SINIR KOYMAK NEDEN BU KADAR ACITIR?

Akşam saat 22:47.
Telefon ekranı yanıyor.
“Müsaitsen biraz konuşabilir miyiz?”

Yorgunsun.
Bütün gün çalıştın.
Aslında sadece sessiz kalmak istiyorsun.
“Tabii, yazabilirsin.”

Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra telefonun çalıyor.
Hafif bir iç sıkışması.
Adını koyamadığın bir huzursuzluk.
“Tamam neyse, bu kadar büyütülecek bir şey değil.”

Ama bu ilk değil.

Bu hikâye çoğu insan için tanıdık.

İstemediğin halde kabul ettiğin davetler…
Seni yoran konuşmalar…
İçinden gelmeyen ama “ayıp olur” diye yaptıkların…

Dışarıdan bakıldığında problem yok gibi görünür.
Hatta çoğu zaman şu sıfatlarla anılırsın:

-“Ne kadar düşünceli biri”
-“Herkese yetişiyor”
-“Hiç kimseyi kırmaz”

O “hiç kimseyi kırmayan” kişi, çoğu zaman kendini kırıyordur.


Seans Odasından

Bir danışan düşünelim: Deniz.

İlk geldiğinde şöyle der:

“Aslında hayatımda büyük bir problem yok… ama sürekli yorgunum.”

Bunu biraz açalım….

Deniz, herkes için “çok iyi” biriydi.
Arkadaşlarının kriz anlarında ilk aradığı kişi,
ailesinin en “sorunsuz” çocuğu,
iş yerinin en “uyumlu” çalışanı…

Ama sonra bir cümle söyledi. Sessizce:

“Ben kimim, onu bilmiyorum.”

Bu cümle genellikle uzun süre kendini erteledikten sonra gelir.


Çoğu kişi bunu bir karakter meselesi sanır:
“Ben böyleyim.”
“Ben kıramam.”
“Benim yapım bu.”

Ama terapi odasında gördüğümüz şey farklıdır : Sınır koyamamak çoğu zaman öğrenilmiş bir şeydir.

Belki çocukken:

  • Sessiz olduğunda takdir edildin
  • Uyum sağladığında sevildin
  • Karşı çıktığında mesafe hissettin

Ve zihnin şunu öğrendi:
“Sevilmek için sorun çıkarmamalıyım.”

Yıllar geçti.
Ama bu kural değişmedi.


O An: “Hayır” Demek İstedin Ama Diyemedin

Bir düşün, ne zaman gerçekten “hayır” demek istedin ama diyemedin?

Belki bir arkadaşına…
Belki partnerine…
Belki ailene…

O an ne hissettin?

Çoğu insan şu üç duyguyu tarif eder:

  • Suçluluk
  • Kaybetme korkusu
  • Yanlış anlaşılma endişesi

Ve sonra genelde şu olur:
Kendi ihtiyacın geri çekilir.

Karşı taraf rahatlar.
İlişki “sorunsuz” devam eder.

Ama senin içinde bir şey daha eksilir.


Sınır koyamadıkça bir şeyler birikir.

Ama bu birikim dışarıdan görünmez.

Şu cümlelerle kendini belli eder:

“Artık içimden gelmiyor.”
“Eskisi gibi değilim.”
“Sürekli yorgunum.”

Bu noktada birçok kişi “Ben değiştim.” zanneder
Oysa kendinle arana mesafe girmiştir.


Deniz’in Kırılma Noktası

Bir gün Deniz şunu fark etti:

Bir arkadaşı ona uzun uzun dert anlatıyordu.
Deniz dinliyordu. Yine her zamanki gibi.

Ama bu sefer içinden şu geçti:
“Ben şu an burada olmak istemiyorum.”

Bu düşünce onu korkuttu. Çünkü bu, alıştığı “iyi insan” imajına uymuyordu.

Seanslarda şunu çalıştık:
Bu düşünce kötü değildi.
Bu düşünce, gerçekti.

Ve ilk kez Deniz şunu denedi:

“Şu an çok yorgunum, bunu yarın konuşabilir miyiz?”

Mesajı attıktan sonra ne oldu biliyor musun?

Kalbi hızlandı.
Suçluluk geldi.
“Acaba kırıldı mı?” düşüncesi geldi.

Ama dünya yıkılmadı.


Sınır Koymak Neden Bu Kadar Büyük Hissedilir?

Çünkü mesele sadece o an değildir.

O “hayır”, aslında şunlara söylenir:

  • Geçmişte sustuğun anlara
  • Kendini geri çektiğin ilişkilere
  • “Ben önemli değilim” dediğin tüm zamanlara

Bu yüzden küçük bir cümle gibi görünse de,
içeride çok daha büyük bir hareket yaratır.


Şu an bu yazıyı okurken kendinden parçalar buluyorsan belki sen de:

  • Sürekli anlayan tarafsın
  • İnsanları kırmamak için kendini geri çekiyorsun
  • Ama içten içe yoruldun

Ve belki de ilk kez bunu bu kadar net görüyorsun.

Bu önemli bir an.

Çünkü değişim çoğu zaman burada başlar:
Fark ettiğin yerde.


Sınır Koymak Ne Değildir?

Sınır koymak:

  • İnsanları dışlamak değildir
  • Soğuk olmak değildir
  • Bencil olmak değildir

Sınır koymak şudur:
“Ben de bu ilişkinin içindeyim.” diyebilmektir.


Terapi Odasında Ne Değişir?

Deniz zamanla şunu öğrenir:

  • Suçluluk hissetmek, yanlış yaptığı anlamına gelmiyordu
  • Herkesin duygusundan sorumlu değildi
  • “İyi insan” olmak ile “kendini yok saymak” aynı şey değildi

Ve en önemlisi:

“Hayır dediğimde insanlar beni terk etmedi.
Ama ben kendimi daha az terk etmeye başladım.”


Bu Yazıyı Buraya Kadar Okuduysan…

Muhtemelen bu konu sana uzak değil.

Belki sadece yoruldun.
Belki değişmek istiyorsun ama nasıl yapacağını bilmiyorsun.
Belki de ilk kez kendini bu kadar net gördün.

Şunu bilmeni isterim:

Bu bir kişilik sorunu değil.
Bu, öğrenilmiş bir ilişki biçimi.

Ve değişebilir.


Eğer sen de:

  • Kendini kaybetmeden ilişki kurmak
  • Suçluluk duymadan sınır koyabilmek
  • “Hayır” derken içinin titrememesini öğrenmek

istiyorsan, bu yol tek başına yürünmek zorunda değil. Bu süreç hakkında bilgi almak için alanında uzman bir klinik psikolog ile iletişime geçebilirsin.

Belki de mesele insanları kırmak değil…
Kendini artık kırmamayı öğrenmektir 🙂








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZAAFLARIMIZA MI AŞIK OLURUZ?

“Bana iyi gelmediğini biliyorum… ama yine de vazgeçemiyorum.” modern ilişkilerin en temel paradoksunu anlatır. İnsan neden kendisini zorlayan, hatta inciten bir ilişkiye geri döner? Neden bazı bağlar, mantığın açık uyarılarına rağmen kopmaz?

Bu sorunun cevabı romantik değil; psikolojiktir. Ve çoğu zaman mesele karşımızdaki kişi değil, bizim içsel dünyamızdır.


Tanıdık Olanın Gücü: Zihin Neyi Seçer?

İnsan zihni her zaman iyi olanı seçmez.
Ama neredeyse her zaman tanıdık olanı seçer.

Çocuklukta deneyimlediğimiz sevgi biçimleri, gördüğümüz ya da göremediğimiz ilgi, yaşadığımız eksiklikler… Bunların hepsi zihnimizde görünmez bir ilişki haritası oluşturur.

John Bowlby’nin bağlanma kuramı bize şunu söyler:
Erken dönem ilişkilerimiz, yetişkinlikte kimi çekici bulduğumuzu belirler.

Eğer sevgi;
-belirsiz,
-çabayla kazanılan,
-zaman zaman geri çekilen bir şey olarak öğrenildiyse,
o zaman huzurlu ve dengeli bir ilişki, kişiye “yabancı” hissedebilir.

Çünkü zihin şöyle der:
“Bu aşk gibi hissettirmiyor.”

Oysa hissettirilmeyen şey aşk değil, kaostur.


Tekrar Zorlantısı

Sigmund Freud, insanların çözemedikleri duygusal deneyimleri tekrar etme eğiliminde olduğunu söyler. Buna tekrar zorlantısı denir.

Bu şu anlama gelir:
Kişi, geçmişte eksik kalan bir duyguyu—örneğin görülmek, seçilmek, değerli hissetmek—bilinçdışı bir şekilde yeniden kurmaya çalışır.

Ama bunu sağlıklı bir ilişkiyle değil,
aynı yarayı yeniden açabilecek biriyle yapar.

Çünkü zihnin mantığı şudur:
“Bu sefer farklı olacak.”

Ne yazık ki çoğu zaman olmaz.


Aşk mı, Bağımlılık mı?

Bazı ilişkilerde yoğunluk o kadar yüksektir ki kişi bunu “büyük aşk” olarak tanımlar.
Ama klinik açıdan baktığımızda tablo farklıdır.

Bu tür ilişkiler genellikle şu döngüyü içerir:
-Yakınlaşma
-Çatışma
-Uzaklaşma
-Özlem
-Yeniden birleşme

Bu yapı, beynin ödül sistemini düzensiz şekilde uyarır. Yani ilişki sürekli iyi değildir ama arada gelen iyi anlar, bağı çok daha güçlü hâle getirir.

Bu mekanizma psikolojide travma bağı olarak bilinir.
Kişi, partnerine değil, o ilişkinin yarattığı duygusal iniş çıkışlara bağlanır.


“Bize Bi’Şey Olmaz”

Bu dinamikleri en çarpıcı şekilde son dönem dizilerinden biri olan Bize Bi’Şey Olmaz’da görmek mümkün.

Dizi yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi ilerler. Ancak derinlemesine bakıldığında, aslında bir duygusal döngünün anlatımıdır.

Bu cümle romantik bir güven ifadesi gibi duyulur.
Ama çoğu zaman psikolojik bir savunmadır.

Gerçek anlamı şudur:
“Bir şeylerin yanlış olduğunu biliyorum ama yüzleşmek istemiyorum.”

Bu, inkâr mekanizmasının klasik bir örneğidir.


Kopamayan İki İnsan

Lal ve Aktan’ın ilişkisi sürekli şu döngüde ilerler:

  • Ayrılık
  • Özlem
  • Geri dönüş

Bu durum dışarıdan “büyük aşk” gibi görünür.
Ama klinik açıdan bu, duygusal bağımlılık döngüsüdür.

Çünkü kişi şunu hisseder:
“Onsuz yapamam.”

Ama gerçek şudur:
Onunla da yapamıyordur.


Zıtlık mı Uyumlu Yaralar mı

Dizide karakterler “çok farklı” gibi görünür.
Ancak aslında birbirlerini tamamlayan değil, tetikleyen yapılardır.

  • Biri yakınlık ister, diğeri uzaklaşır
  • Biri güvende olmak ister, diğeri kontrol kaybından korkar

Bu, romantik bir zıtlık değil; travma uyumu olabilir.

İnsan çoğu zaman kendisine iyi geleni değil,
kendisini tanıdığı yere çeken kişiyi seçer.


Bitmeyen Aşk

Dizi şu soruyu sürekli canlı tutar:
“Bazı aşklar neden bitmez?”

Cevap düşündüğümüzden daha sade:
Çünkü onlar çoğu zaman aşk değildir.
-tamamlanmamış bir ihtiyaç,
-kapanmamış bir hikâye,
-çözülmemiş bir duygu

İnsan ilişkiyi bırakırsa sadece kişiyi değil,
“bir gün düzelecek” ihtimalini de bırakmak zorunda kalır.


Neden Hep Aynı Tür İnsanlar?

“Neden hep aynı hisleri yaşatan insanlara çekiliyorum?”

İnsan partner seçmez.
İçsel hikâyesine uygun karakteri seçer.

  • Değersizlik hissi → onay vermeyen partner
  • Terk edilme korkusu → mesafeli partner
  • Kontrol ihtiyacı → kaotik partner

Bu bir tesadüf değil, bir psikolojik eşleşmedir.

Terapist önerisi : Aşkı Değil, Seçimi Anlamak

İyileşme süreci şuradan başlar:

“Ben neden böyle insanlara âşık oluyorum?” yerine,
“Bende ne, bunu bu kadar tanıdık kılıyor?”

Bu soru kolay değildir.
Çünkü cevap çoğu zaman geçmiştedir.

Ama bu farkındalık oluştuğunda, çok önemli bir değişim başlar:

Kişi artık yoğun olanı değil, düzenleyici ve güvenli olanı seçmeye başlar.

Ve ilk başta bu “sıkıcı” gelebilir.
Çünkü zihin kaosa alışmıştır.

Ama zamanla anlaşılan şudur:
Huzur, eksik bir duygu değil; öğrenilmemiş bir deneyimdir.


İnsan zaafına âşık olmaz.
Ama zaafının dilini konuşan birine âşık olabilir.
Ve o dil çözülmediği sürece,
aynı kişi olmasa bile
aynı hikâye tekrar eder.

Gerçek değişim, doğru insanı bulduğumuzda değil,
neden hep aynı duyguyu aradığımızı anladığımızda başlar.

Çünkü bazı ‘aşklar’ bitmez, sadece anlaşılmayı bekler.

Takıntı ve Melankoli

Bazı ilişkiler bittikten sonra bile zihinde bitmez. Kişi sürekli aynı anıları düşünür, aynı cümleleri tekrar eder, “neden?” sorusuna takılı kalır.

Bu durum çoğu zaman aşkın derinliğiyle değil, zihnin kapanmamış bir döngüyü tamamlama çabasıyla ilgilidir. Klinik açıdan bu, ruminasyon (zihinsel tekrar) ve takıntılı düşünme örüntülerine yaklaşır. Zihin belirsizliği tolere etmekte zorlandığı için, geçmişi tekrar tekrar işleyerek bir anlam üretmeye çalışır.

Melankoli ise bu sürecin duygusal tonudur.
Kayıp sadece bir kişiyi değil, o ilişkiyle kurulan “ihtimal”i de içerir: yaşanmamış olanı, olabilirdi hissini. Bu nedenle kişi sadece ayrılığa değil, kendi içinde kurduğu geleceğe de yas tutar.
Psikodinamik açıdan melankoli, kaybın içselleştirilmesiyle ilgilidir; kişi zamanla kaybettiğine yönelik duyguları kendine yöneltebilir—değersizlik, yetersizlik, suçluluk gibi.

Hatırlamak doğal, takılı kalmak ise işlenmemiş bir duygunun işaretidir.
Unutmakla değil; o duygunun zihindeki döngüsünü tamamlayıp, anlamlandırarak serbest bırakmakla mümkün olur.

Bazı ilişkiler bitmez, çünkü aslında hiç tam yaşanmamıştır.
Ve bazı duygular geçmez, çünkü hiç gerçekten anlaşılmamıştır.

Eğer bu yazıda kendine dair bir şey yakaladıysan, bu bir tesadüf değil.
Belki de artık aynı hikâyeyi tekrar etmek yerine,
onu anlamanın zamanı gelmiştir.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TELAFİ ETME ŞEMASI BİZE NE SÖYLER?


Telafi Etme Şeması Nedir?

Şema terapi kuramında, telafi etme (overcompensation) bir bireyin erken dönemlerde oluşmuş ve rahatsızlık veren uyumsuz şemaya karşı geliştirdiği başa çıkma stilidir. Kişi, örneğin “ben değersizim” gibi bir inanca sahipse, bu inancı örtbas etmek için aşırı başarı, kontrol, mükemmeliyetçilik veya başkalarını eleştirme gibi davranışlarla yanıt verebilir (Young, Klosko & Weishaar, 2013).

Şema terapide üç temel başa çıkma stili vardır:

  1. Teslim Olmak (Surrender): Şemayı kabul etmek ve onun doğrultusunda hareket etmek.
  2. Kaçınmak (Avoidance): Şemayı tetikleyen durum ve duygulardan uzak durmak.
  3. Aşırı Telafi Etmek (Overcompensation): Şemanın tam tersini abartılı biçimde ortaya koymak (Narpsikoloji, 2025).

Telafi etme şeması, kişinin şemayı bastırmak ve “değerli, güçlü, kusursuz” görünmek için geliştirdiği davranışları kapsar.


Telafi Etme Şemasını Besleyen Etkenler

Telafi davranışları tek başına ortaya çıkmaz; bir dizi faktör tarafından beslenir:

Erken Çocukluk Deneyimleri

  • Eleştirel veya yetersiz ebeveyn tutumları, çocuğun kendini değersiz hissetmesine yol açar.
  • Terk edilme veya reddedilme deneyimleri, bireyi aşırı kontrol ve başarı arayışına iter (Bach & Bernstein, 2019).

Aile ve Sosyal Çevre Dinamikleri

  • Ailede başarıya aşırı vurgu yapılması veya duyguların bastırılması, telafi davranışını pekiştirir.
  • Sosyal karşılaştırma ve onay arayışı, kişi için “her zaman daha iyi görünmeliyim” baskısını artırır (Bay Area CBT Center, 2024).

Kültürel ve Toplumsal Faktörler

  • Mükemmeliyetçiliği yücelten kültürel normlar, telafi etme davranışını normalleştirir ve sürdürür.
  • Özellikle performans temelli değer sistemleri, şemanın daha fazla güçlenmesine katkı sağlar.

Bilişsel ve Duygusal Döngüler

  • Olumsuz iç konuşmalar: “Yeterince iyi değilim, daha fazlasını yapmalıyım.”
  • Duygusal açlık ve reddedilme korkusu, sürekli telafi ihtiyacını tetikler (Narpsikoloji, 2025).

Telafi Etme Şemasının Psikolojik Sonuçları

Telafi davranışları genellikle yüzeyde başarı veya güç olarak görünür; ancak:

  • İlişkilerde gerilim yaratır: kişi, başkalarına karşı aşırı kontrolcü veya eleştirel olabilir.
  • Duygusal tükenmişlik ortaya çıkar: sürekli “kusursuz olma” çabası, enerji tüketir.
  • Şemanın pekişmesi: ne kadar telafi ederse etsin, kişi değersizlik veya reddedilme duygusunu doğrulamaya devam eder

Örnek:

  • Kusurluluk şeması: Eleştirel ve mükemmeliyetçi davranışlarla kendini “kusursuz” göstermeye çalışır.
  • Terk edilme şeması: Aşırı bağlı veya kontrolcü ilişkiler, reddedilme korkusunu telafi etmeye yöneliktir.
  • Başarısızlık şeması: Minimal bir başarı için bile aşırı çaba gösterir; bu, başarısızlık korkusunu gizleme stratejisidir.

Klinik Perspektif
Telafi Etme Şemasıyla Çalışmak

1. Şemayı Tanımak

2. Duyguları ve İhtiyaçları Keşfetmek

“Niçin böyle davranıyorum?” sorusu, şemanın kökenine ulaşmayı sağlar.

3. Sağlıklı Telafi Alternatifleri Geliştirmek

Sınırlı yeniden ebeveynlik (limited reparenting) ile güvenli bir ilişki deneyimi sunulur.
Sağlıklı yetişkin modları güçlendirilir (ISST).

4. Bilişsel ve Deneyimsel Teknikler

Görselleştirme (imagery rescripting) ve sandalyelerle yapılan çalışmalar (chair work) ile duygusal deneyim yeniden yapılandırılır.


Telafi etme şeması, genellikle bireyin “değersizim” veya “terk edileceğim” gibi eski yaralarını gizleme çabasıdır.
Bu davranışlar yüzeyde başarı veya kontrol gibi görünse de, ilişkilerde kopukluk ve duygusal tükenme yaratır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan