AŞK NE ZAMAN TEHLİKELİ BİR SAPLANTIYA DÖNÜŞÜR?

Obsession Filmi, Takıntılı Sevgi ve “Sevgiyle Boğmanın” Psikolojisi Üzerine

Birini çok istemek. Onunla olmayı hayal etmek. Sürekli onu düşünmek. Bunların hepsi insani, tanıdık duygulardır.
Peki ya sevgi, kişinin kendi özgürlüğünü ve karşısındakinin özgürlüğünü elinden almaya başladığında?
Peki ya “onu çok seviyorum” dediğimiz şey aslında bir takıntıysa?

Obsession, müzik mağazası çalışanı Bear’ın çocukluk arkadaşı Nikki’ye olan tek taraflı aşkını doğaüstü bir yolla “çözmek” istediğinde başına gelenleri anlatıyor. Blumhouse’un korku filmi olarak çerçevelediği bu yapım, aslında çok daha evrensel bir psikolojik gerçeği inceliyor: Sahip olmayı sevmekle karıştırmak.

Aşk ile Takıntı Arasındaki İnce Çizgi

Sağlıklı bir sevgide iki insan birbirini olduğu gibi görür; özgürlükleri dokunulmaz kalır. Takıntıda ise durum kökten farklıdır. Kişi karşı tarafı sevmekten çok ona sahip olmak ister. Onun düşüncelerini, hareketlerini, duygularını kontrol etmeye çalışır.

Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar çoğu zaman “çok seviyor” olarak yorumlanır. Oysa psikolojik gerçek farklıdır: Takıntının temelinde sevgi değil, yoğun kaybetme korkusu yatar. Kişi aslında karşısındaki insanı değil, o insanla birlikte hissettiği güveni kaybetmekten korkar.

Sağlıklı sevgide kişi karşı tarafı olduğu gibi görür, ayrılığa katlanabilir, alan tanır ve sınıra saygı duyar. Kimliğini korur; ret acı verir ama yıkmaz. Takıntılı bağlanmada ise kişi gerçeği değil zihninde yarattığı ideali sever. Ayrılık varoluşsal bir yıkım gibi hissettirirken, kontrol etme ve izleme ihtiyacı giderek artar. Kimlik ilişkide erir; ret kabul edilemez, öfke ya da tam bir çöküş gelir.

Birini Sevgili Olmak İçin Çok İstemek

Bazı insanlar belirli bir kişiye orantısız anlam yükler:
“Onunla olursam hayatım düzelecek.” “O beni severse değerli olduğumu hissedeceğim.” “Benim ruh eşim o, onsuz yaşayamam.”

Bu noktadan sonra kişi gerçek insanı görmeyi bırakır; zihninde yarattığı ideali sevmeye başlar.

Klinik senaryosal örnek: Selin, sosyal medyada tanıştığı biriyle birkaç hafta yoğun mesajlaştı. Karşı taraf ilgiyi azaltınca Selin günde onlarca kez profilini kontrol etmeye başladı; kimin hikâyesini izlediğini, ne zaman çevrimiçi olduğunu, kiminle fotoğraf paylaştığını takip etti. “Aramızda bir şey vardı, bunu yok sayamam” diyordu. Ortada birkaç haftadan fazla bir şey yoktu. Ama Selin’in zihninde aylarca süren güçlü bir duygusal yatırım oluşmuştu. İşte bu, romantik ilginin takıntıya dönüşme noktasıdır.

Bu dinamiğin bir adı var: Limerence. Psikolog Dorothy Tennov’un 1979’da tanımladığı bu kavram, karşılığı belirsiz ya da karşılıksız bir bağlanmada yaşanan istemsiz, yoğun ve ıstırap verici tutkunun adıdır. Limerence’te kişi diğerinin her sinyalini büyüteç altına alır, olumlu işaretlere yapışır, olumsuzları görmezden gelir. Karşı tarafın gerçek iradesini değil, kendi umudunu görür.

Kıskançlık: Sevginin Değil, Güvensizliğin Dili

“Kıskanıyorsa seviyordur” — kültürümüzde bu inanç o kadar derinlere işlemiş ki pek çok insan yoğun kıskançlığı bağlılığın kanıtı olarak okuyor. Psikolojik gerçek farklı.

Kıskançlık, “seni çok seviyorum” değil; “kendime güvenmiyorum ve seni kaybetmekten çok korkuyorum” demektir.

Zaman zaman bir endişe olarak ortaya çıkan tepkisel kıskançlık normaldir. Asıl sorun, tehdit yokken de sürekli var olan kaygılı kıskançlıkta başlar. Partner nerede, kiminle, neden geç kaldı, neden mesaja gecikmeli yanıt verdi… Bu sorular hiç bitmez. Cevap gelse de kaygı bitmez; çünkü sorun kıskançlıkla değil, kişinin içindeki temel güvensizlikle ilgilidir.

Klinik senaryosal örnek: Alp terapiye “karım beni aldatıyor” şüphesiyle geldi. Hiçbir somut kanıtı yoktu. Eşinin her karşı cinsten arkadaşını tehdit olarak algılıyor, iş çıkışlarını sorguluyordu. Detaylıca konuşunca ortaya çıktı: Alp’in annesi onu çocukken defalarca terk etmiş, en yakın arkadaşı gençliğinde ona ihanet etmişti. Kıskançlığı eşine duyduğu güvensizlikten değil, taşıdığı “insanlar eninde sonunda beni terk eder” inancından besleniyordu. Eşi yıllarca bu sorgulama altında bunaldı ve boşanma talebinde bulundu. Alp tam da korktuğu şeyi, kendi davranışıyla yaratmıştı.

Sevgiyle Boğmak: İyilik Yaptığını Sanarken Zarar Vermek

Bu bölüm belki de en kritik olanı; çünkü burada bahsetmek istediğim kişiler genellikle gerçekten iyi niyetlidir. Gerçekten sever, gerçekten yardım etmek ister. Ama yaptıkları şey zamanla karşı tarafı boğmaya başlar.

Her gün onlarca mesaj atmak, istenip istenmediğine bakılmaksızın sürekli ilgi göstermek, karşı tarafın her sorununu çözmeye koşmak, tüm zamanı ona adayıp arkadaşlardan ve kendi hayatından kopmak… Başlangıçta bunlar romantik görünebilir. Ama bir süre sonra karşı taraf şunu hissetmeye başlar: “Bu ilgiden kaçmak istiyorum.”

Neden böyle olur? Çünkü bu yoğun ilginin arkasında çoğu zaman sevgiden çok kaybetme korkusu yatar. Kişi farkında olmadan şöyle düşünüyordur: “Eğer yeterince verirsem, yeterince ilgilenirsem, beni bırakamaz.” Bu bir sevgi eylemi değil; bir kontrol ve güvence arayışıdır. Ve karşı taraf bunu, kelimelerle değil hissederek anlar.

Klinik senaryosal örnek: Deniz yeni başladığı ilişkide sevgilisine her sabah uzun mesajlar yazıyor, her akşam arayıp gününü soruyordu. Sevgilisi “biraz nefes almam lazım” dediğinde Deniz daha çok endişelenerek daha sık yazmaya başladı. “Onu kaybetmek istemiyorum” diyordu. Birkaç ay sonra sevgilisi “Seninle birlikte kendim olamıyorum” diyerek ayrıldı. Terapide Deniz anladı: Verdiği şey, karşılıksız kalmaktan korktuğu için oluşturulmuş bir kalkandı. Kendini güvende hissettirmek için sevgisini gösteriyordu; ama bunu o kadar yoğun yapıyordu ki karşı tarafın kendi alanına izin vermiyordu.

Gerçek sevgi alan tanımayı içerir. Bir insanı sevmek, onun her anını doldurmak değildir. Bazen sevgi geri çekilmeyi bilmektir. Bazen sevgi müdahale etmemektir. Bazen sevgi, karşı tarafın bireyselliğine saygı gösterebilmektir.

Takıntılı İlişkilerin Ortak Belirtileri

Aşağıdaki belirtiler tanıdık mı?

  • Sürekli o kişiyi düşünmek, dikkat dağınıklığı yaşamak
  • Sosyal medyasını takip etme zorunluluğu hissetmek
  • Reddedilmeyi veya ayrılığı kabullenememek
  • Karşı tarafı idealize etmek, kusurlarını görmemek
  • Kontrol etme, konum takip etme ihtiyacı duymak
  • Kendi hayatını ve arkadaşlıklarını ihmal etmek
  • Mutluluğun tamamen o kişiye bağlı hale gelmesi
  • Aynı ilişki örüntüsünün tekrar tekrar yaşanması

Önemli bir not: Bu belirtiler zayıflığın değil, genellikle çözülmemiş eski yaraların yansımasıdır. Kaygılı bağlanma stili, çocuklukta yaşanan tutarsız bakım veya terk edilme deneyimleri, özdeğer eksikliği… Bunlar ilişkiye taşınan eski hikâyelerdir.

Film Bize Ne Söylüyor?

Bear, Nikki’ye gerçekten ilgi duyuyor; ama Nikki’nin ne istediğiyle değil, kendi arzusuyla ilgileniyor. Bu takıntının özüdür: Diğer kişiyi görmek yerine, o kişiyi içindeki boşluğun aynasına çevirmek.

Sevginin ölçüsü yoğunluğu değil, sağlıklılığıdır. Birisi sizi sürekli düşünüyor, sürekli yanınızda olmak istiyor, her şeyini size adıyorsa — bu tek başına sevginin kanıtı değildir. Bazen bu, kişinin kendi korkularının ve bağlanma yaralarının yansımasıdır.

Ne Zaman Profesyonel Destek Almak Gerekir?

Eğer şunlardan birini yaşıyorsanız, bu terapiye başlamanız için bir işaret olabilir:

  • Birini aklınızdan çıkaramıyor, günlük işlevselliğiniz etkileniyorsa
  • Reddedilmeyi veya ayrılığı bir türlü kabullenemiyor, kendinizi ya da karşı tarafı düşünmekten alamıyorsanız
  • Partnerinizi ya da ilgilendiğiniz kişiyi kontrol etme ihtiyacı hissediyorsanız
  • İlişkileriniz tekrar tekrar benzer kırılma noktalarına geliyorsa
  • “Eğer yeterince verirsem, beni bırakmaz” gibi bir inanışla hareket ettiğinizi fark ediyorsanız

Takıntılar yalnızca ilişki sorunu değildir. Çoğu zaman özdeğer yaraları, terk edilme korkusu ve geçmiş bağlanma örüntüleriyle iç içe geçmiştir.

Sorunun kaynağını anlamak ve sağlıklı ilişki becerileri geliştirmek, hem romantik hayatınızda hem de genel yaşam kalitenizde köklü değişimler yaratabilir.

Gerçek sevgi sahip olmak değildir.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan


Psikolog Ecem Sercan sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.