YURT HAYATI BAŞLIYOR

Uyum, Ayrılık ve Ebeveyn Kaygısı

“Çocuğum artık benimle yaşamayacak.”

Bazı ebeveynler için bu cümle, üniversite tercihinden ya da yurt seçiminden çok daha büyük bir değişimi ifade eder.

Çocuğun lise veya üniversite eğitimi için başka bir şehre ya da ülkeye gitmesi, aynı şehirde yurda veya ayrı bir eve taşınması; yalnızca yaşam alanının değişmesi değildir. Çocuk için bağımsızlaşmanın, ebeveyn için ise kontrolün ve günlük yakınlığın yeniden düzenlenmesinin başladığı bir dönemdir.

Üstelik bu geçiş yalnızca üniversite çağında yaşanmaz. Bazı çocuklar lise döneminde, hatta daha erken yaşlarda yatılı okul deneyimiyle ailelerinden fiziksel olarak ayrılabilir.

Bu nedenle “Çocuğum yurda alışır mı?” sorusunun yanında aslında başka bir soru daha vardır:

“Biz, birbirimizden ayrılmayı nasıl öğreneceğiz?”

Yurt hayatı çocuğun psikolojisini nasıl etkiler?

Yurda veya ayrı bir eve taşınmak, gelişimsel olarak önemli bir geçiş dönemidir.

Çocuk bir anda yalnızca yeni bir okula değil, yeni bir yaşam düzenine geçer.

Kendi odasını paylaşmak, farklı alışkanlıklara sahip insanlarla yaşamak, yemek ve uyku düzenini oluşturmak, derslerini takip etmek, parasını yönetmek, çamaşırını yıkamak, ulaşımını planlamak, arkadaşlık ilişkilerindeki problemleri çözmek…

Bunların her biri yetişkin hayatına hazırlayan becerilerdir.

Bu becerilerin aynı anda devreye girmesi gerekiyor ise bazı çocuklar için oldukça yorucu olabilir.

Örneğin ilk haftalarda çok heyecanlı görünen bir öğrenci birkaç hafta sonra:

  • ailesini daha sık aramaya,
  • yurda dönmek istememeye,
  • yalnız kalmaktan rahatsız olmaya,
  • ders çalışmakta zorlanmaya,
  • uyku düzenini kaybetmeye,
  • arkadaş ilişkilerinde daha hassas davranmaya,
  • “Burada kimsem yok.” demeye

başlayabilir.

Bu durum tek başına psikolojik bir problem olduğu anlamına gelmez.

Yeni bir yaşam düzenine uyum sağlamak zaman alacaktır.

Asıl önemli olan, çocuğun yaşadığı güçlüğün zaman içerisinde azalıyor mu yoksa giderek artıyor mu olduğudur.


Çocuğunuzun zorlanması her zaman kötüye gittiği anlamına gelmez

Ebeveynlerin bu dönemde en yanlış anladığı sinyallerden biri, çocuğun yaşadığı her rahatsızlığı ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Çocuğunuz:

“Odamdaki arkadaşlarımla anlaşamıyorum.”

dediğinde hemen oda değişikliği istemek,

“Derslere yetişemiyorum.”

dediğinde bütün programını ebeveyn olarak düzenlemek,

“Çok yalnızım.”

dediğinde her hafta sonu eve getirmek kısa vadede rahatlatıcı olabilir.

Ancak çocuk hiçbir zorlukla karşılaşmadan ilerlediğinde, zorlukla baş etme becerisini geliştirme fırsatı da azalacaktır.

Burada amaç çocuğu yalnız bırakmak değildir. Amaç, gerektiğinde yanında olmak ile onun yerine yaşamak arasındaki farkı koruyabilmektir.

Bazen en destekleyici soru: “Ben bunu senin için nasıl çözebilirim?” değil, “Sence bunu çözmek için hangi seçeneklerin var?” olabilir.


Çocuğum başka şehirde. Onu ne kadar aramalıyım?

Bu, özellikle ilk aylarda ebeveynlerden en sık duyduğum konulardan biridir.

Telefonun açılmadığı birkaç saat bile zihinde birçok senaryo oluşturabilir:

“Bir şey mi oldu?”

“Yemek yedi mi?”

“Dersleri nasıl?”

“Kimlerle birlikte?”

“Bana neden dönmüyor?”

Burada ebeveynin kaygısı anlaşılırdır.
Fakat çocuğun sürekli aranması, konumunun takip edilmesi veya her gün ayrıntılı şekilde sorgulanması zamanla çocuğun bağımsızlaşma alanını daraltabilir.

Bu nedenle iletişimin amacı denetim değil bağlantı olmalıdır.

Çocuğunuzla önceden konuşarak size ne zaman ulaşabileceğini, sizin hangi durumlarda endişeleneceğinizi ve acil bir durumda nasıl iletişim kurulacağını belirlemek daha sağlıklı bir çerçeve oluşturabilir.

Çocuğunuzun her gün size aynı yoğunlukta ihtiyaç duymaması da ilişkinizin zayıfladığı anlamına gelmez.

Bazen tam tersine, kendisini güvende hissettiği için kendi hayatına daha fazla odaklanabiliyor olabilir.


Ebeveyn açısından zor olan: Çocuğun hayatındaki kontrolünün azalması

Çocuğunuz sizinle yaşarken onun günlük hayatının birçok ayrıntısını doğal olarak biliyordunuz.

Ne zaman uyuduğunu, ne yediğini, kimlerle görüştüğünü, ders çalışıp çalışmadığını, eve kaçta geldiğini…

Çocuk başka bir eve veya yurda taşındığında bu bilgi alanı bir anda daralır.

Bu durum bazı ebeveynlerde yoğun bir kontrol ihtiyacı yaratabilir.

Burada kendinize şu soruyu sormak önemli olabilir:

“Çocuğumun şu anda gerçekten benim müdahaleme mi ihtiyacı var, yoksa ben belirsizliğe dayanmakta mı zorlanıyorum?”

Bu ikisi birbirinden farklıdır.

Çocuğunuzun problem yaşamasını tamamen engellemek mümkün değildir.

Arkadaşıyla tartışabilir.

Bir sınavdan düşük not alabilir.

Parasını yanlış planlayabilir.

Bir süre yalnız hissedebilir.

Yanlış bir karar verebilir.

Bunların bir kısmı, bağımsızlaşmanın doğal parçalarıdır.

Ebeveynliğin yeni döneminde amaç, çocuğun hiç hata yapmamasını sağlamak değil; hata yaptığında başvurabileceği güvenli bir ilişkinin varlığını korumaktır.


“Bana hiçbir şey anlatmıyor” diyen ebeveynler

Çocuk veya ergen ayrı yaşamaya başladığında iletişimin biçimi de değişebilir. Özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde çocuk her yaşadığını ailesiyle paylaşmak istemeyebilir.

“İyi.”

“Bir şey yok.”

“Yoğunum.”

gibi kısa cevaplar ebeveyn için oldukça kaygı verici olabilir.

Ancak her mahremiyet isteğini bir sorun olarak değerlendirmek doğru değildir.

Çocuğunuzun size her ayrıntıyı anlatmaması ile sizinle önemli konularda iletişim kuramaması aynı şey değildir.

“Bana her şeyi anlatmalısın.” yerine,

“Her şeyi anlatmak zorunda değilsin; ama zorlandığında benimle konuşabileceğini bilmeni isterim.” mesajı daha güvenli bir iletişim alanı oluşturabilir.


Yurda uyum sağlayamayan çocuk ne zaman destek almalı?

Yurda ilk kez yerleşen bir çocuğun özlem duyması, ağlaması, yalnız hissetmesi veya eve dönmek istemesi tek başına terapi gerektiren bir durum değildir.

Ancak güçlükler kalıcı hale geliyor ve çocuğun günlük işlevselliğini belirgin biçimde etkiliyorsa daha yakından değerlendirilmesi gerekir.

Özellikle;

  • yoğun veya giderek artan kaygı,
  • okula ya da yurda gitmek istememe,
  • sosyal olarak belirgin geri çekilme,
  • uyku ve iştah düzeninde belirgin değişiklikler,
  • akademik performansta ciddi düşüş,
  • sürekli ağlama veya çökkünlük,
  • yoğun yalnızlık ve çaresizlik hissi,
  • aileden ayrılmaya karşı aşırı tepki,
  • arkadaş ilişkilerinde tekrarlayan çatışmalar,
  • günlük sorumlulukları yerine getirmekte zorlanma

gibi durumlarda profesyonel değerlendirme düşünülebilir.

Buradaki amaç çocuğu “yurda alıştırmak” değildir.

Daha kapsamlı biçimde; ayrılık deneyimi, kaygı, bağımsızlaşma, sosyal ilişkiler, öz düzenleme, akademik baskı ve aile içindeki ilişki dinamikleri birlikte değerlendirilir.


Terapi bu süreçte nasıl yardımcı olabilir?

Yurda veya ayrı bir eve taşınma, bazı çocuklar için ilk kez karşılaşılan yoğun bir bağımsızlık deneyimidir. Terapi sürecinde çocuğun yaşadığı güçlüğün yalnızca görünen davranışına değil, altında bulunan psikolojik dinamiklere de bakılabilir.

Örneğin; “Yalnız kalamıyorum.” diyen bir çocuğun yalnızca sosyal becerilerini değil, yalnızlıkla kurduğu ilişkiyi ve güven ihtiyacını anlamak;

“Ders çalışamıyorum.” diyen bir öğrencide yalnızca çalışma programını değil, performans kaygısını, mükemmeliyetçiliği veya başarısızlıkla ilgili düşünce biçimlerini değerlendirmek;

“Annem sürekli beni arıyor.” diyen bir ergenle çalışırken ise yalnızca ebeveyn davranışını değil, aile içindeki bağımsızlaşma ve sınır dinamiklerini ele almak gerekebilir.

Bazı durumlarda çocuğun bireysel terapi sürecine ek olarak ebeveyn görüşmeleri de sürece dahil edilebilir. Çünkü çocuk aileden fiziksel olarak uzaklaşsa bile aile ilişkisi psikolojik olarak devam eder.

Ebeveyn rolünde önemli değişim

Çocuğunuzun başka bir şehirde, yurtta veya ayrı bir evde yaşaması, onun artık size ihtiyacı olmadığı anlamına gelmez.

İhtiyacı değişir.

Çocuklukta: “Beni sen koru.” diyen çocuk, zamanla: “Bana güven.” demeye başlar. Sağlıklı bağımsızlaşmanın önemli parçalarından biri de budur.

Çocuğunuzun hayatından çekilmek değil; onun hayatını yönetmeden yanında kalabilmek. Çünkü ayrılık, ilişkinin sona ermesi değildir. İlişkinin biçim değiştirmesidir. Ve bazen çocuğuna verilebilecek en güçlü mesaj şudur:

“Her şeyi senin için çözmeyeceğim. Ama zorlandığında yanında olduğumu bileceksin.”


Çocuğunuz yurda, başka bir şehre veya ülkeye taşınırken siz de bu süreçte nasıl davranmanız gerektiğinden emin olamıyorsanız, yaşanan güçlüğü birlikte değerlendirmek faydalı olabilir.

Bu yazı psikoeğitim amacıyla hazırlanmıştır.
Her çocuğun ve ailenin ihtiyaçları farklı olduğundan, devam eden veya belirginleşen psikolojik güçlüklerde bireysel değerlendirme yapılması önerilir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan







KADINLARDA TÜKENMİŞLİK: “HER ŞEYİ BEN YAPMAK ZORUNDAYIM” DÖNGÜSÜNDEN ÇIKMAK

“Çok yoruldum.”

Ama duramıyorsunuz.

Çünkü yapılması gereken çok şey var.

İş yetişecek, ev toparlanacak, planlanacak, birilerine dönüş yapılacak, aileyle ilgilenilecek, ilişkiye zaman ayrılacak, e kendinize de vakit ayıracaksınız.

Üstelik bunların çoğunu kimsenin hatırlatmasına gerek yok. Zaten siz hep bir yandan düşünüyorsunuz.

Kim ne zaman ne yapacak, ne eksik kaldı, neyin halledilmesi gerekiyor…

Bazen bedeniniz dinlenmek istiyor ama zihniniz durmuyor. Ve bir süre sonra şu cümle ortaya çıkıyor:

“Ben yapmazsam olmuyor.”

Kadınlarda tükenmişlik çoğu zaman tam da bu noktada başlıyor.

Kadınlarda tükenmişlik yalnızca çok çalışmak değildir

Kaç şeyin sorumluluğunu aynı anda taşıdıklarıdır.

Bir kadın işinde yönetici olabilir, evinin düzenini takip edebilir, ilişkisini sürdürebilir, ailesiyle ilgilenebilir, sosyal hayatını planlayabilir ve bütün bunların yanında herkesin ihtiyaçlarını zihninde tutabilir.

Dışarıdan bakıldığında hayatı oldukça düzenli görünebilir.

Fakat içeride sürekli çalışan bir zihin vardır:

“Bunu da ben takip etmeliyim.”
“Şunu da unutmamalıyım.”
“Ben ilgilenmezsem aksar.”
“Biraz daha dayanmalıyım.”

Bu nedenle tükenmişlik bazen yapılan işlerin fazlalığından çok, taşınan sorumlulukların fazlalığıyla ilgilidir.

“Yardım istiyorum ama yine de her şeyi ben yapıyorum”

Yardım isterler ama yardımı gerçekten devretmekte zorlanırlar.

Örneğin partnerinizden masayı silmesini istersiniz.

Siler.

Ama sizin istediğiniz kadar iyi değildir.

Bir köşede iz kalmıştır. Masanın üzerindeki eşyalar sizin yerleştirdiğiniz gibi değildir.

Ve içinizden şu geçer:

“Zaten böyle yapacak. Ben bir daha sileyim.”

Sonra bir başka konuda:

“Çamaşırları benim gibi katlamıyor.”

Bir başka konuda:

“Çocuğa benim kadar dikkat etmiyor.”

İş hayatında:

“Ben takip etmezsem eksik kalacak.”

Ve sonunda:

“Her şeyi ben yapmak zorundayım.”

…

Bazen gerçekten çevremizdeki insanlar sorumluluklarını yeterince yerine getirmiyor olabilir. Bu ihtimali görmezden gelmek doğru değil. Ancak bazen de kişinin yaşadığı tükenmişlik, sorumluluğu devretse bile kontrolü bırakamamasıyla daha da ağırlaşır. Çünkü yapılan iş “yanlış” değildir. Sadece kişinin kendi yapacağı şekilde yapılmamıştır.

Bu ikisi aynı şey değil.

Tükenmişliği besleyen görünmez döngü

Sorumluluk alırsınız.

↓

Bir noktada yorulursunuz ve yardım istersiniz.

↓

Yapılan işi yeterince iyi bulmazsınız.

↓

İşi yeniden kendiniz yaparsınız.

↓

“Kimse benim kadar düzgün yapamıyor.” diye düşünürsünüz.

↓

Bir sonraki sefer yardım istemek yerine doğrudan kendiniz yaparsınız.

↓

Daha fazla yorulursunuz.

↓

“Kimse bana yardımcı olmuyor.”

Bu döngü kişinin isteyerek seçtiği bir şey değildir. Çoğu zaman altında yıllar içinde gelişmiş mükemmeliyetçilik, kontrol ihtiyacı, aşırı sorumluluk alma, güvenmekte zorlanma veya hata yapmaya düşük tolerans gibi psikolojik örüntüler bulunabilir.

Bu nedenle “Biraz rahatla”, “Bırak boşver” veya “Her şeyi bu kadar kafana takma” demek çoğu zaman işe yaramaz. Çünkü kişi rahatlayamamasının nedenini henüz anlamamıştır.


“Ben yapmazsam olmaz” düşüncesinin altında ne var?

Acaba gerçekten olmaz mı?

Yoksa kişi yıllardır her şeyin sorumluluğunu üstlendiği için artık başka bir ihtimali deneyimlemeye fırsat bulamamış mıdır?

Bazı kadınlar çocukluklarından itibaren “sorumluluk sahibi”, “olgun”, “başarılı” ve “her şeyi halleden” kişi olmaya alışmıştır.

Bazıları için kontrolü bırakmak kaygı yaratır.

Bazıları yardım istemeyi güçsüzlük gibi deneyimler.

Bazıları ise yaptığı her şeyi çok iyi yaparak kendisini değerli ve yeterli hissetmeye alışmıştır.

Dolayısıyla mesele yalnızca masayı silmek değildir.

Masa, kişinin dünyayı nasıl taşıdığının küçük bir örneği haline gelir.

“Ben yaparsam doğru olur.”

“Ben kontrol edersem içim rahat eder.”

“Ben bırakınca işler bozulur.”

“Kimse benim kadar dikkat etmiyor.”

Bu düşünceler uzun süre devam ettiğinde kişi fark etmeden kendi tükenmişliğinin koşullarını oluşturabilir.


Kadınlarda tükenmişlik belirtileri nelerdir?

Kadınlarda tükenmişlik farklı şekillerde ortaya çıkabilir. En sık görülen belirtiler arasında:

  • Sürekli yorgunluk ve enerji düşüklüğü
  • Dinlenmeye rağmen geçmeyen bitkinlik
  • Sabahları güne başlamakta zorlanma
  • Tahammülsüzlük ve çabuk öfkelenme
  • Ağlama isteğinde artış
  • Sürekli zihinsel meşguliyet
  • Konsantrasyon ve karar verme güçlüğü
  • İşe karşı motivasyon kaybı
  • Daha önce keyif veren şeylerden uzaklaşma
  • Sosyal olarak geri çekilme
  • “Hiçbir şeye yetişemiyorum” hissi
  • Kendini yetersiz hissetme
  • Dinlenirken suçluluk duyma
  • Uyku düzeninde değişiklik
  • Stresle ilişkili bedensel yakınmalar

görülebilir.

Ancak bu belirtiler yalnızca tükenmişliğe özgü değildir. Depresyon, anksiyete, hormonal değişiklikler ve bazı fiziksel sağlık sorunları da benzer belirtilere yol açabilir.

Bu nedenle uzun süren veya günlük yaşamınızı belirgin şekilde etkileyen bir tablo varsa profesyonel değerlendirme önemlidir.


Mükemmeliyetçilik: “Yeterince iyi” neden yetmiyor?

Tükenmişlik yaşayan bazı kadınlarda önemli bir ortak özellik yüksek standartlardır.

Yüksek standartlara sahip olmak tek başına sorun değildir.

Sorun, kişinin kendisi veya çevresindeki insanlar için “yeterince iyi” kavramının giderek ortadan kalkmasıdır.

Masa kusursuz silinmeli.

İş eksiksiz yapılmalı.

Ev düzenli olmalı.

İlişki iyi gitmeli.

Kendine de zaman ayrılmalı.

Üstelik bütün bunlar yapılırken güçlü, sakin, bakımlı ve üretken olunmalı.

Bir noktadan sonra yaşamın her alanı bir performans alanına dönüşebilir. Ve kişi dinlenirken bile zihninden: “Şimdi bunu yapmam gerekiyor.” diyebilir.

Bu nedenle tükenmişlik bazen daha iyi zaman yönetimiyle çözülecek bir problem değildir ; bazen kişinin kendisinden beklediği şeyleri yeniden değerlendirmesi gerekir.


Tükenmişlik nasıl geçer?

“Tükenmişlik nasıl geçer?” sorusunun tek bir cevabı yoktur.

Bazı durumlarda iş yükünü azaltmak, uyku düzenini iyileştirmek, fiziksel olarak dinlenmek ve günlük yaşamda sınırlar oluşturmak önemli bir başlangıçtır.

Ancak kişi bütün bunları yapmasına rağmen:

  • Her şeyi kontrol etmeye devam ediyorsa,
  • Yardım istemekte zorlanıyorsa,
  • Yardım aldığında yapılan işi yeniden yapıyorsa,
  • Hayır dediğinde suçluluk hissediyorsa,
  • Başarısız olmaktan yoğun biçimde kaçınıyorsa,
  • Kendi ihtiyaçlarını sürekli erteliyorsa,
  • “Ben yapmazsam olmaz” düşüncesinden çıkamıyorsa,

sorunun tekil olmadığını düşünmek gerekir.

Çünkü kişi dinlenmeye çalışırken bile kendisini tüketen psikolojik döngüyü sürdürüyor olabilir.


Psikoterapide kadınlarda tükenmişlik nasıl ele alınır?

Tükenmişlikle çalışırken yalnızca belirtilere değil, belirtileri sürdüren psikolojik ve ilişkisel örüntülere bakmak önemlidir.

Kişinin; mükemmeliyetçiliği, kontrol ihtiyacı, aşırı sorumluluk alma eğilimi, sınır koyma biçimi, kendisini eleştirme şekli, onay ihtiyacı ve yardım alma konusundaki güçlükleri ele alınabilir.

Aynı zamanda kişinin gerçek yaşam koşulları da değerlendirilir. Çünkü her şeyi psikolojik bir probleme indirgemek de doğru değildir.

Bazen gerçekten çok fazla sorumluluk vardır.

Bazen kişi destek görmediği bir ilişkinin içerisinde olabilir.

Bazen çalışma koşulları sürdürülemez olabilir.

Bazen ise kişinin dış koşullar kadar, bu koşullara verdiği psikolojik tepkiler üzerinde çalışması gerekir.

İyi bir psikoterapötik değerlendirme, bu ayrımı yapmayı gerektirir.

Amaç kadına “daha az sorumluluk al” demekten ibaret değildir.

Amaç, kişinin hangi sorumlulukların gerçekten kendisine ait olduğunu ayırt edebilmesi, başkalarına alan açabilmesi, kusursuzluk ihtiyacını esnetebilmesi ve kendi ihtiyaçlarını hayatının sürekli en son sırasına koymaktan çıkabilmesidir.

Hayatınızda gerçekten çok fazla şey mi var?

Yoksa her şeyi sizin yapmanız gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Bir başkasının masayı sizin kadar iyi silmemesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?

Bir işi farklı yapmak neden “yanlış yapmak” gibi geliyor?

Yardım aldığınız halde neden sonunda yine siz düzeltmek zorunda hissediyorsunuz?

Her şey sizin kontrolünüzde olmadığında ne olacağından korkuyorsunuz?

Bu soruların cevapları, tükenmişliğin yalnızca ne kadar yaptığınızla değil, hayatı nasıl taşıdığınızla da ilgili olabileceğini gösterebilir. Çünkü bazen insanı tüketen yalnızca üzerindeki yük değildir. Yükü bırakmayı, paylaşmayı ve başkasının farklı yapmasına izin vermeyi öğrenememektir.

Ve her şeyi yapabiliyor olmanız, her şeyi yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.


Ne zaman psikolojik destek alınmalı?

Yoğunluk ve yorgunluk hayatın dönemsel parçaları olabilir. Ancak kendinizi uzun zamandır tükenmiş, tahammülsüz, isteksiz veya sürekli zihinsel olarak meşgul hissediyorsanız ve bu durum işinizi, ilişkinizi veya günlük yaşamınızı etkiliyorsa profesyonel destek almak faydalı olabilir.

Özellikle dışarıdan başarılı, güçlü ve hayatını kontrol eden biri gibi görünürken içeride sürekli yoruluyorsanız, bu çelişkiyi de önemsemek gerekir. Psikoterapi, yalnızca “nasıl daha az yorulacağınızı” değil, neden her şeyi tek başınıza taşımak zorunda hissettiğinizi anlamanıza da yardımcı olabilir.

Uzman Klinik Psikolog Ecem Sercan Doğan olarak kadınlarda tükenmişlik, mükemmeliyetçilik, stres, kaygı, sınır problemleri ve ilişkisel süreçler üzerine bireysel çalışmalar yürütmekteyim. Terapi süreci, kişinin ihtiyaçları ve yaşadığı güçlüklerin özellikleri doğrultusunda bireysel olarak yapılandırılmaktadır.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan



EN KÜÇÜK OLUMSUZLUKTA NEDEN HAYATIMIZ BİTMİŞ GİBİ HİSSEDERİZ?

“En kötü ne olabilir?” Bazılarımız için sakinleştirici bir soru, bazı insanlar için küçük bir olumsuzluğun zihinde giderek büyümesinin başlangıcıdır.

Bir mesajın geç gelmesi “Bana kızdı”, iş yerindeki küçük bir hata “İşimi kaybedeceğim”, partnerin normalden biraz daha sessiz olması ise “Benden soğudu, yakında ayrılacağız” düşüncesine dönüşebilir. Henüz ortada yalnızca küçük ve açıklaması belirsiz bir durum varken, zihnimiz çoktan en kötü sonuca ulaşmıştır.

Psikolojide felaketleştirme olarak adlandırılan bu düşünme biçiminde kişi, olumsuz bir ihtimali olduğundan daha büyük, daha kesin ve daha başa çıkılmaz bir sonuç olarak değerlendirmeye başlar. Burada önemli olan nokta, felaketleştirmenin çoğu zaman doğrudan “kötü düşünmekle” başlamamasıdır. Çoğu zaman başlangıç noktası belirsizliktir.

Günlük bir örnek düşünelim. Partneriniz akşam eve geldiğinde normalden daha sessiz. Nedenini bilmiyorsunuz. Bu noktada zihninizin önünde aslında yalnızca bir belirsizlik var: “Şu an neden böyle davrandığını bilmiyorum.” Fakat belirsizliğe tahammül etmek zorlaştığında zihin bu boşluğu doldurmaya çalışır. “Bir şey oldu galiba” dersiniz. Ardından “Kesin bana kızdı” düşüncesi gelebilir. Birkaç dakika sonra “Benden soğudu”ya, oradan da “İlişkimiz bitecek” düşüncesine ulaşabilirsiniz.

Oysa elinizdeki gerçek bilgi hiç değişmemiştir: Partneriniz yalnızca o akşam normalden daha sessizdir. Değişen şey, olay değil, olayın zihninizdeki anlamıdır.

Belirsizlik burada önemli bir rol oynar. Çünkü “Ne olduğunu bilmiyorum” demek zihnin kontrol edemediği bir alanı kabul etmesini gerektirir. Kaygı yükseldiğinde ise zihin bu belirsizliği ortadan kaldırmak için hızlı bir açıklama arayabilir. Tehdit içeren açıklamalar da çoğu zaman daha fazla dikkat çeker. Böylece “Bilmiyorum” demek yerine “En kötüsü olacak” demeye başlarız.

2026 yılında Akbari ve arkadaşlarının 28.693 kişiyi kapsayan meta-analizinde belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında güçlü bir ilişki bulunması, bu bağlantının önemini gösteriyor. Araştırmacılar, belirsizliğe tahammülsüzlüğün endişeyle güçlü biçimde ilişkili olduğunu ve endişenin belirsizlik ile kaygı arasındaki ilişkide önemli bir rol oynadığını bildirdi.

Belirsizlikle baş etmekte zorlandığımızda yalnızca düşüncelerimiz değil, davranışlarımız da değişebilir. Aynı mesajı tekrar tekrar kontrol etmek, partnerimize “Bana kızgın mısın?” diye sormak, internette belirtileri araştırmak, bir başkasından tekrar tekrar güvence almak ya da zihnimizde aynı konuşmayı defalarca analiz etmek kısa süreliğine rahatlatabilir. Ancak bu davranışlar belirsizliğe dayanmayı öğrenmek yerine, belirsizlik ortaya çıktığında onu hemen ortadan kaldırmamız gerektiği inancını güçlendirebilir. 2023 yılında yayımlanan bir meta-analiz de belirsizliğe tahammülsüzlüğün özellikle bilişsel kaçınma gibi işlevsiz duygu düzenleme stratejileriyle ilişkili olduğunu göstermiştir.

Bu nedenle çözüm, kendimize sürekli “Her şey güzel olacak” demek değildir. Çünkü bazen gerçekten kötü bir şey olabilir. Asıl mesele, kötü bir ihtimal ile kesinleşmiş bir felaketi birbirinden ayırabilmektir.

Böyle bir anda kendinize şu üç soruyu sormak işe yarayabilir: Şu anda gerçekten ne biliyorum? Neyi yalnızca tahmin ediyorum? Ve zihnim şu anda belirsizliği bir felaket senaryosuyla mı dolduruyor?

Çünkü zihnimiz belirsizliğe dayanmakta zorlandığında, bilmediğimiz yeri çoğu zaman en kötü ihtimalle doldurabilir. Ve bazen hayatımız gerçekten kötüye gittiği için değil, henüz ne olacağını bilmediğimiz için hayatımız bitmiş gibi hissederiz.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KORKUMU NASIL YENERİM? CESUR OLMAK, KORKAKLIK VE ÖZGÜVEN KAZANMAK

“Korkumu nasıl yenerim?”, “Neden bu kadar korkağım?”, “Özgüvenimi nasıl kazanabilirim?” veya “Hayır diyemiyorum, neden böyleyim?” diye düşünüyorsanız, yaşadığınız güçlük yalnızca cesaret eksikliğiyle açıklanamayabilir. Yeni bir işe başlamak, kendi işini kurmak, evden ayrılmak, hakkını aramak, bir ilişkide sınır koymak ya da istemediğiniz bir şeye “hayır” demek; başarısızlık, reddedilme, eleştirilme veya belirsizlik korkusunu tetikleyebilir.

Kişi korktuğu için kaçındığında kısa vadede rahatlar. Ancak kaçınma, korkulan durumla ilgili yeni deneyimler edinmesini de engelleyebilir. Böylece zaman içinde aynı durumla yeniden karşılaştığında korku daha kolay tetiklenebilir ve kişi kendisini “korkak”, “özgüvensiz” veya “cesaretsiz” olarak tanımlamaya başlayabilir.

Bu nedenle psikolojik açıdan önemli soru yalnızca “Korkuyor muyum?” değil, “Korktuğumda ne yapıyorum?” sorusudur. Çünkü bazen kişinin hayatını sınırlayan şey korkunun kendisinden çok, korkuya verdiği davranışsal yanıttır.

KORKMAK İLE KORKAKLIK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

Korku, tehdit olarak değerlendirilen durumlara karşı ortaya çıkan doğal bir duygusal yanıttır. Önemli bir karar öncesinde kaygılanmak, yeni bir işe başlarken endişelenmek, bir konuşma öncesinde gerilmek veya hakkınızı ararken çekinmek tek başına psikolojik bir sorun olduğu anlamına gelmez.

Cesaret kavramını inceleyen araştırmalar da korku ile harekete geçmenin birbirinin karşıtı olmak zorunda olmadığını düşündürmektedir. Norton ve Weiss’ın 2009 yılında yayımlanan pilot çalışmasında, örümcek korkusu yüksek 32 yetişkinin korku yaratan örümceklere ne kadar yaklaşabildiği incelenmiştir. Katılımcıların korku düzeyleri kontrol edildiğinde, daha yüksek cesaret puanları örümceklere daha fazla yaklaşma davranışıyla ilişkili bulunmuştur. Bu küçük bir pilot çalışma olduğu için sonucu tüm insanlara genellemek doğru değildir; ancak araştırma cesaretin, korkunun yokluğundan ziyade korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışıyla birlikte incelenebileceğini göstermektedir.

Bu nedenle cesur olmak her zaman korkmamak anlamına gelmez. Kişi korkabilir, tereddüt edebilir veya kaygılanabilir ve yine de kendisi için önemli olan bir davranışı seçebilir.

KORKU NEDEN BİZİ KAÇINMAYA İTER?

Korktuğumuz bir durumdan uzaklaşmak kısa vadede gerçekten rahatlatıcıdır. Yapmak istemediğimiz bir konuşmayı ertelediğimizde kaygımız azalır. Bir iş başvurusunda bulunmadığımızda reddedilme ihtimalini o an yaşamayız. Birine “hayır” demediğimizde karşı tarafın kızmasıyla karşılaşmayız.

Sorun tam da burada başlayabilir.

Davranış bilimlerinde negatif pekiştirme, rahatsız edici bir durumun bir davranışın ardından ortadan kalkmasının o davranışın gelecekte tekrarlanma olasılığını artırabilmesini ifade eder. Korku ve kaygı alanındaki araştırmalar, kaçınmanın kişiye hızlı bir rahatlama sağlayabildiğini ve bu nedenle kaçınma davranışının zaman içinde sürdürülebileceğini göstermektedir.

Örneğin işinden memnun olmayan ancak yeni bir işe başvurmaktan korkan bir kişiyi düşünelim. Başvuru yapmadığında o gün için kaygısı azalır. Fakat aynı zamanda yeni işin nasıl sonuçlanacağını öğrenme fırsatını da kaçırır. Bir sonraki başvuruyu yapmak daha zor hale gelebilir. Kişi zamanla “Ben zaten yapamam” diye düşünmeye başlayabilir; ancak bu düşüncenin ne kadarının gerçek deneyime, ne kadarının kaçınmaya dayandığını artık değerlendirmek zorlaşır.

Benzer bir durum sosyal ilişkilerde de görülebilir. Hakkını aramayan kişi çatışma da yaşamaz. Hayır demeyen kişi karşı tarafın kızma ihtimalinden kaçınır. Yeni insanlarla tanışmayan kişi reddedilme ihtimaliyle karşılaşmaz. Her bir durumda kısa vadeli rahatlama vardır; ancak uzun vadede kişinin istediği hayatı yaşama alanı daralabilir.

Bu nedenle “Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun yanında “Korktuğum için nelerden kaçınıyorum?” sorusu da önemlidir.

Çünkü bazen döngü şu şekilde ilerler:

Korku → kaçınma → kısa vadeli rahatlama → korkulan durumla ilgili yeni deneyimlerin azalması → kaçınmanın sürmesi → yaşam alanının daralması.

Bu döngünün fark edilmesi, korkuyu yalnızca kişiliğin bir özelliği olarak görmekten daha işlevsel bir başlangıç sağlayabilir.

ÖZGÜVEN KAZANMAK BAZEN HAREKETTEN SONRA GELİR

“Kendime güvensem bunu yapardım” cümlesi oldukça yaygındır. Ancak psikolojide genel anlamdaki özgüvenden farklı olarak öz-yeterlik, kişinin belirli bir davranışı gerçekleştirebileceğine veya belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin inancını ifade eder.

Albert Bandura, Nancy Adams ve Jan Beyer’in 1977 yılında yayımlanan deneysel çalışmasında yetişkin fobik bireylerde öz-yeterlik beklentileri ile tehdit içeren durumlara yaklaşma davranışı incelenmiştir. Çalışmada performansa dayalı başarı deneyimlerinin öz-yeterlik beklentilerini güçlendirdiği ve öz-yeterlikteki değişimlerin davranış performansıyla ilişkili olduğu bulunmuştur.

Bu araştırmadan günlük yaşam için çıkarılabilecek önemli noktalardan biri şudur: Kişinin önce tamamen kendine güvenmesi ve sonra harekete geçmesi her zaman gerekli değildir.

Bazen kişi önce küçük bir davranış gerçekleştirir, ardından kendisi hakkında yeni bir bilgi edinir.

İlk kez sınır koymak, küçük bir iş başvurusu yapmak, bir toplantıda fikrini söylemek veya uzun süredir ertelenen bir konuşmayı gerçekleştirmek kişiye “Bunu yapabildim” şeklinde yeni bir deneyim sağlayabilir. Bu tür deneyimler, kişinin belirli bir durumla başa çıkabileceğine ilişkin değerlendirmesini etkileyebilir.

Bu, korkulan her şeyin üzerine düşünmeden gidilmesi gerektiği anlamına gelmez. Gerçek risklerin değerlendirilmesi gerekir. Ancak gerçek riskler değerlendirildikten sonra geriye ağırlıklı olarak korkunun ürettiği kaçınma kalıyorsa, küçük ve yönetilebilir adımlar kişinin kendi kapasitesiyle ilgili daha gerçekçi deneyimler edinmesine yardımcı olabilir.

Dolayısıyla özgüven kazanmak, her durumda kendinizden emin hissetmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Bazen güven, kişinin kendisiyle ilgili yeni deneyimler edinmesiyle gelişebilir.

AİLEMİZDEN, KORKMAYI ÖĞRENEBİLİR MİYİZ?

Korkuların tek bir nedeni yoktur. Biyolojik yatkınlıklar, mizaç, doğrudan yaşanan deneyimler ve çevresel öğrenmeler farklı biçimlerde rol oynayabilir. Bununla birlikte çocukların çevrelerindeki yetişkinlerin korkuya verdikleri tepkilerden etkilenebileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır.

Leiden Üniversitesi araştırmacılarının 2023 yılında yayımladığı sistematik derleme ve meta-analizde, ebeveynlerin yeni uyaranlara karşı korkulu tepkilerinin çocuklarda korku ve kaçınma öğrenmesi üzerindeki etkisi incelenmiştir. Sistematik derlemeye 23 çalışma, meta-analize ise 19 çalışma dahil edilmiş ve ebeveynlerin korkulu tepkilerini modellemesinin çocukların yeni uyaranlara yönelik korku ve kaçınması üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmuştur.

Bu sonuç “Ailem yüzünden korkağım” şeklinde yorumlanamaz. Araştırmanın söylediği daha sınırlıdır: Çocuklar bazı korku tepkilerini sosyal öğrenme yoluyla edinebilir.

Örneğin bir çocuk sürekli olarak “Oraya gitme, kesin kötü bir şey olur”, “İnsanlara güvenme”, “Sakın hata yapma” mesajlarıyla büyüdüğünde, belirli durumları daha tehdit edici değerlendirmeyi öğrenebilir. Ancak yetişkinlikte yaşanan korkuların tamamını aileye bağlamak da bilimsel açıdan doğru değildir.

Geçmişte öğrenilmiş olabilecek bazı tepkilerin bugün nasıl sürdürüldüğüne bakmak daha anlamlıdır.

BELİRSİZLİKTEN KORKMAK NEDEN KARAR VERMEYİ ZORLAŞTIRIR?

Bazen korktuğumuz şey kararın kendisi değil, sonucunu bilememektir.

“İşi bırakırsam ne olacak?”, “Kendi evime çıkarsam baş edebilir miyim?”, “Bu ilişkiyi bitirirsem pişman olur muyum?”, “Kendi işimi kurarsam başarılı olabilir miyim?” gibi soruların kesin cevapları yoktur.

Psikolojide belirsizliğe tahammülsüzlük, belirsiz durumları tolere etmekte zorlanmayla ilişkili bir yapı olarak incelenmektedir. 2026 yılında yayımlanan ve 115 çalışma veya tezden 138 bağımsız örneklemi ve toplam 28.693 katılımcıyı kapsayan ön kayıtlı bir meta-analizde, belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Araştırmada belirsizliğe tahammülsüzlük ile farklı kaygı bozuklukları arasındaki ilişkilerin de anlamlı olduğu bildirilmiştir.

Bu nedenle bazı kişiler için temel güçlük yanlış karar vermek değil, sonucu önceden kesin olarak bilememektir.

Yeni bir işe başlamak, evden ayrılmak, bir ilişkiyi sonlandırmak veya kendi işini kurmak gibi kararlar belirli miktarda belirsizlik içerir. Her ihtimali önceden ortadan kaldırmaya çalışmak ise bazı durumlarda kararın sürekli ertelenmesine yol açabilir.

Burada amaç belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak değildir. Daha gerçekçi hedef, belirsizlik devam ederken de riskleri değerlendirebilmek ve kişinin kendi değerleri doğrultusunda karar verebilmesidir.

“HAKKIMI ARAYAMIYORUM” VE “HAYIR DİYEMİYORUM”

Bazı insanlar korkularını karar verirken değil, ilişkilerinin içinde yaşar.

“Hakkımı arayamıyorum.”

“Hayır diyemiyorum.”

“İnsanları kırmaktan korkuyorum.”

“Bana kızarsa ne yaparım?”

“Sesimi çıkarırsam ilişki bozulur.”

Bu cümlelerin altında her zaman iletişim becerisi eksikliği bulunmaz. Kişi aslında ne istediğini biliyor olabilir; ancak bunu ifade ettiğinde ortaya çıkabilecek çatışma, reddedilme, eleştirilme veya suçlanma ihtimaline dayanmakta zorlanabilir.

Burada atılganlık, kişinin kendi ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve sınırlarını karşı tarafın haklarını da gözeterek ifade edebilmesi açısından önemlidir.

2017 yılında yayımlanan bir sistematik derlemede sağlık çalışanları ve öğrencilerinde atılgan iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik eğitim programları incelenmiştir. Sekiz çalışmanın dahil edildiği derlemede, müdahalelerin hedeflenen gruplarda belirli ölçüde etkili olduğuna ilişkin kanıt bulunmuş; ancak uzun dönemli davranış değişikliğini değerlendiren daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.

Bu araştırma doğrudan psikoterapi gören kişiler üzerinde yapılmış değildir; dolayısıyla sonuçları genel nüfusa doğrudan aktarmak doğru olmaz. Ancak atılganlığın yalnızca “kişilik özelliği” olarak görülmek zorunda olmadığını ve iletişim becerilerinin geliştirilebilir bir alan olduğunu düşündüren bulgular bulunmaktadır.

Bu nedenle “hayır diyemiyorum” dediğinizde kendinize yalnızca “Neden bu kadar pasifim?” diye sormak yerine, “Hayır dediğimde ne olmasından korkuyorum?” diye sormak daha açıklayıcı olabilir.

YENİ BİR İŞE BAŞLAMAK, EVİNDEN AYRILMAK VE HAYATINI DEĞİŞTİRMEK

Cesaret ihtiyacı çoğu zaman kişinin hayatında bir değişiklik yapmak istediği dönemlerde belirginleşir.

Kendi işini kurmak isteyen kişi başarısızlıktan korkabilir. Evden ayrılmak isteyen kişi yalnız kalmaktan veya maddi sorumluluklardan endişelenebilir. Yeni bir ilişkiye başlamak isteyen kişi yeniden incinmekten çekinebilir. İş yerinde hakkını aramak isteyen kişi yöneticisinin tepkisinden korkabilir.

Bu korkuların tamamını “irrasyonel” kabul etmek doğru değildir. Bazı riskler gerçekten vardır. Örneğin kendi işini kurmak isteyen bir kişinin finansal durumunu değerlendirmesi, giderlerini hesaplaması ve alternatif plan oluşturması gerçekçi bir hazırlıktır. Evden ayrılmak isteyen bir kişinin gelirini, barınma koşullarını ve güvenliğini değerlendirmesi de aynı şekilde gerçek bir planlamadır.

Ancak bütün bunlar değerlendirildikten sonra kişi yalnızca “Ya başarısız olursam?” veya “Ya baş edemezsem?” düşüncesi nedeniyle hiçbir adım atamıyorsa, artık kararın kendisinden çok korkunun davranış üzerindeki etkisini incelemek gerekebilir.

Bu ayrım önemlidir.

Cesaret düşünmeden risk almak değildir.

Psikolojik açıdan daha işlevsel olan, gerçek riski değerlendirmek ile korkunun ürettiği kaçınmayı birbirinden ayırabilmektir.

KORKULARIMDAN DOLAYI HAYATIMI YAŞAMIYORUM DİYORSANIZ

“Korkularımdan dolayı hayatımı yaşayamıyorum” cümlesi, korkunun kişinin seçimlerini belirlemeye başladığını düşündüren önemli bir ifadedir.

İstediği işlere başvurmayan, sürekli erteleyen, insanlarla yakınlaşmaktan kaçınan, hakkını aramayan, sınır koyamayan veya önemli kararları yalnızca kaygı yaşamamak için veren bir kişinin yaşam alanı zaman içinde daralabilir.

Burada hedef kişinin hiçbir zaman korkmaması değildir.

2020 yılında George Mason University ve University of South Florida araştırmacılarının yayımladığı bir çalışmada psikolojik esneklik, sıkıntı veya rahatsızlık yaşanmasına rağmen kişinin kendisi için değer taşıyan amaçların peşinden gidebilmesi bağlamında incelenmiştir. Araştırmada farklı örneklemler ve yöntemler kullanılmış; psikolojik esnekliğin iyi oluş, duygu düzenleme, dayanıklılık, hedeflerin sürdürülmesi ve günlük işlevsellikle ilişkisi değerlendirilmiştir.

Bu kavram korkuyla ilişkili önemli bir ayrım sunar: Hedef her zaman “Korkmayacağım” değildir.

Bazen daha gerçekçi hedef, korku veya rahatsızlık ortaya çıktığında kişinin kendisi için önemli olan şeyi yapabilme kapasitesini geliştirmesidir.

Başka bir ifadeyle mesele korkuyu tamamen ortadan kaldırmak değil, korkunun hayatınızdaki karar verme gücünü azaltmak olabilir.

PEKİ KORKUMU NASIL YENERİM?

“Korkumu nasıl yenerim?” sorusunun herkes için geçerli tek bir cevabı yoktur. Çünkü aynı davranışın altında farklı psikolojik süreçler bulunabilir.

Bir kişi yeni bir işe başvurmuyorsa başarısızlıktan korkuyor olabilir. Bir başkası reddedilmekten. Bir diğeri belirsizliğe dayanmakta zorlanıyor olabilir. Başka biri ise “Hayır dersem beni sevmezler” düşüncesi nedeniyle sınır koyamıyor olabilir.

Bu nedenle korkuyla çalışmanın ilk adımı, korkuyu genel bir kişilik özelliği olarak tanımlamak yerine hangi durumlarda ortaya çıktığını ve davranışı nasıl etkilediğini anlamaktır.

Öncelikle “Tam olarak neden korkuyorum?” sorusuna bakılabilir. Ardından “Korktuğumda ne yapıyorum?”, “Nelerden kaçınıyorum veya neleri erteliyorum?”, “Kaçınmak bana o anda ne sağlıyor?” ve “Uzun vadede bunun hayatımdaki bedeli ne oluyor?” soruları değerlendirilebilir.

Bir başka önemli ayrım da şudur: “Gerçek bir risk mi var, yoksa belirsizliğe dayanmakta mı zorlanıyorum?” Örneğin ekonomik olarak karşılanamayacak bir kararı ertelemek gerçekçi olabilir. Fakat koşullar uygun olduğu halde yalnızca başarısızlık ihtimali nedeniyle yıllarca hiçbir adım atmamak farklı bir durumdur.

Benzer şekilde “Hayır diyemiyorum” diyen kişinin de yalnızca iletişim becerisine değil, hayır dediğinde ortaya çıkacağını düşündüğü sonuca bakması gerekir. “Hakkımı arayamıyorum” diyen kişinin ise karşı tarafın tepkisine ilişkin beklentileri ve bu beklentilerin davranışlarını nasıl etkilediği incelenebilir.

Psikoterapide bu nedenle amaç kişiye yalnızca “daha cesur olmasını” söylemek değildir. Kişinin kaçınma davranışları, düşünce ve beklentileri, öz-yeterlik algısı, belirsizlikle ilişkisi, sınır koyma ve iletişim becerileri ve kendisi için önemli olan yaşam alanları birlikte değerlendirilebilir.

SONUÇ: BELKİ DE SORUN KORKAK OLMAK DEĞİL

Korkmak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Bu nedenle korku yaşamak kişiyi otomatik olarak korkak yapmaz.

Bilimsel çalışmalar, korku yaşanırken ortaya çıkan yaklaşma davranışının cesaretle ilişkili olabileceğini; öz-yeterlik inancının davranış ve yaklaşma ile bağlantılı olduğunu; bazı korkuların sosyal öğrenme yoluyla edinilebildiğini; belirsizliğe tahammülsüzlüğün endişe ve kaygıyla güçlü biçimde ilişkili olduğunu ve psikolojik esnekliğin sıkıntı yaşarken değer verilen hedeflerin sürdürülmesiyle ilişkili olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle kendinize “Ben neden bu kadar korkağım?” diye sormadan önce belki daha açıklayıcı bir soru sorabilirsiniz:

“Korktuğum için hayatımda neleri yapmıyorum?”

Yeni bir işe başlamıyor musunuz? Kendi işinizi kurmayı sürekli erteliyor musunuz? Evden ayrılmaya korkuyor musunuz? Hakkınızı arayamıyor musunuz? Hayır diyemiyor musunuz? İnsanların sizi reddetmesinden korktuğunuz için kendi ihtiyaçlarınızı sürekli geri plana mı atıyorsunuz?

Eğer korku nedeniyle yapmak istediğiniz şeyleri sürekli erteliyor ve yaşam alanınız giderek daralıyorsa, üzerinde çalışılması gereken konu yalnızca korkunun kendisi olmayabilir.

Belki de döngü şöyledir: Korkuyorsunuz, kaçınıyorsunuz, kısa süreliğine rahatlıyorsunuz; ancak kaçındığınız için korktuğunuz durumla ilgili yeni bir deneyim kazanamıyorsunuz. Sonra bir sonraki sefer daha fazla korkuyorsunuz.

Bu döngüyü fark etmek, “Ben korkağım” demekten çok daha farklı bir başlangıçtır.

Çünkü kişilik özelliği gibi görünen şeyin altında değiştirilebilir davranışlar, öğrenilmiş beklentiler ve başa çıkma biçimleri bulunabilir.

Belki özgüven, her şeyi yapabileceğinize inanmak değildir. Belki daha gerçekçi olan, korktuğunuzda ne yapacağınızı öğrenmek ve gerektiğinde korkuya rağmen hareket edebileceğinizi deneyimlemektir.

Ve belki cesaret, korkunun hiç ortaya çıkmaması değil; korku ortaya çıktığında hayatınızın bütün kararlarını onun vermek zorunda olmamasıdır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İLTİFAT ALDIĞIMDA MAHÇUP OLUYORUM

“Biri bana iyilik yaptığında utanıyorum.”

“Birisi benim için bir şey yaptığında kendimi borçlu hissediyorum.”

“Bana iltifat edildiğinde ne diyeceğimi bilemiyorum.”

“‘Çok güzelsin’ denildiğinde hemen ‘yok ya’ diye karşı çıkıyorum.”

“Birisi bana yardım etmek istediğinde ‘gerek yok, ben hallederim’ diyorum.”

“İnsanlara bir şey vermek çok kolay geliyor ama bir şey almak inanılmaz zor.”

Bu cümleler çoğu zaman kişinin kendisi tarafından da yalnızca “utangaçlık”, “mütevazılık”, “fazla düşünceli olmak” veya “kimseye yük olmak istememek” şeklinde açıklanır.

Oysa bazı durumlarda bu tepkiler, kişinin ilişkilerde alma-verme dengesini nasıl kurduğuna, kendi ihtiyaçlarına ne kadar izin verdiğine ve kendisini ne ölçüde sevilebilir, değerli ve yeterli gördüğüne ilişkin daha derin bir psikolojik örüntünün parçasıdır.

Şema Terapi perspektifinden bakıldığında, özellikle Kusurluluk/Utanç, Kendini Feda, Boyun Eğicilik, Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık ve Duyguları Bastırma şemaları bu örüntünün anlaşılmasında önem kazanabilir.

Ancak burada kritik bir nokta vardır ; Bir davranış tek başına belirli bir şemanın kanıtı değildir.

Aynı davranış farklı kişilerde farklı psikolojik nedenlerle ortaya çıkabilir. Klinik değerlendirmede önemli olan yalnızca “Ne yapıyorsunuz?” sorusu değil; o anda ne hissettiğiniz, zihninizden ne geçtiği, neye ihtiyaç duyduğunuz ve bu davranışın sizi kısa ve uzun vadede nereye götürdüğüdür.


İltifatı kabul etmek neden bazı insanlar için bu kadar zor?

Birisi size:

“Çok güzel görünüyorsun.”

dediğinde aslında yalnızca bir iltifat almazsınız.

Karşınızdaki kişi sizin hakkınızda olumlu bir değerlendirme yapar.

Eğer kişinin kendisiyle ilgili temel algısı bu değerlendirmeyle uyumluysa, cevap vermek oldukça kolaydır:

“Teşekkür ederim.”

Ancak kişinin kendisiyle ilgili daha derin inancı:

“Aslında yeterince güzel değilim.”

“İnsanlar beni o kadar da beğenmiyor.”

“Bunu sadece nezaketen söylüyor.”

“Abartıyor.”

“Bunu kabul edersem kendini beğenmiş biri gibi görünürüm.”

şeklindeyse, dışarıdan gelen olumlu mesaj kişinin mevcut kendilik algısıyla çelişebilir.

Bu durumda kişi iltifatı kabul etmek yerine otomatik olarak onu küçümseyebilir:

“Yok canım, hiç de güzel değilim.”

“Saçım aslında çok kötü.”

“Bugün çok kötü görünüyorum.”

“Abartıyorsun.”

“O kadar da değil.”

Burada psikolojik olarak ilginç olan şey şudur:

Kişi kendisine yöneltilen olumlu değerlendirmeyi reddederek mevcut kendilik algısını korumaktadır.

Şema Terapi modelinde şemalar; kişinin kendisi, başkaları ve ilişkileri hakkında çocukluk döneminde oluşan ve yaşam boyunca genişleyebilen, oldukça kalıcı temalar olarak ele alınır. Bir şema etkinleştiğinde kişi yaşadığı olayı yalnızca olduğu haliyle değerlendirmez; olayı mevcut şemasının merceğinden yorumlama eğiliminde olabilir.

Dolayısıyla bazen problem:

“İltifatı sevmiyorum.”

değil,

“İltifatın söylediği olumlu benlik görüntüsüyle temas etmek benim için zor.”

olabilir.


“Biri bana iyilik yaptığında utanıyorum” ne anlama gelebilir?

Birinin sizin için bir şey yapması, teorik olarak olumlu bir deneyimdir.

Ancak bazı kişilerde yardım almak şu düşünceleri tetikler:

“Şimdi ona borçlandım.”

“Ben de bir şey yapmalıyım.”

“Bana neden yardım ediyor?”

“Keşke kendim halletseydim.”

“Benim için bu kadar uğraşması beni rahatsız ediyor.”

“Bir daha ondan bir şey istememeliyim.”

“Kimseye yük olmamalıyım.”

Böyle bir durumda kişinin yaşadığı duygu yalnızca mahcubiyet değildir.

Utanç, suçluluk, borçluluk, yetersizlik ve savunmasızlık aynı anda devreye girebilir.

Burada çok önemli bir ayrım vardır:

Kişi yardım almayı değil, “yardıma ihtiyaç duyan kişi” olmayı zor buluyor olabilir.

Çünkü yardım almak zihinde şu anlama dönüşmüş olabilir:

“Demek ki bunu kendim yapamadım.”

Eğer kişinin özdeğeri büyük ölçüde bağımsızlığı, yeterliliği ve başkalarına yük olmaması üzerinden kurulmuşsa, yardım almak yalnızca pratik bir destek değildir.

Kişinin kendisi hakkındaki algısına dokunan bir deneyimdir.


Kusurluluk/Utanç Şeması: “Beni gerçekten tanısalar beni sevmezler”

Bu örüntüde ilk akla gelen şemalardan biri Kusurluluk/Utanç (Defectiveness/Shame) şemasıdır.

Bu şemada kişinin derinlerinde:

“Bende temel bir problem var.”

“Yeterince iyi değilim.”

“Beni gerçekten tanısalar beni sevmezler.”

“Başkaları benden daha değerli.”

“Benim bir eksiğim var.”

gibi inançlar bulunabilir.

Şema Terapi literatüründe kusurluluk/utanç şeması, kişinin kendisini kusurlu, değersiz, istenmeyen veya sevgiyi hak etmeyen biri olarak algılamasıyla ilişkilendirilir. Güncel sistematik derlemeler de kusurluluk/utanç şemasını erken uyumsuz şemalar arasında tanımlamakta ve bu şemaların duygu düzenleme güçlükleri gibi psikolojik süreçlerle ilişkisini incelemektedir.

Bu şema güçlü olduğunda kişinin aldığı olumlu geri bildirim bazen zihinsel olarak “yanlış” kabul edilebilir.

Örneğin:

Karşı taraf:

“Sen gerçekten çok başarılısın.”

Kişinin iç dünyası:

“Öyle değilim.”

veya:

Karşı taraf:

“Seninle konuşmak çok iyi geliyor.”

İç ses:

“Beni gerçekten tanısaydı böyle söylemezdi.”

veya:

Karşı taraf:

“Sen çok düşünceli birisin.”

İç ses:

“O kadar da iyi biri değilim.”

Bu nedenle kişi iltifatı küçümseyebilir.

Çünkü iltifatın kabul edilmesi, kişinin yıllardır taşıdığı “ben yeterince iyi değilim” şemasıyla çelişmektedir.


Utanç neden özellikle “alırken” ortaya çıkabilir?

Utanç, kişinin yalnızca yaptığı bir davranışla ilgili kötü hissetmesi değildir.

Utanç çoğu zaman doğrudan benlik algısına dokunur.

Suçluluk:

“Yanlış bir şey yaptım.”

der.

Utanç ise daha çok:

“Benimle ilgili yanlış olan bir şey var.”

hissine yaklaşır.

Bu nedenle birinin sizin için bir şey yapması bazı kişilerde:

“Ben buna layık mıyım?”

sorusunu tetikleyebilir.

Bu soru çoğu zaman bilinçli olarak sorulmaz.

Kişi yalnızca huzursuz olur.

Gülümseyemez.

Göz temasını keser.

Konuyu değiştirir.

Hemen karşılık vermeye çalışır.

Ya da:

“Gerçekten hiç gerek yoktu.”

der.

Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında “mahcup oldu” gibi görünen şey, içeride çok daha karmaşık bir süreç olabilir.


Kendini Feda Şeması: “Benim ihtiyacım ikinci planda”

İkinci önemli şema Kendini Feda (Self-Sacrifice) şemasıdır.

Bu şemada kişi başkalarının ihtiyaçlarına, duygularına ve beklentilerine kendi ihtiyaçlarından daha fazla ağırlık verebilir.

Bu kişiler sıklıkla:

  • yardım etmekte zorlanmaz,
  • başkalarının problemlerini çözmeye çalışır,
  • insanların ihtiyaçlarını hızlı fark eder,
  • kendilerinden istenmeden sorumluluk alabilir,
  • “hayır” demekte zorlanabilir,
  • kendi ihtiyaçlarını erteleyebilir.

Ancak aynı kişi kendisine yardım edildiğinde rahatsız olabilir.

Çünkü ilişkide alıştığı pozisyon:

“Ben veren tarafım.”

olabilir.


Vermek kolay, almak neden zor?

Kendini feda örüntüsünde kişinin zihninde zamanla şu denklem oluşabilir:

Vermek = iyi olmak

Almak = yük olmak

Bu denklem bilinçli bir karar değildir.

Yıllar içerisinde öğrenilmiş bir ilişki biçimi olabilir.

Örneğin:

Arkadaşınız sizi havaalanından alır.

Siz:

“Çok teşekkür ederim.”

demek yerine:

“Ya gerçekten hiç gerek yoktu, ben taksiye binerdim.”

dersiniz.

Arkadaşınız:

“Ben zaten gelmek istedim.”

der.

Siz ise hâlâ huzursuzsunuzdur.

Çünkü problem havaalanından alınmak değildir.

Asıl rahatsızlık:

“Bir insan benim için bu kadar emek harcadı.”

gerçeğinde olabilir.

Ve bunun arkasından otomatik olarak:

“Ben de karşılığını vermeliyim.”

düşüncesi gelebilir.


Minnettarlık ile borçluluk aynı şey değildir

Bu ayrım klinik açıdan son derece önemlidir.

Sağlıklı bir ilişkide kişi:

“Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.”

diyebilir.

Bu minnettarlıktır.

Şema tarafından tetiklenen ilişkisel örüntüde ise:

“Bana yardım etti. Şimdi ona bir şey borçluyum.”

duygusu oluşabilir.

Bu ise borçluluk hissidir.

İkisi birbirine benzese de psikolojik olarak aynı değildir.

Minnettarlık ilişkiyi yakınlaştırabilir.

Borçluluk ise kişiyi ilişkiyi sürekli dengelemeye zorlayabilir.

Örneğin:

“O bana geçen ay 500 TL’lik bir hediye aldı, benim de en az o kadar bir şey almam lazım.”

“O beni iki kere arabayla bıraktı, ben de mutlaka onu bırakmalıyım.”

“O benim sorunumu dinledi, ben de onun bütün problemlerini dinlemeliyim.”

Burada ilişki yavaş yavaş duygusal bir muhasebeye dönüşebilir.

Oysa yakın ilişkilerde her şeyin aynı gün, aynı miktarda ve aynı biçimde karşılıklı olması gerekmez.

İlişki bir bilanço tablosu değildir.


Boyun Eğicilik Şeması: “Karşı tarafın ihtiyacı daha önemli”

Bazı kişilerde Kendini Feda ile birlikte Boyun Eğicilik (Subjugation) şeması da görülebilir.

Boyun eğicilikte kişi kendi ihtiyaçlarını, tercihlerini ve duygularını ifade etmekten kaçınabilir.

Çünkü zihninde:

“Bunu istersem karşı taraf kızabilir.”

“Hayır dersem beni bencil bulabilir.”

“İtiraz edersem reddedilebilirim.”

“Sorun çıkarmamalıyım.”

gibi beklentiler bulunabilir.

Şema Terapi modelinde boyun eğicilik ve kendini feda, kişinin kendi ihtiyaçları pahasına başkalarının ihtiyaçlarına ve tepkilerine aşırı odaklandığı “başkalarına yönelim” alanı içinde değerlendirilir.

Bu nedenle kişi kendisine yapılan bir iyiliği kabul etmekte zorlanabilir.

Çünkü yardım kabul etmek:

“Benim de bir ihtiyacım var.”

demeyi gerektirir.

Ve bazı insanlar için ihtiyaç sahibi olmak, çocuklukta öğrenilmiş biçimde, tehlikeli veya utanç verici bir pozisyondur.


“Ben hallederim” cümlesinin psikolojik anlamı

“Ben hallederim.”

tek başına sağlıksız bir cümle değildir.

Kendi başına hareket edebilmek, sorumluluk alabilmek ve bağımsız olmak oldukça sağlıklıdır.

Problem, bunun bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluğa dönüşmesidir.

Sağlıklı bağımsızlık:

“Bunu kendim yapabilirim. Ama gerekirse yardım da isteyebilirim.”

Şema tarafından yönetilen aşırı bağımsızlık ise:

“Bunu kendim yapmak zorundayım.”

şeklindedir.

Aradaki fark küçük görünür ama psikolojik olarak oldukça önemlidir.

Çünkü birincisinde seçim vardır.

İkincisinde zorunluluk.


Onay Arayıcılık/Tanınma Arayıcılık: İltifatı istemek ama kabul edememek

Burada ilk bakışta bir paradoks ortaya çıkar.

Bir kişi:

“İnsanların beni beğenmesini çok istiyorum.”

diyebilir.

Ama aynı kişi iltifat geldiğinde:

“Yok canım.”

diyebilir.

Bu çelişki değildir.

Çünkü onaya ihtiyaç duymak ile onayı içselleştirebilmek aynı şey değildir.

Onay arayıcılık/tanınma arayıcılık şemasında kişinin özdeğeri büyük ölçüde başkalarının değerlendirmesine bağlanabilir. Şema Terapi’nin güncel modelinde bu şema, başkalarının onayı ve takdirine aşırı önem verme eğilimiyle tanımlanmaktadır.

Bu durumda kişi:

“Beni beğensinler.”

diye çok güçlü bir ihtiyaç duyabilir.

Fakat biri gerçekten:

“Seni çok beğeniyorum.”

dediğinde bunu kendi benlik algısına dahil etmekte zorlanabilir.

Dolayısıyla kişi tekrar tekrar dışarıdan doğrulama arar fakat aldığı doğrulamanın etkisi kısa sürer.

Bu nedenle sürekli daha fazla onaya ihtiyaç duyabilir.


Duyguları Bastırma: “Ne hissediyorsam göstermemeliyim”

Bir başka boyut ise Duyguları Bastırma (Emotional Inhibition) şemasıdır.

Bazı insanlar yalnızca olumsuz duyguları değil, olumlu duyguları da ifade etmekte zorlanır.

Örneğin biri:

“Seninle gurur duyuyorum.”

dediğinde kişi çok mutlu olabilir.

Fakat:

“Ben de bunu duyduğuma çok sevindim.”

demekte zorlanabilir.

Sadece:

“Sağ ol.”

der ve konuyu kapatır.

Burada duygunun olmaması değil, duygunun dışa vurumunun kısıtlanması söz konusudur.

Şema Terapi modelinde duygusal ketlenme, kişinin duygularını ve spontan tepkilerini ifade etmesini sınırlayan örüntülerden biri olarak ele alınır. Araştırmalar da erken uyumsuz şemalar ile duygu düzenleme güçlükleri arasında anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermektedir.


Peki bütün bunların altında hangi “öğreti” olabilir?

Aslında çoğu zaman tek bir cümle yoktur.

Kişinin yaşamı boyunca farklı ilişkilerden öğrendiği bir dizi örtük kural vardır.

Örneğin:

“İyi insan, kendisinden önce başkalarını düşünür.”

“Kimseye yük olmamalısın.”

“Güçlü insanlar yardım istemez.”

“Sana yapılan iyiliğin karşılığını hemen vermelisin.”

“İhtiyaçlarını fazla gösterme.”

“Kendini övme.”

“Fazla öne çıkma.”

“İnsanlara yük olursan seni istemezler.”

“Biri sana bir şey veriyorsa karşılığında bir şey bekliyordur.”

“Sevilmek için faydalı olmalısın.”

Bunların bazıları aileden doğrudan öğrenilebilir.

Bazıları kültürel mesajlarla güçlenebilir.

Bazıları ise çocuğun kendi deneyimlerinden çıkardığı sonuçlar olabilir.

Şema Terapi’ye göre erken uyumsuz şemalar yalnızca tek bir olayın sonucu olarak düşünülmez; çocuğun mizacı ile gelişimsel çevresi ve karşılanmayan temel duygusal ihtiyaçlarının etkileşimi içerisinde oluşur ve daha sonra yaşam boyunca genişleyebilir.


“Sevilmek için vermeliyim” inancı

Bazı kişilerde daha derinde şu ilişki kuralı bulunabilir:

“Ben birilerine fayda sağladığım sürece değerliyim.”

Bu inanç varsa kişi:

  • yardım eder,
  • sorun çözer,
  • insanları rahatlatır,
  • fedakârlık yapar,
  • ihtiyaçları önceden fark eder,
  • karşı tarafın yükünü taşır.

Ve bunların sonucunda kendisini değerli hisseder.

Fakat birinin kendisi için bir şey yapması durumunda alıştığı rol değişir.

Artık:

Fayda sağlayan kişi değil, fayda gören kişidir.

Bu değişim rahatsız edici olabilir.

Çünkü kişinin özdeğeri “veren kişi olmak” üzerine kurulmuşsa, alıcı pozisyonu savunmasızlık yaratabilir.


Asıl mesele bazen “almaya izin vermek”tir

Psikoterapide bu tür örüntüler üzerinde çalışırken amaç kişiye:

“Artık hiçbir şeyi umursama.”

veya:

“Herkesten yardım iste.”

demek değildir.

Amaç çok daha temel bir esneklik geliştirmektir:

“İhtiyacım olduğunda yardım isteyebilirim.”

“Bana yardım edildiğinde bunu reddetmek zorunda değilim.”

“Bana yapılan iyiliği hemen geri ödemek zorunda değilim.”

“Birinin bana iyi davranması için önce bunu hak edecek bir şey yapmam gerekmiyor.”

“İltifat aldığımda kendimi küçültmeden teşekkür edebilirim.”

“Başkalarının ihtiyaçları kadar benim ihtiyaçlarım da önemlidir.”

Bunlar yalnızca “pozitif düşünceler” değildir.

Kişinin ilişkilerindeki temel çalışma biçimini değiştiren daha derin bilişsel ve duygusal dönüşümlerdir.


Terapide bu örüntü nasıl çalışılır?

Şema Terapi’de yalnızca davranış değiştirmek hedeflenmez. Öncelikle davranışın hangi şemayla ilişkili olduğu ve hangi başa çıkma biçimiyle sürdürüldüğü anlaşılmaya çalışılır.

Tetikleyici

Partneriniz size beklemediğiniz bir hediye alıyor.

↓

Duygu

Utanç + huzursuzluk + borçluluk.

↓

Otomatik düşünce

“Ben de ona hemen bir şey almalıyım.”

↓

Daha derindeki inanç

“Karşılıksız bir şey kabul edemem.”

↓

Şema

Kendini Feda / Kusurluluk-Utanç / Onay Arayıcılık gibi bir örüntü.

↓

Başa çıkma

İyiliği küçümseme, reddetme veya hemen karşılığını verme.

↓

Kısa vadeli sonuç

Rahatsızlık azalır.

↓

Uzun vadeli sonuç

Yardım kabul etmek daha da zorlaşır.

Bu döngü fark edildiğinde terapi, yalnızca “bir dahaki sefere teşekkür et” düzeyinde kalmaz.

Kişinin yardım alırken ortaya çıkan utançla temas edebilmesi, bu utancın altında hangi inancın bulunduğunu fark etmesi ve daha sağlıklı bir ilişki biçimini deneyimleyebilmesi üzerine çalışılır.

Şema Terapi’nin temel amaçlarından biri de kişinin şemaları tarafından yönetilen başa çıkma biçimlerini azaltması ve temel duygusal ihtiyaçlarını daha sağlıklı yollarla karşılayabilmesidir.


Sağlıklı bir yetişkin ne yapar?

Sağlıklı bir yetişkin:

Birisi yardım ettiğinde:

“Teşekkür ederim, gerçekten çok işime yaradı.”

diyebilir.

Birisi iltifat ettiğinde:

“Teşekkür ederim, bunu duymak güzel.”

diyebilir.

Bir şeye ihtiyacı olduğunda:

“Bana bu konuda yardımcı olabilir misin?”

diyebilir.

Yapamayacağı bir şey olduğunda:

“Şu anda bunu yapamam.”

diyebilir.

Ve en önemlisi:

Bütün bunları yaparken kendisini kötü, bencil veya yetersiz biri olarak görmek zorunda değildir.


İltifata cevap vermek için kendinizi küçültmeniz gerekmiyor

Birisi:

“Çok güzelsin.”

dediğinde:

“Yok ya, hiç değilim.”

demek zorunda değilsiniz.

“Ben de öyle düşünüyorum” demek de zorunda değilsiniz.

Basitçe:

“Teşekkür ederim.”

demeniz yeterlidir.

Birisi:

“Çok başarılısın.”

dediğinde:

“Estağfurullah, ne başarısı.”

demek zorunda değilsiniz.

“Bunu duymak benim için çok güzel, teşekkür ederim.”

diyebilirsiniz.

Birisi:

“Senin için bunu yaptım.”

dediğinde:

“Gerçekten hiç gerek yoktu.”

demek zorunda değilsiniz.

“Benim için bunu düşünmen çok değerli, teşekkür ederim.”

diyebilirsiniz.

Bu küçük cümleler basit görünür.

Ancak kişinin yıllardır otomatik olarak yaptığı:

reddetme → küçültme → karşılığını verme → rahatlama

döngüsünü değiştirmek açısından oldukça değerlidir.


Eğer bu yazıyı okurken: “Ben tam olarak böyleyim.” diyorsanız, kendinizi daha iyi anlamak için şu sorular üzerinde düşünebilirsiniz:

Biri bana yardım ettiğinde ilk hissettiğim şey minnettarlık mı, yoksa borçluluk mu?

Birisi bana iltifat ettiğinde bunu kabul edebiliyor muyum?

Kendim hakkında olumlu bir şey söylemek bana kibirli hissettiriyor mu?

İnsanlardan yardım istemek benim için zor mu?

Birinin benim için emek vermesine izin verebiliyor muyum?

İyilikleri hemen geri ödeme ihtiyacı hissediyor muyum?

“Hayır” dediğimde kendimi suçlu hissediyor muyum?

Başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımdan önce mi fark ediyorum?

Biri beni gerçekten tanırsa beni sevmeyeceğinden korkuyor muyum?

Sevilmek için faydalı, başarılı, güçlü veya fedakâr olmam gerektiğine inanıyor muyum?

Bu sorular bir kişiye kendi başına tanı koydurmaz.
Ancak terapi sürecinde üzerinde çalışılabilecek önemli örüntülerin fark edilmesine yardımcı olabilir.


Şema Terapi’nin önemli katkılarından biri, kişinin yalnızca davranışını değiştirmeye değil, bu davranışın arkasındaki temel şemayı, karşılanmamış duygusal ihtiyacı ve şemayı sürdüren başa çıkma biçimini anlamaya odaklanmasıdır. Şema Terapi’nin güncel modelinde erken uyumsuz şemalar, şema alanları, başa çıkma biçimleri ve şema modları birbirini tamamlayan temel kavramlar olarak ele alınmaktadır.

Dolayısıyla terapide hedef:

“Daha az utan.”

değildir.

Daha derindeki hedef şudur:

“İhtiyaç duyduğunda yardım isteyebilen, yardım geldiğinde onu kabul edebilen, iltifat aldığında kendisini küçültmeyen ve değerli olmak için sürekli bir şey vermek zorunda hissetmeyen bir benlik geliştirmek.”

Çünkü sağlıklı ilişkilerde yalnızca vermek yoktur.

Vermek de vardır, almak da.

Ve bazen psikoterapide kişinin öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri, başkalarına daha fazla vermek değil;

kendisine de bir şeylerin verilmesine izin vermektir.


Psikoterapi ne zaman düşünülebilir?

Bu örüntüler hayatınızda belirgin bir sıkıntı yaratıyorsa — sürekli insanları memnun etmeye çalışıyor, yardım istemekten kaçınıyor, aldığınız her iyiliği borç olarak görüyor, iltifat karşısında yoğun utanç yaşıyor, ihtiyaçlarınızı ifade etmekte zorlanıyor veya ilişkilerinizde sürekli veren taraf olduğunuzu fark ediyorsanız — bunun yalnızca “karakter özelliğiniz” olduğunu varsaymak zorunda değilsiniz.

Bu tür tekrar eden ilişki örüntüleri psikoterapide ayrıntılı biçimde ele alınabilir.

Özellikle Şema Terapi yaklaşımı, kişinin bugün yaşadığı güçlükleri geçmiş deneyimleri, temel duygusal ihtiyaçları, erken uyumsuz şemaları ve şemalara karşı geliştirdiği başa çıkma biçimleriyle birlikte değerlendiren bütüncül bir çerçeve sunar.

Amaç geçmişi suçlamak değil; geçmişte işe yarayan fakat bugün artık kişinin yaşamını kısıtlayan örüntülerin farkına vararak daha özgür seçimler yapabilmesini sağlamaktır.














Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YA YANLIŞ KARAR VERİRSEM? KARAR VEREMEMENİN ARDINDAKİ KAYGI VE HATA YAPMA KORKUSU

Ya Yanlış Seçersem?

“Ne istediğimi bilmiyorum.”

“Bir türlü karar veremiyorum.”

“Bir seçim yapıyorum ama sonra sürekli ‘Acaba diğerini mi seçmeliydim?’ diye düşünüyorum.”

“Ya yanlış karar verirsem?”

“Her iki seçeneğin de kötü bir sonucu olacakmış gibi hissediyorum.”

“Karar vermeyip beklemek daha güvenli geliyor.”

“Bir seçim yaparsam ve işler kötü giderse kendimi affedemem.”

Eğer bu cümlelerden biri size tanıdık geliyorsa, yaşadığınız şey yalnızca kararsızlık olmayabilir.

Bazı insanlar için karar vermek, iki seçenek arasından birini seçmekten çok daha fazlasıdır. Basit bir seçim bile yoğun kaygıya, zihinsel yorgunluğa ve saatlerce süren düşünmeye dönüşebilir.

Hangi restorana gidileceğine karar vermek…

Hangi kıyafetin alınacağını seçmek…

Bir iş teklifini kabul edip etmemek…

Bir ilişkiye devam edip etmemek…

Bir şehirde yaşayıp yaşamamak…

Bir mesajı gönderip göndermemek…

Bazen insan, vereceği kararın kendisinden çok kararın sonucundan korkar.

Çünkü zihnin arka planında şu düşünce vardır:

“Ya yanlış seçim yaparsam?”

Ve daha da derinde:

“Yanlış seçim yaparsam bunun kötü sonuçlarıyla baş etmek zorunda kalırım.”

İşte karar vermekte zorlanmanın önemli bir kısmı tam da burada başlar.


Karar vermek neden bu kadar zor olabilir?

Karar vermek aslında belirsizliğe tahammül etmeyi gerektirir. Çünkü hiçbir önemli kararın sonucunu önceden yüzde yüz bilemeyiz.

Bir iş değiştirirsiniz; yeni işin nasıl olacağını kesin olarak bilemezsiniz.

Bir ilişkiye başlarsınız; ilişkinin yıllar sonra nereye gideceğini bilemezsiniz.

Bir şehir değiştirirsiniz; orada mutlu olup olmayacağınızı önceden garanti edemezsiniz.

Bir seçim yaparsınız ve diğer seçeneğin nasıl sonuçlanacağını hiçbir zaman tam olarak öğrenemezsiniz.

Dolayısıyla sağlıklı karar verme, aslında bir miktar belirsizliği kabul edebilme becerisi gerektirir.

Ancak bazı kişiler için belirsizlik o kadar rahatsız edicidir ki zihin belirsizliği ortadan kaldırmak için sürekli düşünmeye başlar.

“Biraz daha araştırayım.”

“Biraz daha düşüneyim.”

“Birine daha sorayım.”

“Belki başka bir seçenek vardır.”

“Ya bunu seçersem ve pişman olursam?”

“Ya diğerini seçseydim?”

“Şimdi karar verirsem geri dönüşü olmaz.”

Ve kişi bir süre sonra karar vermeye çalışmaktan çok, karar vermenin yaratacağı kaygıyı ortadan kaldırmaya çalışır.


“Doğru kararı” bulmaya çalışırken karar veremez hale gelmek

Kararsızlığın önemli nedenlerinden biri, her kararın bir doğru cevabı olduğuna inanmak olabilir.

Doğru seçenek vardır.
Yeterince düşünürsem onu bulabilirim.
Yanlış seçersem bunun sorumlusu benim.

Bu bakış açısında kişi karar vermeden önce bütün ihtimalleri hesaplamaya çalışır.

Avantajlar…

Dezavantajlar…

Olası riskler…

Başkalarının fikirleri…

Gelecekte yaşanabilecek senaryolar…

Ve sonra yeni bir ihtimal daha gelir:

“Peki ya bu?”

Bir süre sonra karar vermek için yapılan düşünme, çözüm üretmekten çıkar ve ruminasyona, yani aynı konu etrafında tekrar tekrar düşünmeye dönüşebilir.

Kişi çok düşündüğü halde netleşmez. Çünkü problem artık bilgi eksikliği değildir. Problem, zihnin yüzde yüz kesinlik aramasıdır.


“Ya kötü bir şey olursa?”

Bazı kişilerde karar vermenin önündeki temel korku, yanlış seçimden ziyade kötü bir sonuç yaşama ihtimalidir.

Örneğin bir kadın iş değiştirmeyi düşünmektedir. Mevcut işinden memnun değildir. Yeni işin maaşı daha iyidir. Çalışma koşulları daha iyidir. Kariyer açısından daha fazla fırsat sunmaktadır. Buna rağmen karar veremez. Çünkü zihni sürekli şu ihtimalleri üretir:

“Ya yeni iş yerindeki insanlar kötü çıkarsa?”

“Ya baş edemezsem?”

“Ya işten çıkarılırsam?”

“Ya eski işim aslında daha iyiyse?”

“Ya bu karardan sonra hayatım kötüleşirse?”

“Ya pişman olursam?”

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Kişi aslında hangi işin daha iyi olduğunu değerlendirmemektedir. Kendisini gelecekte yaşayabileceği tüm olumsuzluklardan korumaya çalışmaktadır. Fakat hayatın hiçbir kararında bunu tamamen yapmak mümkün değildir. Çünkü karar vermek, bir ölçüde şunu kabul etmektir:

“Bu kararın sonucunu tamamen kontrol edemem.”


“Yanlış karar verirsem ne olur?”

Kararsızlığın arkasında bazen hata yapmaya ilişkin katı bir inanç bulunur.

“Hata yapmamalıyım.”

“Yanlış karar vermemeliyim.”

“Sonradan pişman olmamalıyım.”

“İyi bir karar verdiğimden emin olmalıyım.”

“Bunu nasıl fark edemedim?”

Bu düşüncelerin altında bazen daha derin bir anlam vardır:

“Hata yapmak benim için kabul edilemez.”

Böyle olduğunda kişi hata yapmaktan sadece hoşlanmaz; hatayı adeta bir tehdit olarak algılar.

Çünkü hata:

  • yetersizlik,
  • başarısızlık,
  • beceriksizlik,
  • kontrol kaybı,
  • pişmanlık,
  • eleştirilme,
  • hayal kırıklığı

ile ilişkilendirilebilir.

Bu durumda kişi için “yanlış seçim yapmak”, yalnızca yanlış bir seçim yapmak değildir.

“Ben yanlış yaptım” → “Ben başarısızım.”

şeklinde daha geniş bir anlam kazanabilir. İşte bu nedenle bazı insanlar karar verirken olağanüstü zorlanırlar.


Mükemmeliyetçilik

Mükemmeliyetçilik yalnızca iş hayatında veya akademik başarıda ortaya çıkmaz.

Karar verme biçimimizi de etkileyebilir.

Mükemmeliyetçi düşünce şöyle çalışabilir:

“En iyi seçeneği bulmalıyım.”

“En doğru kararı vermeliyim.”

“Sonradan pişman olmayacağım bir seçim yapmalıyım.”

“Bütün ihtimalleri değerlendirmeliyim.”

“Eksik bilgiyle karar vermemeliyim.”

Bu durumda karar vermek için gereken standart gerçekçi olmaktan çıkar.

Çünkü mükemmel karar diye bir şey yoktur.

Bir kararın iyi olması, bütün risklerinin sıfır olması anlamına gelmez.

İyi karar çoğu zaman: Mevcut bilgiler, ihtiyaçlar, değerler ve koşullar içerisinde yeterince iyi bir seçim yapabilmektir.


Karar vermemek de aslında bir karardır

Burası oldukça önemli. Bir kişi: “Karar vermeyeceğim.” dediğinde aslında tamamen nötr bir pozisyonda kalmaz.

Örneğin ilişkisinde mutsuz olan bir kişi, ayrılıp ayrılmayacağına karar veremediği için ilişkiyi olduğu gibi sürdürür.

İşinden memnun olmayan biri yeni iş aramayı sürekli erteler.

Yurt dışına taşınmak isteyen biri “biraz daha düşüneyim” diyerek yıllarca aynı yerde kalabilir.

Bir kişi hoşlanmadığı bir sosyal ortamdan ayrılmak istediği halde “ya yanlış anlaşılırsam?” diye sınır koymaz.

Karar vermemek kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Çünkü kişi o an için kaygı yaşamaz. Fakat uzun vadede bedeli olabilir. Kısa vadeli rahatlama, uzun vadeli sıkışmışlığa dönüşebilir.


Kaçınma döngüsü nasıl oluşur?

Kararsızlığı sürdüren mekanizmalardan biri kaçınmadır.

Örneğin:

Karar vermem gerekiyor → kaygı hissediyorum → karar vermeyi erteliyorum → kaygım azalıyor.

Beyin burada önemli bir şey öğrenir: “Karar vermeyi ertelersem rahatlıyorum.” Dolayısıyla bir sonraki kararda da erteleme daha cazip hale gelir. Döngü şöyle devam eder:

Karar → kaygı → kaçınma/erteleme → kısa süreli rahatlama → karar verme korkusunun güçlenmesi

Bu nedenle kişi zamanla daha fazla karar vermekte zorlanabilir. Üstelik karar ertelendikçe seçenekler bazen gerçekten azalır. Son başvuru tarihi geçer. Fırsat kaybolur. İlişki daha fazla yıpranır. İş değişikliği için uygun dönem geçer.

Ve kişi bu kez:

“Keşke daha önce karar verseydim.”

diye düşünmeye başlar.


“Ya diğer seçenek daha iyiyse?”

Karar vermeyi zorlaştıran bir başka durum da seçilmeyen seçeneğin zihinde ideal hale gelmesidir.

Örneğin iki iş teklifi arasında kalan bir kişi A işini seçer.

İlk birkaç hafta:

“Acaba B’yi mi seçseydim?”

diye düşünür.

Sonra B işinin olumlu özelliklerini düşünmeye başlar:

“Orada maaş daha yüksekti.”

“Belki daha mutlu olurdum.”

“Çalışma saatleri daha iyiydi.”

Fakat B işinin olası dezavantajları zihinde giderek görünmez hale gelir.

Çünkü kişi artık gerçek bir seçeneği değil, seçilmemiş seçeneğin zihinsel olarak idealize edilmiş halini karşılaştırmaktadır.

Bu nedenle bazen kararın ardından gelen pişmanlık:

“Yanlış karar verdim.”

anlamına gelmeyebilir.

Bazen sadece:

“Seçmediğim seçeneğin nasıl olacağını asla bilemeyeceğim.”

gerçeğine tahammül etmek zor geliyordur.


Seçenek arttıkça daha mutlu olmuyoruz

İlk bakışta çok sayıda seçeneğin avantaj olduğunu düşünürüz. Ancak seçeneklerin artması her zaman karar vermeyi kolaylaştırmaz. Aksine bazı kişiler için daha fazla seçenek:

  • daha fazla karşılaştırma,
  • daha fazla hata ihtimali,
  • daha fazla pişmanlık,
  • daha fazla “ya diğerini seçseydim?” düşüncesi

anlamına gelir.

Örneğin bir restoranda 4 yemek arasından seçim yapmak kolay olabilir. Ama 80 seçenek olduğunda:

“Acaba diğerini mi söyleseydim?”

düşüncesi çok daha kolay ortaya çıkabilir. Hayatta da benzer bir durum vardır.

“Bu işi mi yapmalıyım?” sorusu zamanla: “Bu işi mi yapmalıyım, başka bir şirkete mi geçmeliyim, akademiye mi yönelmeliyim, kendi işimi mi kurmalıyım, başka bir şehirde mi yaşamalıyım?” gibi onlarca seçeneğe bölünebilir.

Zihin bütün yolların en iyisini bulmaya çalıştıkça kişi hiçbir yola giremeyebilir.


Sürekli başkalarına danışmak

Bazen kişi kendi kararına güvenmediğinde çevresindeki insanlardan sürekli onay almaya başlayabilir.

“Sen olsan ne yapardın?”

“Bence hangisini seçmeliyim?”

“Sence bu doğru mu?”

“Bir daha düşünür müsün?”

“Sen de benim yerimde olsan bunu yapar mıydın?”

Birinin fikrini almak elbette sağlıklıdır. Sorun, kişinin kendi kararını verebilmek için başkasının kesinliğine ihtiyaç duymaya başlamasıdır.

Çünkü başka birinden gelen: “Bence bunu yap.” cümlesi kısa süreli rahatlatabilir. Ama bir süre sonra kişi tekrar: “Ya o da yanılıyorsa?” diye düşünebilir.

Böylece güven arama davranışı da kaygıyı uzun vadede besleyen bir döngüye dönüşebilir. Amaç hiçbir zaman başkalarının fikrini almamak değildir.

Amaç: “Fikir alabilirim ama son kararı kendi değerlerim ve ihtiyaçlarım doğrultusunda verebilirim.” noktasına gelebilmektir.


‘İçimin emin olması lazım :)’

Belki de değiştirilmesi gereken en önemli düşüncelerden biri budur:

“Karar vermeden önce tamamen emin olmalıyım.”

Çoğu önemli kararda yüzde yüz eminlik mümkün değildir. Bazen karar verdiğiniz anda hâlâ kaygılı olabilirsiniz. “Doğru yaptım mı?” diye düşünebilirsiniz. Bazen başka bir seçeneğin de avantajları olabilir.

Bunların olması kararınızın yanlış olduğunu göstermez.

Sağlıklı karar verme: “Hiç şüphem kalmadığında karar vereceğim.” demek değildir. “Şüphelerim olsa da karar verebilirim.” diyebilmektir.


Bir örnek:
İlişkimi bitirmeli miyim?

Bir kişi uzun zamandır ilişkisinde mutsuz olduğunu düşünelim. Partneriyle temel değerleri uyuşmuyor. Kendini ilişkide yalnız hissediyor. Geleceğe ilişkin beklentileri farklı. Ancak ayrılma konusunda karar veremiyor. Zihni şöyle çalışıyor:

“Ya sonra pişman olursam?”

“Ya bir daha böyle birini bulamazsam?”

“Ya sorun bende ise?”

“Ya aslında ilişki düzelebilecekse?”

“Ya ayrıldıktan sonra çok yalnız kalırsam?”

“Ya yanlış karar verirsem?”

Bu soruların her biri tek başına anlaşılabilir. Ancak kişi bütün bu soruların kesin cevabını bulmadan karar veremeyeceğine inanırsa, ilişkiyi değerlendirmek yerine geleceği garanti etmeye çalışmaya başlar.

Oysa hiçbirimiz ayrıldıktan sonra ne olacağını kesin olarak bilemeyiz.

Burada terapi sürecinde ele alınabilecek soru yalnızca:

“Ayrılmalı mıyım?”

değildir.

Daha derin sorular da vardır:

  • Ben bir ilişkide neye ihtiyaç duyuyorum?
  • Hangi ihtiyaçlarım karşılanmıyor?
  • Hangi sorunlar çözülebilir, hangileri benim için temel uyumsuzluk?
  • Karar verirken en çok neden korkuyorum?
  • Yanlış karar verirsem kendimle ilgili ne düşüneceğim?
  • Belirsizliğe ne kadar tahammül edebiliyorum?
  • Kararımdan emin olmak mı istiyorum, yoksa kararımın sonucunu kontrol etmek mi?

Bazen kişinin ihtiyacı “doğru cevabı bulmak” değil, kendi kararını verebilecek psikolojik güveni geliştirmektir.


Bir başka örnek:
İş değiştirmek

Bir danışanın yıllardır çalıştığı iş yerinde mutsuz olduğunu düşünelim. Yeni bir teklif gelir. Maaş daha iyidir. Pozisyon daha iyi görünmektedir. Fakat kişi haftalarca karar veremez.

Bir gün:

“Kesinlikle geçmeliyim.”

der.

Ertesi gün:

“Hayır, mevcut işim daha güvenli.”

der.

Sonra arkadaşlarına sorar. İnternette şirket yorumlarını okur. LinkedIn’de çalışanların profillerini inceler. Saatlerce artı-eksi listesi yapar… Sonra yeni bir endişe bulur.

Bu noktada dışarıdan bakıldığında kişi “çok dikkatli karar veriyor” gibi görünebilir.

Ancak aslında yaptığı şeyin önemli bir kısmı kaygısını azaltmaya yönelik güvence arama ve kontrol etme davranışları olabilir.

Ne kadar çok araştırırsa o kadar netleşmesi beklenir. Fakat tam tersi olur. Çünkü her yeni bilgi yeni bir ihtimali beraberinde getirir.


Peki sağlıklı karar vermek nasıl olur?

Sağlıklı karar verme, düşünmeden hareket etmek değildir. Aksine düşünmek, değerlendirmek ve bilgi toplamak önemlidir. Ancak bunun bir sınırı vardır.

1. Benim için gerçekten önemli olan ne?

Başkalarının ne düşündüğünden bağımsız olarak…

Ben ne istiyorum?

Benim değerlerim ne?

Benim ihtiyaçlarım ne?

2. Bu kararın hangi kısmını kontrol edebilirim?

Kararın kendisini mi?

Hazırlığımı mı?

Riskleri azaltmayı mı?

Yoksa gelecekte olacak her şeyi mi kontrol etmeye çalışıyorum?

3. En kötü ihtimal gerçekleşirse bununla baş edebilir miyim?

Bu soru çok değerlidir. Çünkü amaç “kötü bir şey olmayacak” garantisi bulmak değildir. Bazen asıl ihtiyaç: “Kötü bir şey olursa bununla baş edebilirim.” duygusunu geliştirmektir.

4. Bu kararın yüzde yüz doğru olduğundan emin olmam gerekiyor mu?

Yoksa elimdeki bilgilerle yeterince iyi bir karar verebilir miyim?

5. Karar vermeyi neden erteliyorum?

Gerçekten daha fazla bilgiye mi ihtiyacım var?

Yoksa karar vermenin yarattığı kaygıdan kaçıyor muyum?

Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.


Karar verme becerisi geliştirilebilir

Karar verememek çoğu zaman değişmez bir kişilik özelliği değildir.

Kişinin düşünce biçimleri, kaygıya yaklaşımı, belirsizliğe toleransı ve kaçınma davranışları üzerinde çalışıldığında karar verme becerisi de değişebilir.

Psikoterapi sürecinde kişinin:

  • hata yapmaya ilişkin inançları,
  • mükemmeliyetçi standartları,
  • belirsizliğe tahammülü,
  • kontrol ihtiyacı,
  • kaygı döngüleri,
  • güvence arama davranışları,
  • erteleme ve kaçınma davranışları,
  • öz güveni,
  • kendi ihtiyaçlarını ve değerlerini fark etme becerisi

ele alınabilir.


“Ben neden böyleyim?” diye düşünüyorsanız…

Sürekli karar vermekte zorlanıyor, en basit seçimlerde bile saatlerce düşünüyor, verdiğiniz kararlardan sonra tekrar tekrar pişman oluyor veya bir kararın kötü sonuçlanma ihtimali nedeniyle seçim yapmaktan kaçınıyorsanız, kendinizi yalnızca “kararsız biri” olarak tanımlamak zorunda değilsiniz.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SEANSLARA NEDEN DEVAM ETMELİYİM?

Birkaç seans geçti. Belki beş, belki yirmi, belki bir sene… İçinizde bir şeyler gevşedi; o ağır his biraz hafifledi. Ve aklınıza kaçınılmaz soru düştü:

“Şimdi daha iyiyim. Devam etmem şart mı?”

Bu soruyu sormak son derece insani. Hatta bu soruyu sormak, terapinin işe yaradığının güzel bir kanıtı. Ama aynı zamanda en kritik karar noktası da tam burasıdır.

Bu yazıda sizinle hem Ecem olarak hem de Klinik Psikolog Ecem Hanım olarak konuşmak istiyorum.


“Biraz İyileşmek” ile “Gerçekten İyileşmek” Arasındaki Fark

Zihin bir organizmadır. Baskı azalınca hızla “normal”e dönüyormuş hissi yaratır. Buna psikolojide semptom rahatlaması denir.

Ateşiniz düştüğünde antibiyotiği bırakmak nasıl tehlikeliyse, ilk rahatlama anında terapiyi kesmek de benzer bir risk taşır.

Araştırmalar, semptomların azaldığı anda biten terapilerin altı ay içinde yüzde ellisinin nükse uğradığını gösteriyor. Oysa tamamlanan terapi süreçlerinde bu oran çarpıcı biçimde düşüyor.

Kalıcı psikolojik değişim, prefrontal korteks ile amigdala arasındaki bağlantıları yeniden yapılandırır. Bu nöroplastik süreç haftalar, hatta aylar alır — ve ancak tekrarlı, derinlemesine çalışmayla pekişir.

İlk rahatlama duygusu bu sürecin başlangıcıdır; sonu değil.


Kök nedene ulaşmak zaman ister

Terapi, bitirmenize değil; her seferinde neden aynı şeyleri hayatınıza davet ettiğinizi anlamanıza yardımcı olur. Bu derinlik, ilk seansların çok ötesinde açılır.

Erken bırakırsanız semptomla değil, şablonla çalışma fırsatını kaçırırsınız.

Stres geri dönecek — hazır ol

Hayat durmuyor. İş kayıpları, ilişki krizleri, kayıplar geliyor. Terapinin asıl değeri, iyiyken kendinize yeni araçlar kazandırmanızdır. Böylece sıradaki fırtınada içgüdüleriniz değil, becerileriniz devreye girer.

Terapötik ilişkiye güvenebilirsiniz

Psikoterapi araştırmalarının en güçlü bulgularından biri şudur: Değişimi en çok yordayan faktör, kullanılan teknik değil, terapötik ittifakın kalitesidir.

Bu güven derin bir süreçtir ve kırılgandır. Erken kesmek, inşa ettiğiniz zemini bırakmak demektir.

İlişki örüntüleriniz terapide de görünür

“Her şey iyiyken bırakmak” da bir örüntü olabilir. Bağlanmaktan korkmak, iyileşmeyi hak etmediğini düşünmek ya da derinleşmeden kaçmak — bunlar tam da üzerinde çalışabileceğimiz konulardır.

Bırakma dürtüsünü birlikte incelemek, başlı başına değerli bir seans olur.

Kazanımlarınızı pekiştirmeniz

Terapide öğrendikleriniz kas gibidir — düzenli kullanılmazsa solar. Sonlandırma fazı (doğru yapıldığında) yalnızca veda değil, öğrendiklerinizi içselleştirme ve bağımsızlığı test etme sürecidir.

Bu faz atlandığında kalıcılık azalır.


“Peki Ya Sadece Konuşmaktan Sıkıldıysam?”

Bu his çok gerçek ve son derece önemli.

Bazen bu his, sürecin doğal bir dönemecine — direniş noktasına — geldiğinizi gösterir. Bazen de bir şeylerin değişmesi gerektiğinin sinyalidir: belki teknik, belki tempo, belki odak.

Bu hissi sessizce taşımanız yerine benimle paylaşmanızı isterim. Bunu söylemekten çekinmemelisiniz. Bu kararı hissizliğin en derin anında değil, birlikte değerlendirdiğimizde vermenizi öneririm.

“En dönüştürücü seanslar çoğu zaman bırakmayı düşündüğünüz haftadan sonra gelir.”


Devam mı, Bitirmek mi?

Aşağıdaki sorulardan üçüne veya daha fazlasına “hayır” yanıtı veriyorsanız, süreci bitirme kararınızı bir seans daha bekletin.

  • Terapide başladığımda hedeflediğim değişikliklere ulaştım mı?
  • Öğrendiklerimi stresli dönemlerde de uygulayabiliyor muyum?
  • İlişkilerim ve öz-algım gerçekten dönüştü mü, yoksa sadece belirtiler mi azaldı?
  • Terapistimle birlikte bir sonlandırma planı yaptık mı?
  • Terapiyi bitirme kararım güçten mi, yoksa kaçmaktan mı geliyor?

Bu yazı bilgilendirme amaçlıdır. Bireysel klinik tavsiye için lütfen uzmanınıza başvurun.





Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇOCUĞUMUN DAVRANIŞLARI DEĞİŞTİ

Ergenlik büyük bir dönüşüm dönemidir. Ama bazı değişiklikler büyümenin ötesinde bir şeye işaret edebilir. Farkı nasıl anlarsınız?

On beş yaşındaki kızınız artık akşam yemeğine gelmiyor. Oğlunuz sorularınıza tek kelime ile yanıt veriyor; “iyi”, “tamam”, “bilmiyorum.” Bir zamanlar müzikle ilgilenen, arkadaşlarıyla vakit geçiren çocuğunuz sanki kaybolmuş gibi.

Kendinize şunu soruyor olabilirsiniz: Bu ergenlik mi, yoksa daha derin bir şey mi?

Bu soruyu sormak bile başlı başına değerlidir. Çünkü pek çok ebeveyn bu ayrımı yapamadan yıllarca bekler — bazen çok geç olana kadar.

Ergenlik zordur, evet. Ama ‘zor’ ile ‘yardıma ihtiyaç var’ arasındaki farkı görmek, bir ebeveynin yapabileceği en önemli şeylerden biridir.

Ergenlik Neden Bu Kadar Kafa Karıştırır?

On iki ile on sekiz yaş arasında beyin, daha önce hiç yaşamadığı — ve bir daha yaşamayacağı — bir yeniden yapılanma sürecinden geçer. Prefrontal korteks, yani karar verme, dürtü kontrolü ve empatiyi yöneten bölge, en son olgunlaşan kısımdır. Bu süreçte ergenler gerçek anlamda farklı düşünür, farklı hisseder ve farklı davranır.

Çekilme, kapı kapatma, mahremiyet isteği, ebeveynlere meydan okuma — bunların hepsi gelişimsel olarak normaldir. Nörobiyolojik olarak beklenendir. Panik gerektirmez.

Ama bazı belirtiler vardır ki ergenliğin değil, yardım çığlığının dilidir.

Endişelenmeniz Gereken Belirtiler

Aşağıdaki listede iki veya daha fazla madde iki haftadan uzun süredir devam ediyorsa, bir uzmana görünmek için doğru zamandır.

Profesyonel destek almanız gereken işaretler

  • Akademik performansta ani ve belirgin düşüş
  • Eskiden sevdiği aktivitelere ilgi kaybı
  • Uyku düzeninde aşırı bozulma (çok az veya çok fazla)
  • Yeme alışkanlıklarında belirgin değişim
  • Sosyal izolasyon — arkadaşlardan tamamen çekilme
  • Kendine zarar verme davranışı veya şüphesi
  • Sürekli irritabilite, öfke patlamaları
  • Alkol veya madde kullanımına dair işaretler
  • Kimlik veya beden algısı üzerine yoğun kaygı
  • Ölüm veya umutsuzluk içeren konuşmalar

Ebeveynlerin En Çok Yaptığı Hata

En sık duyduğum cümle şudur: “Aslında bir şeyler olduğunu hissediyordum ama beklemeye karar verdim.”

Beklemenin iki nedeni vardır: ya durumu ciddiye almamak (“ergenlik işte, geçer”), ya da ciddiye almaktan korkmak (“bir psikologla görüşürse damgalanır mı?”).

Her iki endişe de anlaşılırdır. Ama ikisi de gerçeği yansıtmaz.

Ergenlik döneminde başlayan depresyon ve kaygı bozukluklarının büyük çoğunluğu, erken müdahaleyle kısa sürede ve kalıcı biçimde çözüme kavuşur. Geç kalındığında süreç uzar, akademik ve sosyal kayıplar derinleşir ve gençlerin özgüveni onarılması daha güç biçimde etkilenir.

Çocuğunuzu bir uzmana götürmek zayıflık değil, onun için alabileceğiniz en güçlü karardır.

Psikologla İlk Görüşmeden Ne Beklemelisiniz?

Pek çok aile ilk seansın nasıl geçeceğini bilmediği için erteleyebiliyor. Süreç şöyle işler:

  • Ebeveyn görüşmesi
    Bazen ilk bazen 3./4. seansta ebeveynler ile görüşülür. Ne zaman başladığı, nasıl ilerlediği, aile içi dinamikler değerlendirilir.
  • Genç ile bireysel görüşme
    Ergen, kendi perspektifini güvenli bir ortamda paylaşır. Gizlilik sınırları net olarak belirlenir.
  • Değerlendirme ve yönlendirme
    Klinisyen, ne tür bir destek gerekebileceği ve süreç nasıl devam edeceği hakkında net bir geri bildirim sunar.
  • Aile katılımı
    Ergen terapisinde ebeveynin sürece dahil olması, sonuçları anlamlı ölçüde iyileştirir. Bu bir aile meselesidir.

Çocuğunuzla Nasıl Konuşmalısınız?

Ergenlerin psikolog fikrine direnmesinin en temel nedeni “yanlış olduğumu düşünüyorlar” hissidir. Bu hissi ortadan kaldıracak birkaç yaklaşım:

Suçlamadan söyleyin: “Sende bir sorun var” yerine “Son zamanlarda seni daha az mutlu görüyorum ve bunu seninle konuşmak istedim.”

Seçim hakkı verin: Mümkünse psikologu birlikte seçin. Gençler sürecin bir parçası olduklarında çok daha aktif katılım gösterir.

Bu Yazıyı Okudunuz — Şimdi Ne Yapmalısınız?

Eğer bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız, büyük ihtimalle çocuğunuz hakkında içinizde bir soru işareti var. Bu soru işareti dinlenmeyi hak eder.

Bir uzmanla ilk görüşme sizi bir şeye bağlamaz. Sadece netlik kazandırır.

‘ÇOCUĞUM HEP BENİ SUÇLUYOR’

“Çocuğum hep beni suçluyor” cümlesi, ebeveynlerin terapi odasında sıkça dile getirdiği, yoğun suçluluk, öfke ve çaresizlik barındıran bir ifadedir.

Suçlanmak insanın varoluşsal olarak en zorlandığı deneyimlerden biridir; özellikle de bunu yapan kişi kendi çocuğunuz olduğunda.

Bu yazıda, bir klinik psikolog bakış açısıyla, ergenlikten yetişkinliğe uzanan süreçte ebeveynini sürekli suçlayan bireyi çok yönlü ele alacağım; hiçbir tarafı mutlak doğru ya da mutlak yanlış ilan etmeden, tarafsız bir çerçeve sunmayı amaçlıyorum.


Suçlama Davranışı Nedir?

Suçlama, kişinin yaşadığı olumsuz duygu, durum ya da başarısızlığın sorumluluğunu dış bir nesneye – çoğu zaman bir kişiye – atfetmesidir. Psikolojik açıdan bakıldığında suçlama, her zaman kötü niyetli bir saldırı değildir; çoğu zaman baş etme mekanizmasıdır.

“Eğer suç bende değilse; o zaman ben kötü, yetersiz ya da çaresiz biri değilimdir.”

Bu içsel dengeyi koruma çabası, özellikle benlik algısı kırılgan olan bireylerde daha yoğun görülür.

Ergenlikte Ebeveyni Suçlama

Ergenlik, kimlik inşasının hızlandığı, bireyin “Ben kimim?” sorusuna yanıt aradığı bir dönemdir. Bu süreçte:
-Ebeveyn idealleştirilmesi çözülür
-Otorite sorgulanır
-Sınırlar test edilir

Bu nedenle ergenin ebeveyni suçlaması çoğu zaman patolojik değil, gelişimseldir.

  • “Ben özgüvensizim çünkü sen beni hiç desteklemedin.”
  • “Hayatım berbat çünkü beni bu okula sen gönderdin.”
  • “Herkes mutlu, bir tek ben değilim, bunun sebebi sizsiniz.”

Bu cümlelerden dünyasına dair şunları görürüz:

  • Yoğun öfke
  • Hayal kırıklığı
  • Anlaşılmama hissi
  • Ayrışma ihtiyacı

Ergen, kendi iç karmaşasını düzenleyemediğinde, bunu dışarıya yansıtarak ebeveyni hedef haline getirebilir.


Yetişkinlikte Devam Eden Suçlama

Ergenlikte başlayan suçlama davranışı yetişkinlikte de devam ediyorsa, burada artık gelişimsel değil, yapısal bir örüntüden söz edebiliriz.

  • İş hayatında: “Patronum haksız, sistem bozuk.”
  • İlişkilerde: “Hep yanlış insanları buluyorum.”
  • Hayat genelinde: “Şanssızım, kaderim böyle.”

Ancak ebeveyn hâlâ merkezdeyse:

  • “Başarısızsam bunun sebebi çocukluğum.”
  • “İlişkilerim yürümüyor çünkü sevgi görmedim.”

Burada kişi, geçmişi anlamak değil, bugünün yükünü taşımamak istiyordur

Klinik Psikoloji Açısından Olası Nedenler

Dışsallaştırma (Externalization)

Kişi içsel çatışmalarını ve yetersizlik duygularını tolere edemediğinde, sorumluluğu dışarıya verir.

Benlik Saygısı Kırılganlığı

Kendini eleştirmek, bazı bireyler için dayanılmazdır.
Suçlama, benliği korur.

Öğrenilmiş Aile Dinamikleri

Bazı ailelerde suçlama dili normdur:

  • “Sen yüzünden böyle oldu.”
  • “Beni hasta ettin.”

Çocuk bu dili öğrenir ve yetişkinlikte sürdürür.

Travmatik Yaşantılar

İhmal, duygusal istismar, aşırı kontrol ya da tutarsız ebeveynlik, çocuğun öfkesini yıllarca taşımasına neden olabilir.

DSM-5 Perspektifinden

*** DSM-5 tanıları kişinin psikiyatrist tarafından yüz yüze değerlendirmesi olmadan konulamaz. Aşağıda bahsedilenler olası çerçevelerdir, etiketleme amacı taşımaz. ***

  • Borderline Kişilik Örüntüleri
    • Siyah-beyaz düşünme
    • Yoğun öfke
    • Suçlama ve idealizasyon/değersizleştirme döngüsü
  • Narsisistik Kırılganlık
    • Eleştiriye tahammülsüzlük
    • Suçu dışarıya atma
    • Utançtan kaçınma
  • Depresif Bozukluklar
    • Öğrenilmiş çaresizlik
    • Sürekli mağduriyet algısı
  • Travma Sonrası Stres Örüntüleri
    • Geçmişe saplanma
    • Güvensizlik
    • Sürekli tetiklenme

*** Tekrar vurgulamak gerekir ki: Suçlama tek başına tanı kriteri değildir. ***


Herkesi Suçlayan Birinin Yaşamı

Bu bireyler çoğu zaman:

  • İlişkilerinde yalnız kalır
  • Sürekli anlaşılmadığını hisseder
  • Aynı sorunları tekrar tekrar yaşar
  • İçten içe boşluk ve tatminsizlik yaşar

Paradoksal olarak suçlama, kişiyi rahatlatmaz; yalnızlaştırır.

“Herkes suçluysa, ben neden hâlâ mutsuzum?”

Bu soru çoğu zaman cevapsız kalır.

Suçlanan Ebeveyn Gerçekten Suçlu Olabilir mi?

Bu soruya dürüstçe cevap vereceğim ; “Evet, olabilir”.

Bazı ebeveynler:

  • Duygusal olarak ihmal edici
  • Aşırı eleştirel
  • Kontrolcü
  • Tutarsız
  • Travmatize edici olabilir

Bu durumda çocuğun öfkesi haklıdır.
Ancak haklı olmak, ömür boyu aynı pozisyonda kalmayı zorunlu kılmaz.

Bu hayatta kendinizi seçtiğinizde yapmanız gereken; yaşananı inkâr etmeden, sorumluluğu bugünde yeniden alma ve acıyı kimliğe dönüştürmemektir.


Ebeveyniniz veya Çocuğunuz ile Aranızdaki İlişkiyi Düzenlemek için Neler Yapılabilir?

Ebeveyn

  • Savunmaya geçmeden dinlemeli
  • “Ama ben…” ile başlayan cümleleri azaltmalı
  • Gerçek hatalar varsa kabul edebilmeli
  • Sınır koyabilmek: Sürekli suçlanmaya izin vermemeli

Çocuk/Yetişkin Birey

  • Duyguyla sorumluluğu ayırmalı
  • “Başına gelenler” ile “hayatını nasıl yaşadığın” arasındaki farkı görmeli
  • Terapi sürecinde yas ve öfkeyi çalışmalı

Ortak Alanda Buluşmak

  • Aile terapisi
  • Yapıcı diyalog
  • Geçmişi silmeye değil, anlamlandırmaya odaklanmak

“Çocuğum hep beni suçluyor” ifadesi, tek taraflı okunamayacak kadar derin bir meseledir. Bazen suçlama bir savunmadır, bazen bir çığlık, bazen de gerçek bir hesaplaşma talebi.

Terapi odasında size şunu defalarca kez söyleyeceğim: İyileşme, suçlu aramakla değil, sorumluluğu paylaşmakla başlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

NEDEN HALA ALIŞVERİŞ YAPIYORSUNUZ?

Bir ürünü satın aldığınız anı düşünün.
Aslında çoğu zaman “bir şey almak” değil, bir duygudan kaçmak ya da bir duyguyu üretmek için harekete geçersiniz.

Satın alma davranışı; ekonomi kitaplarının anlattığı gibi rasyonel bir süreç değil, beynin duygu–ödül–rahatlama ekseninde çalışan karmaşık bir mekanizmasıdır.

Banka uygulamasını açıyorsunuz.
Bakiye düşük.
Mantık net: “Almamam lazım.”
Ama birkaç dakika sonra sepete eklenmiş bir ürün var.
İnsanlar çoğunlukla ihtiyaçları için değil, duyguları için satın alır.


Satın Alma Bir Karar mı?

Beynimiz satın almayı, çoğu zaman bir duygu düzenleme aracı olarak kullanır.

  • Can sıkıntısı
  • Yalnızlık
  • Stres
  • Değersizlik hissi
  • Kontrol kaybı

Bu duygular geldiğinde beyin şunu arar:

“Şu an kendimi nasıl daha iyi hissederim?”

Satın alma, hızlı ve kolay bir cevap sunar.


“Bakmak” Bile Yetebilir

Alışverişin en güçlü yanı, ürünün kendisi değil; beklenti duygusudur.

  • Ürünü görürsünüz
  • Hayal edersiniz
  • Sepete eklersiniz

Bu süreçte beyinde dopamin salgılanır.
Yani mutluluk değil, umut hormonu.

  • Alışveriş sitelerinde gezinmek rahatlatır
  • “Bir bakayım” demek bile iyi hissettirir
  • Ürün gelmeden önceki heyecan, çoğu zaman üründen daha yoğundur

Beyin Satın Almayı Nasıl Algılar?

Limbik Sistem – “İstiyorum”

Duyguların merkezidir.
Ürünü gördüğünüz anda devreye girer.

  • Arzu
  • Heyecan
  • Umut

Bu sistem için bütçe, mantık, gelecek pek önemli değildir.

Ödül Sistemi – Dopamin Döngüsü

Satın alma düşüncesi, dopamin salınımını başlatır.

Önemli bir nokta:

Dopamin, sahip olunca değil; sahip olma ihtimali doğduğunda artar.

Bu yüzden:

  • Sepete eklemek keyiflidir
  • “Son 1 ürün” yazısı tetikleyicidir
  • Bildirimler bağımlılık yaratır

Prefrontal Korteks – “Mantık”

Planlama ve öz denetim merkezi. Ancak:
-Yorgunken
-Açken
-Stresliyken
-Duygusal olarak zor bir dönemdeyken
bu bölgenin etkisi zayıflar.

Mantık sustuğunda, alışveriş konuşur.


Paramız Yokken Neden Daha Çok İsteriz?

“Param Yok Ama…”

Danışan koltuğundan sık duyduğum bir cümledir:

“Aslında param yoktu ama kendime bunu hak gördüm.”

Ben şöyle duyarım:

Para yokluğu, beyinde tehdit olarak algılanır. Tehdit algısı şu duyguyu doğurur:

“Şimdi bir şey iyi hissettirmeli.”

Alışveriş, kısa vadeli bir güvenlik hissi sağlar.


Birey zorlandığında beyin şunu yapar:

“Duyguyu dışarıdan düzenle.”

Bazı insanlar bunu:
-Yemekle
-Alkolle
-Sosyal medya ile
…
bazıları ise alışverişle yapar.


Para yokluğu, bazen sadece maddi değil; psikolojik bir eksiklik hissi yaratır.

Ürün şunu vaat eder:

“Hâlâ değerliyim.”

Bazı ürünler şunu söyler:

“Ben buyum.”

Marka, bir kimlik uzantısına dönüşür.
Param yoktur ama kendimden vazgeçmek istemem.

Marka, benliğin geçici bir destekçisi olur.


Zor bir dönemden geçiyorsanız, beyin bir telafi ister.

“Bu kadar yoruldum, en azından bunu alayım.”

Hayatın birçok alanı kontrolden çıkmışken, satın alma kişiye kısa süreli kontrol hissi verir.

Reklamlar Bu Süreci Nasıl Kullanır?

Çünkü reklamlar, beynin en ilkel ihtiyaçlarına seslenir:

  • “Eksiksin”
  • “Geride kalıyorsun”
  • “Bunu hak ediyorsun”

    -Aidiyet
    -Onaylanma
    -Güvende hissetme
    -Sevilme

Özellikle:
-Yorgun
-Kaygılı
-Kararsız
-Yalnız
olduğumuz anlarda bu mesajlar daha güçlü çalışır.

Çünkü beyin o anda mantık değil, rahatlama arar. Bu yüzden “kişisel” görünen reklamlar, aslında duygusal boşlukları hedefler.


Neden Aldıktan Sonra Pişman Oluruz?

Satın alma anında:
-Dopamin yükselir
-Gerginlik azalır
Ama bu geçicidir.

Satın alma anında dopamin yüksektir.
Ürün alındıktan sonra ise duygu düşer.

Duygu düzenlenmediği için:
-Suçluluk
-Pişmanlık
-Kendine kızma
geri gelir.

Bu döngü devam ederse, alışveriş bir başa çıkma stratejisine dönüşür. Ve somut gerçekler gelir:

  • Kredi kartı ekstresi

Bu pişmanlık, alışverişin yanlış olmasından değil; duygunun yanlış yerden düzenlenmeye çalışılmasından kaynaklanır.


Satın Almanın Sağlıklısı Mümkün Mü?

Sağlıklı satın alma, hiç alışveriş yapmamak değildir.
Şu soruyu sorabilmektir:

“Ben şu an ne hissediyorum ve bu ürünü ne için istiyorum?”

Eğer cevap:
-Sakinlik
-Değerli hissetme
-Kontrol
ise, ihtiyacınız ürün değil, duygusal temas olabilir.


Alışveriş sepeti bazen bir ihtiyaç listesi değil,
duygusal bir günlük gibidir.

Ve paranız yokken bile alışveriş yapıyorsanız önemli olan şu farkındalıktır:

“Ben ne satın almaya çalışıyorum?”


Ne Zaman Riskli Hale Gelir?

Alışveriş şu özellikleri kazandığında risklidir:

  • Duygusal boşlukta otomatikleşiyorsa
  • Borçlanma artıyorsa
  • Gizleme davranışı varsa
  • “Sonra pişman oluyorum ama yine yapıyorum” döngüsü oluşuyorsa

Bu noktada mesele ürün değil, duygu düzenleme kapasitesidir.


Daha Sağlıklı Bir Yaklaşım Mümkün mü?

Evet.
İlk adım farkındalık.

Satın almadan önce şu soruyu sormak:

“Bu ürünü değil de, şu an hangi duyguyu istiyorum?”

Ve şunu bilmek:

Duygular parayla değil, temasla düzenlenir.


Alışveriş, çoğu zaman cüzdanla değil; sinir sistemiyle ilgilidir. Paranız yokken alışveriş yapmanız, beyninizin sizi rahatlatmaya çalışması olabilir.

Ama her rahatlama yolu iyileştirici değildir.

KOMPULSİF ALIŞVERİŞ NEDİR?

Kompulsif alışveriş, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir davranıştır.
Bu, “alışverişi sevmek” ya da “kendini tutamamak” değildir.

Yoğun bir içsel gerilimi azaltmak için yapılan, tekrarlayıcı ve sonrasında pişmanlık yaratan satın alma davranışıdır.

Bu davranış genellikle şu döngüyle ilerler:

  1. İçsel gerginlik (kaygı, boşluk, değersizlik)
  2. Satın alma dürtüsü
  3. Kısa süreli rahatlama
  4. Suçluluk, pişmanlık
  5. Yeniden gerginlik

Bu noktada alışveriş, bir keyif alanı olmaktan çıkar; zorlayıcı bir başa çıkma mekanizmasına dönüşür.

Önemli bir ayrım:

Kompulsif alışverişte alınan ürün değil, almak önemlidir.

Bu davranış sıklıkla:

  • Duygusal ihmal öyküsü
  • Kendilik değeri sorunları
  • Depresif ya da anksiyöz süreçler

    ile birlikte görülür.

DİJİTAL ALIŞVERİŞ BAĞIMLILIĞI
CEPTE TAŞINAN TETİKLEYİCİ

Dijitalleşme, alışverişi sadece kolaylaştırmadı;
sürekli erişilebilir hale getirdi.

Telefon artık:

  • Mağaza
  • Reklam panosu
  • Ödül makinesi

Dijital alışveriş bağımlılığını güçlendiren faktörler:

  • 7/24 erişim
  • “Tek tıkla satın al”
  • Anlık bildirimler
  • Kişiselleştirilmiş reklamlar
  • Sınırlı süre / stok vurgusu

Bu sistemler, beynin ödül ve dürtü kontrol mekanizmalarını doğrudan hedefler.

Özellikle Uykusuzken öz denetim hızla düşer, EN UZUN GECE İNDİRİMLERİNE KANMAYIN 🙂

Bu nedenle dijital alışveriş bağımlılığı, çoğu zaman kişinin farkında olmadan gelişir.

“Nasıl aldığımı hatırlamıyorum bile.”


KURUMLARIN ETİK PAZARLAMA SORUMLULUĞU

Burada kritik bir soru ortaya çıkar:

“Her işe yarayan yöntem, kullanılmalı mı?”

Örgütsel psikoloji perspektifinden bakıldığında, kurumların sadece satış değil; psikolojik etki sorumluluğu da vardır.

Etik sınırları zorlayan pazarlama pratikleri:

  • Yetersizlik duygusunu körükleyen mesajlar
  • Korku ve kaygıyı araçsallaştırma
  • Manipülatif geri sayımlar
  • “Kaçırırsan eksik kalırsın” dili

Kısa vadede satış getirebilir.

Ama uzun vadede:

  • Güven erozyonu
  • Marka yorgunluğu
  • Duygusal tükenmişlik

yaratır.

Unutulmaması gereken şudur:

İnsan beyni kandırıldığını geç fark eder ama unutmaz.

Etik pazarlama ise:

  • İhtiyacı çarpıtmaz
  • Duyguyu sömürmez
  • Gerçek faydayı merkeze alır

Bu yaklaşım sadece “doğru” değil, sürdürülebilirdir de.

Alışveriş davranışı bireysel bir tercih gibi görünse de, bireyin ruhsal dünyası, dijital sistemler ve kurumsal stratejiler arasında şekillenir.
Bu yüzden satın alma psikolojisini anlamak, sadece bireyi değil;
içinde yaşadığımız sistemi de anlamaktır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BUGÜN BİR MARKA KURACAK OLSAM NE ÖNERİRSİN?

Uzman klinik psikolog olarak bireylerin karar alma süreçlerini, algılarını ve duygularını yakından gözlemliyorum. Ancak reklamcılık alanında ilerlemeyi düşündüğüm zamanlardan biliyorum ki, bu süreçlerin yalnızca terapi odasında değil pazarlama ve marka yönetiminde de kritik rol oynadığını görüyoruz. Çünkü bir marka kurmak, aslında insanların zihninde ve duygularında sağlam bir yer edinme çabasıdır.

Peki bugün bir marka kuracak olsam, psikolojinin pazarlamaya bakışı ve araştırmalar ışığında hangi adımları atardım?


İnsan Zihninde Doğru Kapıları Açmak: Category Entry Points

Araştırmalar gösteriyor ki tüketiciler bir markayı hatırlarken belirli “durumlar” üzerinden tetikleniyor: örneğin “yorgunken enerji almak”, “arkadaşlarla buluşmak”, “özel gün hediyesi almak”. Bunlara Kategori Giriş Noktaları (Category Entry Points) deniyor.

➡️ İlk işim, markamı hangi durumlarda hatırlatmak istediğimi tanımlamak olurdu. Çünkü hatırlanmadığınız yerde, tercih edilmeniz mümkün değil.


Konumlandırmayı Psikolojik Bir Piramitle İnşa Etmek

Keller’ın geliştirdiği Customer-Based Brand Equity (CBBE) modeli, markaların zihinlerde nasıl yer ettiğini anlatan bir piramittir:

  • Salience (farkındalık): Tüketici sizi ne kadar kolay hatırlıyor?
  • Performance / Imagery: Ürün işlevi ve yarattığı imge.
  • Judgments / Feelings: İnsanların verdiği değer yargıları ve hisleri.
  • Resonance: En tepede, aidiyet ve bağlılık.

    ➡️ Marka stratejimi bu piramit üzerinden kurar, her adımda psikolojik ihtiyaçları karşılamayı hedeflerdim.

Ayırt Edici Kodlar: Beynin Hızlı Yolları

İnsan zihni karmaşık bilgileri hızla ayırt etmek için görsel ve işitsel ipuçlarını kullanır. Logonun rengi, ambalajın formu, hatta markanın çıkardığı ses bile bu kodlara dahildir. Henderson & Cote’un araştırmaları, basit, anlamlı ve ayırt edici logoların daha kolay hatırlandığını gösteriyor.

➡️ Bu nedenle markamın “ayırt edici kodlarını” tasarlayıp, bunları düzenli olarak ölçerdim.


Görünürlüğün Denge Noktası: Mere Exposure Etkisi

Zajonc’un (1968) bulgularına göre, insanlar sık gördükleri uyaranlara karşı daha olumlu bir tutum geliştiriyor. Bu, markaların görünürlüğünü artırmak için güçlü bir psikolojik mekanizma.
Ama aşırısı zararlı: Klinik pratikte de biliyoruz ki fazla uyaran kaygıyı artırır ve kaçınma yaratır.

➡️ İletişim stratejisini “nazik tekrar” üzerine kurmak, tüketicide güven ve yakınlık yaratır.


Kısa ve Uzun Vadeyi Dengelemek

IPA araştırmalarına göre başarılı markalar bütçelerini yaklaşık %60 marka inşası / %40 kısa vadeli satış aktivasyonu şeklinde ayırıyor. Yani sadece kampanya değil, uzun vadeli kimlik inşası da şart.

➡️ Ben de marka kursam, duygusal bağ kuran hikâyeler ile kısa vadeli promosyonları dengelerim.


Dağıtımın Psikolojisi: Double Jeopardy Yasası

Araştırmalar, küçük markaların hem daha az müşteriye sahip olduğunu hem de sadakat oranlarının daha düşük olduğunu gösteriyor. Yani sadakat inşa etmek için önce daha çok insana ulaşmak gerekiyor.

➡️ Stratejimin önemli bir kısmını markamı mümkün olan her yerde ulaşılabilir kılmaya ayırırdım.


Fiyatlandırma ve Algı: Prospect Theory

Kahneman ve Tversky’nin Beklenti Teorisi, insanların kazançlardan çok kayıplara duyarlı olduklarını ortaya koyuyor.

➡️ Bu yüzden fiyat stratejimi yalnızca rakamsal değil, psikolojik çerçevelemelerle kurgulardım: “Ücretsiz iade”, “memnuniyet garantisi” gibi mesajlarla kayıp hissini azaltmak, tüketicide güven oluşturur.


Markanın Değerleri: Otantiklik mi, Jest mi?

Günümüzde markaların toplumsal bir amaçla sahneye çıktığını görüyoruz. Ancak literatür, yalnızca “moda olduğu için” yapılan aktivizmin güven kaybettirdiğini; otantik, içsel değerlerle uyumlu amaçların ise güveni ve bağlılığı artırdığını gösteriyor.

➡️ Kendi markamda öncelikle iç uyumu sağlamak (ürün, tedarik, insan kaynakları) ve ardından dışarıya anlamlı bir hikâye sunmak isterdim.


Ölçüm ve Öğrenme Döngüsü

Bir markanın sağlığını yalnızca satışlarla ölçmek eksik olur. Klinik psikolojide de değişimi çok boyutlu ele alırız. Marka yönetiminde de benzer:

  • Aylık: Kısa vadeli satış ve dönüşüm
  • Çeyreklik: Hatırlanma, ayırt edici kodların tanınırlığı
  • Yıllık: Penetrasyon, uzun vadeli marka gücü

    ➡️ Bu döngü, markanın hem “şimdi” hem de “gelecek” için güçlü kalmasını sağlar.

Bir marka kurmak, yalnızca iş planı değil, aynı zamanda psikolojik bir yolculuktur. İnsan zihninin işleyişini anlamadan yapılan her hamle, eksik kalmaya mahkûmdur. Eğer bugün kendi markamı kursam:

  • Doğru durumlarda hatırlanmayı,
  • Ayırt edici kodlarla zihinde yer etmeyi,
  • Nazik tekrarlarla güven oluşturmayı,
  • Değerlerimi otantik bir şekilde yansıtmayı
    önceliklerdim.

Çünkü görünürlük aynı zamanda insanın ruhuna da dokunabildiğinde kalıcı olur.

Marka görünürlülüğüne dair yazımı okumak için tıklayınız



Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MARKA GÖRÜNÜRLÜĞÜ

Günümüzde markaların yalnızca kaliteli ürün ya da hizmet sunmaları yeterli değil; aynı zamanda insan zihninde nasıl bir yer edindikleri de büyük önem taşıyor. Bu noktada görünürlük kavramı devreye giriyor. Görünürlük, yalnızca reklamlarla sağlanan bir farkındalık değildir; markanın bireyin duygu, düşünce ve davranış dünyasında bıraktığı izdir.

Görünürlük Neden Bu Kadar Önemli?

Psikolojik açıdan, insanlar seçimlerini rasyonel nedenlerden çok duygusal bağlara dayanarak yaparlar. “Tanıdık gelen” markalar güven duygusu uyandırır. Beynimiz, daha önce karşılaştığı uyaranlara yönelik olumlu bir eğilim gösterir; buna mere exposure effect (alışıldık etki) denir. Yani bir markayı ne kadar sık görürsek, ona dair olumlu bir yaklaşım geliştirme ihtimalimiz o kadar artar.

Duygusal Bağ ve Anlam Arayışı

Markalar yalnızca bir logodan ibaret değildir. Onlar, insanlar için bir anlam taşıyıcı haline gelir. Örneğin, bir spor markası kişiye “özgüven ve güç” hissi verirken, bir kahve markası “aidiyet ve sosyallik” duygularını tetikleyebilir. Klinik psikoloji perspektifinden baktığımızda bu, kimliğin bir uzantısı olarak görülebilir. İnsanlar, markaları kullanarak kendi benliklerini ifade ederler.

Görünürlüğün Sağlıklı Sınırları

Her şeyde olduğu gibi görünürlükte de bir denge gerekir. Fazla görünür olmak, tüketicide “baskı” hissi yaratabilir. Klinik pratikte sıkça gördüğümüz bir olgu vardır: Aşırı uyarana maruz kalmak, bireyde kaygıyı artırır ve kaçınma davranışına yol açar. Dolayısıyla markalar, görünürlük stratejilerini nazik, samimi ve insan odaklı bir şekilde kurgulamalıdır.

Psikolojik Olarak Güçlü Bir Görünürlük İçin Öneriler

  • Tutarlılık: İnsan zihni tutarlılığı sever. Logo, renk, söylem ve değerlerde bütünlük güven yaratır.
  • Samimiyet: Yapmacıklı değil, gerçek duygulara hitap eden içerikler tüketiciyi daha çok bağlar.
  • Aidiyet Alanı Yaratmak: İnsan sosyal bir varlıktır; topluluk hissi veren markalar daha kolay görünür olur.
  • Değer Odaklı Yaklaşım: Sadece ürün değil, bir değer (örneğin sürdürülebilirlik, eşitlik, ruh sağlığına katkı) sunmak markanın görünürlüğünü kalıcı kılar.

Markaların görünürlüğü yalnızca pazarlama stratejisi değil, aynı zamanda bir psikolojik süreçtir. İnsan zihninde olumlu, güven veren ve anlamlı bir yer edinen markalar uzun vadede daha güçlü bağlar kurar. Görünür olmak, aslında “insana dokunmak” demektir.


Marka görünürlüğü, yalnızca reklamların sayıca fazla olması değil, bireyin zihninde kalıcı bir iz bırakabilmektir. Bir uzman klinik psikolog gözüyle bakıldığında, görünürlük pazarlamanın “dışsal” stratejileri ile insan zihninin “içsel” işleyişini buluşturan bir köprüdür.

Mere Exposure Effect (Alışıldık Etki) ve Tanıdıklık

Psikoloji literatüründe Zajonc’un (1968) çalışmaları, insanların yalnızca sık gördükleri uyaranlara karşı daha olumlu tutum geliştirdiğini göstermiştir. Bir markanın sürekli karşımıza çıkması —örneğin billboard’larda, sosyal medyada, sokaklarda— tüketicinin ona karşı güven duymasını kolaylaştırır.

Bu nedenle global markalar logolarını yalnızca ürün paketlerinde değil, sponsorluklardan sosyal sorumluluk projelerine kadar çok farklı alanlarda görünür kılar.

Halo Etkisi (Işık Halesi Etkisi)

Bir markanın tek bir özelliği olumlu algılandığında (örneğin çevre dostu oluşu), tüketici bu olumlu algıyı diğer alanlara da yayar. Nisbett ve Wilson’ın (1977) çalışmaları bu bilişsel yanlılığı açıkça ortaya koymuştur.

Örneğin Apple’ın tasarım konusundaki başarısı, kullanıcıların ürünün teknik sorunlarını bile daha kolay tolere etmesine neden olur.

Sosyal Kanıt ve Aidiyet

Cialdini’nin (1984) ikna ilkelerinden biri olan sosyal kanıt, insanların çoğunluğun tercihlerine uymaya eğilimli olduğunu söyler. İnsanlar, “başkaları bu markayı tercih ediyorsa doğru olmalı” diye düşünür.

Netflix’in “En Çok İzlenenler” bölümü ya da Instagram’da ürünlerin “binlerce kişi tarafından beğenilmesi” görünürlüğü psikolojik açıdan güçlendirir.

Kimlik ve Benlik Sunumu

Psikodinamik açıdan markalar, bireyin kimlik inşasında bir araçtır. Belirli markaları kullanmak, bireyin kendisini ifade etmesinin bir yoludur. Aaker’ın (1997) marka kişiliği çalışmaları, insanların markalara insan özellikleri atfettiğini ve bu özellikleri kendi benlik algılarıyla uyumluysa markaya daha bağlı kaldıklarını göstermiştir.

Harley Davidson kullanıcılarının motorla birlikte bir “yaşam tarzı” benimsemeleri ya da Lululemon’un yalnızca spor kıyafeti değil, bir “sağlıklı yaşam felsefesi” sunması bunun örneğidir.

Kıtlık İlkesi ve Görünürlüğün Psikodinamiği

Yine Cialdini’nin tanımladığı kıtlık ilkesi, erişilmesi zor olan şeylerin daha değerli algılanmasına neden olur. Markalar görünür olmanın yanında, belirli ürünlerde sınırlı sayıda üretim yaparak algısal değerlerini artırabilir.

Supreme’in sınırlı stoklu ürün lansmanları, markanın görünürlüğünü sadece “görünür olmakla” değil, aynı zamanda “ulaşılmaz olmakla” güçlendirir.

Duygusal Pazarlama ve Nöropsikolojik Etki

Reklamların en güçlü etkisi, duygusal beyin bölgelerini aktive etmesidir. Antonio Damasio’nun (1994) Somatik Belirteç Kuramı, kararlarımızda duyguların belirleyici rol oynadığını ortaya koymuştur.

Coca-Cola’nın mutluluk temalı reklamları veya Dove’un özgüven kampanyaları, tüketicilerin markayı yalnızca “ürün” olarak değil, “duygusal bir deneyim” olarak algılamalarını sağlar.

Markaların görünürlüğü, sadece “daha çok görünmek” değildir.

  • Tanıdıklık güven yaratır,
  • Olumlu algılar genellenir,
  • Sosyal kanıt ve aidiyet bağı güçlendirir,
  • Benlik ile marka uyumu sadakati artırır,
  • Duygusal bağlar ise kalıcılığı sağlar.

Görünürlük, pazarlamanın diliyle insan zihninin mekanizmalarını buluşturduğunda, markalar yalnızca piyasada değil, insanların kalbinde ve kimliğinde de kalıcı hale gelir.

Peki yeni bir marka kuracak olsan pazarlama alanında deneyimli bir psikolog olarak sana ne mi önerirdim? İlgili yazımdan okuyabilirsin






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GENÇLER İÇİN HAYAT NASIL KOLAYLAŞTIRILIR?

Türkiye’de genç yaşta intihar oranları, son yıllarda artış göstermiştir. Ancak kesin verilere dayanarak Türkiye genelindeki intihar oranını belirtmek zordur, çünkü bu veriler genellikle kamuoyuna açık olarak sunulmamaktadır ve bazen yanlış ya da eksik olarak kaydedilebilir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi resmi kurumların verileri genellikle yıllık bazda sunulur, ancak bu veriler genellikle yaş, cinsiyet ve coğrafi bölge gibi farklı değişkenler üzerinden detaylandırılmaz.

En fazla intihar eden yaş grubu 20-24 yaş aralığındaki gençler. 2021’deki toplam 4 bin 158 intiharın 523’ünü 25-29 yaş aralığındaki gençler oluşturdu. Bunu 508 intiharla 20-24 yaş aralığı ve 448 intiharla 30-34 yaş aralığı takip etti. 25-29 yaş aralığında intihar edenlerin sayısı 2019’da 364 kişi iken 2020’de 442’ye, 2021’de ise 523’e çıkmış oldu.
2021 sonrası , 2022 2023 2024?

İstanbul’da Marmaray gibi yoğun kullanılan toplu ulaşım araçlarında intihar vakalarının sık yaşanmaya başlaması benim gibi bir çoğunuza nedenini düşündürmüştür; birkaç sebebi olabilir. Toplumsal baskılar, ekonomik sıkıntılar, işsizlik, aile problemleri gibi faktörler aklımıza ilk gelenlerdir. İntihar girişimleri depresyon, anksiyete, travma sonucu da ortaya çıkabilir.

İntihar girişimi riskini azaltmak için duygusal destek, profesyonel yardım ve toplumsal farkındalık önemli rol oynamaktadır. Bu konuda dikkatli ve özenli bir iletişim yaklaşımıyla gençlerin desteklenmesi gerekmektedir. İntihar düşüncesi olan bir gençle iletişim kurarken ne yapılmalı?
Genç ile samimi bir iletişim kurun, duygularını gerçekten anlamaya çalışın. Onun yaşadığı zorlukları ve duygularını anlamaya çalışmanız, iletişimi güçlendirecektir. Bu iletişimde aktif dinleme önemlidir. Onun duygularını, düşüncelerini ve yaşadığı sıkıntıları dikkatlice dinleyin. İhtiyaç duyduğu konularda yönlendirme yapabilir ve profesyonel yardım almaya teşvik edebilirsiniz. Aranızda güvenilir bir iletişim ortamı oluşturarak konuşmalarınızın gizliliğini koruyun. Eğer ki genç birey size intihar düşüncelerine dair planlar paylaşır ise, mutlaka bir psikolog ve psikiyatrist ile görüşmesini teşvik edin. Profesyonel yardım almak, intihar girişimi riskini azaltmada önemli bir adımdır.

Türkiye’de intihar eden gençlerin başlıca nedenlerini bilirsek, çözüm de bulabiliriz.

  • Depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk gibi ruh sağlığı sorunları gençlerde intihar riskini artırabilir. Bu tür sorunlar gençlerin yaşam kalitesini düşürebilir ve umutsuzluk hissi yaratabilir.
  • Aile içi çatışmalar, ailede yaşanan şiddet, ayrılık gibi durumlar gençlerde intihar riskini artırabilir. Aile desteği eksik olduğunda gençler kendilerini yalnız hissedebilirler.
  • Yoksulluk, işsizlik, ekonomik sıkıntılar gençlerde umutsuzluk ve intihar düşünceleri yaratabilir.
  • Yoğun akademik baskılar, başarı beklentileri, işsizlik, iş yerindeki stres gibi faktörler de intihar riskini artırabilir. Gençler bu tür baskılar altında kendilerini değersiz hissedebilirler.
  • Uyuşturucu ve alkol gibi madde kullanımı, gençlerin kontrolsüz davranışlar sergilemelerine ve intihar riskini artırmalarına neden olabilir.
  • Teknoloji kullanımıyla birlikte fiziksel olarak bir arada olunsa bile gençler arasında sosyal izolasyon ve yalnızlık artmış durumda. Bu da intihar riskini artırabilir.
  • LGBT+ gençlerde aile ve toplumdan kabul görmeme, ayrımcılık ve dışlanma gibi sorunlar intihar riskini artırabilir.

Gençler için hayatı kolaylaştırmak için birçok farklı alan üzerinde çalışma yapılmalı;

  • Gençlerin eğitime erişimlerini artırmak ve kariyer olanakları sunmak önemlidir. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalı, mesleki rehberlik hizmetleri ve staj imkanları sunulmalıdır.
  • Gençlere psikolojik destek ve danışmanlık hizmetleri sunarak ruh sağlıklarını korumak önemlidir. Okullarda ve toplumda mental sağlık konularında farkındalık yaratılmalıdır.
  • Gençlerin sosyal çevrelerde aktif olmaları teşvik edilmeli, sosyal etkinlikler düzenlenmeli ve toplumsal dayanışma sağlanmalıdır.
  • Gençlerin dijital becerilerini geliştirmeleri ve bilgiye erişimlerini kolaylaştırmak için teknolojik altyapılar güçlendirilmeli, dijital okuryazarlık eğitimleri verilmelidir.
  • Gençlerin iş bulma ve girişimcilik fırsatlarına erişimlerini artırmak için destekleyici politikalar ve programlar oluşturulmalıdır.
  •  Gençlerin sağlık hizmetlerine erişimlerini kolaylaştırmak ve sağlıklı yaşam biçimleri konusunda bilinçlenmelerini sağlamak önemlidir.
  •  Gençler arasında cinsiyet, etnik köken, sosyoekonomik statü gibi farklılıkların neden olduğu ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlikçi politikaların desteklenmesi gereklidir.
  • Gençlere çatışma çözme becerileri kazandırılmalı ve empati güçlendirilmelidir. Bu sayede gençlerin sorunlarıyla başa çıkma yetenekleri artar ve toplumsal uyum sağlanabilir.

Tüm bunlar, gençlerin potansiyellerini gerçekleştirmelerini ve daha sağlıklı bir yaşam sürmelerini destekleyecektir.

Gençlerin güvenli alanlara ihtiyacı var

Fiziksel Güvenlik: Bu, sokaklarda, okullarda, parklarda ve diğer toplumsal alanlarda güvenliği sağlamakla ilgilidir. Aydınlatma, güvenlik kameraları, güvenlik personeli gibi önlemler alınarak gençlerin fiziksel güvenliği korunabilir.

Duygusal Destek: Güvenli alanlar gençlerin duygusal ihtiyaçlarına da yanıt verebilmelidir. Bu alanlarda gençlerin duygularını ifade edebilecekleri, anlaşıldıklarını hissedebilecekleri ve destek alabilecekleri ortamlar sağlanmalıdır. Okullarda danışmanlık hizmetleri, gençlik merkezleri gibi yerler duygusal destek sağlamak için önemlidir.

Eğitim ve Kariyer Olanakları: Gençlerin geleceklerini planlamalarına ve kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacak eğitim ve kariyer olanakları da güvenli alanların bir parçasıdır. Nitelikli eğitim imkanları, staj olanakları, mentorluk programları gibi uygulamalar gençlerin güvenli bir gelecek için adım atmalarına yardımcı olabilir.

Toplumsal Katılım ve İfade Özgürlüğü: Gençlerin toplumsal yaşama katılımını teşvik etmek ve farklı düşünceleri ifade edebilecekleri özgür alanlar yaratmak da önemlidir. Gençlik merkezleri, gençlik dernekleri gibi yerlerde gençlerin kendilerini ifade etmeleri ve topluma katkıda bulunmaları teşvik edilmelidir.

Bu alanlar gençlerin gelişimini desteklerken, aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendirir ve daha sağlıklı bir toplum oluşturulmasına katkı sağlar.

Sağlıklı aile içi iletişim, gençleri kurtarabilir!

Sağlıklı iletişim, bireyler arasında anlayış, saygı, açıklık ve empati temelinde kurulan iletişimdir; aile üyelerinin duygularını ifade etmelerini, ihtiyaçlarını açıkça belirtmelerini ve karşılıklı olarak birbirlerini dinlemelerini sağlar.

  • Aile üyeleri arasında iletişimde açıklık ve dürüstlük önemlidir. Duyguların ifade edilmesi, düşüncelerin paylaşılması ve sorunların açık bir şekilde konuşulması sağlıklı iletişimi destekler.
  • Aile üyeleri birbirlerinin duygularını anlamaya ve empati göstermeye çalışmalıdır. Empati, iletişimde karşılıklı anlayışı ve saygıyı artırır.
  • İyi bir iletişim için dinleme becerileri oldukça önemlidir. Aile üyeleri birbirlerini dikkatlice dinlemeli, söylenenleri anlamaya çalışmalı ve gerektiğinde geri bildirimde bulunmalıdır.
  • Eleştiri ve tartışmalar kaçınılmaz olabilir ancak bu süreçlerin yapıcı bir şekilde yönetilmesi gerekir. Eleştiri yapılırken olumlu geri bildirim verilmeli, tartışmalar ise saygılı bir şekilde yürütülmelidir.
  • Aile içi iletişimde hataların kabul edilmesi, özürleşme ve affetme süreçleri sağlıklı ilişkilerin temelini oluşturur. Bu süreçler sayesinde ilişkiler onarılarak güçlenir.
  • Aile üyeleri birlikte zaman geçirerek ilişkilerini güçlendirebilirler. Ortak ilgi alanlarına yönelik aktiviteler yapmak, iletişimi destekleyen bir etkidir.

Sağlıklı aile içi iletişimi desteklemek için aşağıdaki adımlar da önemlidir:

– Aile içi iletişim eğitimleri düzenlemek ve iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik programlar sunmak.

– Aile içi ilişkileri güçlendirmek ve aile bireyleri arasındaki bağları artırmak için aile terapisi veya danışmanlık hizmetlerinden faydalanmak.

– Olumlu davranışları desteklemek, olumsuz davranışları ise yapıcı bir şekilde ele almak.

– Aile içinde iletişimi teşvik eden ve destekleyen bir ortam oluşturmak, her bireyin kendini ifade etmesine olanak sağlamak.

Sağlıklı aile içi iletişim, aile üyelerinin mutluluğunu ve sağlığını olumlu yönde etkilerken, aynı zamanda çatışma ve stresi azaltır, duygusal bağları güçlendirir ve bireylerin kişisel gelişimini destekler.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİLİŞSEL ÇARPITMA

Ana İnanç & Ara İnanç

Bilişsel çarpıtmalar, düşünce süreçlerindeki hatalar veya yanılgılar olarak tanımlanabilir. Özellikle çocukken ebeveynlerinin duygularını yüzlerinden veya vücut dillerinden okuma çabası gösteren bir çocuğun yetişkinlikte bu çarpıtmalara sahip olma olasılığı yüksektir.

Genelleme (All-or-Nothing Thinking)
Bir kişi iş yerinde bir hata yaparsa, “Her zaman hatalı şeyler yaparım” şeklinde genelleme yapabilir. Kişi tek bir durumu kendi tüm kimliğiyle ilişkilendirir.

Siyah-Beyaz Düşünce (Polarized Thinking)
Bir çocuk, öğretmenin bir konudaki performansını eleştirdiğinde, “Öğretmen beni sevmiyor” diye düşünebilir. Burada, düşünce siyah-beyaz bir perspektife indirgenmiştir.

Filtreleme (Filtering)
Bir iş toplantısında alınan olumlu geri bildirimleri görmezden gelip, sadece bir eleştiriyi odaklanmak. Bu durumda, kişi olumlu unsurları filtreleyerek negatif bir perspektife odaklanır.

Kişiselleştirme (Personalization)
Bir grup insan arasındaki olumsuz bir olayın sorumlusu olarak kendini görmek. Örneğin, bir iş yerindeki başarısız bir projede kişi, başarısızlığı tamamen kendi üzerine alabilir.

Abartma veya Küçültme (Catastrophizing veya Minimizing)
Bir çocuk bir sınavda düşük bir not aldığında, “Hayatım mahvoldu, hiçbir şeyi başaramam” şeklinde abartma yapabilir veya üniversite sınavı gibi bir sınavda “Bu sadece bir deneme, önemli değil” diyerek durumu küçümseyebilir.

Etiketleme (Labeling)
Kendisine bir konuda başarısız olduğunu etiketleyen bir birey, “Ben bir aptalım” diyebilir. Bu durumda, birey kendini sadece bu olumsuz özellikle tanımlar.

Mantık Dışı Çıkarsama (Jumping to Conclusions)
Bir arkadaşının soğuk davranması üzerine hemen olumsuz bir sonuca varmak, örneğin, “Arkadaşlarım beni sevmiyor, yalnızım” gibi bir çıkarsama yapmak.

Bilişsel çarpıtmalar, düşünce süreçlerindeki bu tür hatalar nedeniyle bireyin gerçekleri yanlış bir şekilde algılamasına ve bu yanılgılar üzerinden duygusal tepkiler vermesine neden olabilir. Bu çarpıtmaların farkında olmak, bireyin daha sağlıklı düşünce modelleri geliştirmesine yardımcı olabilir.


Ara inançlar ve ana inançlar, bilişsel davranışçı terapi (BDT) kapsamında kullanılan terimlerdir. Bu kavramlar, bireylerin düşünce süreçlerini anlamak ve olumsuz duygusal tepkileri değiştirmek için kullanılan araçlardır.

Ana İnanç (Core Beliefs)
Ana inançlar, bireyin genel dünya görüşünü ve kendisine dair temel inançlarını temsil eder. Bu inançlar genellikle çocukluk döneminde oluşur ve bireyin yaşamını şekillendirir. Örneğin, “Ben sevilmeye değerim” veya “Başarılı olmalıyım” gibi genel inançlar bir kişinin ana inançlarını oluşturabilir.

Ara İnanç (Intermediate Beliefs)
Ara inançlar, ana inançları destekleyen veya zayıflatan, daha spesifik ve günlük düşüncelerdir. Bu inançlar genellikle olaylara yönelik öznel yorumları içerir. Örneğin, “Eğer herkes beni sevmezse, değersizim” şeklindeki bir ara inanç, ana inanç olan “Ben sevilmeye değerim”i destekleyebilir veya zayıflatabilir.

BDT, bu ara ve ana inançları ele alarak bireyin duygusal tepkilerini anlamaya ve olumlu bir değişim sağlamaya odaklanır. Terapist, bireyin zihnindeki olumsuz düşünceleri tanımlamasına ve bu düşüncelerin ardındaki temel inançları anlamasına yardımcı olur.

Ana İnanç: “Başkalarının beğenisi benim değerimi belirler.”
Ara İnanç: “Eğer bu projede başarısız olursam, kimse beni takdir etmez.”

Bu örnekte, ana inanç “Başkalarının beğenisi benim değerimi belirler” ve ara inanç, bu genel inanç üzerinden spesifik bir olaya bağlı olarak oluşmuştur. BDT, bu tür inançları fark etmeyi, sorgulamayı ve olumlu alternatif inançlar geliştirmeyi amaçlar.

Bu düşünce kalıplarını sorgulayarak, kendine karşı daha kucaklayıcı bir bakış açısı geliştirebilirsin. Ayrıca, bu konuda daha fazla konuşabilir ve belki de bu inançları değiştirmek için birlikte çalışabiliriz.

Ne düşünüyorsun?








Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

‘DOĞRU PSİKOLOG’ ‘DOĞRU TERAPİST’

Günümüzde, mental sağlığımızı korumak ve geliştirmek amacıyla birçok terapi ve danışmanlık seçeneği bulunmaktadır. Ancak, seçenekler arasından doğru psikoloğu – doğru terapisti seçmek, etkili ve sağlıklı bir terapi deneyimi yaşamak için oldukça önemlidir.

Lisanslı ve Yetkilendirilmiş Profesyonellere Güvenin
Sağlıklı bir terapi süreci için ilk adım, lisanslı ve yetkilendirilmiş terapistlere güvenmektir. Uygun eğitim ve deneyime sahip olan bu profesyoneller, etik standartlara uyan bir terapi sunma yükümlülüğündedir.

Referanslar ve İncelemeleri Değerlendirin
Terapistinizin referanslarına ve daha önceki danışanlarının geri bildirimlerine göz atın. Gerçek deneyimler, terapistin uzmanlığı ve uygulama biçimi hakkında size önemli bilgiler verebilir.

Bilimsel Temellere Dayanan Yaklaşımları Araştırın
Sağlıklı terapötik yaklaşımlar genellikle bilimsel temellere dayanır. Terapistinizin kullanacağı yöntemleri anlamak ve bu yöntemlerin bilimsel geçerliliğini araştırmak, daha etkili bir terapi süreci geçirmenize yardımcı olabilir.

Açık İletişim ve Şeffaflık
İyi bir terapist, açık iletişime ve şeffaflığa önem verir. Terapistinizle beklentileriniz, hedefleriniz ve terapi süreciyle ilgili herhangi bir konuda rahatça iletişim kurabilmelisiniz.

İlk Görüşme Önemlidir
Terapistinizi seçmeden önce bir ön görüşme ayarlayın. Bu görüşme, terapistinizin yaklaşımını anlamanız ve kendinizle uyumlu olup olmadığınızı değerlendirmeniz için fırsat sağlar.

Sürekli Eğitim ve Güncel Bilgi
İyi bir terapist, alanındaki gelişmeleri takip eder ve sürekli eğitim alır. Bu, terapistinizin bilgi ve becerilerini güncel tutmasına yardımcı olur.

Gizliliğe Saygı
Sağlıklı terapötik ilişkiler, danışanın gizliliğine saygı gösterir. Terapistinizin bu konuda profesyonel bir tutum sergilediğinden emin olun.

Sağlıklı bir terapi süreci, doğru terapisti seçmekle başlar. Bu noktalara dikkat ederek, dolandırıcı terapilere karşı korunabilir ve gerçek bir destek bulabilirsiniz. Kendi sağlığınızı önemseyin ve terapi sürecinizde kararları verirken bilinçli bir şekilde hareket edin.









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KENDİNE ŞEFKAT, SAYGI VE KABUL

Kendinize Duygusal Bakımın Önemi

Kendine şefkat ve kendini kabul etme, psikolojik ve duygusal iyi olmanın temel taşlarından biridir. Ancak, bu kavramlar sık sık hafife alınır veya göz ardı edilir. Kendine şefkat ve kendini kabul etme eksikliği, bir kişinin günlük hayatında çeşitli belirtilerle kendini gösterebilir.

Kendini kabul etme eksikliği olan kişiler, kendilerini sık sık eleştirirler. Her hata veya eksiklik, içsel eleştiriye yol açar ve bu durum öz saygıyı düşürebilir. Kendini kabul etmekte zorlananlar, mükemmel olma baskısı altında yaşarlar. Her şeyin kusursuz olması gerektiğini düşünürler ve bu nedenle sürekli bir stres ve endişe yaşarlar. Kendini kabul etmeyen kişiler, kendilerini değersiz hissederler. Bu düşük öz saygı, ilişkilerde ve iş hayatında sorunlara yol açabilir. Kendini kabul etme eksikliği, içsel stres ve anksiyetenin artmasına neden olabilir. Bu kişiler, sürekli olarak kendilerini ve davranışlarını sorgularlar, bu da kaygı ve stres düzeylerini artırır. Başkalarıyla olan ilişkilerde zorlanabilirler. Kendilerini yetersiz hissettikleri için sosyal etkileşimden kaçınabilirler.

Kendine şefkat, kendinize nazik, anlayışlı ve sevgi dolu bir tutumla yaklaşma yeteneğidir. Kendine şefkatli olmak, olumsuz duygusal deneyimlerinizi değerlendirme ve kabul etme becerisini içerir. Kendinize acıdığınızda veya hata yaptığınızda kendinizi eleştirmek yerine anlayışlı ve sabırlı bir şekilde kendinizle ilgilenmek anlamına gelir. Kendine şefkatli olmak, stresi azaltabilir, özsaygıyı artırabilir ve genel yaşam memnuniyetini artırabilir.

Kendini kabul etmek, kendinizi olduğunuz gibi kabul etme ve kendinize değer verme sürecidir. Bu, mükemmel olma veya başkaları gibi olma baskısından kurtulmayı içerir. Kendini kabul etmek, özsaygıyı ve özsaygıyı artırabilir, ilişkilerde daha sağlam temeller oluşturabilir ve duygusal refahı artırabilir.

Kendine Şefkat ve Kendini Kabul Etmenin Faydaları

Kendini kabul eden kişiler, daha yüksek öz saygı ve özgüvene sahiptirler. Bu da daha iyi duygusal refah anlamına gelir. Kendine şefkat ve kendini kabul etmek, yaşamın zorluklarına karşı daha dirençli olmanıza yardımcı olabilir. Stresle başa çıkma becerilerinizi geliştirebilir ve duygusal dengeyi korumanıza yardımcı olabilir. Kendini kabul eden bir kişi, daha sağlam ilişkiler kurma yeteneğine sahiptir. Diğer insanlara daha açık, anlayışlı ve sevgi dolu bir şekilde yaklaşabilirler. Kendinizi kabul etmek, sağlıklı ve tatmin edici ilişkiler kurmanıza yardımcı olabilir çünkü siz kendinize değer veriyorsanız, başkalarının da sizi değerli bulma olasılığı daha yüksektir. Kendine şefkatli olmak, stres düzeylerini azaltabilir. Hataları ve zorlukları kabul ederek, stresin olumsuz etkilerini en aza indirebilirler. Kendini kabul eden bir kişi, kendine daha fazla güvenir ve daha iyi kararlar alabilir. Kendi değerini kabul etmek, daha iyi hedefler belirleme ve bunlara ulaşma konusunda motivasyon sağlar. Kendini kabul edenler, kendilerine daha iyi bakma eğilimindedirler. Daha sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyebilirler, çünkü kendilerine değer verdikleri için sağlıklarını koruma konusunda daha istekli olurlar.

Nasıl Geliştirilir?
Duygusal tepkilerinizi ve kendinize karşı nasıl davrandığınızı dikkatlice gözlemleyin. Kendinize ne zaman eleştirel olduğunuzu veya kendinizi değersiz hissettiğinizi belirleyin. Hatalarınızı ve eksikliklerinizi kabul edin. Herkes hata yapar ve mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Kendinize fiziksel ve duygusal olarak iyi bakın. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve yeterli uyku önemlidir. Kendinize pozitif ve destekleyici bir şekilde konuşun. Olumsuz düşünceleri fark edin ve bunları olumlu ifadelerle değiştirin.

Kendine şefkat ve kendini kabul etme, duygusal sağlığınızı ve yaşam kalitenizi olumlu bir şekilde etkileyebilecek güçlü araçlardır. Kendinize nazik ve sevgi dolu bir şekilde yaklaşarak, daha mutlu, sağlıklı ve tatmin edici bir yaşam sürdürebilirsiniz. Bu süreç, kendinizi keşfetme ve kişisel büyüme yolculuğunuzun önemli bir parçasıdır.

Kendi kendinize şefkat ve kendinizi kabul etme konusunda zorlanıyorsanız, uzman bir psikologdan yardım alabilirsiniz.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİLİŞSEL GELİŞİM & PİAGET

Jean Piaget, İsviçreli bir psikolog ve bilişsel gelişim alanının öncülerinden biridir. Piaget, çocukların zihinsel gelişimini anlamak ve açıklamak amacıyla kapsamlı bir araştırma programı yürütmüştür. Çocukların dünya hakkındaki anlayışlarının yaşa ve deneyime bağlı olarak nasıl değiştiğini açıklar. Onun çalışmaları, bilişsel gelişimin dört temel evresini tanımlayan ünlü “Bilişsel Gelişim Kuramı”nı oluşturmuştur.

Duyusal-Motor Evre (0-2 yaş): Bu evre, doğumdan itibaren başlar ve yaklaşık 2 yaşına kadar sürer. Bu dönemde çocuklar dünya ile temas kurar ve çevrelerini duyuları ve motor becerileri aracılığıyla keşfederler. Nesneleri tanıma, nesneleri elde etme ve manipüle etme yetenekleri bu evrede gelişir. Ayrıca bu dönemde nesnelerin sürekliliği ve durağanlığı gibi temel kavramlar gelişir.

İşlem Öncesi Evre (2-7 yaş): Bu evre, yaklaşık 2 ila 7 yaşları arasında devam eder. Çocuklar bu dönemde sembollerle çalışmaya başlarlar ve düşünce yetenekleri gelişir. Ancak bu düşünce, somut ve elle tutulabilir nesnelerle sınırlıdır. Mantıksal düşünce ve soyut kavramları anlama bu evrede tam olarak gelişmemiştir.

Somut İşlem Evresi (7-11 yaş): Somut işlem evresi, yaklaşık 7 ila 11 yaşları arasında sürer. Bu dönemde çocuklar somut nesneler ve olaylar üzerinde mantıksal düşünme becerilerini geliştirirler. Toplama, çıkartma, sınıflandırma ve ölçme gibi somut işlemleri yapabilirler. Ancak soyut kavramları ve hipotetik düşünceyi henüz tam olarak anlayamazlar.

Formel İşlem Evresi (12 yaş ve sonrası): Formel işlem evresi, yaklaşık 12 yaşından itibaren başlar ve yetişkinlik dönemine kadar devam eder. Bu evrede bireyler soyut düşünme, hipotetik düşünme ve mantıksal düşünme becerilerini geliştirirler. Soyut kavramları anlamak, hipotezler üretmek ve karmaşık mantıksal sorunları çözmek bu dönemin özelliklerindendir.

Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı, ebeveynlere çocukların zihinsel gelişimini anlama ve destekleme konusunda rehberlik sağlar. Piaget, çocukların zihinsel gelişiminin evrelerle ilerlediğini ve her evrede farklı düşünme yeteneklerine sahip olduklarını vurgular. Ebeveynler olarak, çocuğunuzun yaşına ve bilişsel evresine uygun bir şekilde iletişim kurmak ve onun gelişimini desteklemek önemlidir.

Çocuğunuzu Gözlemleyin: Çocuğunuzun davranışlarını ve düşünce süreçlerini gözlemleyin. Bu, onun hangi evrede olduğunu ve ne tür destek veya yönlendirmeye ihtiyaç duyabileceğini anlamanıza yardımcı olur.

Çocuğunuzun Somut Düşünme Evresini Anlayın: Çocuklar somut düşünme evresindeyken, somut nesneler ve olaylarla daha iyi başa çıkarlar. Onların soyut düşünme yetenekleri gelişmemiş olabilir, bu nedenle somut örnekler ve deneyimlerle öğrenmelerine yardımcı olun.

Soru Sormaya Teşvik Edin: Çocuğunuzun düşünme becerilerini geliştirmesine yardımcı olmak için ona sorular sormayı teşvik edin. Kendi fikirlerini ifade etmesi ve sorunları çözmesi için fırsatlar yaratın.

Sabırlı Olun: Piaget’nin kuramı, çocukların bilişsel gelişiminin yaşa bağlı olarak ilerlediğini gösterir. Bu nedenle, çocuğunuzun kavramlarını anlaması ve geliştirmesi için zamana ihtiyacı olduğunu unutmayın. Sabırlı olun ve onun hızına saygı gösterin.

Oyun ve Keşif İmkanları Sunun: Oyun, çocuklar için öğrenmenin temel bir yoludur. Onlara farklı materyallerle oynamaları için fırsatlar sunun ve keşfetmelerine izin verin. Bu, somut düşünme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olur.

Bağımsızlık ve Kendilik İnşası İçin Destekleyin: Piaget’nin kuramı, çocukların kendi kimliklerini inşa etme sürecini vurgular. Bu süreci desteklemek için çocuğunuza kendi kararlarını verme fırsatları verin ve bağımsızlık kazanmasına yardımcı olun.

Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı, ebeveynlere çocuklarının zihinsel gelişimini daha iyi anlama ve onların potansiyelini en üst düzeye çıkarmak için nasıl yardımcı olabileceklerini anlatır. Bu yaklaşım, çocukların öğrenme ve düşünme süreçlerini daha iyi anlamamıza ve onları daha etkili bir şekilde desteklememize yardımcı olur.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KİMLİK GELİŞİMİ

Kimlik gelişimi, bireylerin yaşamları boyunca kendilerini tanımlama, anlama ve kimliklerini oluşturma sürecini ifade eder. Bu kavram, psikoloji, sosyoloji ve gelişimsel bilimler gibi disiplinlerde incelenir ve bireyin kimlik oluşturma süreci karmaşık ve çok boyutludur. Kimlik gelişimi, bireylerin yaşamları boyunca sürekli bir süreçtir ve yaşamın farklı aşamalarında farklı şekillerde deneyimlenir. Bu süreç, bireyin kişisel değerleri, inançları, ilişkileri ve toplumsal rolleri anlama ve uyum sağlama yeteneğini yansıtır.

Kimlik gelişimi, bir bireyin kendisi hakkında bir kavrayış oluşturma ve bu kavrayışı zaman içinde geliştirme sürecini içerir. Bu kavrayış, bireyin kendisinin kim olduğu, neyi önemsediği, hangi değerlere sahip olduğu ve kendisini nasıl bir rolde gördüğü gibi faktörleri içerir. Kimlik gelişimi sürecinde, özellikle ergenlik döneminde, bireyler sık sık bir “kimlik krizi” deneyimlerler. Bu kriz, kim oldukları ve nereye ait oldukları konularında belirsizlik ve kararsızlık anlarını ifade eder. Bu dönemde bireyler, toplumun beklentileri, aile etkileri, arkadaş çevresi ve kişisel deneyimler gibi birçok faktörü göz önünde bulundurarak kimliklerini oluşturmaya çalışırlar.

Kimlik gelişimi, bireyin yaşadığı toplumun ve kültürün etkisi altında şekillenir. Toplumsal cinsiyet, etnik köken, din, dil ve sosyal sınıf gibi faktörler, bireylerin kimliklerini oluştururken önemli bir rol oynar. Bu nedenle, kimlik gelişimi, bireyin kendi deneyimlerinin yanı sıra sosyal ve kültürel etkileri de içerir.

Erik Erikson, kimlik gelişimi üzerine odaklanan en tanınmış teorilerden birini geliştirmiştir. Ona göre, kimlik gelişimi ömrün farklı aşamalarında devam eder, ancak ergenlik dönemi bu sürecin zirvesidir. Erikson, ergenlerin kimliklerini tanımlama ve bulma sürecinde bir “kimlik krizi” yaşadıklarını belirtir. Bu kriz, kişinin kim olduğu ve nereye ait olduğu konularında belirsizlik yaşadığı dönemdir. Kimlik krizini başarıyla aşmak, sağlıklı bir kimlik gelişimini simgeler.

Kimlik gelişimi sürecinde, bireyler farklı kimlik statülerinde bulunabilirler. Bu, bireylerin kimliklerini nasıl tanımladıkları ve geliştirdikleri konusunda farklılıklar yaşadıklarını gösterir. James Marcia, Erikson’un kimlik krizi teorisini geliştirerek kimlik statüleri kavramını tanıttı. Marcia’ya göre, kimlik statüleri dört kategoriye ayrılır. Araştırmaları, bireylerin bu farklı statülerde kimliklerini tanımladıklarını ve geliştirdiklerini göstermiştir.

Lawrence Kohlberg, kimlik gelişimini ahlaki gelişimle ilişkilendiren çalışmalar yapmıştır. Ona göre, ahlaki düşünce yetenekleri kimlik gelişimi ile bağlantılıdır. Kohlberg, bireylerin kimliklerini tanımlarken ahlaki düşünce kapasitelerini kullanabileceklerini öne sürmüştür.

Hazen ve Shaver, romantik ilişkilerin kimlik gelişiminde önemli bir rol oynadığına dair çalışmalar yapmışlardır. Bağlanma teorisi, bireylerin çocukluktan itibaren geliştirdikleri bağlanma stillerinin, yetişkinlikteki romantik ilişkiler ve kimlik gelişimi üzerinde etkili olduğunu öne sürer.

Kimlik gelişimi konusundaki araştırmalar, bireylerin kimliklerini bulma ve tanımlama sürecini daha iyi anlamamıza yardımcı olmuş, ancak, bireysel farklılıkları ve kültürel etkileri de göz önünde bulundurarak daha kapsamlı bakılması gerekmektedir.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ERGENLİK VE GENÇ YETİŞKİNLİK PROBLEMLERİ

Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, bireylerin hayatlarının önemli ve karmaşık aşamalarından ikisidir. Bu dönemlerde bireyler, fiziksel, duygusal ve sosyal açıdan büyük değişimler yaşarlar.

Erik Erikson, kimlik gelişimi üzerine odaklanan bir teori geliştirmiştir. Ona göre, ergenlik döneminde gençler kimliklerini keşfetme ve tanımlama sürecinde bir “kimlik krizi” yaşarlar. Bu kriz, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusundaki belirsizlikleri ifade eder. Gençler bu krizi başarıyla aşarlarsa sağlıklı bir kimlik geliştirirler.

Jean Piaget, bilişsel gelişim üzerine çalışmış ve ergenlik dönemini “formel işlem dönemi” olarak tanımlamıştır. Bu dönemde gençler soyut düşünme yetenekleri geliştirirler ve karmaşık problem çözme becerileri kazanırlar.

Lawrence Kohlberg, ahlaki gelişimi inceleyen bir teori geliştirmiştir. Ona göre, gençler ahlaki değerleri ve prensipleri anlama ve içselleştirme sürecinde bulunurlar. Ergenlik döneminde, bireyler ahlaki konularda daha soyut ve karmaşık düşünmeye başlarlar.

Eleanor Ostrom, sosyal psikolog olarak genç yetişkinlik dönemini bağımsızlık ve sorumluluk dönemi olarak tanımlamıştır. Genç yetişkinler bu dönemde kendi kendilerine bakma, finansal kararlar alma ve bağımsız bir yaşam sürme becerilerini geliştirirler.

Jeffrey Arnett, “Yeni Yetişkinlik” adını verdiği bir dönem tanımlamıştır. Bu dönem, ergenlikten tam yetişkinliğe geçiş sürecini ifade eder. Arnett’e göre, genç yetişkinler bu dönemde kimliklerini bulma, bağımsızlık kazanma ve kariyerlerini inşa etme çabası içindedirler.

Ergenlik Dönemi
Ergenlik, 12 ila 18 yaş arasındaki dönemi kapsar, ancak değişkenlik gösterebilmekte ve günümüzde bu yaş aralığının daha geniş olduğu düşünülmektedir. Bireyin çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecini işaret eder.

Ergenlik dönemindeki bireylerin karşılaştığı başlıca sorunlar şunlar olabilir:

Bedensel Değişiklikler: Ergenlik, hızlı bedensel büyüme ve cinsel olgunlaşma ile karakterizedir. Bu dönemde vücutları hızla değişirken, bu değişikliklerle başa çıkmak gençler için zorlayıcı olabilir. Vücut imajı sorunları, obezite veya yeme bozuklukları bu dönemde sıkça görülebilir.

Kimlik Arayışı: Ergenler kimliklerini bulmaya çalışırlar. Kimlik arayışı sırasında, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusunda sorular sorarlar. Bu süreç, kişilik gelişiminde önemli bir adımdır ancak bu belirsizlik bazen anksiyete ve depresyon bulgularına yol açabilir.

Sosyal İlişkiler: Arkadaşlık ilişkileri ergenlikte büyük bir rol oynar. Ergenler, arkadaşları ile bağlantı kurma, uyum sağlama ve sosyal becerileri geliştirme konularında baskı altındadır. Zorbalık, arkadaşlık krizleri ve yalnızlık bu dönem sıkça görülebilir.

Eğitim ve Gelecek Planları: Ergenler, gelecekleri hakkında kararlar vermeye başlarlar. Okul seçimi, meslek seçimi ve gelecekteki hedefleri belirleme konularında stres yaşayabilirler.

Genç Yetişkinlik
Genç yetişkinlik, ergenlik sonrası 18 ila 25 yaş arasındaki dönemi ifade eder, bazı kaynaklar genç yetişkinliği daha uzun bir aralık olarak da ele alabilmektedir

Genç yetişkinlik dönemindeki başlıca sorunlar şunlar olabilir:

Bağımsızlık ve Sorumluluk: Genç yetişkinler, ailelerinden ayrılarak bağımsız bir yaşam sürmeye karar verebilirler. Bu yeni sorumluluklar, mali zorluklar, iş bulma ve ev sahibi olma gibi konuları içerebilir.

Kariyer Baskısı: Genç yetişkinlikte, meslek seçimi ve kariyer hedefleri önemlidir. İş bulma süreci, rekabet ve iş değiştirme kararları stres yaratabilir.

İlişkiler ve Evlilik: Genç yetişkinler romantik ilişkiler ve evlilikle ilgili kararlar vermeye başlarlar. İlişki sorunları, boşanma ve çocuk sahibi olma konuları bu dönemde karşılaşılan zorluklardan bazılarıdır.

Ruhsal Sağlık Sorunları: Genç yetişkinlikte depresyon, anksiyete ve bağımlılık gibi ruhsal sağlık sorunları artabilir. Bu dönemde ruhsal sağlık hizmetlerine erişim ve destek önemlidir.

Nasıl Yardımcı Olunabilir?
Aileler, gençlerle açık iletişim kurmalı ve duygusal destek sağlamalıdır. Ergenlerin duygularını ifade etmelerine izin vermek önemlidir. Gençler, bu dönemde karşılaşabilecekleri sorunlar hakkında bilgilendirilmelidir. Eğitim ve farkındalık, olası sorunların önlenmesine yardımcı olabilir. Ciddi sorunlarla başa çıkmak için profesyonel yardım almak önemlidir. Psikoterapi ve danışmanlık, duygusal sorunların yönetilmesine yardımcı olabilir.

Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, hayatın karmaşık ve zorlu aşamalarıdır. Bu dönemlerde karşılaşılan sorunları anlamak ve uygun destek sağlamak, gençlerin sağlıklı bir şekilde gelişmelerine yardımcı olabilir. Aileler, eğitimciler ve toplum olarak, gençlerin bu dönemleri sağlıklı bir birey olarak geçirmelerine destek olmalıyız. Takıldıkları yerlerde bize sorabilirler 🙂











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EBEVEYN REHBERLİĞİ

Ebeveynlerin Çocukların Hayatındaki Rolü

Ebeveynler, çocukların hayatında eşsiz ve kritik bir rol oynarlar. Bu rol, çocukların kişilik gelişiminden değerlerine, becerilerinden duygusal sağlıklarına kadar birçok farklı alanı içerir.

  1. Koruma ve Güvence Sağlama: Ebeveynler, çocuklarının fiziksel ve duygusal güvenliğini sağlama sorumluluğuna sahiptir. Bu, çocukların dünyayı keşfederken kendilerini güvende hissetmelerini sağlar.
  2. Eğitim: Ebeveynler, çocuklara temel becerileri öğretmek ve yaşamları boyunca öğrenmelerini desteklemekle yükümlüdür. Bu, çocukların okul başarısı ve ileriki yaşamlarındaki başarıları için temel oluşturur.
  3. Duygusal Destek: Ebeveynler, çocukların duygusal ihtiyaçlarını anlamak ve onları duygusal olarak desteklemekle sorumludur. Çocuklar, ailelerinden sevgi ve kabul gördüklerinde daha sağlıklı duygusal ilişkilere sahip olurlar.
  4. Değerler ve İnançlar: Ebeveynler, çocuklarına ahlaki değerleri, inançları ve davranışları öğretirler. Bu, çocukların toplumlarına olumlu katkı sağlamalarına yardımcı olur.

Bu kadar alanda birlikteyken, ebeveynler ve çocuklar arasındaki çatışmalar kaçınılmazdır. Ancak bu çatışmalar, sağlıklı bir şekilde çözülebilir.

Ebeveynler ve çocuklar arasında açık ve dürüst iletişim kurmak çok önemlidir. Birbirlerini dinlemek, duygularını ifade etmek ve anlamaya çalışmak, çatışmaları çözme sürecini kolaylaştırır.

Ebeveynler, çocukların duygusal perspektifini anlamaya çalışmalıdır. Empati, çocukların duygusal ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak için kullanılabilir.

Çatışma anlarında öfkeli veya stresli tepkiler vermek yerine sakin kalmak önemlidir. Kontrollü bir şekilde davranmak, daha yapıcı bir çözüm bulma sürecine yardımcı olabilir.

Ebeveynler ve çocuklar arasındaki çatışmaların çözümü için işbirliği yapılmalıdır. Ortak bir çözüm bulma çabaları, her iki tarafın da memnun olacağı sonuçlara yol açabilir.

Ebeveynlerin Terapi Sürecindeki Rolü (18 Yaş Altı Danışanlar İçin)

Ebeveynler, 18 yaş altı danışanlar için terapi sürecinde önemli bir destek sağlayabilirler.

  1. Ebeveynler, çocuklarının terapi sürecine aktif bir şekilde katılmalı ve destek olmalıdır. Bu, çocukların tedaviye daha olumlu bir şekilde yanıt vermesine yardımcı olabilir.
  2. Terapi sürecinde ebeveynler, çocuklarının duygusal deneyimlerini anlamak için terapistleriyle düzenli iletişim halinde olmalıdır. Bu, terapistin daha etkili bir şekilde yardımcı olmasına olanak tanır.
  3. Ebeveynler, terapi seanslarında öğrenilen becerileri evde uygulamada çocuklarına yardımcı olmalıdır. Bu, terapinin günlük yaşama entegre edilmesine katkı sağlar.
  4. Ebeveynler, çocuklarının terapi sürecinde sabırlı ve anlayışlı olmalıdır. Değişim zaman alabilir ve ebeveynlerin destekleri bu süreci kolaylaştırabilir.
















    Telif Hakkı Uyarısı:
    Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
    ©psikologecemsercan

SAĞLIKLI BAĞLANMA

Ebeveyn ve Çocuk Arasındaki Bağ

İnsan yaşamının en temel ve güçlü ilişkilerinden biri, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağdır. Bu bağ, çocuğun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayan bakım vereni/verenleri ile kurulur.

Bağlanma Çeşitleri neler?

Güvenli Bağlanma: Güvenli bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin her zaman yanlarında olacağını ve ihtiyaçlarının karşılanacağını bilirler. Bu çocuklar genellikle daha bağımsız, sosyal ve özgüvenli olurlar. Güvenli bağlanma, çocukların duygusal güven duygusu geliştirmelerine yardımcı olur.

Sağlıklı bağlanma, güvenli bağlanma türünü yansıtır. Bu tür bağlanmada, bakım veren ve çocuk birbirlerine güvenirler, duygusal olarak destekleyici ve anlayışlı bir ilişki geliştirirler. Sağlıklı bağlanmış çocuklar, ilişkilerde daha başarılı ve mutlu olma eğilimindedirler.

Kaygılı Bağlanma: Kaygılı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır ve çoğunlukla endişeli ve bağımlı olabilirler. Bu bağlanma türünde çocuklar, ebeveynin ilgisini sürekli olarak çekmeye çalışabilirler.

Kaçınmacı Bağlanma: Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin yardımına ihtiyaç duymamaya çalışırlar ve genellikle duygusal ifadeleri kısıtlıdır. Bu tür bağlanma, çocukların duygusal yakınlıktan kaçınma eğiliminde olduğu bir ilişki modelini yansıtır.

Anneden Ayrışma
Anne ve çocuk arasındaki ilişki, çocuğun yaşamının temelini oluşturur. Anne ve çocuk arasındaki bağ, emme sürecinden itibaren şekillenir. Bu ilişkinin sağlıklı olması, çocuğun duygusal güvenini artırır ve sosyal ilişkilerini güçlendirir. Anneden ayrışma, çocuğun kendi özgürlüğünü kazanmasına ve ayrı bir birey olarak gelişmesine yardımcı olan önemli bir süreçtir. Bu süreç, çocuğun kendi düşünce ve duygularını ifade etmesine, sorumluluklarını üstlenmesine ve kendi kararlarını vermesine fırsat tanır.

Bağlanma davranışları, çocuğun ebeveynleri / bakım verenleri ile ilişkisini yansıtan önemli göstergelerdir. Bu davranışlar, çocuğun duygusal gelişimini ve gelecekteki ilişkilerini şekillendirebilir. Bu nedenle, anne, baba ya da diğer bakım verenler ve çocuk arasındaki bağın sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi ve sürdürülmesi, çocuğun psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında kritik bir rol oynar.

Güvenli Bağlanma Davranışları

Güvenli bağlanmış çocuklar, bakım verenleri ile göz teması kurmayı severler. Göz teması, duygusal bağın güçlenmesine yardımcı olur ve iletişimi artırır.

Güvenli bağlanmış çocuklar, duygusal dengeyi daha iyi sağlarlar.

Bakım verenlerinden ayrıldıklarında dünyayı keşfetmek için daha rahatlardır, bağımsızlık duyguları gelişmiştir.

Kaygılı Bağlanma Davranışları

Kaygılı bağlanmış çocuklar, bakım verenlerine aşırı bağımlı olabilirler. Sürekli olarak annelerinin yanında kalmak isterler ve ayrılmaktan korkarlar.

Bu çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır. Bakım verenin duygusal tutarsızlığı, çocukta endişe ve karmaşık duygular yaratabilir.

Kaygılı bağlanmış çocuklar, sık sık duygusal dalgalanmalar yaşayabilirler. Aniden mutlu olabilirlerken, hemen sonra üzüntü veya öfke gösterebilirler

Sürekli olarak ebeveynlerinden onay ve sevgi ararlar. Kendi öz saygıları zayıf olabilir ve dışsal onayı yetişkinliklerinde de sürekli olarak arayabilirler.

Kaçınmacı Bağlanma Davranışları

Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal ifadeleri sıklıkla engellerler. Duvar örmeye eğilimli olabilirler ve bakım verene karşı duygusal olarak mesafe koymaya çalışırlar.

Bu çocuklar, bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik konusunda ısrarcı olabilirler. Yardım istemekten kaçınırlar ve duygusal ihtiyaçlarını bastırmaya eğilim gösterebilirler.

Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal tepkileri sıklıkla sınırlarlar. Ebeveynlerinin yokluğuna veya ayrılmasına karşı sakin görünebilirler, ancak içlerinde duygusal bir uzaklık hissi taşırlar.

Ebeveynlerin davranışları, çocukların bağlanma stillerini büyük ölçüde etkiler. Ebeveyn davranışlarının bağlanma stillerini nasıl etkilediğine dair birkaç örnek:

Güvenli Bağlanma

  • Ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarını düzenli ve duyarlı bir şekilde karşılıyorsa.
  • Ebeveynler sevgi, şefkat ve anlayış göstererek çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılıyorsa.
  • Ebeveynler tutarlı bir şekilde sınırlar ve kurallar koyma konusunda adil bir yaklaşım sergiliyorsa.
  • Ebeveynler, çocuklarına güvenilir bir şekilde eşlik edip, onların duygusal dalgalanmalarına anlayışla yaklaşıyorsa.

Kaygılı Bağlanma

  • Ebeveynler sürekli olarak duygusal dalgalanmalar yaşayıp, çocuklarına karşı tahmin edilemez davranıyorlarsa.
  • Ebeveynler ilgi ve sevgiyi koşullu bir şekilde sunuyorlarsa (örneğin, çocuk sadece iyi davrandığında sevilir).
  • Ebeveynler arasındaki ilişkide sürekli çatışma ve belirsizlik varsa, çocuk kaygılı bir bağlanma geliştirebilir.

Kaçınmacı Bağlanma

  • Ebeveynler, çocuklarının duygusal ifadelerini bastırmalarını veya reddetmelerini teşvik ederlerse.
  • Ebeveynler, çocuklarının bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik kazanmalarını ön planda tutarlar, ancak duygusal ihtiyaçlarına fazla dikkat etmezlerse.
  • Ebeveynler, çocuklarına duygusal olarak uzak veya ilgisiz davranırlarsa.

Ebeveyn davranışları, çocuğun bağlanma stilini oluştururken temel bir rol oynar. Ancak önemli bir nokta şudur ki, bağlanma stilleri kesin bir kalıp içinde değildir ve zaman içinde değişebilir. Ebeveynler, çocuklarına duygusal destek ve güven sağlamak için çaba sarf edebilirlerse, çocukların bağlanma stilleri daha güvenli ve sağlıklı bir yöne evrilebilir. Ayrıca, ebeveynler arasındaki ilişkinin de çocuğun bağlanma stilini etkilediğini unutmamak önemlidir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

OKUL KAYGISI

Okulun ilk günü çocukların duygusal tepkiler göstermeleri oldukça yaygın bir durumdur. Bu tepkilerin nedenleri farklı olabilir ve ebeveynlerin bu konuda nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair bilinçli olmaları önemlidir.

Bazı Çocukların Okulun İlk Gününde Ağlamaları Olası ve Ağlamamak Kadar Normal

Okula gitmek, çocuklar için ayrılmak anlamına gelir ve bu ayrılık kaygısı yaratabilir. Anne ve babalarından ayrılmaktan endişe duyan çocuklar, bu kaygılarını gözyaşlarıyla ifade edebilirler.

Okula yeni başlayan çocuklar için okulun fiziksel ortamı, öğretmenleri ve arkadaşlarıyla tanışmak yeni ve korkutucu olabilir. Bu da endişe ve hüzün yaratabilir.

Bazı çocuklar sosyal durumlarda daha fazla kaygı yaşayabilirler. Okulun ilk günü, yeni insanlarla tanışma ve tanınmadık yüzlerden oluşan bir grup içinde olma durumu, bu çocuklarda ağlamalara yol açabilir.

Öğrenciler için öğretmenin ilgisi ve tutumu çok önemlidir. Eğer bir çocuk öğretmenden olumsuz bir tepki veya ilgisizlik hissederse, bu da ağlamalara neden olabilir.

Daha önceki olumsuz okul deneyimleri veya ayrılık kaygısı yaşamış çocuklar, yeni bir okula başlama durumunda daha hassas olabilirler.

Ebeveynlerin Yaklaşımı Ne Olmalı?

Destek ve Anlayış
Ebeveynler çocuklarının duygusal tepkilerini anlamalı ve desteklemelidirler. Çocuğunuzun bu dönemde daha fazla sevgi ve güvenceye ihtiyacı olabilir.

Hazırlık Süreci
Okula başlamadan önce çocuğunuzu hazırlamak önemlidir. Okulu ziyaret etmek, öğretmeni ve sınıf arkadaşları hakkında bilgi vermek çocuğun daha rahat hissetmesini sağlayabilir.

Güven Vermek
Çocuğunuza, okula gitmenin birçok çocuk için normal bir deneyim olduğunu ve kendisinin de bu deneyimi başarılı bir şekilde atlatabileceğini anlatmak önemlidir.

Olumlu Bir Ortam Yaratmak
Çocuğunuzun okulu olumlu bir şekilde algılamasına yardımcı olun. Okulu, yeni arkadaşlar edinme ve yeni şeyler öğrenme fırsatı olarak tanıtın.

Sabır Göstermek
Ebeveynler, çocuklarının duygusal tepkilerine sabırla yaklaşmalılar. İlk gün ağladıklarında onları teselli etmek ve desteklemek önemlidir.

Kaygı Yaşar İse O An Söylenebilecekler

Okulun güvenli bir yer olduğunu ve öğretmenlerin / diğer yetişkinlerin ona iyi bakacaklarını söyleyebilirsiniz

Çocuğunuzun duygusal tepkilerini anlayışla karşılayın ve onun duygusal deneyimlerini geçerli kabul edin. Ona hissettiği duyguları ifade etme ve paylaşma fırsatı verin.

Okula başlamayı heyecan verici bir macera olarak sunun. Yeni arkadaşlar edinme, yeni şeyler öğrenme ve eğlenme fırsatlarından bahsedin.

Okulun kapısında veya sınıfın kapısında onunla vedalaşırken pozitif ve neşeli bir şekilde davranın. “Okulda harika zaman geçireceksin ve ben senin dönüşünü sabırsızlıkla bekliyor olacağım” gibi olumlu mesajlar verin.

Çocuğunuzun okul hakkında sorular sormasına ve düşüncelerini paylaşmasına fırsat verin. “Okul senin için nasıldı?” veya “Bugün neler öğrendin, seni şaşırtan bilgiler oldu mu?” gibi sorularla onun deneyimini anlamaya çalışın.

Günlük bir rutin oluşturarak çocuğunuza okula gitme sürecini daha öngörülebilir hale getirin. Sabahları aynı sırayla giyinmek, kahvaltı yapmak ve okula gitmek gibi bir rutin oluşturmak çocuğunuzun kendini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.

Çocuğunuz anaokuluna başlıyor ise ona bir rahatlatıcı nesne vermek, örneğin sevdiği bir oyuncak veya bir mendil, onun okula gitme sürecini daha kolay atlatmasına yardımcı olabilir.

Eğer çocuğunuz ağlıyorsa, onunla duygusal bir şekilde iletişim kurun. “Üzgün olduğunu anlıyorum, ben de bazen bilmediğim şeylerde kaygılanırım ama sonra zamanla alıştığımı fark ederim, her şey zamanla yoluna girer” gibi cümlelerle ona destek olun.

Okulda ne yapacakları hakkında çocuğunuza bilgi verin. Hangi aktivitelerin onu beklediğini açıklamak, okula gitmeyi daha çekici hale getirebilir.

Okulun ilk gününden sonra çocuğunuzun deneyimini sık sık ama boğmadan konuşun. Onun duygusal ve sosyal gelişimini desteklemek için açık bir iletişim sürdürün.

Unutmayın ki her çocuk farklıdır ve ona özgü bazı reaksiyonlar geçici de olabilir. Eğer çocuğunuzun bu tepkileri uzun süre devam ederse veya daha ciddi sorunlar yaşarsa, bir uzmana başvurmak önemlidir. Çocuğunuzun okula uyum sağlaması ve duygusal olarak rahat hissetmesi için zaman ve destek gerekebilir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KORKUYORUM

FOBİ

Fobiler, genellikle korku ile karıştırılan ancak daha yoğun ve rahatsız edici olan bir tür anksiyete bozukluğu olarak kabul edilir. Fobiler, belirli nesnelere, durumlara veya koşullara karşı belirgin bir korku veya endişe duymakla karakterize edilir. Korku, genellikle aniden ortaya çıkar ve kişinin günlük yaşamını ciddi şekilde etkileyebilir.

Fobik reaksiyonlar, tehlike düzeyi ve sosyal veya kültürel bağlama orantısızdır. Bu nedenle, kişi belirli bir fobiye sahip olduğunda, bu nesne veya durumdan kaçınırlar veya yoğun bir korku ve endişe ile karşılaşırlar. Bu durum, kişinin sosyal, mesleki veya diğer önemli işlevsellik alanlarında sorunlara yol açabilir.

Fobilerin genellikle en az altı ay boyunca devam ettiği ve başka bir ruhsal bozukluğun semptomlarıyla daha iyi açıklanamayacağı kabul edilir. Örneğin, takıntılı düşünceler veya travmatik olayların hatırlatıcıları gibi diğer zihinsel sağlık sorunlarıyla karıştırılmamalıdır.

Yaygın Fobi Türleri
Fobiler çok çeşitli nesnelere veya durumlara odaklanabilir.

Yükseklik Korkusu (Akrofobi): Akrofobik bireyler, yüksek yerlere yaklaşmaktan, köprüleri geçmekten veya merdivenleri tırmalamaktan kaçınırlar. Bu fobi, yaşam boyu yaklaşık %6.4’lük bir yaygınlığa sahiptir.

Uçak Korkusu: Uçak fobisine sahip bireyler, uçağa binmekten kaçınırlar ve uçuş sırasında şiddetli bir düşme korkusu yaşarlar. Bu fobi, uçak yolculuklarının uzun süreli alternatiflerini tercih etmeye neden olabilir.

Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu): Topluluk önünde konuşma, topluluk içinde bulunma veya sosyal etkileşimlerden duyulan aşırı korku ve endişeyi içeren bir durumdur. Bu fobi, kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilir.

Kapalı Alan Korkusu (Klostrofobi): Kapalı veya dar alanlardan korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, nefes almada zorluk, terleme ve panik atak gibi fiziksel semptomlarla ilişkilendirilebilir.

Yabancı Korkusu: Yabancılardan veya yabancı kabul edilen nesnelerden duyulan korku veya nefreti ifade eder. Bu tür fobi, ırkçılığı içeren aşırı önyargıları içerebilir.

Yutma Korkusu: Bir şey yutarken boğulma korkusu yaşayan kişilerde görülür. Bu fobi, yemek yeme ve içme alışkanlıklarını olumsuz etkileyebilir ve kilo kaybına yol açabilir.

Örümcek Fobisi (Araknofobi): Örümcekler ve akrepler gibi böceklerden korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, kişinin belirli alanlarda kendini rahatsız hissetmesine neden olabilir.

Fobilerin Tedavisi
Fobilerin tedavisi, genellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT) ile yapılır. Uygun tedavi ile fobiler yönetilebilir. Tedaviye erken başlamak önemlidir.

Alıştırma/Maruz Bırakma terapi yöntemi, kişinin korktuğu nesne veya durumla yavaşça ve güvenli bir şekilde karşılaşmasını içerir. Bu, kişinin korkularıyla yüzleşmesine yardımcı olur ve tepkilerini kontrol etmeyi öğrenmelerine olanak tanır.

Bilişsel Terapi (BT) kişinin düşünce kalıplarını ve inançlarını incelemeyi ve olumsuz düşünceleri değiştirmeyi hedefler. Bu, fobik reaksiyonların altında yatan düşünsel süreçleri anlamalarına yardımcı olabilir.

Bazı durumlarda, antidepresanlar veya anksiyolitik ilaçlar gibi ilaçlar fobilerin semptomlarını hafifletmek için kullanılabilir. Ancak, ilaç tedavisi genellikle diğer terapilerle birleştirilir.

Fobilerin tedavisi, kişinin spesifik ihtiyaçlarına ve fobisinin türüne bağlı olarak değişebilir. Tedavi, bir uzman psikolog veya psikiyatrist tarafından yönlendirilmelidir. Erken tedavi, diğer anksiyete bozuklukları veya komorbid durumların gelişmesini önlemeye yardımcı olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İLK GÖRÜŞTE ARKADAŞLIK

Arkadaşlık, insanlar arası ilişkilerin temel taşlarından biri olup, sosyal yaşamın önemli bir parçasını oluşturur. Peki bir kişiyle ilk görüşte arkadaşlık nasıl mümkün olabilir? Bu soruya yanıt bulmak için bilimsel çalışmalar ve araştırmalar ışığında arkadaşlık olgusunu birlikte analiz edelim.

Birçok bilimsel veri ve araştırma, arkadaşlık kurma sürecini etkileyen faktörleri ortaya koymaktadır. Bilimsel araştırmalar, bu faktörlerin arkadaşlık olasılığını şekillendirdiğini göstermektedir. Ancak her arkadaşlık ilişkisi farklıdır ve kişisel dinamiklere dayanır, bu nedenle herkes için tek bir kural veya formül yoktur.

  1. İnsanlar, benzer ilgi alanlarına, değerlere ve kişilik özelliklerine sahip olanlarla daha fazla arkadaşlık kurma eğilimindedirler. Bu teori, arkadaşlıkların temelinde benzerliklerin olduğunu vurgular. Ortak hobiler, tutkular veya yaşam tarzları, bağların oluşmasına katkı sağlar.
  2. Arkadaşlık, güven ve iletişim temeli üzerine inşa edilir. Karşılıklı güven duygusu ve açık iletişim, arkadaşlık kurmayı kolaylaştırır. İyi iletişim becerileri, insanların arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmelerine yardımcı olur.
  3. Arkadaşlık, zaman içinde gelişen bir süreçtir. İnsanlar birlikte vakit geçirip deneyimler paylaştıkça, daha yakın ilişkiler kurarlar.
  4. Ortak değerler ve inançlar, arkadaşlık kurarken dikkate alınan önemli unsurlardır. Aynı değerlere sahip olmak, bağların derinleşmesine yardımcı olabilir.
  5. Kişilik uyumu, insanların daha kolay arkadaş olmalarına neden olabilir. Kişilik benzerlikleri, arkadaşlık ilişkilerini güçlendirebilir.
  6. Fiziksel yakınlık, arkadaşlık kurma olasılığını artırır. Aynı çevrede yaşayan veya çalışan kişiler, daha kolay arkadaşlık kurabilirler. İnsanlar, genellikle aynı sosyal ortamlarda bulunan kişilerle daha kolay arkadaşlık kurarlar. Ortak okul, iş veya hobiler gibi sosyal alanlar, arkadaşlık olasılığını artırır.
  7. Duygusal bağlanma, arkadaşlık ilişkilerinin duygusal derinliğini belirler. İnsanlar, birbirlerine duygusal olarak bağlandıklarında, arkadaşlık daha sağlam hale gelir.
  8. Arkadaşlar, sosyal destek sağlama ve stresle başa çıkma konularında önemli roller üstlenirler. Arkadaşlık ilişkileri, insanların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayabilir.
  9. Bazı araştırmalar, çocukluk arkadaşlıklarının yetişkinlikteki arkadaşlık ilişkilerini etkilediğini göstermektedir. Çocukluk döneminde oluşan arkadaşlıklar, uzun vadeli bağlantıları şekillendirebilir.

Bu bulgular, arkadaşlık olgusunun karmaşıklığını ve farklı boyutlarını vurgular. Her arkadaşlık farklıdır ve kişisel faktörler, deneyimler ve çevresel etmenler, bir kişinin kimlerle arkadaşlık kuracağını etkiler. Ancak bu araştırmalar, insanların arkadaşlık ilişkilerinin yaşamlarını önemli ölçüde etkilediğini ve insanlar arası ilişkilerin karmaşıklığını daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

Arkadaşlığın yararları ve dezavantajları da dikkate alınmalıdır:

  1. Arkadaşlar, duygusal destek sunarak insanların stresle başa çıkmasına yardımcı olabilirler. Zor zamanlarda insanların yanında olmaları, duygusal yükü hafifletir.
  2. Arkadaşlık, insanların sosyal bağlarını güçlendirir. Bu, insanların yalnızlık hissini azaltır ve kendilerini daha ait hissetmelerini sağlar.
  1. Arkadaşlar, insanların özsaygılarını artırabilir ve kendine güvenlerini yükseltebilirler. Olumlu arkadaşlık ilişkileri, kişinin kendini daha değerli hissetmesine yardımcı olabilir.
  2. Arkadaşlarla geçirilen zaman, paylaşılan deneyimlerle doludur. Bu deneyimler, yaşamı daha zengin ve anlamlı hale getirir.
  3. Arkadaşlar, sosyal becerilerin geliştirilmesine yardımcı olabilirler. İnsanlar, arkadaşlarının yanında iletişim becerilerini ve empatiyi geliştirme fırsatı bulurlar.

İyi seçilmiş arkadaşlar, yaşam kalitesini artırabilirken, zararlı arkadaşlıklardan uzak durmak önemlidir.

  1. Bazı insanlar, olumsuz arkadaşlık ilişkileriyle karşılaşabilirler. Bu ilişkiler, kişinin duygusal olarak kötü etkilenmesine ve stres yaşamasına neden olabilir.
  2. Arkadaş grupları, bazen sosyal baskıya neden olabilir. Bu, kişinin grup normlarına uymak zorunda hissetmesine ve kendi değerlerinden ödün vermesine yol açabilir.
  3. Bazı insanlar, arkadaşlıklara aşırı derecede bağımlı hale gelebilirler. Bu, kişinin kendi hayatını kontrol edememesine neden olabilir.
  4. Arkadaşlarla geçirilen zaman, bazen diğer önemli işlere harcanması gereken zamanı azaltabilir. Bu, dengesiz zaman yönetimine yol açabilir.

Olumsuz arkadaşlık ilişkileri ve bu ilişkilerin yarattığı duygusal stres, bireyler için gerçek bir zorluk olabilir. İşte bu tür sorunlarla başa çıkmak için psikolog olarak önerdiğim bazı adımlar:

  1. İlk adım, bu olumsuz arkadaşlık ilişkilerini tanımak ve onların sizin üzerinizdeki etkilerini anlamaktır. Kendinize şu soruları sorun: Bu ilişkiler beni nasıl etkiliyor? Duygusal olarak nasıl hissediyorum?
  2. Kendi sınırlarınızı ve değerlerinizi tanımlayın. Bu sınırları arkadaşlarınıza açıkça ifade edin ve bu sınırlara saygı göstermelerini isteyin. Sizden ödün vermeye veya istemediğiniz bir şeyi yapmaya zorlanmamalısınız.
  3. Bu tür zorlu arkadaşlık ilişkileriyle başa çıkmak için profesyonel yardım almayı düşünün. Bir psikolog ya da psikiyatrist, size duygusal destek sağlayabilir ve bu ilişkilerle başa çıkma konusunda size rehberlik edebilir.
  4. Olumsuz arkadaşlık ilişkilerinin yerine daha sağlıklı, destekleyici arkadaşlıklar kurmaya çalışın. İnsanlarla benzer ilgi alanlarına sahip olduğunuz gruplara katılın veya hobilerinizi paylaşabileceğiniz arkadaşlar edinin.
  5. Kendinizi geliştirme ve özsaygınızı artırma yollarını araştırın. Kendinizi daha iyi tanıdıkça, sağlıklı arkadaşlık ilişkilerini daha iyi seçebilir ve sizi kötü etkileyen ilişkilere daha az ihtiyaç duyarsınız.
  6. Arkadaşlarınızla geçirdiğiniz zamanı, diğer önemli işlerle dengelemeye çalışın. Bir zaman çizelgesi oluşturarak, iş, aile, kişisel bakım ve arkadaşlık gibi farklı alanlara dengeli zaman ayırın.
  7. Kendinize iyi bakmak, duygusal dayanıklılığınızı artırabilir. Sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyin, düzenli egzersiz yapın, dengeli beslenin ve yeterince uyuyun.
  8. Kendinizi eleştirmek yerine kendinizi kabul edin. Herkes hatalar yapabilir ve olumsuz ilişkilere düşebilir. Önemli olan, bu deneyimlerden öğrenmek ve kendinizi geliştirmektir.
  9. Aile üyeleri, diğer arkadaşlar veya topluluk destek grupları gibi destek ağlarından faydalanın. Sizi destekleyen insanlarla vakit geçirmek, olumsuz arkadaşlık ilişkilerinin oluşturduğu stresi azaltabilir.

Herkesin yaşamı boyunca olumsuz arkadaşlık ilişkileriyle karşılaşabileceğini unutmayın. Bu deneyimlerden öğrenmek ve kendinizi güçlendirmek önemlidir. Eğer bu ilişkiler sizin için gerçek bir sıkıntı haline gelirse, profesyonel yardım almak her zaman iyi bir seçenek olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DEPREM

Deprem, fiziksel hasarın ötesinde psikolojik etkilere de yol açan bir doğal afettir. Travma sonucunda kişilerde stres, korku, çaresizlik ve kaygı gibi duygusal tepkiler görülebilmektedir. Depremin ardından insanlar yaşadıkları yerde güvende hissetmekte zorlanabilirler. Güvenli alan kaybı, kişilerin güvendikleri yerlerin artık güvende olmadığına dair duygusal bir algı oluşturabilir.

Travma sonrası iyileşme süreci, bireyden bireye farklılık gösterecektir. Ancak, travmanın etkilerini hafifletmek ve geçişini kolaylaştırmak için bazı teknikler kullanmaktayım. Bunlar arasında psikoterapi, EMDR, destek grupları, meditasyon, birlikte derin nefesler alma ve fiziksel aktiviteler yer alabilmekte. Öncelik kişinin yaşadığı duygusal tepkileri tanımlaması ve ifade etmesini kolaylaştırmak, travmanın etkilerini azaltmaya yardımcı olmaktır.

Depremi Çocuklara Anlatabilirim
Depremin çocuklara anlatılması, onların yaş ve gelişim düzeyine uygun olmalıdır. Duygusal desteğin sağlandığı bir ortamda, basit ve anlaşılır bir dil kullanarak deprem hakkında bilgi verilmelidir. Gerçekleri çarpıtmadan, ancak çocuğun korku düzeyini artırmadan açıklamalar yapmak önemlidir. Çocukların sorularını cevaplarken sabırlı olunmalı ve onların duygusal tepkilerine duyarlılık gösterilmelidir.

Yas Süreci ve Uzamış Yas
Yas süreci, kayıp veya travma sonrasında yaşanan duygusal tepkilerin zaman içinde değişen bir dizi aşamadan geçmesini ifade eder. Bu aşamalar inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul şeklinde sıralanır ancak yas süreci bireyden bireye farklılık gösterebilir ve farklı zamansal süreçler gözlenebilir. Uzamış yas, normal yas sürecinin beklenenden daha uzun sürdüğü durumu ifade eder. Profesyonel yardım, yas sürecinde destek sağlamak için önemlidir.

Toplumsal Yas
Toplumsal yas, bir topluluğun veya toplumun geniş bir kesiminin bir olayın veya kaybın etkisi altında duygusal tepkiler göstermesidir. Depremler gibi doğal afetler toplumsal yas süreçlerine yol açabilir. Toplumsal yas, dayanışmayı artırabilir ve insanları bir araya getirebilir. Topluluk desteği ve kaynaklar, toplumsal yas sürecinde önemli bir rol oynayabilir.

Depremin travmatik etkileri ‘çok gerçek’ ancak, uygun bilimsel temelli yaklaşımlar ve duygusal destek ve yönlendirme ile bireyler ve toplumlar bu zorlu süreçlerle başa çıkabiliriz.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TÜKENMİŞLİK (BURNOUT)

”Yıllardır iş yerimde yoğun tempolu çalışmaktayım ve son birkaç aydır tuhaf bir his içindeyim. Sanki yetmiyor. Uzaklaşıyorum. Adeta enerjimin tükendiğini ve artık aynı performansı sergileyemediğimi, hatta sergilemeye mecalimin kalmadığını fark ettim. Motive olamıyorum. Bana neler oluyor?”

Tükenmişlik, hızlı tempolu yaşamlarımızın bir sonucu olarak; özellikle uzun süreli stres, yüksek iş yükü ve duygusal zorlanma gibi etkenlerin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan hem zihinsel hem fiziksel hem de duygusal bir tükenme halidir. Tükenmişlik yaşıyorsanız, normalde anlamlı bulduğunuz faaliyetlerde bulunmanın zor olduğunu fark edebilirsiniz.

”Son zamanlarda evde sürekli artan taleplerle başa çıkmaya çalışırken, enerjimin ve motivasyonumun gitgide azaldığını fark ettim. Eşim ve çocuklar beni görmüyor gibi, ya da ben onlara uzaklaştım bilmiyorum, içimden gelmiyor.”

“Tükenmişlik” terimi ilk kez 1970’lerde Herbert Freudenberger ve Christina Maslach tarafından kullanıldı. Bu durumu “duygusal tükenme, düşük kişisel başarı hissi ve duygusal mesafelenme” olarak tanımladılar. DSM-5’e göre, tükenmişlik sendromu genellikle “uzun süreli iş stresine bağlı olarak enerji kaybı, duyarsızlaşma ve azalmış kişisel başarı hissi” ile karakterizedir.

Burn out kişi yaşamına karşı duyarsızlaşır, duygusal olarak uzaklaşır ve motivasyonunu yitirir, başarı hazzı yaşayamaz.

”Son zamanlarda iş yerine gitmekten kaçınmaya başladım, işimi yapmaktan zevk alamıyorum ve bu da genel ruh halimi olumsuz etkiliyor. Evde de hiç bir işi yapmak istemiyorum, mümkün olsa eve de gitmeyeceğim”

Tükenmişliğin pek çok nedeni olabilir.

  • Yoğun iş yükü
  • Düşük destek düzeyi
  • Düşük özerklik hissi
  • İş ile özel yaşam arasındaki dengeyi sağlayamama

    gibi faktörler etkili olabilir.


    Ancak, bazen tükenmişliğin gizli sebepleri de olabilir. Örneğin, içsel değerlerle uyumsuz bir işte çalışmak veya duygusal ihtiyaçların ihmal edilmesi bu duruma zemin hazırlayabilir.

Tükenmişlikle başa çıkmak için;

İlk olarak, öz bakım pratikleri benimsemek önemlidir. Düzenli egzersiz, yeterli uyku ve sağlıklı beslenme tükenmişliği hafifletmeye yardımcı olabilir.

İkinci adım ise duygusal destek almak. Yakın ilişkilerdeki destek, terapi almak veya destek grupları bu süreçte size yardımcı olabilir.

Ne olduğunu anlamak ve ele almak, daha sağlıklı bir yaşam için adım atmaktır. Unutmayın ki tükenmişlik uygun terapi planı ve stratejilerle aşılabildiğinde geçici bir durum olabilir.

‘Hayattan keyif alamıyorum’ diyorsanız okumak için tıklayınız









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HAYATTAN KEYİF ALAMIYORUM

Günümüzün hızlı tempolu dünyasında, hayattan keyif alamama durumu birçok insanın yaşadığı bir zorluktur. Ancak bu durumun altında yatan psikolojik boyutlar ve çözüm yolları, psikoloji bilimi sayesinde aydınlatılmıştır. Hayattan keyif alamama durumu herkesin başına gelebilir, ancak bazı faktörler riski artırabilir. Stresli yaşam olayları, travmalar, genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler gibi etmenler bu durumu tetikleyebilir. Hayattan keyif alamama, genel yaşam kalitesini düşürebilir, iş ve ilişki performansını olumsuz etkileyebilir ve fiziksel sağlığı zayıflatabilir.

Terapinin bu süreçteki rolü büyük önem taşır

Terapi, hayattan keyif alamayan bireyler için önemli bir destek mekanizmasıdır. Bir uzman rehberliğinde yapılan terapi seansları, bireyin duygusal sorunlarını anlamasına ve çözmesine yardımcı olur.

Duygusal Farkındalık Geliştirir: Terapi, bireyin içsel dünyasını anlamasına ve duygusal tepkilerini fark etmesine yardımcı olur. Bu sayede negatif düşünceler ve duygularla başa çıkma becerileri gelişir.

Olumsuz İnançları Değiştirir: Terapi, bireyin kendine dair olumsuz inançlarını sorgulamasına ve bunları olumlu yönde değiştirmesine yardımcı olur. Bu da genel yaşam tatminini artırabilir.

Stres ve Anksiyeteyi Yönetmeyi Öğretir: Terapi, stresle başa çıkma stratejileri ve anksiyete yönetimi konusunda bireye pratik bilgiler sunar. Bu, genel yaşam kalitesini artırmada etkili olabilir.

Bireyler, hayattan daha fazla keyif almak için kendi başlarına da adımlar atabilirler

  • Kişisel ilgi alanları ve hobiler bulmak, yaşamdan keyif almayı artırabilir. Bu aktiviteler, ruh halini olumlu yönde etkileyebilir.
  • Düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve yeterli uyku, ruh halini iyileştirebilir. Fiziksel sağlık, zihinsel sağlıkla sıkı bir şekilde bağlantılıdır.
  • Aile ve arkadaşlarla zaman geçirmek, sosyal ilişkileri güçlendirmek ve destek almak hayattan keyif almayı artırabilir.
  • Duyguları ifade etmek ve paylaşmak önemlidir. Günlük yazma, sanatsal ifade veya terapi gibi yöntemler duygusal yükü azaltabilir.

Hayattan keyif alamamanın altında yatan nedenler çeşitlilik gösterebilir ve bireyseldir

Hayattan keyif alamama, depresyon, bipolarite ya da tükenmişlik gibi bir dizi psikolojik rahatsızlığın belirtisi olabilir. DSM-5’e göre, majör depresif bozukluk en az iki hafta süren sürekli düşük ruh hali, ilgi kaybı ve enerji eksikliği gibi belirtilerle tanımlanır. Daha hafif düzeyde keyif alamama, distimi adı verilen bir durumda da görülebilir.

Unutulmamalıdır ki, profesyonel bir ruh sağlığı uzmanından yardım almak gerçek bilgiye ulaşmada ve sağlıklı tedavide önemli bir rol oynar.

İlgili Depresyondayım mı? yazısını okumak için tıklayınız.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

OKB & OKKB

OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) ve OKKB (Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu) Nedir

Bugün sizinle sıkça karıştırılan, ancak farklı olan Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) hakkında konuşalım mı?

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)
OKB, obsesyonlar ve kompülsiyonlar şeklinde karakterize edilen bir kaygı bozukluğudur. Obsesyonlar, sürekli ve istenmeyen düşünceler, dürtüler veya zihinsel görüntülerdir. Bu düşünceler kişinin kontrolünde değildir ve genellikle rahatsız edici/endişe vericidir. Kompülsiyonlar ise obsesyonları gidermek için yapılan tekrarlayıcı davranışlardır. Bu davranışlar kısa süreli bir rahatlama sağlasa da uzun vadede kişiyi olumsuz bir döngüye sokar.

OKB’nin semptomları arasında el yıkama, sürekli düşünce denetimi, simetri düzenlemeleri, tekrarlayıcı sayma veya kontrol etme davranışları yer alabilir. Kişi bu takıntılı düşüncelerle ve kompulsiyonlarla mücadele etmeye çalışırken zamanını ve enerjisini büyük ölçüde tüketebilir.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB)
OKKB, bir kişilik bozukluğudur. Kişiler, aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik ve kontrol arayışı gibi özelliklere sahiptirler, genellikle esnek olmayan bir düşünce ve davranış kalıbı sergilerler.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) OKB ile karıştırılmamalıdır. OKKB, kişinin aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik, detaylara aşırı odaklanma ve esnek olamama gibi kalıcı kişilik özellikleri ile karakterizedir.

OKKB’ye sahip bir kişi, düzenli bir çalışma alanı yaratmak için saatlerini harcayabilir ve bu düzeni sıkı bir şekilde korumaya çalışabilir. Aynı zamanda, insanlarla olan ilişkilerinde de aşırı mükemmeliyetçilik ve düzenlilik arayışı gösterebilir, bu da ilişkileri olumsuz etkileyebilir.

Kişi OKKB’ye sahipse, her adımını aşırı özenle planlaması, işlerini başkalarının yapacağından daha fazla detayla kontrol etmesi ve mükemmel sonuçlar elde etmeye çalışması muhtemeldir.

DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) ve ICD-10 (International Classification of Diseases) gibi klinik rehberler, Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) tanı ve sınıflandırmasında standartları belirler.

OKB ve OKKB farklı rahatsızlıklar olup, tanı, semptomlar ve tedavi yaklaşımları açısından ayrılırlar. Bu iki durumun anlaşılması, doğru tanı ve etkili tedavi için önemlidir.

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB):

  • Anksiyete bozukluğu olarak sınıflandırılır.
  • Obsesyonlar (istenmeyen düşünceler) ve kompulsiyonlar (tekrarlayan davranışlar) içerir.
  • Obsesyonlar kişinin düşünce kontrolünün dışında ve genellikle rahatsız edici/endişe verici niteliktedir.
  • Kompulsiyonlar obsesyonların yarattığı kaygıyı geçici olarak azaltma amacı taşır, ancak uzun vadede olumsuz döngülere yol açabilir.
  • El yıkama, düşünce denetimi, simetri düzenlemeleri gibi semptomlar görülebilir.

Kontrol edilemeyen temizlik dürtüsü: Sürekli olarak el yıkama veya temizlik yapma düşüncesi ve bunun sonucunda zorlayıcı temizlik eylemleri.

Simetri ve düzen takıntısı: Her şeyin düzenli ve simetrik olması gerektiğine dair takıntılı düşünceler ve bu düzeni sağlama çabaları.

Kontrol kaybı korkusu: Sürekli olarak tehlikeli bir şey yapma, başkalarına zarar verme veya kontrol edemeyeceği kötü bir olayın gerçekleşmesi takıntıları ve bunlardan kaçınmak için çeşitli kompulsif eylemler.

Düşünce saplantıları: İstenmeyen düşüncelerin (cinsellik, şiddet içerikli) sürekli olarak akıl etmeye gelmesi ve bunlardan kaçınma çabaları.

“Hayatımın belirli dönemlerinde ben de OKB semptomları yaşadım. Özellikle stresli zamanlarda, sürekli el yıkama düşünceleri beni esir alırdı. Günlük yaşamda, herhangi bir yüzeye dokunduğumda veya dışarıda bir şeyler yedikten sonra, mikropların sürekli ellerimde olduğunu düşünürdüm. Bu takıntı beni rahatsız eder ve anksiyetem artardı. Bunu gidermek için sürekli ellerimi yıkama ihtiyacı duyardım.”

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB):

  • Kişilik bozukluğu olarak kabul edilir.
  • Aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik ve kontrol takıntıları ile karakterizedir.
  • Obsesyonlar ve kompulsiyonlar içermez, ancak kişinin yaşam tarzını etkileyebilir.
  • Esneklik eksikliği ve işbirliği zorluğu OKKB’nin belirgin özelliklerindendir.
  • Detaylara aşırı odaklanma ve esnek olamama gibi semptomlar görülebilir.

Düzen ve simetri takıntısı: Her şeyin aynı düzen içinde olması gerektiği inancı ve bu düzene takıntılı bir şekilde bağlılık.

Mükemmelliyetçilik: Her şeyin mükemmel olması gerektiği düşüncesi ve bu mükemmelliği elde etmek için aşırı çaba sarf etme.

Esnek olamama: Planların veya rutinlerin değişmesine karşı direnme ve esneklik göstermekte zorluk çekme.

Detaylara odaklanma: Detaylara dair aşırı titizlik ve bu detaylara takıntılı bir şekilde odaklanma.

İşbirliği yapmada güçlük: Diğer insanlarla işbirliği yapmakta zorluk çekme, çünkü başkalarının yönergelerine uyum sağlama ve onların katkılarını kabul etmede güçlük yaşama.

“Eskiden bir arkadaşım OKKB semptomları ile mücadele ediyordu. Her şeyi aşırı düzenli tutma ihtiyacı ve mükemmelliğe odaklanma onun günlük yaşamını etkiliyordu. İş yerinde çalışma düzenini planlamak için saatlerini harcıyor ve bileğinin incinmesine rağmen o plan değişmeden esneklik göstermek istemiyordu. Sosyal hayatında da bu durum onun ilişkilerini zorlaştırıyordu. Grup planlarını değiştirmek veya başkalarının fikirlerini kabul etmek onun için neredeyse imkansızdı.”

OKB ile OKKB’nin Farkları
-OKB, anksiyete bozuklukları sınıflandırmasında yer alırken, OKKB kişilik bozuklukları kategorisinde yer alır.
-OKB, obsesyonlar ve bunların giderilmesine yönelik kompulsiyonlarla karakterizedir. OKKB ise aşırı düzenlilik, mükemmelliyetçilik ve kontrol takıntılarına odaklanır, ancak obsesyonlar ve kompulsiyonlar içermez.
-OKB, anksiyete düzeyinde belirgin artışa neden olabilirken, OKKB daha çok kişinin yaşam tarzını ve sosyal ilişkilerini etkileyebilir.
-OKB’li kişiler, kompulsiyonlara yönelik geçici bir rahatlama elde etmek için takıntılarına göre hareket ederken, OKKB’li kişiler, esneklik göstermede zorluk yaşayarak kişisel ve profesyonel yaşamlarında sorunlarla karşılaşabilirler.

Bilişsel teoriler, OKB’nin temelinde kişilerin düşünceleri, inançları ve değerleri ile ilgili bozulmalar olduğunu öne sürer. Örneğin, “kötü düşünceler” ile ilgili aşırı tepkiler, kişinin kendi düşüncelerine yüklediği anlam ve önem ile ilişkilendirilir.

Nörobiyolojik araştırmalar, OKB’nin beynin belirli bölgelerinde ve nörotransmitter sistemlerindeki işlev bozukluklarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Serotonin ve glutamat gibi nörotransmitterlerin rolü üzerine yapılan çalışmalar, bu bozukluğun biyolojik temelini açıklamaya yardımcı olmuştur.

Kişilik teorileri, OKKB’nin temelinde kişinin çocukluk döneminden itibaren gelişen kişilik yapıları ve savunma mekanizmalarının rol oynadığını öne sürer.

Ayrıca genetik ve çevresel faktörlerin de bu bozuklukların ortaya çıkmasında etkili olduğunu biliyoruz. Kalıtımsal yatkınlığın ve çocukluk döneminde yaşanan travmatik olayların bu bozuklukların gelişimine katkı sağladığı düşünülmektedir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), OKB’nin tedavisinde etkili bir yöntemdir. BDT, kişinin takıntılarını ve kompulsiyonlarını tanımlamasına, onları sorgulamasına ve alternatif düşünce ve davranışlar geliştirmesine yardımcı olur. OKB’ye sahip bir kişi, terapi sürecinde takıntılarını ve kompulsiyonlarını yönetmeyi öğrenirken, günlük yaşamda daha işlevsel ve rahat bir deneyim yaşayabilir.

OKKB ise daha çok kişilik yapısal bir özellik olduğu için tedavisi daha zorlu olabilir. Terapi, kişinin mükemmeliyetçilik ve düzenlilikle ilgili esneklik geliştirmesine yardımcı olabilir. Aynı zamanda, OKKB’ye sahip bir bireyin yakın çevresi, anlayışlı olmalı ve mükemmeliyetçiliğe karşı sabırlı bir tutum sergilemelidir. Empati ve anlayış, kişinin OKKB ile başa çıkmasına ve daha rahat bir sosyal ilişki kurmasına yardımcı olabilir.

Eğer sizde ya da bir yakınınızda bu tür bir durum varsa, yapmanız gereken ilk adım, konusunda uzman bir klinik psikologdan yardım almaktır. Psikoterapi, OKB ve OKKB’nin yönetiminde etkili bir tedavi yöntemidir.

Eğer bir yakınınız bu durumla başa çıkıyorsa, anlayışlı olun ve onları yargılamadan destekleyin. Empati göstermek ve onların duygularını anlamaya çalışmak, onların tedavi sürecinde daha iyi bir ilerleme kaydetmelerine yardımcı olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SANAL ARKADAŞLIKLAR

Bu yazımda son zamanlarda klinik pratiğimde ve okullarda gözlemlediğim bir konuya odaklanmak istiyorum. Özellikle ergenler arasında, yüz yüze buluşmak yerine online platformları tercih etme eğilimi giderek artıyor. Bu değişimin nedenlerini, sanal arkadaşlıkların artılarını ve eksilerini, aynı zamanda beraberinde getirdiği tehlikeleri birlikte inceleyelim isterim.

Ergenlerin yüz yüze buluşma yerine online’ı tercih etmelerinin birkaç nedeni olabilir. Birincisi, teknolojinin hızla gelişmesi ve internetin yaygınlaşmasıyla birlikte sanal ortam hem kolay erişilebilir hem de kullanımı kolay bir hale geldi. Artık hemen hemen herkesin bir akıllı telefon veya bilgisayara erişimi var ve bu da online dünyayı daha çekici hale getiriyor.

İkincisi, online platformlar, sosyal etkileşimleri kontrol etme ve filtreleme olanağı sunar. Sanal ortamda, kendilerini daha rahat ifade edebilirler ve sosyal çekingenlikleri veya özgüven eksiklikleri olan bireyler için daha güvenli bir alan oluşmuş gibi hissettirebilir. Ayrıca, internet üzerinden gerçekleşen iletişim, zaman ve mekan sınırlamalarını ortadan kaldırarak, daha fazla esneklik sağlar.

Sanal arkadaşlıkların artılarından biri, çeşitlilik ve farklı kültürlerle tanışma imkanıdır. Online platformlar, farklı bölgelerden insanlarla iletişim kurma ve onların yaşam tarzlarını, düşüncelerini ve deneyimlerini öğrenme fırsatı sunar. Bu, ergenlerin dünya görüşlerini genişletirken empati yeteneklerini geliştirebilir.

Bununla birlikte, sanal arkadaşlıkların bazı eksileri ve tehlikeleri de var.

Birinci eksiklik, yüz yüze etkileşimlerin yerini tutamaması. “Medya Zenginliği Teorisi”ne göre, çevrimiçi etkileşimler arttıkça yüz yüze iletişimleri azalabilir. Gerçek dünyada, göz teması, beden dili ve ses tonu gibi iletişim unsurları sanal ortamda kaybolur ve iletişim karmaşıklaşır.

İkinci eksiklik, sanal arkadaşlıkların yalnızlık hissini artırabilmesidir. “Sosyal İzolasyon Teorisi”, sanal arkadaşlıkların ergenlerin sosyal bağlantılarını zayıflatabileceğini ve yalnızlık hissini artırabileceğini öne sürmektedir. Sanal ortamda, insanlar kendilerini daha izole hissedebilirler ve gerçek bağlantılar yerine yüzeysel ilişkilere yönelebilirler. Bu durum, ergenlerin sosyal becerilerini geliştirmesini engelleyerek sosyal destek ağlarının zayıflamasına neden olmaktadır.

İnternet üzerindeki tanışma platformları, kişisel bilgilerin kötüye kullanılma riskini beraberinde getirebilmekte. Ergenler, online ortamda tanıştıkları kişilerin gerçek kimliklerini doğrulamakta zorlanabilir ve yanlış bilgilendirme veya dolandırıcılık gibi risklerle karşılaşabilir. Bu nedenle 18 yaş altı bireylerin aileleri ile iletişimde kalmaları sağlanmalı ve alan tanınmalıdır.

Pandemi sürecinde ise online eğitim ve üniversite arkadaşlıklarının sanal ortamda başlamasıyla birlikte tüm bu konuştuklarımızın etkilerini daha da belirgin gözlemlemeye başladık. Öğrenciler, yüz yüze etkileşim yerine ekranlar aracılığıyla iletişim kurma zorunluluğuyla karşılaştılar. Bu durum, bazı öğrencilerin sosyal izolasyon ve motivasyon eksikliği gibi sorunlarla mücadele etmelerine neden oldu.

Ergenlerin sanal arkadaşlıkları sağlıklı bir şekilde yönetmeleri için ebeveynler, eğitimciler ve toplum kuruluşları birlikte çalışmalıdır. Bilinçlendirme eğitimleri düzenlemek, sosyal becerilerin geliştirilmesini desteklemek, sınırlar belirlemek, örnek olmak ve destek ağlarını güçlendirmek önemlidir. Bu adımlar, ergenlerin sanal ortamda sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurmalarına yardımcı olurken, gerçek dünyadaki bağlantılarını da güçlendirmelerine destek olur.

Unutmayalım ki, teknoloji günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçasıdır, ancak gerçek bağlantılar ve yüz yüze iletişim de insan sağlığı ve mental refahı için hayati öneme sahiptir. Sağlıklı ve dengeli bir şekilde sanal dünya ile gerçek dünya arasında köprüler kurarak, sosyal ve duygusal gelişime katkıda bulunabiliriz.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TERAPİ : ZİHİNSEL VE DUYGUSAL BİR YOLCULUK

Terapi, duygusal, zihinsel ve hatta fiziksel sağlığımızın keşfi için önemli bir adımdır.

Psikoloji bilimi, insan zihnini ve davranışlarını anlamak için pek çok teori ve yaklaşım sunar. İnsan zihnini bir buğday tarlasına benzetelim; her bir başak, farklı düşüncelerimizi ve duygularımızı temsil etsin. Terapi süreci, bu tarlayı güzellikle sulayıp besleyerek, olgunlaşmamış düşüncelerimizi ve duygularımızı olgunlaştırmaya yardımcı olur. Böylece, içsel huzurumuzu ve sağlıklı zihinsel yapımızı rüzgarda dans ettiredebiliriz.

Terapiye İhtiyacı Olanlar Kimlerdir?

Herkes hayatında zorluklarla karşılaşabilir, duygusal sıkıntılar yaşayabilir veya çeşitli travmatik olaylarla başa çıkmakta güçlük çekebilir. Terapi almayı düşünmek için kesin bir sebep yoktur, çünkü her bireyin duygusal ihtiyaçları farklıdır. Ancak bazı durumlar, terapi almaya karar verme konusunda dikkate alınması gereken belirtiler olabilir:

  • Sürekli olarak endişe, hüzün, korku veya öfke gibi yoğun duygularla başa çıkmakta zorlanma.
  • Ölüm, ayrılık, kazalar gibi travmatik olayların etkilerini işlemekte zorluk yaşama.
  • Partner, aile ya da arkadaşlarla ilişkilerde tekrarlayan sorunlar yaşama.
  • Yoğun stres altında kalma ve bunlarla başa çıkmada güçlük çekme.
  • Özgüven eksikliği, değersizlik duygusu ve kendine inanç konusunda sıkıntılar yaşama.
  • Kumar, alkol veya madde bağımlılığı gibi kontrol edemediğiniz davranışlar sergileme.
  • İş veya okul hayatında verimlilikte düşüş veya motivasyon eksikliği.

Terapiye başlamaya karar verme süreci kişiden kişiye değişebilir. Bazıları için bu adım cesaret verici ve olumlu bir deneyimken, diğerleri için korkutucu veya endişe verici olabilir. Terapiye başlamadan önce, karmaşık bir duygu yelpazesine sahip olabiliriz. Merak, umut, korku, kaygı veya belirsizlik hissedebiliriz. Bunlar tamamen normal duygulardır ve kendimizi ifade etmek için güvenli bir alan yaratmak adına terapistimizle bu duyguları paylaşabiliriz.

Terapi sürecine başlamakla ilgili en yaygın korkulardan biri, duygusal açıdan yargılanmak veya zayıf olarak algılanmak olabilir. Ancak unutmayın ki terapistler, destekleyici ve anlayışlı bir şekilde çalışırlar; amaçları, bireyin kendini keşfetme ve anlama sürecini desteklemektir.

Psikoterapinin çeşitli yöntemleri, insanların yaşam kalitesini artırmada ve psikolojik zorluklarla başa çıkmada önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin, araştırmalar göstermektedir ki Bilişsel-Davranışçı Terapi (BDT) depresyon tedavisindE oldukça etkili. BDT’nin ortalama 20 oturumda antidepresan ilaçlara kıyasla benzer düzeyde etkili olduğu bulunmuştur (Hollon et al., 2005). Benzer şekilde, anksiyete bozukluklarına yönelik terapilerin (örneğin, maruz bırakma) olumlu sonuçları yüksek oranlarda rapor edilmiştir (Craske et al., 2014).

Albert Ellis’in teorisi, düşüncelerin ve inançların duyguları ve davranışları etkilediği temel prensiplere dayanır. Bu teori, insanların olumsuz düşünce kalıplarını değiştirerek duygusal sıkıntılarını hafifletmeye odaklanır (Ellis, 1962).

Terapötik etkinliğin temel mekanizmalarını anlamak için daha karmaşık ve bütüncül teorilere de başvurulmuştur. Psikanalitik teori, bilinçaltının ve iç dünyanın önemini vurgulayarak, kişilerin geçmiş deneyimlerinin şu anki duygusal sorunlarını nasıl şekillendirebileceğini inceler (Freud, 1915). Bağlanma Teorisi (attachment theory) ise, bireylerin çocukluk dönemindeki bağlanma tarzlarının yetişkinlikteki ilişkilere yansımalarını ele alır (Bowlby, 1969).

Terapiye dair yanlış anlamalar olabilir. Terapistin tüm sorunları çözeceğini ya da danışan yerine seçim yapacağını düşünmek asılsızdır. Rehberlik yaparak bireyin iç görü kazanmasına yardımcı olmaktayız.

Terapi süreci, bireylerin iç dünyasına ışık tutarak, kişisel büyüme ve değişim için önemli bir fırsat sunar.

“Terapi sayesinde duygusal sıkıntılarımı daha iyi anlamaya başladım ve bu zorlu duygularla daha etkili bir şekilde başa çıkabiliyorum. Duygusal istikrarım arttı ve iç huzurumun güçlendiğini hissediyorum.“

“Stresle mücadele konusunda terapi benim için gerçek bir kurtarıcı oldu. Artık stresin altında ezilmiyorum ve yaşam kalitem gözle görülür şekilde yükseldi.”

“Terapi, ilişkilerimdeki sorunlarla yüzleşmemi ve daha sağlıklı bağlar kurmamı sağladı. Şimdi daha tatmin edici ilişkiler kurabiliyorum ve sevdiklerimle daha güçlü bir bağım var.”

“Kendime olan güvenim terapi süreciyle büyük ölçüde arttı. Kişisel gelişimimde önemli adımlar attım ve kendi potansiyelime daha çok inanıyorum.”

“Terapi, günlük yaşamda karşılaştığım sorunları daha etkili bir şekilde çözmeme yardımcı oldu. Sorun çözme becerilerim gelişti ve bu beni daha güçlü kıldı.”

“Uzun süredir mücadele ettiğim depresyon ve anksiyete semptomları terapi süreciyle azaldı. Daha olumlu bir bakış açısı kazandım ve hayata daha umutlu bir şekilde bakıyorum.”

Danışanların bu olumlu deneyimleri, terapinin etkisini ve psikoloji biliminin bize sunduğu güçlü araçların işlevselliğini göstermektedir. Terapi, zihinsel ve duygusal sağlığımızı destekleyen değerli bir süreçtir ve her bireyin yaşam kalitesini arttırmada yardımcı olabilir.

Kim olursak olalım, zorluklarla karşılaşabiliriz. Terapi yaşam boyu bize destek sağlar. Unutmayın, terapi kendinize yatırımdır ve zihinsel sağlığınızı önemsemede ilk adımdır.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan