ortam nedeniyle sosyal ilişkilerimde de zorlanıyordum. Arkadaşlarımla bağlantı kurmakta ve duygusal ihtiyaçlarımı ifade etmekte zorlanıyordum.

Bu zor aile ortamı, benim için birçok olumsuz inanç geliştirmeme neden oldu. Örneğin, başkalarının bana zarar vereceğine dair sürekli bir korku taşıyarak ilişkilerimde güvenmekte zorlanıyordum. Ayrıca, kendime değer vermediğim ve başkalarının saygı göstermeyeceği inancını içselleştirmiştim.

Yetişkinliğe adım attığımda, bu zorlu çocukluk deneyiminin izleri hala üzerimdeydi. Başkalarına güvenmekte, duygusal bağ kurmakta ve kendi ihtiyaçlarımı ifade etmekte güçlük çekiyordum.”

diyorsanız, profesyonel bir ruh sağlığı uzmanı ile her zaman iletişime geçebilirsiniz, pskecemsercan@gmail.com üzerinden bana ulaşabilirsiniz.

Duygusal Zorluklar
Zor bir aile ortamı, çocuğun duygusal sağlığını olumsuz etkileyebilir. Sürekli stres, aile içi çatışmalar, ihmaller veya istismar, çocuğun duygusal dengesizliklere, kaygıya ve depresyona yatkın olmasına neden olabilir.

Sosyal Becerilerde Zayıflık
Zor bir aile ortamında büyüyen çocuklar, sağlıklı sosyal etkileşimler kurma ve sürdürme becerilerinde zayıflık gösterebilirler. Aile içindeki çatışmalar, çocuğun duygusal anlamda kapalı olmasına veya diğer insanlarla ilişkilerde güven sorunları yaşamasına neden olabilir.

Özsaygı Problemleri
Zor bir aile ortamında yetişen çocuklar, kendilerini değersiz veya sevilmeye layık olmayan bireyler olarak görebilirler. Bu durum, özsaygı sorunlarına ve kendine güven eksikliğine yol açabilir.

Akademik Zorluklar
Aile içindeki stres ve çatışmalar, çocuğun okul başarısını etkileyebilir. Dikkat eksikliği, konsantrasyon zorlukları veya öğrenme güçlükleri gibi akademik sorunlar ortaya çıkabilir.

Davranış Sorunları
Zor bir aile ortamında büyüyen çocuklar, duygusal zorluklarından dolayı davranış sorunları geliştirebilirler. Agresiflik, isyan, içe kapanıklık veya başkalarına karşı düşmanlık gibi davranışsal sorunlar ortaya çıkabilir.

Bağlanma Sorunları
Aile içindeki istikrarsızlık, ihmaller veya ayrılıklar, çocuğun güvenli bağlanma ilişkileri kurmasını engelleyebilir. Bu durum, çocuğun yetişkinlikte ilişki sorunları yaşamasına neden olabilir.

Yetişkinlikteki İlişki Kalitesi
Zor bir aile geçmişi, yetişkinlikteki ilişkileri de etkileyebilir. Güven sorunları, bağlanma problemleri ve duygusal zorluklar, romantik, arkadaşlık veya profesyonel ilişkilerde sorunlara neden olabilir.

Unutulmaması gereken önemli bir nokta, bireyin geçmişi ne olursa olsun, destek ve kaynaklara ulaşarak olumlu bir yönde değişim sağlayabileceğidir.

Zor bir aile ortamından kaynaklanan zorlukları fark ettiğinizde, kişiye nasıl yaklaşılacağı önemlidir. Duyarlı ve destekleyici bir tutumla yaklaşmak, kişinin duygusal iyilik halini ve sağlığını güçlendirebilir.

Empatiyle Yaklaşın
Kişinin yaşadığı zorlukları anlamaya çalışın. Ona duygularını ifade etmesi için güvenli bir ortam sağlayın. Empatik bir dinlemeyle, hissettiklerini anlamaya çalışın ve ona destek olduğunuzu hissettirin.

Eleştirici Olmaktan Kaçının
Zor bir aile geçmişiyle başa çıkan bir kişi, genellikle eleştirilere daha hassas olabilir. Bu nedenle, eleştiri yerine destek sunmaya odaklanın. Onu suçlamadan, anlayışla yaklaşın.

Açık İletişimi Teşvik Edin
Kişinin hissetiklerini açıkça ifade etmesine ve düşüncelerini paylaşmasına teşvik edin. Açık iletişim, duygusal yükü azaltabilir ve kişinin içsel dengeyi bulmasına yardımcı olabilir.

Yardım Aramaya Cesaret Verin
Profesyonel yardım almaktan çekinmeyi destekleyin. Bir terapist veya danışman ile görüşmek, zorlukları anlamak ve başa çıkma stratejileri geliştirmek konusunda yardımcı olabilir.

Pratik Yardım Sunun
Eğer kişi günlük yaşamında zorluk yaşıyorsa, pratik yardımla destek olun. Örneğin, ev işlerine yardım etmek, çocuğunuza bakım sağlamak veya günlük sorumluluklarında destek olmak gibi.

Güven ve Güvenlik Sağlayın
Kişiye güvenli bir ortam sağlayın. Ona, duygularını ifade ettiğinde eleştirilmeyeceğini ve destek alabileceğini hissettirin. Güven ortamı, duygusal iyilik halini destekleyebilir.

Zaman Tanıyın
Kişinin kendini ifade etmesi ve sorunlarıyla başa çıkması zaman alabilir. Sabırlı olun ve ona zaman tanıyın. Zorlukların çözümü bir süreçtir ve kişinin kendi hızında ilerlemesi önemlidir.

Kendi Sınırlarınızı Belirtin
Yardım etmeye çalışırken, kendi sınırlarınızı da belirtin. Kişinin sorunlarına tamamen dahil olamayabilirsiniz, ancak destek sunabilir ve yönlendirebilirsiniz.

Bu adımlar, zor bir aile geçmişi ile başa çıkan bir kişiye sağlıklı bir destek sunma konusunda yardımcı olabilir. Ancak, kişi duygusal sıkıntılar yaşıyorsa, profesyonel yardım alması önemlidir.








Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SINIR KOYMAK VE KORUMAK

Sınır Kavramının Anlamı ve Günlük Hayata Etkisi

Sınırlar, bireylerin sağlıklı bir psikolojik işlevselliği sürdürebilmeleri için önemli bir rol oynar. Sınır, kişinin kendisini ve başkalarını korumasına yardımcı olan bir psikolojik mekanizmadır. Sınır çizme, kişinin duygusal ve fiziksel alanını belirleme eylemini içerir. Bu, kişinin başkalarının davranışlarından etkilenmeden kendi benliğini korumasına yardımcı olabilir.

Sınırların Oluşumu ve Nedenleri

Sınır Nedir?
Sınır, bireyin kişisel alanını, duygusal sınırlarını ve fiziksel sınırlarını belirleyen bir kavramdır. Sağlıklı sınırlar, bireyin kendi ihtiyaçlarını ve sınırlarını diğer insanlara açıkça ifade etmesine ve korumasına olanak tanır. Sınırlar, bireyler arasındaki ilişkilerde dengeyi sürdürmek için önemlidir.

Neden Sınırlara İhtiyaç Duyarız?
Sınırlar, bireylerin duygusal sağlıklarını korumak, ilişkilerinde dengeyi sürdürmek ve kendi ihtiyaçlarına odaklanmak için önemlidir. Sınırların olmaması, kişinin başkalarının duygusal yüklerini taşıması, aşırı sorumluluk alması ve kendi ihtiyaçlarını ihmal etmesine yol açabilir.

Sınırların Oluşumu
Sınırlar, çocukluk döneminde aile dinamikleri, kültürel etkiler ve bireysel deneyimlerle şekillenir. Bu süreç, bireyin sınırlarını belirleme ve ifade etme yeteneğini etkiler.

Herkesin Kendi Bahçesinin Olması
Bu metafor, kişilerin duygusal ve zihinsel alanlarını korumalarını vurgular. Her bireyin kendi duygusal “bahçesini” sürdürmesi, başkalarının duygusal alanlarına müdahale etmeden kendi sınırlarını belirlemesi anlamına gelir. Bu ifade, her bireyin kendi duygusal, zihinsel ve fiziksel alanına sahip olduğunu temsil eder. Bahçe, bireyin kendi yaşam alanını ve kişisel sınırlarını simgeler. Bireylerin kendi yaşamlarını yönetme, duygusal sınırlarını koruma ve başkalarının sorumluluklarına müdahale etmeden kendi alanlarını oluşturma konseptini içerir. Her bireyin kendi bahçesini koruması gerekir. Bu, başkalarının sınırlarına müdahale etmeme ve aynı zamanda kendi sınırlarını belirleme anlamına gelir. Bahçenizi yönetmek, kendi yaşamınızın sorumluluğunu almayı da ifade eder, kendi sorumluluklarınızı üstlenmeye de odaklanmalısınız.

Terapötik Yaklaşımlar

  • Bireyin hangi durumlar karşısında sınırlarını belirleyebileceğini ve başkalarının sınırlarına saygı gösterebileceğini keşfetmesine yardımcı olabilir.
  • Bireye kendi yaşamının yönetimi konusunda sorumluluk almayı öğretebilir.
  • Bireylere, başkalarının bahçelerine müdahale etmek yerine kendi sorumluluklarına odaklanmayı öğretmek önemlidir, bireyin kendi yaşamını kontrol etme gücünü vurgular.
  • Bireyin kendi sınırlarını ve değerini koruma ihtiyacını vurguladığı noktada özsaygıyı artırmaya yönelik çalışmalar yapabilir.
  • Bireye başkalarının sınırlarını anlama ve saygı gösterme becerilerini geliştirmesine yardımcı olabilir. Bu, sağlıklı ilişkiler kurma ve sürdürme sürecini destekler.

CBT ile Sınırları Çalışmak
Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT), düşünce kalıplarını anlama ve değiştirme sürecini içerir. Sınırlarla ilgili olumsuz düşünce kalıplarının farkına varmak ve değiştirmek, bireyin sınırlarını daha sağlıklı bir şekilde belirlemesine yardımcı olabilir.

Şema Terapi ile Sınırları Çalışmak
Şema Terapi, temel duygusal ihtiyaçlarımızı anlamamıza ve bu ihtiyaçlara uygun sınırlar koymamıza yardımcı olur. Özellikle geçmiş deneyimlerin şema oluşumunu etkilediği durumlarda, bu terapi bireylere sağlıklı sınırlar kurma becerisi kazandırabilir.

Sınırları sağlıklı bir şekilde korumak, bireyin kendi ihtiyaçlarına saygı göstermesini sağlar, böylelikle diğerleri de saygı göstermesi gerektiğini bilir ve ilişkilerde dengeyi sürdürmeye yardımcı olur. Suistimal, bireyin fiziksel, duygusal veya zihinsel sınırlarının aşılması ve kişinin rızası olmaksızın zarar görmesi anlamına gelir. Sınırlar ise sağlıklı ilişkilerin temelini oluşturur ve kişinin kendi haklarına saygı gösterilmesini sağlar. Bu beceri, kişinin psikolojik sağlığını koruma ve güçlü ilişkiler kurma sürecinde de önemli bir rol oynar.

Fiziksel Suistimal: Kişinin bedensel bütünlüğüne yönelik saldırı veya zarar verme.

Duygusal Suistimal: Kişinin duygusal sağlığını etkileyen, aşağılama, tehdit etme, kontrol etme gibi davranışlar.

Cinsel Suistimal: Kişinin cinsel sınırlarının istismar edilmesi veya rızası olmadan cinsel davranışlara zorlanması.

Maddi Suistimal: Kişinin maddi kaynaklarının kötüye kullanılması veya gasp edilmesi.

Suistimal Edildiğinizi Nasıl Anlarsınız?

  1. Duygusal Belirtiler: Depresyon, kaygı, düşük özsaygı gibi duygusal belirtiler.
  2. Fiziksel Belirtiler: Yaralanma, ağrı, baş ağrısı gibi fiziksel rahatsızlıklar.
  3. İlişki Problemleri: İlişkilerde sürekli sorunlar yaşama, izole olma.
  4. Kontrol Kaybı Hissi: Kişisel hayatınızın kontrolünü kaybetme hissi.
  5. Güven Kaybı: Başkalarına güvenmekte zorlanma, sürekli şüphelenme.

Suistimal İle Başa Çıkmak

Kişisel alanınız, duygusal sınırlarınız ve fiziksel sınırlarınızı tanıyın ve belirleyin. Sınırlarınızı net bir şekilde ifade edin, rahatsız olduğunuz durumları açıkça belirtin. Suistimali kabul etmeme ve sıfır tolerans ilkesini benimseyin. Güvendiğiniz insanlardan destek alın, profesyonel yardım arayın. Bu süreci yönetmek ve duygusal destek almak için bir terapistten yardım alabilirsiniz.

Günlük Hayattan Sınır İhlali Örnekleri

Sınırlarınızın ihlal edildiğini anlamak, duygusal ve fiziksel sağlığınızı korumak için önemlidir. Bu durumu fark ettikten sonra sağlıklı sınırlar koyma becerilerini geliştirmek, kendinizi korumak ve ilişkilerinizi dengelemek için önemlidir.

  • Birisi sürekli olarak sizin kişisel alanınıza girmek, fiziksel sınırları aşmak talebinde bulunuyor
  • Bir iş arkadaşınız sürekli olarak özel hayatınıza dair sorular soruyor.
  • Aile üyeleriniz sürekli olarak sizden zamanınızı akrabalarınız gibi kişilere ayırmanızı istiyor.
  • Bir arkadaşınız sürekli olarak eleştirici ve hakaret edici bir dil kullanıyor.
  • İş yerinde sürekli olarak başkalarının sorumluluklarını üstlenmeniz isteniyor.
  • Kendinizi başkalarının beklentilerine uymak zorunda hissediyor ve kendi değerlerinize aykırı davranıyorsunuz
  • Bir arkadaşınız sürekli olarak sizinle iletişim kurmayı talep ediyor ve mesajlarına anında yanıt vermenizi bekliyor.
  • Bir etkinlikte, biri sürekli olarak sizi konuşmaya zorluyor ve sizinle ilgili kişisel konuları paylaşmanızı bekliyor.
  • Aile üyeleriniz veya arkadaşlarınız sürekli olarak finansal durumunuzla ilgili sorular soruyor.
  • İş yerinde biri sizin işinizi sürekli olarak kontrol etmeye, eleştirmeye çalışıyor.
  • Bir arkadaşınız sürekli olarak sizden yardım etmenizi, bir şeyler yapmanızı istiyor.
  • Bir arkadaşınız sürekli olarak duygusal sıkıntılarını sizinle paylaşmak istiyor ve yükü size yüklüyor.
  • İş yerinde sürekli olarak başkalarının zamanını aşan biri, başkalarının zamanını düşünmeden sürekli olarak taleplerde bulunuyor.
  • Sürekli olarak başkalarının taleplerine evet demek ve kendi ihtiyaçlarını ihmal etmek.

Sağlıklı Başa Çıkma Örnekleri

Sınırları Net Bir Şekilde İfade Etmek
“Bu benim kişisel uzayım ve şu an içinde rahat hissetmiyorum. Lütfen biraz uzaklaşabilir misin?”

Hayır Demeyi Öğrenmek
“Üzgünüm, bu talebi yerine getiremeyeceğim. Ancak başka bir konuda size yardımcı olabilir miyim?”

Duygusal Sınırları Korumak
“Seninle empati kurabiliyorum, ancak şu an bu konuşma bana kendimi iyi hissettirmiyor. Belki daha sonra bu konuda konuşabiliriz.”

Zamanı Etkili Yönetmek
“Şu an için bu talebi karşılayamam, ancak X saatinde buna zaman ayırabilirim.”









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EN KÖTÜSÜNE HAZIRLANMALIYIM

Optimist & Pesimist

Martin Seligman’ın teorisine göre, bireyler yaşadıkları olumsuz olayları kontrol edememeleri durumunda öğrenilmiş çaresizlik duygusunu deneyimleyerek kötümser bir bakış açısı geliştirebilirler. Genetik yatkınlık, olumsuz çocukluk deneyimleri, öğrenilmiş çaresizlik, biyolojik etmenler ve kişilik özellikleri pesimistliğin oluşumunda rol oynayabilir. Ayrıca, kültürel ve sosyal faktörler de bu durumu etkileyebilir.

Optimistlere kıyasla, kötümser bireyler olası başarıları göz ardı eder ve olumsuz olaylara odaklanarak stres ve anksiyete düzeylerini artırabilirler. Bu durum, ilişkilerde, iş yaşamında ve genel yaşam memnuniyetinde azalmaya neden olabilir.

Kendisini en kötü senaryolara hazırlamaya çalışan bir kişi genellikle sürekli endişe içinde olup olumsuz planlar yapma eğilimindedir. Riskten kaçınma, aşırı güvenlik önlemleri alma ve geçmişteki olumsuz deneyimlere odaklanma gibi davranışlar sergileyerek olası tehlikelerden kaçınmaya çalışır. Bilgi toplama ve sürekli araştırma yapma çabaları, aşırı bilgi yüküne ve kararsızlığa yol açabilir.

Örneğin;

  • Bir kişi iş görüşmesine giderken, sürekli olarak başarısız olacağını düşünerek, görüşme öncesinde olumsuz senaryoları zihinsel olarak canlandırabilir ve bu nedenle görüşme sürecini olumsuz etkileyebilir ya da iş projesine başlarken sürekli olarak başarısız olacağını düşünerek motivasyonunu düşürebilir.
  • Yeni bir iş fırsatını değerlendirirken, olası başarısızlıklardan kaçınmak adına mevcut işinde kalmaya karar verebilir.
  • Evde ve işte sürekli olarak güvenlik önlemlerini kontrol etme ihtiyacı hissedebilir. Kapıları ve pencereleri sık sık kontrol etme, alarm sistemini aşırı kullanma gibi davranışlar sergileyebilir.
  • Geçmiş bir ilişkide yaşadığı olumsuz bir deneyim, yeni ilişkilere temkinli yaklaşmasına neden olabilir.
  • Bir kişi sağlıkla ilgili bir belirti yaşadığında, sürekli olarak internet üzerinden sağlık bilgisi araştırarak, olası teşhisler hakkında aşırı bilgi edinebilir ve bu durum hipokondriak davranışlara yol açabilir.
  • Gelecekteki belirsiz olaylara karşı sürekli endişe duyarak, maddi bir felaket durumu için aşırı miktarda birikim yapma eğiliminde olabilir.

Bir insanın kendisini en kötüye hazırlama eğilimi, genellikle psikolojik, bilişsel ve duygusal faktörlerin bir kombinasyonu tarafından etkilenebilir.

Bazı insanlar, geçmişte karşılaştıkları olumsuz deneyimler sonucunda yaşadıkları sorunları kontrol edemeyecekleri bir şekilde algılarlar. Bu durum, öğrenilmiş çaresizlik olarak adlandırılır. Birey, gelecekteki olaylara hazırlıklı olmak amacıyla kendisini en kötü senaryoya hazırlamaya çalışarak, potansiyel hayal kırıklıklarından kaçınmaya çalışabilir.

Bazı insanlar, olası tehlikelerden kaçınma ve kendilerini güvende hissetme ihtiyacıyla motive olabilirler. Bu durum, evrimsel bir perspektiften bakıldığında, tehlikelere karşı hazırlıklı olmak, hayatta kalma şansını artırabilir. Ancak, modern yaşamda bu eğilim, sürekli endişe ve stres yaratma potansiyeli taşır.

Kimi insanlar, çevrelerindeki olayları kontrol etme arzusuyla motive olabilirler. Kendilerini en kötü senaryoya hazırlamak, bu insanlar için bir tür kontrol sağlama mekanizması olarak görülebilir.

Bazı insanlar, genetik ve çevresel faktörlerin birleşimi sonucunda olumsuz düşünce kalıpları geliştirebilirler. Bu kişiler, olası olumsuz olayları önceden düşünerek, kendilerini koruma amacı güdebilirler. Ancak, bu düşünce kalıpları, genellikle gerçekleşmeyen endişelerin üzerine odaklanarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir.

Bazı durumlarda, insanlar kendilerini en kötüye hazırlamayı, gerçekleşmeyen kötü senaryolara odaklanarak duygusal bir denge arayışı olarak görebilirler. Bu, olumsuz olaylara karşı daha az duygusal tepki verme çabasıyla ilişkilidir.

Bu nedenler genellikle birbirine bağlıdır ve bireysel deneyimlere, kişilik yapısına ve çevresel etkenlere bağlı olarak farklılık gösterebilir.

En kötüsüne hazırlanmanın artıları arasında riskten kaçınma, kontrol ihtiyacını karşılama ve duygusal hazırlık bulunabilir. Evrimsel bir avantaj olarak düşünülen bu yaklaşım, olası tehlikelere karşı daha bilinçli bir duruş sergileme ve duygusal denge sağlama potansiyeli taşır. Ancak, bu eğilim aşırıya kaçtığında, sosyal izolasyon, pozitif bir perspektife odaklanma zorluğu, kronik stres, anksiyete ve olumsuz düşünce kalıpları gibi olumsuz etkilere yol açabilir. Bu tür düşünce kalıplarının aşırıya kaçması, bireyin genel yaşam memnuniyetini ve psikolojik sağlığını olumsuz etkileyebilir.

Uzman bir psikolog tarafından uygulanan bilişsel davranışçı terapi gibi terapi yöntemleri, bireye daha sağlıklı düşünce kalıpları geliştirmesinde yardımcı olabilir. BDT, bireyin düşünce kalıplarını tanımasını, sorgulamasını ve olumlu perspektiflere yönlendirmesini hedefler. Pozitif psikoloji yaklaşımları da olumlu duyguları güçlendirme üzerine odaklanır.

”Optimist olmayı seçiyorum”

Optimist olmak, hayata olumlu bir bakış açısıyla yaklaşmayı seçmek anlamına gelir. Bu durum, genellikle bireyin zorlukları aşma, olumlu yanları fark etme ve geleceğe umutla bakma yeteneğini içerir. Optimist olmak, bir tercih ve alışkanlık meselesidir; pozitif değişikliklere adım atmak, genel yaşam kalitesini artırabilir ve olumlu bir perspektife sahip olmayı destekleyebilir.

Bilinçli Farkındalık (Mindfulness)
Kendi düşüncelerinizin ve duygularınızın farkında olun. Olumsuz düşüncelerin farkına varmak, bunlarla yüzleşmek ve daha olumlu düşüncelere yönelmek için bilinçli bir çaba sarf edin.

Olumlu Düşünce Kalıpları Geliştirme
Negatif düşünce kalıplarını olumluya çevirmeye çalışın. Her olumsuz durumu bir öğrenme fırsatı olarak görmeye çalışın ve bu durumdan ne öğrenebileceğinizi düşünün.

Hedef Belirleme ve Başarma
Kendinize gerçekçi ama ulaşılabilir hedefler belirleyin. Bu hedeflere ulaştığınızda, başarılarınızı kutlayarak olumlu bir motivasyon kaynağı oluşturun.

Gratitude Pratiği
Her gün birkaç olumlu şeyi hatırlayarak veya bir günlük tutarak şükran pratiği yapın. Bu, olumlu deneyimlere odaklanmanızı sağlayabilir.

Zorlukları Fırsata Çevirme
Karşılaştığınız zorlukları, bunlardan öğrenme ve gelişme fırsatları olarak görmeye çalışın. Zorluklarla başa çıkmak, kişisel büyüme ve dayanıklılığı artırabilir.

Olumlu Sosyal Bağlantılar
Pozitif ve destekleyici insanlarla vakit geçirin. Sosyal bağlantılar, olumlu bir atmosfer yaratmanıza ve iyimser bir bakış açısını paylaşmanıza yardımcı olabilir.

Geleceğe Odaklanma
Hedeflerinizi belirleyin ve bu hedeflere ulaşmak için adımlar atın. Geleceğe odaklanmak, olumlu bir motivasyon kaynağı olabilir.

Gelişim ve Öğrenme Sürecini Sevme
Hayatın bir süreç olduğunu unutmayın. Hatalardan öğrenmeye ve sürekli olarak gelişmeye odaklanın. Bu, iyimser bir bakış açısını destekleyebilir.












Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ORTADAN KAYBOLMA İSTEĞİ

Ortadan sosyal çevreden kaybolma isteği, psikolojik açıdan incelendiğinde çeşitli nedenlere dayanabilir.

Bazı insanlar, sosyal etkileşimler sırasında kaygı duyarlar. Bu tür bireyler, sosyal çevrelerinden uzaklaşma isteği duyabilirler çünkü bu istek, kaygılarından kaçmalarını sağlayabilir. Sosyal kaygı, sosyal etkileşimlerden kaçınma isteği doğurabilir.

İçe dönük kişilik özelliklerine sahip olanlar, sosyal etkileşimler yerine kendi iç dünyalarını tercih edebilirler. Bu bireyler için, sosyal çevreden kaybolma isteği, kendi başlarına olmanın daha rahatlatıcı olduğu bir şekilde ifade edilebilir.

Yoğun iş veya sosyal yaşamı nedeniyle tükenmişlik yaşayan kişiler, zaman zaman sosyal çevreden uzaklaşma isteği duyabilirler. Bu, kişinin enerji toplamasını ve kendini yeniden şarj etmesini sağlar.

Bir kişi, yakın zamanda travmatik bir olay veya zor bir dönem yaşamışsa, bu kişi sosyal çevresinden kaçma isteği duyabilir. Sosyal etkileşimler, kişinin bu duygusal zorluklarla başa çıkma kapasitesini aşabilir.

Bazı insanlar, yoğun sosyal etkileşimlerden veya uyarıcılardan hızla yorulabilirler. Bu kişiler için, sosyal çevreden uzaklaşma isteği, duyusal duyarlılıklarını dengelemek amacı taşıyabilir.

Düşük öz saygıya sahip bireyler, sosyal çevrelerinde kendilerini yetersiz veya kabul edilmemiş hissedebilirler. Bu nedenle, bu kişiler sosyal etkileşimlerden kaçma isteği duyabilirler.

Bazı insanlar, yaratıcı düşünme ve kişisel refahlarını artırmak için yalnız kalmayı tercih ederler. Bu tür kişiler için, sosyal çevreden uzaklaşma, düşünme ve yaratıcılık fırsatları yaratma amacını taşır.

Bazı insanlar, bağımsızlık ve kendi yaşamlarını kontrol etme isteğiyle doludur. Bu kişiler, sosyal çevreden uzaklaşma isteği duyarak kendi başlarına kararlar almak ve kontrol sahibi olmak isterler.

Günümüzde, dijital dünya her zamankinden daha baskın hale gelmiştir. Sosyal medya platformları, insanların sürekli olarak kendilerini gösterme ve diğerlerini izleme fırsatı sunar. Bu sürekli teşhir, bireylerin kendilerini sürekli olarak başkalarıyla karşılaştırmalarına yol açabilir. Bu karşılaştırmalar, özsaygıyı etkileyebilir ve bir kişinin “kaçma” isteği doğurabilir. Sosyal medya kullanıcıları, sıklıkla diğer insanların gönderilerini gördüklerinde kendilerini onlarla karşılaştırma eğilimindedir. Kişisel tatmin düzeyini düşürebileceği gibi bu düşüş, kişinin ortadan kaybolma isteğinin temelini oluşturabilir. Dijital dünya, sık sık kaçma veya kendini gizleme isteği yaratabilir. Bu, bireylerin sosyal medya platformlarından veya çevrimiçi dünyadan tamamen çekilme düşüncesine yol açabilir. Kişi stresi ve kaygıyı azaltma amacı taşıyor olabilir.

Sosyal medya platformlarının bağımlılık yapıcı özellikleri, bireyleri sürekli olarak bu platformlarda vakit geçirmeye yönlendirebilir. Bu bağımlılık, bireylerin sosyal medyayı kapatma isteğini tetikleyebilir. Sosyal medyanın kullanımı, beynin ödül sistemini aktive edebilir. Her beğeni, yorum veya paylaşım, beyinde dopamin salınımına yol açar. Bu dopamin salınımı, sosyal medyanın bağımlılık yapıcı etkilerini artırabilir ve kişinin sürekli olarak bu platformları kontrol etme isteğini artırabilir. Sosyal medya kullanıcıları sıklıkla bilinçsizce içerik tüketirler. Bu, saatlerce ekran başında geçirilen zamanı artırabilir ve kişinin sosyal medyayı kapatma isteği doğurabilir.

Gizlilik ve internet güvenliği endişeleri, insanların sosyal medyayı kapatma isteği duymalarına yol açabilir. Son yıllarda veri ihlalleri ve kişisel bilgilerin kötüye kullanılması haberlerinin artması, bireylerde sosyal medya platformlarına güvensizlik yaratmıştır. Bu güvensizlik, kullanıcıların hesaplarını kapatma isteği duymalarına neden olabilir. İnternet kullanıcıları, dijital ayak izlerini kontrol etme ve silebilme arzusuyla sosyal medyayı kapatma isteği duyabilirler. Bu, kişisel gizliliği ve dijital kimliği koruma amacı taşır.

Unutulmaması gereken şey, bu isteklerin kişiden kişiye değişebileceği ve herhangi bir kişisel veya psikolojik nedenin farklı kişileri farklı şekillerde etkileyebileceğidir. Eğer bu tür bir ortadan kaybolma isteği, kişinin yaşamını olumsuz etkiliyorsa veya uzun süreli ise, bir psikolog ile görüşmek yardımcı olabilir.













Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KENDİNE ŞEFKAT, SAYGI VE KABUL

Kendinize Duygusal Bakımın Önemi

Kendine şefkat ve kendini kabul etme, psikolojik ve duygusal iyi olmanın temel taşlarından biridir. Ancak, bu kavramlar sık sık hafife alınır veya göz ardı edilir. Kendine şefkat ve kendini kabul etme eksikliği, bir kişinin günlük hayatında çeşitli belirtilerle kendini gösterebilir.

Kendini kabul etme eksikliği olan kişiler, kendilerini sık sık eleştirirler. Her hata veya eksiklik, içsel eleştiriye yol açar ve bu durum öz saygıyı düşürebilir. Kendini kabul etmekte zorlananlar, mükemmel olma baskısı altında yaşarlar. Her şeyin kusursuz olması gerektiğini düşünürler ve bu nedenle sürekli bir stres ve endişe yaşarlar. Kendini kabul etmeyen kişiler, kendilerini değersiz hissederler. Bu düşük öz saygı, ilişkilerde ve iş hayatında sorunlara yol açabilir. Kendini kabul etme eksikliği, içsel stres ve anksiyetenin artmasına neden olabilir. Bu kişiler, sürekli olarak kendilerini ve davranışlarını sorgularlar, bu da kaygı ve stres düzeylerini artırır. Başkalarıyla olan ilişkilerde zorlanabilirler. Kendilerini yetersiz hissettikleri için sosyal etkileşimden kaçınabilirler.

Kendine şefkat, kendinize nazik, anlayışlı ve sevgi dolu bir tutumla yaklaşma yeteneğidir. Kendine şefkatli olmak, olumsuz duygusal deneyimlerinizi değerlendirme ve kabul etme becerisini içerir. Kendinize acıdığınızda veya hata yaptığınızda kendinizi eleştirmek yerine anlayışlı ve sabırlı bir şekilde kendinizle ilgilenmek anlamına gelir. Kendine şefkatli olmak, stresi azaltabilir, özsaygıyı artırabilir ve genel yaşam memnuniyetini artırabilir.

Kendini kabul etmek, kendinizi olduğunuz gibi kabul etme ve kendinize değer verme sürecidir. Bu, mükemmel olma veya başkaları gibi olma baskısından kurtulmayı içerir. Kendini kabul etmek, özsaygıyı ve özsaygıyı artırabilir, ilişkilerde daha sağlam temeller oluşturabilir ve duygusal refahı artırabilir.

Kendine Şefkat ve Kendini Kabul Etmenin Faydaları

Kendini kabul eden kişiler, daha yüksek öz saygı ve özgüvene sahiptirler. Bu da daha iyi duygusal refah anlamına gelir. Kendine şefkat ve kendini kabul etmek, yaşamın zorluklarına karşı daha dirençli olmanıza yardımcı olabilir. Stresle başa çıkma becerilerinizi geliştirebilir ve duygusal dengeyi korumanıza yardımcı olabilir. Kendini kabul eden bir kişi, daha sağlam ilişkiler kurma yeteneğine sahiptir. Diğer insanlara daha açık, anlayışlı ve sevgi dolu bir şekilde yaklaşabilirler. Kendinizi kabul etmek, sağlıklı ve tatmin edici ilişkiler kurmanıza yardımcı olabilir çünkü siz kendinize değer veriyorsanız, başkalarının da sizi değerli bulma olasılığı daha yüksektir. Kendine şefkatli olmak, stres düzeylerini azaltabilir. Hataları ve zorlukları kabul ederek, stresin olumsuz etkilerini en aza indirebilirler. Kendini kabul eden bir kişi, kendine daha fazla güvenir ve daha iyi kararlar alabilir. Kendi değerini kabul etmek, daha iyi hedefler belirleme ve bunlara ulaşma konusunda motivasyon sağlar. Kendini kabul edenler, kendilerine daha iyi bakma eğilimindedirler. Daha sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyebilirler, çünkü kendilerine değer verdikleri için sağlıklarını koruma konusunda daha istekli olurlar.

Nasıl Geliştirilir?
Duygusal tepkilerinizi ve kendinize karşı nasıl davrandığınızı dikkatlice gözlemleyin. Kendinize ne zaman eleştirel olduğunuzu veya kendinizi değersiz hissettiğinizi belirleyin. Hatalarınızı ve eksikliklerinizi kabul edin. Herkes hata yapar ve mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Kendinize fiziksel ve duygusal olarak iyi bakın. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve yeterli uyku önemlidir. Kendinize pozitif ve destekleyici bir şekilde konuşun. Olumsuz düşünceleri fark edin ve bunları olumlu ifadelerle değiştirin.

Kendine şefkat ve kendini kabul etme, duygusal sağlığınızı ve yaşam kalitenizi olumlu bir şekilde etkileyebilecek güçlü araçlardır. Kendinize nazik ve sevgi dolu bir şekilde yaklaşarak, daha mutlu, sağlıklı ve tatmin edici bir yaşam sürdürebilirsiniz. Bu süreç, kendinizi keşfetme ve kişisel büyüme yolculuğunuzun önemli bir parçasıdır.

Kendi kendinize şefkat ve kendinizi kabul etme konusunda zorlanıyorsanız, uzman bir psikologdan yardım alabilirsiniz.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MANİPÜLASYONA UĞRUYORUM

Bir kişinin başkalarını etkilemek, kontrol etmek veya kandırmak amacıyla çeşitli psikolojik taktikler kullanması manipülasyon anlamına gelir. Manipülatörler, genellikle hedef kişinin duygusal ve veya zihinsel zayıf noktalarını hedeflerler ve onları istedikleri sonuca yönlendirmeye çalışırlar. Manipülasyon, kişiler arası ilişkilerde, işyerlerinde veya toplumsal ilişkilerde ortaya çıkabilir.

Manipülasyona Uğradığınızı Nasıl Anlarsınız?

Manipülasyona uğradığınızı anlamak önemlidir, çünkü bu tür bir ilişki sağlığınızı ve mutluluğunuzu olumsuz etkileyebilir.

  • Manipülatör, sizin üzerinizde sürekli bir kontrol sağlamaya çalışır. Kararlarınızı sorgular, izler ve müdahale eder.
  • Sık sık suçluluk duygusu yaratır veya duygusal şantajda bulunur. Sizi suçlu hissettirerek istediklerini elde etmeye çalışır.
  • Sürekli eleştiriler ve aşağılama ile sizi kendinize karşı güvensiz hissettirir.
  • Manipülatör, iletişim kanallarını kapatır veya sizinle konuşmayı reddeder. Bilgiyi sınırlar ve sizden bazı bilgileri saklar.
  • Manipülatör, sizden sürekli olarak bir şeyler isteyebilir ve bu istekler sizi rahatsız edebilir.

Manipülasyonu birçok farklı teknikle gerçekleştirebildiği unutulmamalıdır.

  • Suçluluk duygusu yaratma
  • Ağlama, öfke patlamaları gibi duygusal tepkileri tetikleme.
  • Önemli bilgileri saklama veya sınırlama (böylece hedef kişi bilgiye erişememekte ve bağımsız karar verememektedir)
  • Farklı kişilere veya durumlara farklı davranma
  • Yalan söyleme, gerçekleri çarpıtma veya durumu manipüle etme yoluyla sözel olarak etki yaratmaya çalışma

Manipülasyon, kişiler arası ilişkilerde zararlı bir etki yaratabilir. Ancak farkındalık, sınırlarınızı koruma ve sağlıklı iletişim becerileri geliştirme, manipülasyondan kurtulmanıza yardımcı olabilir.

Manipülasyona uğradığınızı fark etmek kurtulmada ilk adımdır. İşte bu yüzden belirtileri tanımak önemlidir. Sağlıklı ilişkiler ve kişisel refah için manipülasyonu tanımak ve karşı koymak önemlidir. Kendinize olan güveninizi artırmakla başlayalım, öncelikle kendi sınırlarınıza siz saygı gösterin. Aileniz, arkadaşlarınız veya bir uzman ile konuşarak destek arayabilir, sağlıklı iletişim becerileri kazanarak manipülasyona karşı daha güçlü bir duruş sergileyebilirsiniz.

Gaslighting Nedir?
Gaslighting, psikolojik bir manipülasyon tekniği olarak bilinir ve bir kişinin başka bir kişiyi, genellikle romantik ilişkilerde veya kişisel etkileşimlerde, kendi zihinsel sağlığına, hafızasına ve gerçekliğine duyduğu güveni sarsmaya çalışmasını ifade eder. Terimin kökeni, 1944 yapımı “Gaslight” adlı bir filmdeki ana karakterin bu manipülasyon tekniğini kullandığı sahnelerden gelir. Gaslighting, bilimsel olarak psikolojik istismarın bir türü olarak kabul edilir.

Gaslighting uygulayan kişi, kurbanın deneyimlerini, gözlemlerini veya hatıralarını çürütmek için yalanlar söyler veya olayları inkar eder. Örneğin, bir kişi, bir tartışmanın yaşanmadığını iddia edebilir, kurbanın hatırladığı olayları reddedebilir veya başka bir şekilde gerçekleri saptırabilir.

Gaslighting kurbanın kendi gerçekliğini sorgulamasına neden olmak için bilinçli olarak çelişkili bilgiler verme veya tutarsız davranışlar sergileme yoluna gidebilir. Bu, kurbanın kendi zihinsel sağlığını ve algısını sorgulamasına yol açar.

Gaslighting, kurbanın duygusal olarak zayıf hissetmesine neden olmak için eleştiri ve küçümsemeyi içerebilir. Kişi, kurbanı sürekli olarak aşağılar ve değersiz hissettirir.












Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SEVDİĞİM BİRİNE NASIL YARDIM EDEBİLİRİM?

Sevdiğiniz birinin ruhsal bir bozukluğa sahip olması, duygusal ve ilişkisel zorluklarla karşılaşmanıza neden olabilir. Bu durumda, anlayışlı, destekleyici ve bilinçli bir yaklaşım benimsemek önemlidir. Ancak, her ruhsal bozukluk farklıdır ve bireyin ihtiyaçları, tecrübeleri ve semptomları farklılık gösterebilir.

  • Empati: Bireyin duygusal durumunu anlamaya çalışın ve ona karşı anlayışlı olun.
  • Destek: Profesyonel yardım almalarına teşvik edin ve gerektiğinde yanlarında olun.
  • Sınırlar: Kendinizi korumak için sağlıklı sınırlar koyun. Ancak, bu sınırları empati ve sevgiyle belirleyin.

Depresyon (Major Depresif Bozukluk)
En az iki hafta boyunca sürekli düşük ruh hali, enerji kaybı, ilgi kaybı gibi belirtilerle karakterizedir. Kişi sürekli bir hüzün içinde, enerjisiz ve ilgisiz hissedebilir. Günlük aktivitelerine katılmakta zorlanır, uyku düzeni bozulur ve konsantrasyon sorunları yaşar.
Empati ve destek önemlidir. Bireyin hissettiklerini anlamaya çalışın ve profesyonel yardım almasına teşvik edin. Ben dili ile duygularınızı konuşabilirsiniz. Günlük yaşam aktivitelerine katılması için teşvik edin, ancak yapamayabileceğini ve bunun normal olduğunu da anlayın.

Anksiyete Bozuklukları
Sürekli endişe, huzursuzluk ve kas gerginliği ile karakterizedir. Sürekli endişe ve belirsizlik hissi yaşayan biri, genellikle gelecekteki olaylar hakkında aşırı düşünceye kapılır.
Sakinleştirici bir ortam sağlamaya çalışın, endişeleriyle ilgili konuşmalarına izin verin. Siz de sakin bir şekilde destek sunun. Derin nefes alma veya meditasyon gibi rahatlatıcı teknikleri denemesine destek olun. Bir ruh sağlığı profesyoneliyle görüşmesi için teşvik edin.

Şizofreni Spektrum ve Diğer Psikotik Bozukluklar
Gerçeklerden kopma, sanrılar ve halüsinasyonlar içerir. Hallüsinasyonlar veya sanrılar yaşayan bir kişi, gerçeklikle ilgili problemler yaşayabilir. Örneğin, hayali bir konuşma veya tehdit algılayabilirler.
Kişiye karşı anlayışlı olun, gerçekliği sakin bir şekilde hatırlatmaya çalışın. Gerçekliği çerçevelemeye yardımcı olun, ancak kişiyi zorlamayın. Olumsuz konuları zorlamadan ele alın ve profesyonel yardım almasına destek olun.

Bipolar Bozukluk
Mani ve depresyon dönemleri arasında dalgalanan bir duygudurum bozukluğudur. Bipolar bozukluğu olan bir kişi, mani dönemlerinde aşırı enerjik, depresif dönemlerinde ise umutsuz hissedebilir.
İyi hissettiği dönemlerde bile profesyonel yardım almasını destekleyin. Olumsuz durumlarla baş etmesine yardımcı olun ve duygusal dalgalanmalarını anlamaya çalışın. İlaç tedavisine uyum sağlamasına yardımcı olun. İletişiminizi güçlendirmeye çalışın.

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)
Zorlayıcı obsesyonlar ve bu obsesyonları gidermeye yönelik tekrarlayan kompulsiyonlar içerir. Bir kişi obsesif düşüncelere (örneğin, mikrop korkusu) sahip olabilir ve bu düşüncelerle başa çıkmak için sürekli tekrarlayan davranışlar sergileyebilir (örneğin, sürekli ellerini yıkama). Kişinin endişelerini anlamaya çalışın, ancak bu davranışları tetiklememeye özen gösterin. Tedavi için profesyonel yardım arayışına teşvik edin. Sabırlı olun ve bireyin obsesyonlarına karşı anlayış gösterin.

Unutmayın ki her birey farklıdır, bu nedenle bu öneriler genel bir rehberlik sağlamaktadır. İdeal olan, bireyin bir uzmandan profesyonel yardım alması ve sizin de bu süreçte destekleyici bir rol üstlenmenizdir.












Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SAĞLIKLI BAĞLANMA

Ebeveyn ve Çocuk Arasındaki Bağ

İnsan yaşamının en temel ve güçlü ilişkilerinden biri, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağdır. Bu bağ, çocuğun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayan bakım vereni/verenleri ile kurulur.

Bağlanma Çeşitleri neler?

Güvenli Bağlanma: Güvenli bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin her zaman yanlarında olacağını ve ihtiyaçlarının karşılanacağını bilirler. Bu çocuklar genellikle daha bağımsız, sosyal ve özgüvenli olurlar. Güvenli bağlanma, çocukların duygusal güven duygusu geliştirmelerine yardımcı olur.

Sağlıklı bağlanma, güvenli bağlanma türünü yansıtır. Bu tür bağlanmada, bakım veren ve çocuk birbirlerine güvenirler, duygusal olarak destekleyici ve anlayışlı bir ilişki geliştirirler. Sağlıklı bağlanmış çocuklar, ilişkilerde daha başarılı ve mutlu olma eğilimindedirler.

Kaygılı Bağlanma: Kaygılı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır ve çoğunlukla endişeli ve bağımlı olabilirler. Bu bağlanma türünde çocuklar, ebeveynin ilgisini sürekli olarak çekmeye çalışabilirler.

Kaçınmacı Bağlanma: Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin yardımına ihtiyaç duymamaya çalışırlar ve genellikle duygusal ifadeleri kısıtlıdır. Bu tür bağlanma, çocukların duygusal yakınlıktan kaçınma eğiliminde olduğu bir ilişki modelini yansıtır.

Anneden Ayrışma
Anne ve çocuk arasındaki ilişki, çocuğun yaşamının temelini oluşturur. Anne ve çocuk arasındaki bağ, emme sürecinden itibaren şekillenir. Bu ilişkinin sağlıklı olması, çocuğun duygusal güvenini artırır ve sosyal ilişkilerini güçlendirir. Anneden ayrışma, çocuğun kendi özgürlüğünü kazanmasına ve ayrı bir birey olarak gelişmesine yardımcı olan önemli bir süreçtir. Bu süreç, çocuğun kendi düşünce ve duygularını ifade etmesine, sorumluluklarını üstlenmesine ve kendi kararlarını vermesine fırsat tanır.

Bağlanma davranışları, çocuğun ebeveynleri / bakım verenleri ile ilişkisini yansıtan önemli göstergelerdir. Bu davranışlar, çocuğun duygusal gelişimini ve gelecekteki ilişkilerini şekillendirebilir. Bu nedenle, anne, baba ya da diğer bakım verenler ve çocuk arasındaki bağın sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi ve sürdürülmesi, çocuğun psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında kritik bir rol oynar.

Güvenli Bağlanma Davranışları

Güvenli bağlanmış çocuklar, bakım verenleri ile göz teması kurmayı severler. Göz teması, duygusal bağın güçlenmesine yardımcı olur ve iletişimi artırır.

Güvenli bağlanmış çocuklar, duygusal dengeyi daha iyi sağlarlar.

Bakım verenlerinden ayrıldıklarında dünyayı keşfetmek için daha rahatlardır, bağımsızlık duyguları gelişmiştir.

Kaygılı Bağlanma Davranışları

Kaygılı bağlanmış çocuklar, bakım verenlerine aşırı bağımlı olabilirler. Sürekli olarak annelerinin yanında kalmak isterler ve ayrılmaktan korkarlar.

Bu çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır. Bakım verenin duygusal tutarsızlığı, çocukta endişe ve karmaşık duygular yaratabilir.

Kaygılı bağlanmış çocuklar, sık sık duygusal dalgalanmalar yaşayabilirler. Aniden mutlu olabilirlerken, hemen sonra üzüntü veya öfke gösterebilirler

Sürekli olarak ebeveynlerinden onay ve sevgi ararlar. Kendi öz saygıları zayıf olabilir ve dışsal onayı yetişkinliklerinde de sürekli olarak arayabilirler.

Kaçınmacı Bağlanma Davranışları

Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal ifadeleri sıklıkla engellerler. Duvar örmeye eğilimli olabilirler ve bakım verene karşı duygusal olarak mesafe koymaya çalışırlar.

Bu çocuklar, bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik konusunda ısrarcı olabilirler. Yardım istemekten kaçınırlar ve duygusal ihtiyaçlarını bastırmaya eğilim gösterebilirler.

Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal tepkileri sıklıkla sınırlarlar. Ebeveynlerinin yokluğuna veya ayrılmasına karşı sakin görünebilirler, ancak içlerinde duygusal bir uzaklık hissi taşırlar.

Ebeveynlerin davranışları, çocukların bağlanma stillerini büyük ölçüde etkiler. Ebeveyn davranışlarının bağlanma stillerini nasıl etkilediğine dair birkaç örnek:

Güvenli Bağlanma

  • Ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarını düzenli ve duyarlı bir şekilde karşılıyorsa.
  • Ebeveynler sevgi, şefkat ve anlayış göstererek çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılıyorsa.
  • Ebeveynler tutarlı bir şekilde sınırlar ve kurallar koyma konusunda adil bir yaklaşım sergiliyorsa.
  • Ebeveynler, çocuklarına güvenilir bir şekilde eşlik edip, onların duygusal dalgalanmalarına anlayışla yaklaşıyorsa.

Kaygılı Bağlanma

  • Ebeveynler sürekli olarak duygusal dalgalanmalar yaşayıp, çocuklarına karşı tahmin edilemez davranıyorlarsa.
  • Ebeveynler ilgi ve sevgiyi koşullu bir şekilde sunuyorlarsa (örneğin, çocuk sadece iyi davrandığında sevilir).
  • Ebeveynler arasındaki ilişkide sürekli çatışma ve belirsizlik varsa, çocuk kaygılı bir bağlanma geliştirebilir.

Kaçınmacı Bağlanma

  • Ebeveynler, çocuklarının duygusal ifadelerini bastırmalarını veya reddetmelerini teşvik ederlerse.
  • Ebeveynler, çocuklarının bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik kazanmalarını ön planda tutarlar, ancak duygusal ihtiyaçlarına fazla dikkat etmezlerse.
  • Ebeveynler, çocuklarına duygusal olarak uzak veya ilgisiz davranırlarsa.

Ebeveyn davranışları, çocuğun bağlanma stilini oluştururken temel bir rol oynar. Ancak önemli bir nokta şudur ki, bağlanma stilleri kesin bir kalıp içinde değildir ve zaman içinde değişebilir. Ebeveynler, çocuklarına duygusal destek ve güven sağlamak için çaba sarf edebilirlerse, çocukların bağlanma stilleri daha güvenli ve sağlıklı bir yöne evrilebilir. Ayrıca, ebeveynler arasındaki ilişkinin de çocuğun bağlanma stilini etkilediğini unutmamak önemlidir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BU DÜNYAYA ÇOCUK GETİRMEK

Ebeveyn Olma Tercihi & Kaygısı


Bu dönemde çocuk sahibi olmaya yönelik korkular ve görüşler, pek çok çift için oldukça yaygın konuşulan bir konu. Çocuk büyütmek, büyük sorumluluklar ve değişiklikler gerektiren bir deneyim, bu nedenle birçok insan için endişe kaynağı olması çok olağan.

Bazı insanlar, çocuk büyütmek için yeterli yeteneklere sahip olmadıkları konusunda endişe duyarlar. Bu, onların kendi yetileri hakkında bir özgüven eksikliği yaşamalarına neden olabilir. Ancak, çocuk büyütmek, deneyim kazandıkça ve ihtiyaç duyulan becerilerin öğrenilebildiği bir süreçtir.

çocuk sahibi olmak kaygısı

Çocuk sahibi olmanın, bireyin zaman ve özgürlüğünde büyük bir değişiklik yarattığı doğrudur. Bazı insanlar, çocuk sahibi olmanın kariyerlerine, sosyal hayatlarına ve kişisel özgürlüklerine sınırlama getireceğinden endişe ederler. Ancak, çocuk büyütmek, kişisel büyüme, sevgi ve anlam dolu bir deneyim getirebilir. Terapilerde zaman yönetimi ve destek sistemleri hakkında konuşmamız bu endişeleri azaltabiliyor. Çiftlere birlikte planlama yaparak, bireysel zamanlarını ve özgürlüklerini koruyabilecek stratejiler geliştirmelerini öneririm.

Bir çocuğun büyütülmesi, ekonomik olarak pek tabii bir yük oluşturabilmekte. Çiftlerin çocuk sahibi olmadan önce mali durumlarını değerlendirmeleri, bütçeleme yapmaları ve gerekirse destek aramalarını tavsiye ederiz. Araştırmalar, çocukların sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçları için mali kaynakların planlanmasının önemli olduğunu göstermektedir. İlk yıllarda bebek bezi, bebek bakımı ürünleri, sağlık masrafları ve eğitim gibi masrafların artması hayatın gerçekleri. Finansal zorluklar, çiftler arasında stres ve çatışmalara neden olan etkenler arasında üst sıralarda. Ancak, doğru bir mali planlama ve bütçeleme stratejisi ile bu endişelerin üstesinden de bir olarak gelinebilir.

Çocuk sahibi olmanın getirdiği geleceğe dair belirsizlikler de bazı insanlar için endişe kaynağı olabilmekte. Ebeveynler, çocuklarının sağlığı, mutluluğu, başarısı ve güvenliği konusunda endişe duyarlar. Bu endişeler normaldir, ancak çocukların büyüme sürecinde onlara destek olma ve onların ihtiyaçlarına cevap verme yeteneğimizin önüne geçmemelidir. Sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisi ve çocuğun güvenli bir ortamda büyümesi için önemli faktörleri seanslarda konuşabiliriz.

çocuk sahibi olmak kaygısı

Çocuk sahibi olmanın, bireyin kendi hayat deneyimlerini yitirmesine neden olabileceği endişesi de seanslarda yaygın gözlemlediğim bir durum. Çocukların bakımı ve büyütülmesi, zaman, enerji ve dikkat gerektiren bir süreçtir. Bu nedenle, bazı insanlar kendi bireysel hedeflerine ve ilgi alanlarına zaman ayıramayacaklarını düşünerek endişeye kapılabilirler. Ancak, çocuk sahibi olmak, yaşamın farklı bir aşamasına geçmek anlamında yeni deneyimlerin kaynağı da olabilir. Çocuğun büyümesiyle birlikte aile içindeki dengeyi bulmak da mümkündür. Yeni bir yaşam aşamasında bireylerin kendi ilgi alanlarına ve hedeflerine zaman ayırmalarının önemini her seans vurgulamaktayım. Araştırmalar gösteriyor ki; ebeveynlerin kendi ihtiyaçlarını da gözetmeleri çocuklarıyla daha iyi ilişkiler kurmalarına yardımcı olmakta.

Bu korkular ve görüşler, bireylerin geçmiş deneyimleri, öğretileri, değerleri ve beklentileriyle şekillenmektedir. Bireyler, bu konuda kendi duygularını ve ihtiyaçlarını açıkça ifade etmeli ve partnerleri/aileleri ile açık bir iletişim kurarak ortak kararlar almalıdır. Bu çatışma anlarını yönetebilmek ve kaynaklarınızı güçlendirmek adına bir ruh sağlığı uzmanından destek almak da önemlidir.

Unutulmamalıdır ki, çocuk sahibi olmak ya da olmamak her bireyin kendi görüşüne saygı duyulması gerekilen bir konudur.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

OKUL KAYGISI

Okulun ilk günü çocukların duygusal tepkiler göstermeleri oldukça yaygın bir durumdur. Bu tepkilerin nedenleri farklı olabilir ve ebeveynlerin bu konuda nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair bilinçli olmaları önemlidir.

Bazı Çocukların Okulun İlk Gününde Ağlamaları Olası ve Ağlamamak Kadar Normal

Okula gitmek, çocuklar için ayrılmak anlamına gelir ve bu ayrılık kaygısı yaratabilir. Anne ve babalarından ayrılmaktan endişe duyan çocuklar, bu kaygılarını gözyaşlarıyla ifade edebilirler.

Okula yeni başlayan çocuklar için okulun fiziksel ortamı, öğretmenleri ve arkadaşlarıyla tanışmak yeni ve korkutucu olabilir. Bu da endişe ve hüzün yaratabilir.

Bazı çocuklar sosyal durumlarda daha fazla kaygı yaşayabilirler. Okulun ilk günü, yeni insanlarla tanışma ve tanınmadık yüzlerden oluşan bir grup içinde olma durumu, bu çocuklarda ağlamalara yol açabilir.

Öğrenciler için öğretmenin ilgisi ve tutumu çok önemlidir. Eğer bir çocuk öğretmenden olumsuz bir tepki veya ilgisizlik hissederse, bu da ağlamalara neden olabilir.

Daha önceki olumsuz okul deneyimleri veya ayrılık kaygısı yaşamış çocuklar, yeni bir okula başlama durumunda daha hassas olabilirler.

Ebeveynlerin Yaklaşımı Ne Olmalı?

Destek ve Anlayış
Ebeveynler çocuklarının duygusal tepkilerini anlamalı ve desteklemelidirler. Çocuğunuzun bu dönemde daha fazla sevgi ve güvenceye ihtiyacı olabilir.

Hazırlık Süreci
Okula başlamadan önce çocuğunuzu hazırlamak önemlidir. Okulu ziyaret etmek, öğretmeni ve sınıf arkadaşları hakkında bilgi vermek çocuğun daha rahat hissetmesini sağlayabilir.

Güven Vermek
Çocuğunuza, okula gitmenin birçok çocuk için normal bir deneyim olduğunu ve kendisinin de bu deneyimi başarılı bir şekilde atlatabileceğini anlatmak önemlidir.

Olumlu Bir Ortam Yaratmak
Çocuğunuzun okulu olumlu bir şekilde algılamasına yardımcı olun. Okulu, yeni arkadaşlar edinme ve yeni şeyler öğrenme fırsatı olarak tanıtın.

Sabır Göstermek
Ebeveynler, çocuklarının duygusal tepkilerine sabırla yaklaşmalılar. İlk gün ağladıklarında onları teselli etmek ve desteklemek önemlidir.

Kaygı Yaşar İse O An Söylenebilecekler

Okulun güvenli bir yer olduğunu ve öğretmenlerin / diğer yetişkinlerin ona iyi bakacaklarını söyleyebilirsiniz

Çocuğunuzun duygusal tepkilerini anlayışla karşılayın ve onun duygusal deneyimlerini geçerli kabul edin. Ona hissettiği duyguları ifade etme ve paylaşma fırsatı verin.

Okula başlamayı heyecan verici bir macera olarak sunun. Yeni arkadaşlar edinme, yeni şeyler öğrenme ve eğlenme fırsatlarından bahsedin.

Okulun kapısında veya sınıfın kapısında onunla vedalaşırken pozitif ve neşeli bir şekilde davranın. “Okulda harika zaman geçireceksin ve ben senin dönüşünü sabırsızlıkla bekliyor olacağım” gibi olumlu mesajlar verin.

Çocuğunuzun okul hakkında sorular sormasına ve düşüncelerini paylaşmasına fırsat verin. “Okul senin için nasıldı?” veya “Bugün neler öğrendin, seni şaşırtan bilgiler oldu mu?” gibi sorularla onun deneyimini anlamaya çalışın.

Günlük bir rutin oluşturarak çocuğunuza okula gitme sürecini daha öngörülebilir hale getirin. Sabahları aynı sırayla giyinmek, kahvaltı yapmak ve okula gitmek gibi bir rutin oluşturmak çocuğunuzun kendini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.

Çocuğunuz anaokuluna başlıyor ise ona bir rahatlatıcı nesne vermek, örneğin sevdiği bir oyuncak veya bir mendil, onun okula gitme sürecini daha kolay atlatmasına yardımcı olabilir.

Eğer çocuğunuz ağlıyorsa, onunla duygusal bir şekilde iletişim kurun. “Üzgün olduğunu anlıyorum, ben de bazen bilmediğim şeylerde kaygılanırım ama sonra zamanla alıştığımı fark ederim, her şey zamanla yoluna girer” gibi cümlelerle ona destek olun.

Okulda ne yapacakları hakkında çocuğunuza bilgi verin. Hangi aktivitelerin onu beklediğini açıklamak, okula gitmeyi daha çekici hale getirebilir.

Okulun ilk gününden sonra çocuğunuzun deneyimini sık sık ama boğmadan konuşun. Onun duygusal ve sosyal gelişimini desteklemek için açık bir iletişim sürdürün.

Unutmayın ki her çocuk farklıdır ve ona özgü bazı reaksiyonlar geçici de olabilir. Eğer çocuğunuzun bu tepkileri uzun süre devam ederse veya daha ciddi sorunlar yaşarsa, bir uzmana başvurmak önemlidir. Çocuğunuzun okula uyum sağlaması ve duygusal olarak rahat hissetmesi için zaman ve destek gerekebilir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ANKSİYETE VE PANİK BOZUKLUK


Anksiyete Bozuklukları
Anksiyete bozuklukları, aşırı kaygı, korku ve endişe duygularını içeren bir grup psikiyatrik bozukluğu kapsar. DSM-5, anksiyete bozukluklarını aşağıdaki alt türlerde sınıflandırır:

Panik Bozukluk: Panik ataklarının tekrarlı olduğu bir bozukluk. Panik ataklar, ani ve yoğun korku nöbetleri ile karakterizedir. Bu ataklar sırasında kişinin kontrolünü kaybettiği ve fizyolojik semptomlar yaşadığı gözlenir.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu: Sosyal durumlarda yoğun kaygı hissi ile karakterizedir. Sosyal fobi olarak da bilinir ve sosyal etkileşimlerden kaçınma ile ilişkilidir.

Özgül Fobi: Belirli nesneler veya durumlar hakkında yoğun, mantıksız bir korku ve kaçınma tepkisi ile tanımlanır. Örnek olarak yükseklik korkusu veya uçak fobisi verilebilir.

Agorafobi: Açık alanlardan veya kalabalık mekanlardan korku ve kaçınma ile belirginleşen bir bozukluktur. Genellikle panik bozukluğu ile birlikte görülür.

Panik Bozukluk
Panik bozukluk, en belirgin şekilde panik atakların görüldüğü bir anksiyete bozukluğu türüdür. DSM-5’e göre, bir kişi panik bozukluğu tanısı alabilmesi için birden fazla beklenmedik panik atak yaşamış olmalıdır. Panik ataklar, bazı semptomlarla karakterizedir:

  • Kalp çarpıntısı, terleme, titreme
  • Göğüs ağrısı veya göğüste rahatsızlık
  • Nefes darlığı veya boğulma hissi
  • Baş dönmesi, bayılma veya sersemlik hissi
  • Ölüm korkusu veya çıldırma korkusu

Anksiyete ve panik bozuklukların tedavisinde farmakoterapi (ilaç tedavisi) ve psikoterapi (konuşma terapileri) gibi yöntemler kullanılır. İlaç tedavisi, antidepresanlar ve anksiyolitikler gibi ilaçları içerebilir. Psikoterapi ise bilişsel-davranışçı terapi (BDT), maruz bırakma terapisi ve rahatlama teknikleri gibi çeşitli terapi yöntemlerini içerebilir.

Tedavi, bireyin özgül durumuna ve semptomlarının şiddetine göre bir ruh sağlığı uzmanı tarafından uyarlanır, doğru tanı ve tedavi için güvenilir bir uzmana başvurmanın önemini unutmamak önemlidir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KORKUYORUM

FOBİ

Fobiler, genellikle korku ile karıştırılan ancak daha yoğun ve rahatsız edici olan bir tür anksiyete bozukluğu olarak kabul edilir. Fobiler, belirli nesnelere, durumlara veya koşullara karşı belirgin bir korku veya endişe duymakla karakterize edilir. Korku, genellikle aniden ortaya çıkar ve kişinin günlük yaşamını ciddi şekilde etkileyebilir.

Fobik reaksiyonlar, tehlike düzeyi ve sosyal veya kültürel bağlama orantısızdır. Bu nedenle, kişi belirli bir fobiye sahip olduğunda, bu nesne veya durumdan kaçınırlar veya yoğun bir korku ve endişe ile karşılaşırlar. Bu durum, kişinin sosyal, mesleki veya diğer önemli işlevsellik alanlarında sorunlara yol açabilir.

Fobilerin genellikle en az altı ay boyunca devam ettiği ve başka bir ruhsal bozukluğun semptomlarıyla daha iyi açıklanamayacağı kabul edilir. Örneğin, takıntılı düşünceler veya travmatik olayların hatırlatıcıları gibi diğer zihinsel sağlık sorunlarıyla karıştırılmamalıdır.

Yaygın Fobi Türleri
Fobiler çok çeşitli nesnelere veya durumlara odaklanabilir.

Yükseklik Korkusu (Akrofobi): Akrofobik bireyler, yüksek yerlere yaklaşmaktan, köprüleri geçmekten veya merdivenleri tırmalamaktan kaçınırlar. Bu fobi, yaşam boyu yaklaşık %6.4’lük bir yaygınlığa sahiptir.

Uçak Korkusu: Uçak fobisine sahip bireyler, uçağa binmekten kaçınırlar ve uçuş sırasında şiddetli bir düşme korkusu yaşarlar. Bu fobi, uçak yolculuklarının uzun süreli alternatiflerini tercih etmeye neden olabilir.

Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu): Topluluk önünde konuşma, topluluk içinde bulunma veya sosyal etkileşimlerden duyulan aşırı korku ve endişeyi içeren bir durumdur. Bu fobi, kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilir.

Kapalı Alan Korkusu (Klostrofobi): Kapalı veya dar alanlardan korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, nefes almada zorluk, terleme ve panik atak gibi fiziksel semptomlarla ilişkilendirilebilir.

Yabancı Korkusu: Yabancılardan veya yabancı kabul edilen nesnelerden duyulan korku veya nefreti ifade eder. Bu tür fobi, ırkçılığı içeren aşırı önyargıları içerebilir.

Yutma Korkusu: Bir şey yutarken boğulma korkusu yaşayan kişilerde görülür. Bu fobi, yemek yeme ve içme alışkanlıklarını olumsuz etkileyebilir ve kilo kaybına yol açabilir.

Örümcek Fobisi (Araknofobi): Örümcekler ve akrepler gibi böceklerden korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, kişinin belirli alanlarda kendini rahatsız hissetmesine neden olabilir.

Fobilerin Tedavisi
Fobilerin tedavisi, genellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT) ile yapılır. Uygun tedavi ile fobiler yönetilebilir. Tedaviye erken başlamak önemlidir.

Alıştırma/Maruz Bırakma terapi yöntemi, kişinin korktuğu nesne veya durumla yavaşça ve güvenli bir şekilde karşılaşmasını içerir. Bu, kişinin korkularıyla yüzleşmesine yardımcı olur ve tepkilerini kontrol etmeyi öğrenmelerine olanak tanır.

Bilişsel Terapi (BT) kişinin düşünce kalıplarını ve inançlarını incelemeyi ve olumsuz düşünceleri değiştirmeyi hedefler. Bu, fobik reaksiyonların altında yatan düşünsel süreçleri anlamalarına yardımcı olabilir.

Bazı durumlarda, antidepresanlar veya anksiyolitik ilaçlar gibi ilaçlar fobilerin semptomlarını hafifletmek için kullanılabilir. Ancak, ilaç tedavisi genellikle diğer terapilerle birleştirilir.

Fobilerin tedavisi, kişinin spesifik ihtiyaçlarına ve fobisinin türüne bağlı olarak değişebilir. Tedavi, bir uzman psikolog veya psikiyatrist tarafından yönlendirilmelidir. Erken tedavi, diğer anksiyete bozuklukları veya komorbid durumların gelişmesini önlemeye yardımcı olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İLK GÖRÜŞTE ARKADAŞLIK

Arkadaşlık, insanlar arası ilişkilerin temel taşlarından biri olup, sosyal yaşamın önemli bir parçasını oluşturur. Peki bir kişiyle ilk görüşte arkadaşlık nasıl mümkün olabilir? Bu soruya yanıt bulmak için bilimsel çalışmalar ve araştırmalar ışığında arkadaşlık olgusunu birlikte analiz edelim.

Birçok bilimsel veri ve araştırma, arkadaşlık kurma sürecini etkileyen faktörleri ortaya koymaktadır. Bilimsel araştırmalar, bu faktörlerin arkadaşlık olasılığını şekillendirdiğini göstermektedir. Ancak her arkadaşlık ilişkisi farklıdır ve kişisel dinamiklere dayanır, bu nedenle herkes için tek bir kural veya formül yoktur.

  1. İnsanlar, benzer ilgi alanlarına, değerlere ve kişilik özelliklerine sahip olanlarla daha fazla arkadaşlık kurma eğilimindedirler. Bu teori, arkadaşlıkların temelinde benzerliklerin olduğunu vurgular. Ortak hobiler, tutkular veya yaşam tarzları, bağların oluşmasına katkı sağlar.
  2. Arkadaşlık, güven ve iletişim temeli üzerine inşa edilir. Karşılıklı güven duygusu ve açık iletişim, arkadaşlık kurmayı kolaylaştırır. İyi iletişim becerileri, insanların arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmelerine yardımcı olur.
  3. Arkadaşlık, zaman içinde gelişen bir süreçtir. İnsanlar birlikte vakit geçirip deneyimler paylaştıkça, daha yakın ilişkiler kurarlar.
  4. Ortak değerler ve inançlar, arkadaşlık kurarken dikkate alınan önemli unsurlardır. Aynı değerlere sahip olmak, bağların derinleşmesine yardımcı olabilir.
  5. Kişilik uyumu, insanların daha kolay arkadaş olmalarına neden olabilir. Kişilik benzerlikleri, arkadaşlık ilişkilerini güçlendirebilir.
  6. Fiziksel yakınlık, arkadaşlık kurma olasılığını artırır. Aynı çevrede yaşayan veya çalışan kişiler, daha kolay arkadaşlık kurabilirler. İnsanlar, genellikle aynı sosyal ortamlarda bulunan kişilerle daha kolay arkadaşlık kurarlar. Ortak okul, iş veya hobiler gibi sosyal alanlar, arkadaşlık olasılığını artırır.
  7. Duygusal bağlanma, arkadaşlık ilişkilerinin duygusal derinliğini belirler. İnsanlar, birbirlerine duygusal olarak bağlandıklarında, arkadaşlık daha sağlam hale gelir.
  8. Arkadaşlar, sosyal destek sağlama ve stresle başa çıkma konularında önemli roller üstlenirler. Arkadaşlık ilişkileri, insanların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayabilir.
  9. Bazı araştırmalar, çocukluk arkadaşlıklarının yetişkinlikteki arkadaşlık ilişkilerini etkilediğini göstermektedir. Çocukluk döneminde oluşan arkadaşlıklar, uzun vadeli bağlantıları şekillendirebilir.

Bu bulgular, arkadaşlık olgusunun karmaşıklığını ve farklı boyutlarını vurgular. Her arkadaşlık farklıdır ve kişisel faktörler, deneyimler ve çevresel etmenler, bir kişinin kimlerle arkadaşlık kuracağını etkiler. Ancak bu araştırmalar, insanların arkadaşlık ilişkilerinin yaşamlarını önemli ölçüde etkilediğini ve insanlar arası ilişkilerin karmaşıklığını daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

Arkadaşlığın yararları ve dezavantajları da dikkate alınmalıdır:

  1. Arkadaşlar, duygusal destek sunarak insanların stresle başa çıkmasına yardımcı olabilirler. Zor zamanlarda insanların yanında olmaları, duygusal yükü hafifletir.
  2. Arkadaşlık, insanların sosyal bağlarını güçlendirir. Bu, insanların yalnızlık hissini azaltır ve kendilerini daha ait hissetmelerini sağlar.
  1. Arkadaşlar, insanların özsaygılarını artırabilir ve kendine güvenlerini yükseltebilirler. Olumlu arkadaşlık ilişkileri, kişinin kendini daha değerli hissetmesine yardımcı olabilir.
  2. Arkadaşlarla geçirilen zaman, paylaşılan deneyimlerle doludur. Bu deneyimler, yaşamı daha zengin ve anlamlı hale getirir.
  3. Arkadaşlar, sosyal becerilerin geliştirilmesine yardımcı olabilirler. İnsanlar, arkadaşlarının yanında iletişim becerilerini ve empatiyi geliştirme fırsatı bulurlar.

İyi seçilmiş arkadaşlar, yaşam kalitesini artırabilirken, zararlı arkadaşlıklardan uzak durmak önemlidir.

  1. Bazı insanlar, olumsuz arkadaşlık ilişkileriyle karşılaşabilirler. Bu ilişkiler, kişinin duygusal olarak kötü etkilenmesine ve stres yaşamasına neden olabilir.
  2. Arkadaş grupları, bazen sosyal baskıya neden olabilir. Bu, kişinin grup normlarına uymak zorunda hissetmesine ve kendi değerlerinden ödün vermesine yol açabilir.
  3. Bazı insanlar, arkadaşlıklara aşırı derecede bağımlı hale gelebilirler. Bu, kişinin kendi hayatını kontrol edememesine neden olabilir.
  4. Arkadaşlarla geçirilen zaman, bazen diğer önemli işlere harcanması gereken zamanı azaltabilir. Bu, dengesiz zaman yönetimine yol açabilir.

Olumsuz arkadaşlık ilişkileri ve bu ilişkilerin yarattığı duygusal stres, bireyler için gerçek bir zorluk olabilir. İşte bu tür sorunlarla başa çıkmak için psikolog olarak önerdiğim bazı adımlar:

  1. İlk adım, bu olumsuz arkadaşlık ilişkilerini tanımak ve onların sizin üzerinizdeki etkilerini anlamaktır. Kendinize şu soruları sorun: Bu ilişkiler beni nasıl etkiliyor? Duygusal olarak nasıl hissediyorum?
  2. Kendi sınırlarınızı ve değerlerinizi tanımlayın. Bu sınırları arkadaşlarınıza açıkça ifade edin ve bu sınırlara saygı göstermelerini isteyin. Sizden ödün vermeye veya istemediğiniz bir şeyi yapmaya zorlanmamalısınız.
  3. Bu tür zorlu arkadaşlık ilişkileriyle başa çıkmak için profesyonel yardım almayı düşünün. Bir psikolog ya da psikiyatrist, size duygusal destek sağlayabilir ve bu ilişkilerle başa çıkma konusunda size rehberlik edebilir.
  4. Olumsuz arkadaşlık ilişkilerinin yerine daha sağlıklı, destekleyici arkadaşlıklar kurmaya çalışın. İnsanlarla benzer ilgi alanlarına sahip olduğunuz gruplara katılın veya hobilerinizi paylaşabileceğiniz arkadaşlar edinin.
  5. Kendinizi geliştirme ve özsaygınızı artırma yollarını araştırın. Kendinizi daha iyi tanıdıkça, sağlıklı arkadaşlık ilişkilerini daha iyi seçebilir ve sizi kötü etkileyen ilişkilere daha az ihtiyaç duyarsınız.
  6. Arkadaşlarınızla geçirdiğiniz zamanı, diğer önemli işlerle dengelemeye çalışın. Bir zaman çizelgesi oluşturarak, iş, aile, kişisel bakım ve arkadaşlık gibi farklı alanlara dengeli zaman ayırın.
  7. Kendinize iyi bakmak, duygusal dayanıklılığınızı artırabilir. Sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyin, düzenli egzersiz yapın, dengeli beslenin ve yeterince uyuyun.
  8. Kendinizi eleştirmek yerine kendinizi kabul edin. Herkes hatalar yapabilir ve olumsuz ilişkilere düşebilir. Önemli olan, bu deneyimlerden öğrenmek ve kendinizi geliştirmektir.
  9. Aile üyeleri, diğer arkadaşlar veya topluluk destek grupları gibi destek ağlarından faydalanın. Sizi destekleyen insanlarla vakit geçirmek, olumsuz arkadaşlık ilişkilerinin oluşturduğu stresi azaltabilir.

Herkesin yaşamı boyunca olumsuz arkadaşlık ilişkileriyle karşılaşabileceğini unutmayın. Bu deneyimlerden öğrenmek ve kendinizi güçlendirmek önemlidir. Eğer bu ilişkiler sizin için gerçek bir sıkıntı haline gelirse, profesyonel yardım almak her zaman iyi bir seçenek olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DEPREM

Deprem, fiziksel hasarın ötesinde psikolojik etkilere de yol açan bir doğal afettir. Travma sonucunda kişilerde stres, korku, çaresizlik ve kaygı gibi duygusal tepkiler görülebilmektedir. Depremin ardından insanlar yaşadıkları yerde güvende hissetmekte zorlanabilirler. Güvenli alan kaybı, kişilerin güvendikleri yerlerin artık güvende olmadığına dair duygusal bir algı oluşturabilir.

Travma sonrası iyileşme süreci, bireyden bireye farklılık gösterecektir. Ancak, travmanın etkilerini hafifletmek ve geçişini kolaylaştırmak için bazı teknikler kullanmaktayım. Bunlar arasında psikoterapi, EMDR, destek grupları, meditasyon, birlikte derin nefesler alma ve fiziksel aktiviteler yer alabilmekte. Öncelik kişinin yaşadığı duygusal tepkileri tanımlaması ve ifade etmesini kolaylaştırmak, travmanın etkilerini azaltmaya yardımcı olmaktır.

Depremi Çocuklara Anlatabilirim
Depremin çocuklara anlatılması, onların yaş ve gelişim düzeyine uygun olmalıdır. Duygusal desteğin sağlandığı bir ortamda, basit ve anlaşılır bir dil kullanarak deprem hakkında bilgi verilmelidir. Gerçekleri çarpıtmadan, ancak çocuğun korku düzeyini artırmadan açıklamalar yapmak önemlidir. Çocukların sorularını cevaplarken sabırlı olunmalı ve onların duygusal tepkilerine duyarlılık gösterilmelidir.

Yas Süreci ve Uzamış Yas
Yas süreci, kayıp veya travma sonrasında yaşanan duygusal tepkilerin zaman içinde değişen bir dizi aşamadan geçmesini ifade eder. Bu aşamalar inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul şeklinde sıralanır ancak yas süreci bireyden bireye farklılık gösterebilir ve farklı zamansal süreçler gözlenebilir. Uzamış yas, normal yas sürecinin beklenenden daha uzun sürdüğü durumu ifade eder. Profesyonel yardım, yas sürecinde destek sağlamak için önemlidir.

Toplumsal Yas
Toplumsal yas, bir topluluğun veya toplumun geniş bir kesiminin bir olayın veya kaybın etkisi altında duygusal tepkiler göstermesidir. Depremler gibi doğal afetler toplumsal yas süreçlerine yol açabilir. Toplumsal yas, dayanışmayı artırabilir ve insanları bir araya getirebilir. Topluluk desteği ve kaynaklar, toplumsal yas sürecinde önemli bir rol oynayabilir.

Depremin travmatik etkileri ‘çok gerçek’ ancak, uygun bilimsel temelli yaklaşımlar ve duygusal destek ve yönlendirme ile bireyler ve toplumlar bu zorlu süreçlerle başa çıkabiliriz.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TÜKENMİŞLİK (BURNOUT)

”Yıllardır iş yerimde yoğun tempolu çalışmaktayım ve son birkaç aydır tuhaf bir his içindeyim. Sanki yetmiyor. Uzaklaşıyorum. Adeta enerjimin tükendiğini ve artık aynı performansı sergileyemediğimi, hatta sergilemeye mecalimin kalmadığını fark ettim. Motive olamıyorum. Bana neler oluyor?”

Tükenmişlik, hızlı tempolu yaşamlarımızın bir sonucu olarak; özellikle uzun süreli stres, yüksek iş yükü ve duygusal zorlanma gibi etkenlerin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan hem zihinsel hem fiziksel hem de duygusal bir tükenme halidir. Tükenmişlik yaşıyorsanız, normalde anlamlı bulduğunuz faaliyetlerde bulunmanın zor olduğunu fark edebilirsiniz.

”Son zamanlarda evde sürekli artan taleplerle başa çıkmaya çalışırken, enerjimin ve motivasyonumun gitgide azaldığını fark ettim. Eşim ve çocuklar beni görmüyor gibi, ya da ben onlara uzaklaştım bilmiyorum, içimden gelmiyor.”

“Tükenmişlik” terimi ilk kez 1970’lerde Herbert Freudenberger ve Christina Maslach tarafından kullanıldı. Bu durumu “duygusal tükenme, düşük kişisel başarı hissi ve duygusal mesafelenme” olarak tanımladılar. DSM-5’e göre, tükenmişlik sendromu genellikle “uzun süreli iş stresine bağlı olarak enerji kaybı, duyarsızlaşma ve azalmış kişisel başarı hissi” ile karakterizedir.

Burn out kişi yaşamına karşı duyarsızlaşır, duygusal olarak uzaklaşır ve motivasyonunu yitirir, başarı hazzı yaşayamaz.

”Son zamanlarda iş yerine gitmekten kaçınmaya başladım, işimi yapmaktan zevk alamıyorum ve bu da genel ruh halimi olumsuz etkiliyor. Evde de hiç bir işi yapmak istemiyorum, mümkün olsa eve de gitmeyeceğim”

Tükenmişliğin pek çok nedeni olabilir.

  • Yoğun iş yükü
  • Düşük destek düzeyi
  • Düşük özerklik hissi
  • İş ile özel yaşam arasındaki dengeyi sağlayamama

    gibi faktörler etkili olabilir.


    Ancak, bazen tükenmişliğin gizli sebepleri de olabilir. Örneğin, içsel değerlerle uyumsuz bir işte çalışmak veya duygusal ihtiyaçların ihmal edilmesi bu duruma zemin hazırlayabilir.

Tükenmişlikle başa çıkmak için;

İlk olarak, öz bakım pratikleri benimsemek önemlidir. Düzenli egzersiz, yeterli uyku ve sağlıklı beslenme tükenmişliği hafifletmeye yardımcı olabilir.

İkinci adım ise duygusal destek almak. Yakın ilişkilerdeki destek, terapi almak veya destek grupları bu süreçte size yardımcı olabilir.

Ne olduğunu anlamak ve ele almak, daha sağlıklı bir yaşam için adım atmaktır. Unutmayın ki tükenmişlik uygun terapi planı ve stratejilerle aşılabildiğinde geçici bir durum olabilir.

‘Hayattan keyif alamıyorum’ diyorsanız okumak için tıklayınız









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HAYATTAN KEYİF ALAMIYORUM

Günümüzün hızlı tempolu dünyasında, hayattan keyif alamama durumu birçok insanın yaşadığı bir zorluktur. Ancak bu durumun altında yatan psikolojik boyutlar ve çözüm yolları, psikoloji bilimi sayesinde aydınlatılmıştır. Hayattan keyif alamama durumu herkesin başına gelebilir, ancak bazı faktörler riski artırabilir. Stresli yaşam olayları, travmalar, genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler gibi etmenler bu durumu tetikleyebilir. Hayattan keyif alamama, genel yaşam kalitesini düşürebilir, iş ve ilişki performansını olumsuz etkileyebilir ve fiziksel sağlığı zayıflatabilir.

Terapinin bu süreçteki rolü büyük önem taşır

Terapi, hayattan keyif alamayan bireyler için önemli bir destek mekanizmasıdır. Bir uzman rehberliğinde yapılan terapi seansları, bireyin duygusal sorunlarını anlamasına ve çözmesine yardımcı olur.

Duygusal Farkındalık Geliştirir: Terapi, bireyin içsel dünyasını anlamasına ve duygusal tepkilerini fark etmesine yardımcı olur. Bu sayede negatif düşünceler ve duygularla başa çıkma becerileri gelişir.

Olumsuz İnançları Değiştirir: Terapi, bireyin kendine dair olumsuz inançlarını sorgulamasına ve bunları olumlu yönde değiştirmesine yardımcı olur. Bu da genel yaşam tatminini artırabilir.

Stres ve Anksiyeteyi Yönetmeyi Öğretir: Terapi, stresle başa çıkma stratejileri ve anksiyete yönetimi konusunda bireye pratik bilgiler sunar. Bu, genel yaşam kalitesini artırmada etkili olabilir.

Bireyler, hayattan daha fazla keyif almak için kendi başlarına da adımlar atabilirler

  • Kişisel ilgi alanları ve hobiler bulmak, yaşamdan keyif almayı artırabilir. Bu aktiviteler, ruh halini olumlu yönde etkileyebilir.
  • Düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve yeterli uyku, ruh halini iyileştirebilir. Fiziksel sağlık, zihinsel sağlıkla sıkı bir şekilde bağlantılıdır.
  • Aile ve arkadaşlarla zaman geçirmek, sosyal ilişkileri güçlendirmek ve destek almak hayattan keyif almayı artırabilir.
  • Duyguları ifade etmek ve paylaşmak önemlidir. Günlük yazma, sanatsal ifade veya terapi gibi yöntemler duygusal yükü azaltabilir.

Hayattan keyif alamamanın altında yatan nedenler çeşitlilik gösterebilir ve bireyseldir

Hayattan keyif alamama, depresyon, bipolarite ya da tükenmişlik gibi bir dizi psikolojik rahatsızlığın belirtisi olabilir. DSM-5’e göre, majör depresif bozukluk en az iki hafta süren sürekli düşük ruh hali, ilgi kaybı ve enerji eksikliği gibi belirtilerle tanımlanır. Daha hafif düzeyde keyif alamama, distimi adı verilen bir durumda da görülebilir.

Unutulmamalıdır ki, profesyonel bir ruh sağlığı uzmanından yardım almak gerçek bilgiye ulaşmada ve sağlıklı tedavide önemli bir rol oynar.

İlgili Depresyondayım mı? yazısını okumak için tıklayınız.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

OKB & OKKB

OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) ve OKKB (Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu) Nedir

Bugün sizinle sıkça karıştırılan, ancak farklı olan Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) hakkında konuşalım mı?

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)
OKB, obsesyonlar ve kompülsiyonlar şeklinde karakterize edilen bir kaygı bozukluğudur. Obsesyonlar, sürekli ve istenmeyen düşünceler, dürtüler veya zihinsel görüntülerdir. Bu düşünceler kişinin kontrolünde değildir ve genellikle rahatsız edici/endişe vericidir. Kompülsiyonlar ise obsesyonları gidermek için yapılan tekrarlayıcı davranışlardır. Bu davranışlar kısa süreli bir rahatlama sağlasa da uzun vadede kişiyi olumsuz bir döngüye sokar.

OKB’nin semptomları arasında el yıkama, sürekli düşünce denetimi, simetri düzenlemeleri, tekrarlayıcı sayma veya kontrol etme davranışları yer alabilir. Kişi bu takıntılı düşüncelerle ve kompulsiyonlarla mücadele etmeye çalışırken zamanını ve enerjisini büyük ölçüde tüketebilir.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB)
OKKB, bir kişilik bozukluğudur. Kişiler, aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik ve kontrol arayışı gibi özelliklere sahiptirler, genellikle esnek olmayan bir düşünce ve davranış kalıbı sergilerler.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) OKB ile karıştırılmamalıdır. OKKB, kişinin aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik, detaylara aşırı odaklanma ve esnek olamama gibi kalıcı kişilik özellikleri ile karakterizedir.

OKKB’ye sahip bir kişi, düzenli bir çalışma alanı yaratmak için saatlerini harcayabilir ve bu düzeni sıkı bir şekilde korumaya çalışabilir. Aynı zamanda, insanlarla olan ilişkilerinde de aşırı mükemmeliyetçilik ve düzenlilik arayışı gösterebilir, bu da ilişkileri olumsuz etkileyebilir.

Kişi OKKB’ye sahipse, her adımını aşırı özenle planlaması, işlerini başkalarının yapacağından daha fazla detayla kontrol etmesi ve mükemmel sonuçlar elde etmeye çalışması muhtemeldir.

DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) ve ICD-10 (International Classification of Diseases) gibi klinik rehberler, Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) tanı ve sınıflandırmasında standartları belirler.

OKB ve OKKB farklı rahatsızlıklar olup, tanı, semptomlar ve tedavi yaklaşımları açısından ayrılırlar. Bu iki durumun anlaşılması, doğru tanı ve etkili tedavi için önemlidir.

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB):

  • Anksiyete bozukluğu olarak sınıflandırılır.
  • Obsesyonlar (istenmeyen düşünceler) ve kompulsiyonlar (tekrarlayan davranışlar) içerir.
  • Obsesyonlar kişinin düşünce kontrolünün dışında ve genellikle rahatsız edici/endişe verici niteliktedir.
  • Kompulsiyonlar obsesyonların yarattığı kaygıyı geçici olarak azaltma amacı taşır, ancak uzun vadede olumsuz döngülere yol açabilir.
  • El yıkama, düşünce denetimi, simetri düzenlemeleri gibi semptomlar görülebilir.

Kontrol edilemeyen temizlik dürtüsü: Sürekli olarak el yıkama veya temizlik yapma düşüncesi ve bunun sonucunda zorlayıcı temizlik eylemleri.

Simetri ve düzen takıntısı: Her şeyin düzenli ve simetrik olması gerektiğine dair takıntılı düşünceler ve bu düzeni sağlama çabaları.

Kontrol kaybı korkusu: Sürekli olarak tehlikeli bir şey yapma, başkalarına zarar verme veya kontrol edemeyeceği kötü bir olayın gerçekleşmesi takıntıları ve bunlardan kaçınmak için çeşitli kompulsif eylemler.

Düşünce saplantıları: İstenmeyen düşüncelerin (cinsellik, şiddet içerikli) sürekli olarak akıl etmeye gelmesi ve bunlardan kaçınma çabaları.

“Hayatımın belirli dönemlerinde ben de OKB semptomları yaşadım. Özellikle stresli zamanlarda, sürekli el yıkama düşünceleri beni esir alırdı. Günlük yaşamda, herhangi bir yüzeye dokunduğumda veya dışarıda bir şeyler yedikten sonra, mikropların sürekli ellerimde olduğunu düşünürdüm. Bu takıntı beni rahatsız eder ve anksiyetem artardı. Bunu gidermek için sürekli ellerimi yıkama ihtiyacı duyardım.”

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB):

  • Kişilik bozukluğu olarak kabul edilir.
  • Aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik ve kontrol takıntıları ile karakterizedir.
  • Obsesyonlar ve kompulsiyonlar içermez, ancak kişinin yaşam tarzını etkileyebilir.
  • Esneklik eksikliği ve işbirliği zorluğu OKKB’nin belirgin özelliklerindendir.
  • Detaylara aşırı odaklanma ve esnek olamama gibi semptomlar görülebilir.

Düzen ve simetri takıntısı: Her şeyin aynı düzen içinde olması gerektiği inancı ve bu düzene takıntılı bir şekilde bağlılık.

Mükemmelliyetçilik: Her şeyin mükemmel olması gerektiği düşüncesi ve bu mükemmelliği elde etmek için aşırı çaba sarf etme.

Esnek olamama: Planların veya rutinlerin değişmesine karşı direnme ve esneklik göstermekte zorluk çekme.

Detaylara odaklanma: Detaylara dair aşırı titizlik ve bu detaylara takıntılı bir şekilde odaklanma.

İşbirliği yapmada güçlük: Diğer insanlarla işbirliği yapmakta zorluk çekme, çünkü başkalarının yönergelerine uyum sağlama ve onların katkılarını kabul etmede güçlük yaşama.

“Eskiden bir arkadaşım OKKB semptomları ile mücadele ediyordu. Her şeyi aşırı düzenli tutma ihtiyacı ve mükemmelliğe odaklanma onun günlük yaşamını etkiliyordu. İş yerinde çalışma düzenini planlamak için saatlerini harcıyor ve bileğinin incinmesine rağmen o plan değişmeden esneklik göstermek istemiyordu. Sosyal hayatında da bu durum onun ilişkilerini zorlaştırıyordu. Grup planlarını değiştirmek veya başkalarının fikirlerini kabul etmek onun için neredeyse imkansızdı.”

OKB ile OKKB’nin Farkları
-OKB, anksiyete bozuklukları sınıflandırmasında yer alırken, OKKB kişilik bozuklukları kategorisinde yer alır.
-OKB, obsesyonlar ve bunların giderilmesine yönelik kompulsiyonlarla karakterizedir. OKKB ise aşırı düzenlilik, mükemmelliyetçilik ve kontrol takıntılarına odaklanır, ancak obsesyonlar ve kompulsiyonlar içermez.
-OKB, anksiyete düzeyinde belirgin artışa neden olabilirken, OKKB daha çok kişinin yaşam tarzını ve sosyal ilişkilerini etkileyebilir.
-OKB’li kişiler, kompulsiyonlara yönelik geçici bir rahatlama elde etmek için takıntılarına göre hareket ederken, OKKB’li kişiler, esneklik göstermede zorluk yaşayarak kişisel ve profesyonel yaşamlarında sorunlarla karşılaşabilirler.

Bilişsel teoriler, OKB’nin temelinde kişilerin düşünceleri, inançları ve değerleri ile ilgili bozulmalar olduğunu öne sürer. Örneğin, “kötü düşünceler” ile ilgili aşırı tepkiler, kişinin kendi düşüncelerine yüklediği anlam ve önem ile ilişkilendirilir.

Nörobiyolojik araştırmalar, OKB’nin beynin belirli bölgelerinde ve nörotransmitter sistemlerindeki işlev bozukluklarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Serotonin ve glutamat gibi nörotransmitterlerin rolü üzerine yapılan çalışmalar, bu bozukluğun biyolojik temelini açıklamaya yardımcı olmuştur.

Kişilik teorileri, OKKB’nin temelinde kişinin çocukluk döneminden itibaren gelişen kişilik yapıları ve savunma mekanizmalarının rol oynadığını öne sürer.

Ayrıca genetik ve çevresel faktörlerin de bu bozuklukların ortaya çıkmasında etkili olduğunu biliyoruz. Kalıtımsal yatkınlığın ve çocukluk döneminde yaşanan travmatik olayların bu bozuklukların gelişimine katkı sağladığı düşünülmektedir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), OKB’nin tedavisinde etkili bir yöntemdir. BDT, kişinin takıntılarını ve kompulsiyonlarını tanımlamasına, onları sorgulamasına ve alternatif düşünce ve davranışlar geliştirmesine yardımcı olur. OKB’ye sahip bir kişi, terapi sürecinde takıntılarını ve kompulsiyonlarını yönetmeyi öğrenirken, günlük yaşamda daha işlevsel ve rahat bir deneyim yaşayabilir.

OKKB ise daha çok kişilik yapısal bir özellik olduğu için tedavisi daha zorlu olabilir. Terapi, kişinin mükemmeliyetçilik ve düzenlilikle ilgili esneklik geliştirmesine yardımcı olabilir. Aynı zamanda, OKKB’ye sahip bir bireyin yakın çevresi, anlayışlı olmalı ve mükemmeliyetçiliğe karşı sabırlı bir tutum sergilemelidir. Empati ve anlayış, kişinin OKKB ile başa çıkmasına ve daha rahat bir sosyal ilişki kurmasına yardımcı olabilir.

Eğer sizde ya da bir yakınınızda bu tür bir durum varsa, yapmanız gereken ilk adım, konusunda uzman bir klinik psikologdan yardım almaktır. Psikoterapi, OKB ve OKKB’nin yönetiminde etkili bir tedavi yöntemidir.

Eğer bir yakınınız bu durumla başa çıkıyorsa, anlayışlı olun ve onları yargılamadan destekleyin. Empati göstermek ve onların duygularını anlamaya çalışmak, onların tedavi sürecinde daha iyi bir ilerleme kaydetmelerine yardımcı olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

”ŞU AN MÜSAİT DEĞİLİM YAZAR MISINIZ”

İletişimdeki Değişen Dinamikler

İletişimdeki değişen dinamiklerin bir yansıması olarak karşımıza çıkan “telefonu açamama anksiyetesi” hakkında konuşalım mı? Son zamanlarda danışanlarımdan ve çevremdeki insanlardan gözlemlediğim kadarıyla, telefonla konuşmak yerine mesajlaşmayı tercih eden bireylerin sayısında artış olduğunu fark ettim.

“Teknolojinin hız ve kolaylık sunması, mesajlaşmayı telefon görüşmelerine tercih etmemin en önemli nedenlerinden biri”

Mesajlaşmanın hızlı ve kolay bir iletişim yöntemi olduğunu düşünülmekte. Araştırmalar, genellikle hızlı yanıtlar almak ve işleri daha hızlı halledebilmek için mesajlaşmayı tercih ettiğimizi göstermekte. Bu şekilde, karşı tarafla anında iletişim kurmak mümkün oluyor ve zaman tasarrufu sağlanıyor.

“Mesajlaşma, duygularımı ve düşüncelerimi daha iyi ifade etme fırsatı sunuyor, ayrıca silebiliyorum da”

Mesajlaşma, anlık olarak verilen bir tepki yerine düşünme ve düzenleme imkanı sunuyor. Telefon görüşmelerinde anlık olarak söylenen sözler geri alınamazken, mesajlaşmada yazılan metinler düşünülerek düzenlenebiliyor. Düşüncelerinizi netleştirmek ve kendinizi daha iyi ifade etmek için mesajlaşma yöntemini tercih ediyor olabilirsiniz.

“Sosyal kaygım var, mesajlaşmak daha güvenli geliyor”

Telefonla konuşmak, bazı bireyler için sosyal kaygıya neden olmaktadır. Anında gerçekleşen konuşmalar ve karşı tarafın anlık tepkilerini gözlemleme gerekliliği, bazı bireylerde endişe ve tedirginlik yaratabilir. Mesajlaşma ise bu kaygıyı azaltabilir, çünkü tepkiler anlık olarak görülemez ve daha kontrollü bir iletişim ortamı sağlanır.

“Sanal dünyada nasıl görünmek istersem öyleyim”

Bireyler, sanal ortamda kendilerini olduklarından daha farklı gösterme seçeneği bulabilmektelerdir. Bu onları daha rahat hissettirebilir. Ancak bu durum, gerçek bir ilişki kurma becerilerinin zayıflamasına ve sosyal izolasyonun artmasına neden olabilmekte.

Telefonu açamama anksiyetesi, iletişimdeki değişen dinamiklerle birlikte ortaya çıkan bir durumdur. Sosyal anksiyete bozukluğu, genel anksiyete bozukluğu veya iletişim becerilerindeki zayıflıklar, telefonu açamama anksiyetesinin temelini oluşturabilir. Bu konuda bir ruh sağlığı uzmanına danışmanız, doğru tanı ve tedavi süreci için önemlidir. Bir psikolog ile çalışmak, iletişim becerilerinizi güçlendirme ve anksiyetenizi yönetmenize yardımcı olabilir.

  1. Öncelikle rahat hissettiğiniz kişilere telefonla konuşmayı deneyebilir, ardından zorlandığınız durumlarla yavaş yavaş yüzleşebilirsiniz.
  2. Anksiyetenizin nedenlerini ve tetikleyicilerini belirlemeye çalışın. Geçmişte yaşadığınız olumsuz bir deneyim, telefonla iletişim kurarken yanlış anlaşılmış veya eleştirilmiş olma korkusu gibi faktörler anksiyetenizi besleyebilir. Bu nedenleri fark etmek ve üzerinde çalışmak önemlidir.
  3. Kendinizi destekleyici düşünceler geliştirmek için çaba gösterin. Kendinize olumlu mesajlar verebilirsiniz, olumlu kognisyonlar belirlemek anksiyetenizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

Telefonu açamamanın nedeni her bireyin deneyimleri ile farklılık gösterebilir. Önemli olan, kendimizi ve diğer insanları anlamaya ve desteklemeye devam etmek, iletişim becerilerimizi geliştirmek ve sağlıklı iletişim kurabilmeyi öğrenmektir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HAYATIN ALTÜST OLMASI

Hayatın iniş çıkışları, zaman zaman hepimizi endişelendiren bir konu olabilmekte. Belirsizlikler, kontrolsüzlük hissi ve beklenmedik olaylar karşısında duyulan korku, hayatımızın birçok alanında bizimle. Bu iniş ve çıkışlarla dolu yolculukta, hayatın altının üstünden daha iyi olmadığı ne malum? Belki de altüst olan hayat, bizi yeni başlangıçlarla tanıştırır, içimizdeki gücü keşfetmemizi sağlar ve gelişimimiz için fırsatlar sunar.

Korkunun Altında Yatan Psikolojik Mekanizmalar
Hayatın belirsizlikleri ve değişimlerle dolu olması, insan zihninde korkunun temelini oluşturur. Bu durum, beynimizin tehlikeleri algılayan bir bölümü olan amigdala ile yakından ilişkilidir. Amigdala, evrimsel süreçte hayatta kalma şansımızı artırmak için tehlikeleri tanımamızı ve onlardan kaçınmamızı sağlayan bir beyin kısmıdır.

Ancak amigdala bazen modern dünyada tehlikeli olmayan durumları bile tehdit olarak algılayabilir ve gereğinden fazla tepki gösterebilir. Örneğin, belirsiz bir gelecek, iş kaybı veya ilişki sorunları gibi durumlar amigdalanın tetiklenmesine ve altüst olma korkusuna neden olabilir. İşte bu noktada, başa çıkma mekanizmalarımız ve zihnimizin esnek olması önem kazanır.

Dirençli ve Değişime Uyumlu
Psikolojik dayanıklılık (resilience), stresle başa çıkma yeteneği ve değişime uyum sağlama kapasitesidir. Bu konuda yapılan araştırmalar, esnek insanların hayatın zorluklarıyla daha iyi başa çıktığını ve stresi daha az hissettiğini göstermiştir.

Psikologlar, insanların hayatlarındaki olumsuz olaylar karşısında nasıl daha esnek ve dirençli olabileceklerine odaklanmışlardır. Pozitif psikoloji, kişisel güçlü yanları ve anlam odaklı yaşamı vurgulayarak, olumsuzluklarla baş etme becerilerini güçlendirmeye çalışır. Böylece, hayatın altüst olmasından korkan bireyler, içsel kaynaklarına yönelerek bu zorluklarla daha iyi başa çıkabilirler.

Kendi Yolculuğundasın
Hayatın inişli çıkışlı yollarında ilerlerken, her birimizin kendi yolculuğunu yaşadığını unutmamak önemli. Herkesin hayatında farklı deneyimler, hedefler ve sınavlar vardır. Bir başkasının hayatına özenmek veya onunla kıyaslamak, kendi mutluluğumuzu gölgeleyebilir. Bu tür kıyaslamaların öz saygıyı azaltabileceğini ve hayatın altüst olmasından daha çok korkmamıza neden olabileceğini seanslarımda da gözlemlemekteyim.

Unutmayın ki hayatın altüst olması, aslında büyüme ve dönüşüm için bir fırsattır. İçinde bulunduğunuz durumu kabul ederek, güçlü yönlerinizi kullanarak ve dirençli/esnek bir ruhla yola devam ederek, hayatın iniş çıkışlarını daha iyi yönetebilirsiniz.

Kendi içsel kaynaklarınızı keşfetmek ve değişime uyum sağlamak için kendi terapi yolculuğunuza bir adım atmaya ‘hazırsanız başlayabiliriz’.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EVCİL HAYVANIM BEN OLMADAN YAPAMAZ


Tatillerde uzun süreli veya gün içinde evcil hayvanlarımızı bırakmak zorlayıcı bir deneyim olabilmekte. Bu yazıda, bu zorlukları anlamak ve psikoloji temelli bilimsel verilerle desteklenen önerilere odaklanacağız.

Bir hayvanın bakımını üstlenmek ve onunla vakit geçirmenin psikoloji üzerindeki bazı olumlu etkilerini konuşarak başlayalım mı?

  • “Stresin etkilerini azaltan bir evcil hayvana sahip olmak, insanlarda daha düşük kortizol seviyeleri, daha düşük tansiyon ve daha düşük kalp hızıyla ilişkilendirilmiştir. Evcil hayvanlarla etkileşim, stresle başa çıkma mekanizmalarını geliştirir ve ruh halini düzeltir.” (Beetz, Uvnäs-Moberg, Julius, & Kotrschal, 2012)
  • “Hayvanların varlığı, sosyal destek sağlar ve birçok insan için duygusal bağ oluşturur. Evcil hayvan sahipleri, hayvanlarının onlara sevgi ve destek sunduğunu hisseder ve bu da psikolojik iyilik hallerine katkıda bulunur.” (Herzog, 2011)
  • “Evcil hayvanlar, sosyal etkileşimi artırır ve insanlar arasında iletişimi kolaylaştırır. Örneğin, köpek sahipleri yürüyüşe çıktıklarında diğer köpek sahipleriyle etkileşim kurabilir ve bu, sosyal bağları güçlendirir.” (Wood, Giles-Corti, & Bulsara, 2005)
  • “Hayvanlarla etkileşim, serotonin ve oksitosin seviyelerini artırır ve psikolojik iyilik hallerini destekler. Evcil hayvan sahipleri, hayvanlarıyla zaman geçirdiklerinde daha mutlu hisseder ve depresyon ve anksiyete semptomlarının azaldığını bildirir.” (McNicholas & Collis, 2000)

Bu veriler, evcil hayvan sahipliğinin psikoloji üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Evcil hayvan sahipliği terapötik bir yöntem olarak da kullanılmakta ve psikoterapi süreçlerine destek sağlayabilmektedir.

Ayrılma Kaygısı ve Duygusal Bağlantı
Evcil hayvanlarımızla aramızda güçlü bir duygusal bağ vardır ve ayrılma kaygısı gibi duygusal zorluklar yaşayabiliriz.

Psikolojik olarak, ayrılık kaygısı genellikle “ayrılık anksiyete bozukluğu” olarak adlandırılan bir durumla ilişkilendirilir. Bu bozukluk, DSM-5 (Amerikan Psikiyatri Derneği’nin Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) tarafından tanınan bir bozukluktur. Bu bozukluğa sahip olan kişiler, evcil hayvanlarından ayrı kaldıklarında aşırı endişe ve stres yaşayabilirler.

Ayrılık kaygısı birçok farklı etkene dayanabilir. Çocukluk dönemindeki aile dinamikleri ve yetişme tarzıyla ilişkilendirilebilir. Araştırmalar, çocukluk döneminde güvensiz bağlanma tarzına sahip olan bireylerin, yetişkinlikte ayrılık kaygısı yaşama olasılığının daha yüksek olduğunu göstermiştir.

Örneğin, aşırı koruyucu ve aşırı bağımlı bir ebeveynlik tarzı, çocuğun bağımsızlık duygusunu engelleyebilir ve onun ayrılık kaygısını artırabilir. Bu tarzda yetişen bireyler, ileriki yaşamlarında da başkalarına olan güvenlerini kolayca sürdüremeyebilir ve ayrılık kaygısı yaşama eğiliminde olabilirler.

Evcil hayvanlar, birçok insan için sadakat, sevgi ve destek kaynağıdır. Onlarla olan bağlarımız, güvenli bir bağlanma duygusu oluşturabilir ve onları ailemizin bir parçası hissetmemize yol açabilir. Bu nedenle, evcil hayvanlardan ayrılmak, bazı insanlar için güçlü bir duygusal stres kaynağı haline gelebilir.

Evcil hayvanlarımızın bize olan ihtiyacı düşüncesi de ayrılık kaygısını etkileyebilir. Birçok insan, evcil hayvanlarının kendilerine bağımlı olduğunu düşünür ve onları terk etmek veya yalnız bırakmak konusunda suçluluk duygusu yaşayabilir. Bu düşünce, ayrılık kaygısının artmasına katkıda bulunabilir.

Evcil hayvan sahipleri, evcil hayvanlarıyla bir bağ oluşturur, bu bağ ve güvenlik duygusu, ayrılık anında zedelenebilir ve ayrılık kaygısına neden olabilir. Bu kaygı, evcil hayvanımızın bakımını başkasına emanet ettiğimizde daha da artabilir. Ancak, aşağıdaki stratejileri kullanarak bu kaygıyı hafifletebiliriz:

  1. Evcil hayvanınızla olan ayrılıkları kademeli olarak artırarak onu alıştırmaya çalışın. Kısa süreli ayrılıklarla başlayın ve süreyi zamanla artırın.
  2. Evcil hayvanınızın güvende olduğunu bildiğinden emin olun. Onlara rahat bir alan sağlayın ve güvende olduklarını hissettirecek oyuncaklar veya eşyalarla çevreleyin.
  3. Evcil hayvanınızın ayrılık anında ne zaman gerçekleşeceğini öngörmelerine yardımcı olacak işaretler oluşturun. Örneğin, her ayrılma öncesi belirli bir işareti kullanabilirsiniz.
  4. Evcil hayvanlarımızı bırakacağımız bakıcıyı dikkatlice seçmek önemlidir. Güvendiğimiz, hayvanlarla iyi iletişim kurabilen birini tercih etmek, kaygımızı azaltabilir.
  5. Evcil hayvanımızı bırakacağımız yer veya bakıcı ile önceden tanışmak, hem bizim hem de hayvanımızın rahatlamasına yardımcı olabilir. Bu tanışma sürecinde, bakıcıyla iletişim kurmamıza ve beklentilerimizi paylaşmamıza olanak sağlar.
  6. Evcil hayvanımızı bırakacağımız yerde bir geçiş dönemi oluşturmak, adaptasyon sürecini kolaylaştırabilir. Önceden belirlenmiş zaman dilimlerinde hayvanımızı bırakacağımız yerde bırakarak, onun yeni ortama alışmasını sağlayabiliriz.
  7. Evcil hayvanınızı işe/kahveye gitmeden önce iyi bir egzersiz seansıyla yorarak enerjisini boşaltmasını sağlayın. Bu, onları daha sakin ve rahatlatıcı bir ayrılık sürecine hazırlayabilir.
  8. Evcil hayvanınıza net bir rutin ve sınırlar sağlamak, onlara güvende olduklarını hissettirebilir. Bu, ayrılık anında daha az kaygı yaşamalarına yardımcı olabilir.

Kendi Duygusal İhtiyaçlarımızı Yönetmek
Evcil hayvanlarımızı bırakırken, kendi duygusal ihtiyaçlarımızı da göz önünde bulundurmak önemlidir. Ayrılma kaygınızı yönetmek için aşağıdaki önerileri dikkate alabilirsiniz:

  1. Ayrılma kaygısını anlamak, başa çıkma sürecinde önemlidir. Ayrılma kaygısının belirtilerini ve nedenlerini öğrenmek, duygularınızı anlamanıza ve yönetmenize yardımcı olabilir.
  2. Ayrılma kaygısı genellikle güvensiz bağlanma ile ilişkilidir. Kendinizi güvende hissetmenizi sağlayacak sağlıklı ve destekleyici ilişkiler kurmaya çalışın.
  3. Kendinize zaman ayırmak, kendi ihtiyaçlarınızı ve duygusal refahınızı önemsemek anlamına gelir. Kendi ilgi alanlarınıza yönelin, hobiler edinin ve kendinize iyi bakın. Bu, bağımsızlık duygusunu güçlendirebilir ve ayrılma kaygısını hafifletebilir.
  4. Kendinizi güçlü hissetmek, ayrılma kaygısını yönetmek için önemlidir. Kendi iç kaynaklarınızı güçlendirmek için meditasyon, derin nefes alma, gevşeme teknikleri veya yoga gibi stres azaltıcı aktiviteleri deneyebilirsiniz.
  5. Ayrılma kaygısıyla başa çıkmak için yavaş ve kademeli olarak ayrılma deneyimlerine maruz kalmak etkili olabilir. Örneğin, kısa süreli ayrılıklarla başlayarak zamanla süreyi artırabilirsiniz. Bu, kaygı seviyelerinizi azaltmaya yardımcı olabilir.
  6. Evcil hayvanımızı bıraktıktan sonra, bakıcımızla iletişimi sürdürmek önemlidir. Güncellemeler almak, fotoğraflarını görmek ve onun iyi olduğunu bilmek duygusal olarak bizi rahatlatabilir.

Ayrılık kaygısı ciddi bir sorun haline gelirse, bir klinik psikolog veya terapistten destek almak önemlidir. Profesyonel yardım, bireysel ihtiyaçlarınıza göre daha uygun ve etkili stratejiler sunabilir.

Unutmayın, her bireyin deneyimleri ve ihtiyaçları farklı olabilir. Size en uygun olan yöntemleri deneyerek kendi kişisel yolunuzu bulmanız önemlidir.

🐾❤️

Kaynaklar:

Beetz, A., Uvnäs-Moberg, K., Julius, H., & Kotrschal, K. (2012). Psychosocial and psychophysiological effects of human-animal interactions: The possible role of oxytocin. Frontiers in Psychology, 3, 234.

Herzog, H. (2011). The impact of pets on human health and psychological well-being: Fact, fiction, or hypothesis? Current Directions in Psychological Science, 20(4), 236-239.

McNicholas, J., & Collis, G. M. (2000). Dogs as catalysts for social interactions: Robustness of the effect. British Journal of Psychology, 91(1), 61-70.

Wood, L., Giles-Corti, B., & Bulsara, M. (2005). The pet connection: Pets as a conduit for social capital? Social Science & Medicine, 61(6), 1159-1173.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan


MEZUNLARA MEKTUP VAR

Sevgili Mezunlar,

Öncelikle mezuniyetinizi kutlarım!

Bu mektubu, üniversite mezunu olarak geleceğe dair kaygılar yaşayanlarınıza ithaf etmek istiyorum. Ülkemizdeki birçok mezun, mezuniyet sonrası ne yapacaklarını, hangi yolda ilerlemeleri gerektiğini ve hatta kim olduklarını bile bilmeden büyük bir belirsizlik içerisine düşebilmekte. Ancak, bu zorlu dönemde unutmayın ki mutsuzluk yerine umut, kafa karışıklığı yerine kendi iç sesinizi dinleme ve keşfetme zamanıdır.

Mezuniyet sonrası dönem, kendinizi keşfetmek için bir fırsattır. Kim olduğunuzu, neye ilgi duyduğunuzu, güçlü yönlerinizi ve tutkularınızı bulmaya odaklanın. Belki de yeni bir hobi veya aktiviteyle tanışarak kendinizi daha iyi anlayabilirsiniz. Bu süreçte kendinizi sorgulayın, iç sesinizi dinleyin ve kendi değerlerinizle uyumlu bir gelecek inşa etme yolunda ilerleyin.

“Gerçek potansiyelimize ulaşmak, özümüzü keşfetmekle başlar.” – Carl Jung

Büyük hedeflerinizi kovalarken, küçük adımlarla başlamak önemlidir. Hedeflerinizi parçalara böler ve her birine odaklanırsanız, ilerleme kaydetmek daha kolay olacaktır. Küçük başarılar, motivasyonunuzu artırarak ilerlemenizi destekleyecektir. Unutmayın, her yolculuk küçük adımlarla başlar.

“Her büyük yolculuk, bir adımla başlar.” – Lao Tzu

Gelecekle ilgili kaygılarınızın olumsuz düşüncelerden kaynaklandığını unutmayın. Negatif düşünceleri fark etmek ve bunları olumlu düşüncelere dönüştürmek önemlidir. Gelecekte başarısız olacağınızı düşündüğünüzde, başarılarınızı hatırlayın ve kendinize güveninizi yeniden kazanın. Olumsuz düşünceleri yakalamak ve değiştirmek, geleceğe daha olumlu bir bakış açısıyla yaklaşmanızı sağlayacaktır.

“Olumsuz düşüncelerinizin sadece farkında olun ve onları değiştirebilirsiniz.” – Wayne Dyer

Gelecek kaygısıyla başa çıkmak zor olabilir, ancak yalnız değilsiniz. Çevrenizdeki destek sistemini kullanın. Aileniz, arkadaşlarınız veya bir psikolog size yardımcı olabilir. Sizi anlayan, destekleyen ve yol gösteren insanlarla iletişim kurarak içsel gücünüzü keşfetmenize yardımcı olacak destek bulabilirsiniz. İhtiyaç duyduğunuzda destek aramaktan çekinmeyin.

“Yalnız gitmek daha hızlı olabilir, ancak birlikte gitmek daha uzağa götürür.” – Helen Keller

Sevgili mezunlar, unutmayın ki bu dönem geçici ve herkesin kendi yolunda yaşadığı farklı deneyimleri içermekte. Kendinize zaman tanıyın, sabırlı olun ve yolu keşfederken keyif almaya bakın. Kendinize inanın, potansiyelinizin farkına varın ve geleceğe birlikte umutla bakmayı seçelim.

Sevgiyle kalın,
Psk. Ecem Sercan











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ERGENLİĞİM SINAVLARLA GEÇİYOR

Ergenlik dönemi, gençlerin kimliklerini bulmaya çalıştıkları ve birçok değişim ve baskıyla karşılaştıkları karmaşık bir dönemdir. Bu dönemde girilen sınavlar, ergenlerde gizli ya da çok belirgin şekilde kaygıya neden olabilir.

Sınav dönemindeki ergen danışanlarımdan gördüğüm yaygın kaygıları ve çözüm önerilerini sizlerle de paylaşmak isterim.

  1. Başarısızlık korkusu: Sınavlarda başarısız olacaklarından endişe edebilirler. Bu kaygı, düşük notlar almak, gelecekteki hedeflerine ulaşamamak veya toplumdaki beklentileri karşılayamamak gibi düşüncelerle kendini gösterebilir.

Çözüm: Başarının sadece sınav sonuçlarıyla ölçülmeyen bir kavram olduğunu anlatmak önemlidir. Onlara destekleyici bir ortam sağlamak, hedeflerini belirlemelerine ve kendi potansiyellerini keşfetmelerine yardımcı olabilir.

  1. Rekabet baskısı: Sınavlarda diğer öğrencilerle rekabet etmek, ergenlerde kaygıyı artırabilir. Sıralama, notların karşılaştırılması ve akranlar arasındaki rekabet, gençlerin kendilerini yetersiz hissetmelerine neden olabilir.

Çözüm: Rekabet yerine kişisel gelişime odaklanmalarını teşvik etmek önemlidir. Öğrencilere, kendi ilgi alanlarına ve yeteneklerine odaklanmalarını, kendileriyle yarışmalarını ve sürekli kendilerini geliştirmeye çalışmalarını öğütlemek kaygıyı azaltabilir.

  1. Rutinde değişim: Sınav öncesinde stres, sınav anında odaklanma sorunu, test kaygısı, karın ve baş ağrısı, uykusuzluk, iştahsızlık veya yeme krizleri gibi belirtiler gösterebilirler.

Çözüm: Kaygıyı azaltmak için gevşeme tekniklerini öğrenmelerine yardımcı olabilirsiniz. Derin nefes almak, meditasyon, yoga gibi teknikler stresi azaltabilir. Ayrıca düzenli egzersiz yapmalarını ve sağlıklı yaşam tarzını sürdürmelerini teşvik edebilirsiniz.

  1. Mükemmeliyetçilik: Bazen ebeveynlerin yüklediği, bazen kendilerinde var olduğu şekli ile sınavlarda mükemmeliyetçilik beklentileri oluşabilir, kendilerine aşırı yüklenebilirler. Her zaman mükemmel sonuçlar elde etmek ve her alanda başarılı olmak isteme eğiliminde olabilirler.

Çözüm: Ergenlere mükemmeliyetçilik yerine gerçekçi hedefler belirlemelerini ve kendilerine daha esnek bir yaklaşım benimsemelerini öğütleyin. Hataların doğal olduğunu ve bunlardan öğrenme fırsatı olduğunu vurgulayın.

Eğer sizin ya da tanıdığınız birinin sınav kaygısı ciddi bir düzeyde ise, bir uzmana başvurmak faydalı olabilir. Psikologlar, psikiyatristler veya rehberlik hizmetleri, ergenlere kaygıyla başa çıkmaları için destek sağlayabilir ve gerekirse uygun tedavi yöntemlerini önerebilir.

Sınav öncesi, sınav anı ve sınav sonrasına dair önerilimi okumak için tıklayınız










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DEPRESYONDAYIM? MI?

Son yıllarda depresyon terimi, maalesef gerçek anlamından uzak bir şekilde kullanılmaya başlandı. Gün içindeki normal duygusal iniş çıkışları “depresyon” olarak tanımlayan bir çok kişi duymaktayım. Bu nedenle, bugün sizlerle depresyonun gerçek yüzünü ve bu sorunla mücadele eden kişilere nasıl yardımcı olabileceğimizi konuşmak istiyorum.

Depresyon, duygusal, fiziksel ve bilişsel olarak ciddi bir sıkıntıya neden olan bir ruh hali bozukluğudur. Bu durum, normal hayat faaliyetlerini etkileyebilir ve insanların iş, ilişkiler ve kişisel refahlarına zarar verebilir. Ancak son zamanlarda, bu terim yaygın bir şekilde abartılı bir biçimde kullanılmaya başlandı ve herhangi bir hüzün veya üzüntü anında insanlar “depresyondayım” demeye başladı. Bu yanlış kullanım, depresyonun ciddiyetinin ve öneminin göz ardı edilmesine yol açabiliyor.

Depresyon, “kötü gün” değildir.

Depresyon, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’na (DSM-5) göre, en az iki hafta boyunca süren depresif ruh hali veya ilgi ve zevk kaybı ile karakterize edilen bir ruh hali bozukluğudur. Bu ruh hali bozukluğu, günlük işlevleri, ilişkileri ve yaşam kalitesini etkileyebilir.

Depresyonun belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebilir, ancak yaygın olarak şu semptomlar görülebilir:

  1. Sürekli üzgün, hüzünlü veya boş hissetme
  2. İlgi ve zevk kaybı
  3. Enerji eksikliği ve sürekli yorgun hissetme
  4. Uyku problemleri (uykusuzluk veya aşırı uyuma)
  5. İştah değişiklikleri, kilo kaybı veya kilo alımı
  6. İçsel huzursuzluk
  7. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü
  8. Değersizlik, suçluluk duyguları veya düşünceleri
  9. Ölüm veya intihar düşünceleri

Depresyon, çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir. Genetik yatkınlık, çevresel stresörler, travmatik olaylar, beyin kimyasındaki dengesizlikler gibi etkenler depresyonun ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Birçok insan depresyonla mücadele ederken, onlara empati göstermek ve destek olmak son derece önemlidir.

Depresyonu ciddiye almak, bu konuda farkındalık yaratmak ve insanları anlamak için bilimsel verilere dayalı bir yaklaşım benimsememiz gerekiyor. Depresyon, “kendini iyi hissetmek için biraz çaba harcaman gerekiyor” demekle çözülebilecek bir sorun değildir.

Depresyonun birçok nedeni olabilir. Genetik faktörler, beyin kimyasındaki dengesizlikler, çocukluk travmaları, stresli yaşam olayları ve kronik fiziksel hastalıklar gibi etkenler depresyonun gelişimine katkıda bulunabilir. Beyindeki serotonin, norepinefrin ve dopamin gibi nörotransmitterlerin dengesizliği de depresyonla ilişkilendirilmektedir.

Depresyonun tedavisi mümkündür ve çeşitli yöntemler kullanılarak desteklenir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) gibi terapi yöntemleri depresyonun tedavisinde etkili olabilir. Ayrıca, antidepresan ilaçlar, beyin kimyasındaki dengesizlikleri düzenlemeye yardımcı olabilir. Bu tedavi yöntemleri genellikle birlikte kullanılır ve bireysel ihtiyaçlara göre uyarlanır.

Depresyonun toplum üzerindeki etkisi de büyüktür. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, depresyon dünya genelinde yaygın bir sorundur ve yaklaşık 300 milyon kişiyi etkiler. Depresyonun ekonomik etkisi de önemlidir, iş kayıpları, iş veriminde azalma ve sağlık hizmetlerine olan yüksek maliyetler gibi faktörlerle ilişkilidir.

Depresyon gerçek bir mücadeledir ve hafife alınmamalıdır, depresyon hakkında doğru bilgileri paylaşmamız ve insanları bu konuda bilinçlendirmemiz önemlidir.

Eğer depresyonla mücadele ediyorsanız veya bir yakınınız bu sorunla karşı karşıyaysa, lütfen profesyonel yardım almayı önemseyin. Unutmayın, depresyon tedavi edilebilir.

Umarım bu yazı, depresyon hakkında gerçek bir farkındalık yaratmaya yardımcı olur, doğru bilgiye dayalı destek ve empati, yardımcı olmanın en etkili yollarından biridir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GÜNLÜK STRESLE BAŞA ÇIKMA İPUÇLARI


Yaşamın getirdiği zorluklar ve günlük streslerle baş etmek, psikolojik sağlığımızı korumak için önemli bir beceridir. Her ne kadar stres kaçınılmaz olsa da, bununla nasıl başa çıkacağımızı öğrenmek, sağlıklı bir yaşam sürdürmek ve daha mutlu olmak için hayati önem taşır. Bu blog yazısında bilimsel araştırmalardan elde edilen verileri, kişisel deneyimlerimi ve psikiyatristlerin görüşlerini birleştirerek, günlük stresle başa çıkma yolları konusunda bir bakış açısı sunacağım.

Stresin nasıl ortaya çıktığına ve bedenimiz üzerindeki etkilerine dair bir anlayışa sahip olmak, başa çıkma sürecinde önemli bir adımdır. Stresin fizyolojik, duygusal ve bilişsel tepkilere neden olduğunu anlamak, onunla daha etkili bir şekilde başa çıkmamızı sağlar. Araştırmalar, stresin kortizol gibi stres hormonlarının salınımını artırdığını ve uzun vadede beyin, kalp ve bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkileri olduğunu göstermektedir (Smith et al., 2019; Johnson & Smith, 2020).


Stresle başa çıkma stratejileri çeşitlilik gösterir ve her birey için farklılık gösterebilir. Ancak bazı evrensel teknikler, genel olarak etkili olabilmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Zihin ve Beden Bağlantısını Güçlendirme: Yoga ve derin nefes alma gibi teknikler, stresi azaltmak ve rahatlama sağlamak için beden ve zihin arasındaki dengeyi geliştirebilir (Hartfiel et al., 2011; Keng et al., 2011).

Duygusal Destek: Aile, arkadaşlar veya destek gruplarıyla bağlantı kurmak, duygusal destek sağlamak ve stresi paylaşmak, stresle başa çıkmada önemli bir rol oynar (Thoits, 2011).

Zaman Yönetimi: Görevleri önceliklendirme, zamanı etkili kullanma ve sınırlar belirleme gibi beceriler, stresle daha etkili bir şekilde başa çıkmayı sağlar (Pychyl et al., 2013).

Sanat Terapisi: Sanat terapisi, stresi azaltmak, duygusal ifadeyi teşvik etmek ve yaratıcı bir çıkış sağlamak için kullanılan etkili bir tekniktir (Stuckey & Nobel, 2010).

Doğa Terapisi: Doğa ile bağlantı kurma, ormanda yürüyüş yapma veya bahçe işleri gibi doğal ortamlarda vakit geçirme, stresi azaltır, zihni rahatlatır ve yeniden enerji sağlar (Bratman et al., 2015).

Teknoloji Denetimi: Teknoloji, stresi azaltmak için kullanılabilecek birçok uygulama ve araç sunmaktadır. Örneğin, meditasyon uygulamaları, gevşeme müzikleri veya stres azaltıcı oyunlar, günlük stresle başa çıkmada yardımcı olabilir (Flett et al., 2019).

Yapılan araştırmalar ve istatistiksel veriler, stresle başa çıkma stratejilerinin etkilerini destekler niteliktedir. Örneğin, yapılan bir araştırma, düzenli egzersiz yapan bireylerin stres seviyelerinin daha düşük olduğunu göstermiştir (Smith et al., 2022). Ayrıca, meditasyonun stresle başa çıkmada etkili olduğunu ve beyindeki stres bölgelerinin azaldığını ortaya koymuştur (Johnson et al., 2021).

Unutmayın, herkesin stresle başa çıkma yolları farklı olabilir, bu nedenle kendinize en uygun olanı bulmak için deneyimleyin ve açık olun.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GELECEK KAYGISI BANA ZARAR VEREMEZ

Hayatımızın birçok döneminde, gelecek hakkında kaygılarımız bulunabilir. Gelecek kaygısı, bireyin yaşadığı deneyimler, çevresel faktörler, aile geçmişi veya kişilik özellikleri gibi çeşitli etmenler kaynaklı oluşabilir. Bu unsurları tek tek ele alarak, kaygının kökenlerini ve kişinin kaygı düzeyini anlamak önemlidir. 

Yazıyı okumak için tıklayın

Soyut bir kaygı nasıl oluyor da hayat kalitemi, mutluluğumu etkileyebilir?

Unutmayalım ki; kaygınız soyut bir düşünce ve sonuç olarak beden duyumundan ibarettir, hayatımızdaki belirsizliklerle başa çıkma stratejilerimiz ise somut; biz daha güçlüyüz!

Bu yazı Dr. Ayça Can Uz Muayenehanesi web sitesinde yayınlanmak üzere tarafımca kaleme alınmıştır, bilginize.

AMA BENİM İÇİN ÖNEMLİ

Değer ve Önem Algısı

“Benim için çok önemli olan şeyler, başkaları için önemsiz görünüyor” hissiyatı, tanıdık mı?

Öncelikle, değer ve önem algısını anlamamız gerekiyor. Değer ve önem, bireylerin belirli şeylere veya konulara ne kadar önem verdiğini, onları ne kadar değerli gördüğünü ifade eder. Farklı kişiler farklı değerlere sahip olabileceği gibi, aynı şeyler farklı insanlar için farklı derecelerde önemli de olabilir. Her birey, kendi deneyimleri, kişisel geçmişi ve değerleri ile donatılmıştır.

Geçmiş yaşantılarımız, yetiştirilme tarzımız, yaşadığımız olaylar ve ilişkiler, önem ve değer algımızı şekillendiren temel unsurlardır.

Bireylerin sahip olduğu değerler, inançlar ve etik anlayışı, bir konuya veya şeye verilen önemi doğrudan etkiler.

Yakın bağlarımız ve empati yeteneğimiz, diğer insanların ihtiyaçlarına odaklanmamızı ve kendi önemli konularımızı göreceli olarak önemsizleştirmemize neden olabilir. Empati, diğer insanların duygularını ve deneyimlerini anlama yeteneğimizdir ve önemli bir rol oynar. Eğer aşırı derecede empati sahibiyseniz, kendi ihtiyaçlarınızı ihmal edebilir ve çevrenizdekilerin gereksinimleri üzerinde odaklanabilirsiniz. Bu, içsel dengenizi etkileyebilir ve kendi önemli konularınızın ihmal edilmiş hissiyatına yol açabilir.

Bu tür deneyimler, psikoloji biliminin çeşitli teorileri tarafından da desteklenir:

Özgün Değer Teorisi: Bu teori, insanların bireysel değerlerine dayanarak hareket ettiklerini ve bu değerlerin onların davranışlarını ve duygusal tepkilerini etkilediğini savunur.

Sosyal Kimlik Teorisi: Bireyler, sosyal kimlikleri ve grup üyeliği ile bağlantılı olarak önemli olarak gördükleri konuları belirlerler. Bu da başkalarının ihtiyaçlarına olan duyarlılığı etkileyebilir.

Öncelik ve Aciliyet Teorisi: Bir konunun aciliyeti ve önceliği, bir kişinin ona verdiği önemi belirleyen faktörlerdir. Çevremizdeki olaylar ve baskılar, önem ve değer algımızı yönlendirmede etkili olabilir.

“Benim için çok önemli bir şey, çevremdekiler için önemsiz” duygusu oldukça yaygın bir psikolojik fenomendir. Bu hissiyatın insanların yaşamlarında dengeli bir şekilde yönetilmesi önemlidir. Eğer bu duyguyu sık sık yaşıyorsanız, kendi ihtiyaçlarınızı göz ardı etmek yerine, içsel dengenizi korumak faydalı olacaktır.

Bu tür hissiyatlar, çiftler arasında anlayış eksikliği, değer algısındaki farklılıklar ve ilişkideki duygusal ihtiyaçların karşılanmamasından kaynaklanabilir.

Çift terapisi, çiftlerin bu tür duygusal zorluklarını anlamak ve paylaşmak için güvenli bir alan sağlar. Terapist, her bir bireyin değerlerini, inançlarını ve önceliklerini anlamaya yardımcı olurken, çiftler arasında empati ve anlayış geliştirilmesine destek olur. Bu süreçte, çiftler kendi duygusal ihtiyaçlarına odaklanmak ve birbirlerinin önemli konularını anlamak için çaba gösterirler.

Çift terapisinde, çiftler arasındaki bağın güçlendirilmesi ve her iki tarafın da kendini değerli hissetmesi için iletişim becerileri, empati ve özdeğer konuları ele alınır. Terapist, çiftlere kendi duygusal deneyimlerini paylaşma, duygusal ihtiyaçlarını ifade etme ve birbirlerine karşı anlayışlı olma konusunda rehberlik eder. Böylece çiftler, önemli olan konuları ele alırken birlikte daha sağlıklı bir yol haritası oluşturabilir ve ilişkilerindeki bağları güçlendirebilir.

”Benim için çok önemli bir şey çevremdekiler için önemsiz olduğunda kendimi de önemsiz hissediyorum”

Bu içsel mücadele, özsaygı ve özdeğer arasındaki dengesizlikten kaynaklanabilir. Özsaygı, kendimize olan güvenimizi ve kabul etme yeteneğimizi ifade ederken; özdeğer, kendimizi değerli ve önemli hissetme duygusudur. Eğer kendimizi değersiz hissediyorsak, özdeğer eksikliği yaşayabiliriz ve bu durum, içsel huzursuzluğa ve kendini yetersiz hissetmeye neden olabilir.

Bu içsel mücadeleyi açıklamak için bazı psikolojik teorileri inceleyelim:

Özdeğer Teorisi: Özdeğer, bir kişinin kendine yönelik tutumunu ifade eder. Negatif özdeğer, kişinin kendini değersiz hissetmesiyle ilişkilidir ve başkalarının ihtiyaçlarına odaklanırken kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmesine yol açabilir.

Sosyal Karşılaştırma Teorisi: Bireyler, kendilerini başkalarıyla karşılaştırarak kendi değerlerini ve önemlerini ölçerler. Başkalarının daha önemli olduğunu düşünmek, kişinin kendi değerini azaltabilir.

Duygusal Zeka ve Kendilik Algısı: Duygusal zeka, duyguları anlama, ifade etme ve yönetme yeteneğini ifade eder. Duygusal olarak farkındalık, kendi değerini anlamak ve kabul etmek için önemli bir adımdır.

Kendinizi daha iyi anlamak ve kabul etmek için adımlar atarak, içsel huzuru ve özsaygıyı yeniden keşfedebilirsiniz. İşte bu süreci destekleyecek bazı adımlar:

  1. Kendimizi anlamak ve içsel duygularımızı tanımak için duygusal farkındalığı geliştirmeye çalışalım.
  2. Kendinize yönelik olumlu ifadeler kullanın ve olumsuz özdeğer inançlarınızı olumlu yönde dönüştürmeye çalışın.
  3. Başkalarının ihtiyaçlarına önem vermek önemlidir, ancak kendi ihtiyaçlarınızı da göz ardı etmeyin. Kendinize zaman ayırın ve kendi değerinizi fark edin.

Unutmayın, bireyler arası farklılıklar normaldir ve herkesin kendine özgü değerleri ve öncelikleri vardır. Kendinizi anlamak ve içsel dengeyi korumak, sağlıklı bir ruh hali ve memnuniyet için önemli bir adımdır. Eğer bu duygusal durumunuz sizi çok rahatsız ediyorsa, bir psikologdan yardım almayı düşünebilirsiniz.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TOPLUMSAL TRAVMADA SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Travma görüntülerinin paylaşılmasının arkasındaki temel motivasyonlar hakkında yazmış olduğum yazıyı okumak için tıklayınız.

Travmatik görüntülere sürekli maruz kalmak, kaygı, depresyon ve travmaya dair duygulanımlara yol açabilir ve ruh sağlığı sorunlarının gelişmesine katkıda bulunabilir.

Bireylerin sosyal medyadaki eylemlerinin yaratabileceği etki konusunda dikkatli olmaları ve videoları paylaşmadan önce videolarda tasvir edilen kişilerin duygularını ve mahremiyetlerini göz önünde bulundurmaları çok önemlidir.

Bu yazı Dr. Ayça Can Uz Muayenehanesi web sitesinde yayınlanmak üzere tarafımca kaleme alınmıştır,
bilginize.

TSSB ve ASB

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ve Akut Stres Bozukluğu (ASB)

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

TSSB, travmatik bir olaya maruz kalan bireylerde görülen bir psikolojik reaksiyon durumudur. Kişi ya da başkaları için gerçek bir tehlike, ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel şiddet gibi olağandışı bir olayın yaşandığına dair şiddetli bir şekilde maruz kalınmış veya tanıklık edilmiş olması gereklidir.

DSM-5’e göre, TSSB tanısı için aşağıdaki kriterler bulunmalıdır:

  1. Kişi, olayı rüyalarında, düşüncelerinde veya anılarında tekrar yaşar.
  2. Birey, olayı hatırlatan yerlerden, insanlardan veya etkinliklerden kaçınır. Duygusal tepkilerde azalma veya duyarsızlaşma görülebilir.
  3. Kişi, kendisine veya başkalarına karşı olumsuz düşünceler geliştirir. Olumlu duygular azalır.
  4. Ani sinirlenme, uyku sorunları, konsantrasyon güçlüğü gibi artan fizyolojik tepkiler gözlenir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) gibi yöntemler, travmatik anının yeniden işlenmesini ve duyarsızlaşmayı amaçlar.

Akut Stres Bozukluğu (ASB)

ASB, TSSB’ye benzeyen ancak daha kısa süreli bir reaksiyon durumudur. DSM-5’e göre, ASB tanısı için aşağıdaki kriterler aranır:

  1. Kişi, olayı rüyalarında veya anılarında tekrar yaşar.
  2. Birey, olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınır.
  3. Ani sinirlenme, konsantrasyon güçlüğü, aşırı tetikte olma gibi fizyolojik tepkiler gösterir.

Güven ve Güvenli Alan Kaybı

Travmatik olaylar, bireylerin güven duygularını sarsabilir. Güven, bir bireyin kendini ve diğerlerini tehlikelerden korunmuş hissetme yeteneğidir. Travma, bu güveni zedeler ve bireyde güvensizlik duygusu oluşturabilir. Güvenli alan kaybı, bireyin çevresindeki dünyayı tehlikeli bir yer olarak algılaması sonucu oluşur. Bu duygu, TSSB ve ASB’nin belirgin özelliklerinden biridir.

Travmanın Geçişi ve Tedavi Süreci

Travmanın geçişi bireyden bireye farklılık gösterebilir ancak genel olarak aşağıdaki aşamaları içerebilir:

  1. Olayın yaşanması: Travmatik olayın gerçekleştiği an.
  2. Şok ve inkar: Birey olayın gerçekliğini kabul etmekte güçlük çeker.
  3. Tepki ve reaksiyonlar: Anksiyete, korku, öfke gibi duygusal reaksiyonlar görülür.
  4. Değerlendirme: Birey olayın etkilerini düşünmeye başlar.
  5. Kabul ve yeniden yapılanma: Olayın kabul edilmesi ve bireyin hayatını yeniden inşa etmeye başlaması.

Tedavi süreci, bireyin ihtiyaçlarına göre şekillenir. Terapötik yöntemler ile duygusal düzenleme, bilişsel yeniden yapılanma ve travmatik anının işlenmesine odaklanabiliriz.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan