“NEYSE, KİMSEYLE KÖTÜ OLMAYAYIM”

HİSSİ NEREDEN GELİR, NEYE SEBEP OLUR VE NASIL ÇÖZÜLÜR?


“Neyse ya, uzatmayayım.”

“Bir şey diyeyim de kötü olmayalım.”

“Boş ver, ben idare edeyim.”

Bu cümleleri kaç kere kurdunuz? Kaç kere içinizden geçirdiniz? Belki bir arkadaş grubunda, belki iş yerinde, belki aile sofrasında. Belki de tam şu an, bir şeyler içinize oturmuş halde okuyorsunuz.

Ben bir klinik psikolog olarak odama gelen danışanlarımdan bu cümleyi haftada en az on kez duyuyorum. Ve şunu söylemeliyim ki: Bu masum görünen “neyse”nin ardında çoğu zaman dev bir duygusal yük var. Bugün o yükü birlikte konuşalım istiyorum.


1. Bu His Nereden Geliyor?

“Uslu çocuk” olarak büyüdünüz mü?

Şöyle düşünün: Küçük bir çocuksunuz. Canınız sıkılıyor, bir şey istiyorsunuz ya da haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsunuz. Ama karşınızdaki yetişkin size şöyle diyor:

“Sus, büyükler konuşuyor.”
“Aman tartışma çıkarma.”
“Sen hep iyi çocuk ol, sorun çıkarma.”

Belki hiç söylenmedi ama davranışlarla öğretildi: Ağladığında görmezden gelindi, itiraz ettiğinde “saygısız” damgası yedi, duyguları “abartıyorsun” diye küçümsendi.

O çocuk büyüdü ve şimdi içinizde bir ses var:

“Ben bir şey söylersem ortam bozulur. O zaman ben suçlu olurum.”

Bu ses, sizin sesiniz değil. Geçmişten gelen bir öğreti. Ama artık sizi yönetiyor.

Çatışma = Tehlike mi?

Bazı insanlar için bir fikir ayrılığı basit bir fikir ayrılığıdır. Sizin için öyle mi? Yoksa zihninizde şöyle bir denklem mi var:

Fikir ayrılığı → Kavga → Reddedilmek → Yalnız kalmak

Bu denklem yüzünden, markette yanlış ürünü veren kasiyere bile “eyvallah” dersiniz. Çünkü “bir şey söylemek” bilinçdışınızda hayati bir risk gibi algılanıyor. Bu öğrenilmiş bir korkudur, değişebilir.

Sevgiyi hak etme koşullarınız

“Beni sevmeleri için uyumlu olmalıyım.”

Bu inanç o kadar derin ki, farkında olmadan kendinize şöyle bir sözleşme yapmışsınızdır:

“Ben zorluk çıkarmazsam, ihtiyaçlarımı küçültürsem, kendimi geri çekersem, o zaman sevilirim. Sevgiyi hak ederim.”

Peki bu sözleşmeyi kim imzalattı size? Çoğu zaman, sevgisi koşullu verilen bir ebeveyn olabiliyor.


2. Günlük Hayatta Nasıl Görünür?

Gürültücü Komşu

Aylardır üst komşunuz sabah 7’de elektrikli süpürge çalıştırıyor. Her sabah irkilerek uyanıyorsunuz. Bir gün kapısını çalmayı düşünüyorsunuz, sonra içinizden:

“Neyse ya, belki mecburdur. Kötü olmayalım, sonra daha beter olur.”

Sonuç: Siz uykusuz, komşu habersiz. Ve siz her sabah sinirinizi yumruk yaparak yatağa gömüyorsunuz. Ama sinir kaybolmuyor, birikiyor.

İşyerindeki “İş Canavarı”

Aynı iş yerinde çalıştığınız arkadaşınız sürekli size iş yıkar. Mesai bitimine 10 dakika kala “Şuna da bakabilir misin, çok acil” der. Aslında acil değildir, siz iyi niyetli olduğunuz için yaparsınız.

“Şimdi hayır dersem kavga çıkar. Müdür ne der? Kötü gözle bakarlar.”

“Yapsam nolacak ya yapayım neyse hem yapabildiğimi göstermiş olurum”

Sonuç: Siz saat 7’de çıkarken herkes keyifle evine gitmiştir. Bir ay sonra bu durum “normal”leşir. Artık size iş yıkmak o arkadaş için bir refleks olmuştur. Hayır, kimse size daha fazla takdir veya maaşınıza zam sunmamıştır.

Tek Taraflı Arkadaşlık

Ayşe harika bir arkadaştır. Ama hep onun zamanı, hep onun derdi, hep onun istediği mekân… Siz anlatmaya başladığınızda telefonu açılır, “Bir saniye” der ve konuyu değiştirir. Siz içinizden “Acaba ben mi çok alınganım?” diye geçirirsiniz.

Bir gün cesaret toplayıp “Ben de kendimi anlatmak istiyorum” dersiniz. Ayşe alınır. Siz hemen geri adım atarsınız:

“Neyse, boş ver. Ben abartıyorum herhalde. Önemli değil.”

Sonuç: Arkadaşlık devam eder ama içinizde bir kırgınlık büyür. Artık Ayşe’yi sevmiyor musunuz, seviyor musunuz bilmiyorsunuz. Sadece idare ediyorsunuz.

Aile Yemeği

Pazar günü herkes annenizde toplanır. Enişteniz her zamanki gibi siyasetle ilgili rahatsız edici bir şey söyler. İçiniz kanar ama herkes susar. Siz de susarsınız.

Daha sonra babanızın yanına gider, “Neden bunları söylemesine izin veriyoruz ki” dersiniz. Babanız: “Aman, karışma. Ortam bozulmasın.. Boşver”

Sonuç: Siz yine sustunuz. Enişteniz yine konuştu. Ve siz o masadan hem hayal kırıklığıyla hem kendinize saygınızdan ödün vermiş hem yorgun kalktınız.


3. Bu Düşünce Neye Yol Açar? (Bedelleri)

Kısa vadede “huzur” gibi görünür. Ama huzur değildir bu; donmuşluktur. Uzun vadede şunlara yol açar:

Birikmiş Öfke

Sürekli “neyse” dersiniz. Ama içinizde şöyle bir cümle büyür:

“Neden hep ben idare ediyorum? Neden kimse beni düşünmüyor?”

Bu öfke dışarı vurulmazsa içeri döner. Uyku problemleri, diş sıkma, sürekli yorgunluk, nedensiz ağlama krizleri… Bunların birçoğu bastırılmış öfkenin bedensel sesidir.

Bazen de öfke ani patlamalarla çıkar. Hiç beklenmedik bir anda, küçücük bir şeye bağırırsınız. Sonra kendinizden korkarsınız. Çünkü aslında aylardır biriken bir volkanı taşıyorsunuzdur.

Pasif Kırgınlık İlişkileri

Çatışmazsınız ama uzaklaşırsınız. Telefonları geç açarsınız. Buluşmalara gelmezsiniz. “Bir şey mi oldu?” dendiğinde “Yok ya, yoğunum” dersiniz.

Karşı taraf ne olduğunu anlamaz. Siz içten içe soğursunuz. İlişkiler ölmez ama bir şekilde kan kaybeder. En kötü ölüm şekli de budur.

Kendini Yok Sayma – Yıkıcı Sonuç

“Başkalarıyla iyi geçinmek için kendinle kötü geçinmek.”

İşte bu. Sınırlarınız ihlal edilirken siz “idare ediyorum” dersiniz. Kendi isteklerinizin listesi giderek kısalır. “Ben ne istiyorum?” sorusuna verecek cevabınız kalmaz.

Çünkü o kadar uzun süredir kendinizi ertelemişsiniz ki, artık ne istediğinizi bilmez olursunuz.

“İdare Eden Kişi” Etiketi

Çevreniz sizi şöyle tanımlamaya başlar:

  • “Çok uyumlu.”
  • “Sıkıntı çıkarmaz.”
  • “Her şeyi idare eder.”
  • “Çok anlayışlı.”

Kulağa iltifat gibi gelir. Ama bu bir tuzağı gizler. Çünkü bu etiketi yapıştırdıkları kişiye sormadan karar verirler. Sizin fikriniz alınmaz. Zaten alınmaya da gerek yoktur, çünkü siz “idare edersiniz” ya.

Ve siz bu rolün içinde kaybolursunuz.


4. Nasıl Çözülür?

Şimdi en önemli kısım: Bu döngü nasıl kırılır? Sihirli bir değnek yok ama küçük, somut, günlük adımlar var.

“Neyse” Dediğiniz Anı Yakalayın

İlk adım en basiti ama en zorudur: Fark etmek.

Bir dahaki sefere içinizden “Neyse, boş ver” geçtiğinde durun. İçinize dönün ve şunu sorun:

“Şu an ne istiyordum? Neden vazgeçtim?”

Sadece sormak bile otomatik pilotu kırar. Bu bir alışkanlıktır, zamanla güçlenir.

Küçük “Hayır” Denemeleri (Sınır Kasını Geliştirmek)

Kas geliştirmek için önce hafif ağırlıklarla başlarsınız. Aynısı sınır koymak için de geçerli.

Küçük şeyler. Büyük çatışmalar değil. Ama her “hayır” sınır kasınızı bir milim güçlendirir.

Suçlulukla Kalabilmeyi Öğrenmek

İşte en can alıcı nokta: Sınır koyduğunuzda suçluluk hissedeceksiniz.

Bu normal. Bu, eski öğretilerinizin sesidir. O ses size “Kötü bir insansın” diye fısıldayacak.

Ama şunu unutmayın:

Suçluluk hissetmek, bir şeyi yanlış yaptığınız anlamına gelmez. Sadece değiştiğiniz anlamına gelir.

Bu hisle kalın. Kaçmayın. Birkaç dakika içinde geçecek. Ve her seferinde daha da hafifleyecek.

“Herkesle İyi Olma” Hedefini Bırakın

Şimdi bir gerçeklik kontrolü yapalım:

Dünyadaki herkesle iyi olmak mümkün değil. Kimseyle kötü olmamak diye bir şey de yok. Hayatın içinde sürtüşmeler, anlaşmazlıklar, kırgınlıklar olacak.

Sağlıklı olan, “herkesle iyi olmak” değil, “kendinle dürüst olmak” tır.

Yeni hedefiniz bu olsun:

“Bugün kendimle ne kadar dürüst olabildim?”

“Ya İlişki Bozulursa?” Korkusuyla Yüzleşin

Diyelim ki sınır koydunuz ve karşı taraf gerçekten bozuldu. Kustu. Size kızdı. Peki?

Şunu sorun kendinize:

“Sınır koyduğum için ilişki bozuluyorsa, o ilişki ne kadar sağlıklıydı?”

Sağlıklı bir ilişki, sizin “hayır”ınızı kaldırabilir. Kaldıramıyorsa, o ilişki zaten sizin sessiz kalmanız üzerine kurulmuş demektir. O zaman kaybetmek, aslında kazanmaktır.

“Gecikmeli Cevap” Tekniği

O an “evet” demeye şartlanmışsınız. Bu refleksi kırmak için şu tekniği kullanın:

Bir şey istendiğinde hemen cevap vermeyin. Şunu söyleyin:

“Bir düşüneyim.”
“Sana birazdan döneyim.”
“Bugün cevap veremeyeceğim.”

Bu birkaç saniyelik boşluk, otomatik “idare etme” modunu kapatır. Kendi kararınızı vermek için zaman kazanırsınız.

Kendinizle İyi Olun

Sevgili okur, belki sevgili danışanım, bu yazıyı okurken içinizde bir yerlerde bir şeylerin kıpırdadığını hissediyorsanız, bilin ki değişim çoktan başlamıştır.

“Kimseyle kötü olmayayım” hissi, iyi niyetli bir başlangıçtı belki. Ama artık size yetmiyor. Artık sizi tüketiyor. Başkalarıyla iyi olmak için kendinizden vazgeçmek zorunda değilsiniz.

Küçük başlayın. Bugün bir yerde “Neyse” diyecekken durun. Bir nefes alın. O an ne istediğinizi hatırlamaya çalışın.

Ve belki bir gün şunu söyleyebileceksiniz:

“Hayır, neyse değil. Bu benim için önemli.”

İşte o gün, kötü his hiç gelmeyecek, kendinizle iyi olmaya başlayacaksınız.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HASTALIK HASTASI OLMAK (HİPOKONDRİYAK BOZUKLUK)

Hastalık hastalığı (hipokondriyak bozukluk), kişilerin bedensel semptomları ya da normal bedensel duyumlarını aşırı bir şekilde sağlık problemi olarak yorumladıkları, gerçek bir hastalık bulunmamasına rağmen ciddi sağlık sorunları olduğuna dair sürekli bir korku ve endişe taşıdıkları bir tür anksiyete bozukluğudur.

DSM-5‘te Somatik Semptom Bozukluğu olarak tanımlanmakla birlikte, halk arasında “hipokondriyak bozukluk” olarak da bilinir.

Hastalık hastalığı (hipokondriya), kişinin normal bedensel duyumlarını (örneğin bir kas ağrısı, baş ağrısı veya mide bulantısı gibi yaygın ve genellikle zararsız hisler) bir hastalığın belirtisi olarak yanlış yorumlamasıyla karakterizedir. Bu kişiler, belirtilerinin ciddi ve yaşamı tehdit eden bir hastalığa işaret ettiğine inanır, ancak yapılan tıbbi testlerde veya muayenelerde herhangi bir organik bozukluk bulunmaz.

Hipokondriyak Bozukluğun Temel Özellikleri

Hipokondriya, somatik semptomlar (bedensel şikayetler) ile ilişkilidir, ancak bu semptomlar genellikle tıbbi bir açıklama bulamayan kişilerde ortaya çıkar. Temel özellikler şunlardır:

Kişi, vücudundaki herhangi bir küçük değişikliği ya da fiziksel duyumu (örneğin, baş ağrısı, mide bulantısı, yorgunluk, kalp çarpıntısı) ciddi bir hastalığın belirtisi olarak yorumlar ve bu konuda sürekli kaygı duyar. Hipokondriyak kişiler, sık sık doktorlara başvurur, tıbbi testler yaptırır ve teşhis konulmadıkça rahatlamazlar. Ancak, yapılan testler genellikle normaldir. Kişinin deneyimlediği semptomlar gerçek olabilir (örneğin ağrı), ancak bu semptomlar genellikle aşırıya kaçan bir kaygı ve korku ile ilişkilidir. Bu kişiler, sağlıklı olduklarına dair doktor raporları ve tıbbi test sonuçlarına rağmen, sağlıklarında ciddi bir sorun olduğuna dair endişe duymaya devam ederler.

DSM-5’te Tanımlanması

DSM-5, Somatik Semptom Bozukluğu ve İlişkili Bozukluklar altında hipokondriyak bozukluğu şu şekilde tanımlar:

Kişi, herhangi bir bedensel semptomu büyük bir sağlık sorununa bağlar. Bedensel semptomların ciddiyetine dair anksiyete, hastalıkla ilgili düşüncelerin yoğunluğu ile ölçülür. Kişi, semptomların varlığına rağmen tıbbi testlerin sonucu ve tıbbi değerlendirmelerle rahatlamaz. Bu durum, genellikle 6 ay süreyle devam eder. Semptomlar genellikle tıbbi olarak açıklanabilir, ancak birey, bu semptomların çok daha ciddi bir hastalık olduğuna inanır.

Şikayetler arasında:

  • En yaygın şikayetlerden biri vücutta yaygın ağrılardır (baş ağrısı, sırt ağrısı, kas ağrıları, vb.). Bu ağrılar genellikle tıbbi bir nedene dayanmaz, ancak kişi bunları çok ciddi bir hastalıkla ilişkilendirir.
  • Kişi kendini sürekli olarak yorgun hissedebilir ve bu, büyük bir sağlık probleminin belirtisi olarak kabul edilir.
  • Karın ağrıları, mide bulantıları, gaz, şişkinlik gibi sindirim şikayetleri de yaygındır.
  • Kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı veya nefes darlığı gibi kardiyak semptomlar, genellikle anksiyetenin fiziksel etkileri olsa da, hipokondriyak kişiler bunları ciddi bir kalp hastalığının belirtileri olarak algılayabilirler.
  • Baş dönmesi, denge kaybı ve uyuşma gibi semptomlar da sıkça görülebilir.

Bu tür semptomlar genellikle kişi tarafından abartılır ve çoğu zaman aşırı tıbbi müdahale veya test talep edilmesine yol açar. Ancak, yapılan testler genellikle herhangi bir organik hastalığı işaret etmez.

Hastalık hastalığı, hem bireysel hem de sosyal yaşam üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Bu durumun sık görülen sonuçları şunlardır:

  • Hipokondriya, özellikle sürekli sağlık kaygıları nedeniyle depresyon ve anksiyeteye yol açabilir. Kişi, sağlıklı olduğunu bir türlü kabul edemediği için bu durum daha da kötüleşebilir.
  • Sürekli sağlık sorunlarından bahsetmek, kişiyi sosyal ilişkilerden uzaklaştırabilir. Aile ve arkadaşlar, bu sürekli kaygıdan yorulabilir ve kişi sosyal izolasyona girebilir.
  • Hipokondriya, iş gücü kaybına neden olabilir. Kişi sık sık hastalık bahanesiyle işe gitmeyebilir veya işinde verimsiz hale gelebilir.
  • Kişinin sürekli sağlık sorunlarından bahsetmesi, aile üyeleri arasında sıkıntılara yol açabilir. Aile üyeleri, sürekli doktor ziyaretleri ve testler nedeniyle duygusal ve maddi açıdan zorlanabilir.

Tedavi Yöntemleri

Hastalık hastalığının tedavisi, genellikle psikoterapi, ilaç tedavisi ve psiko-eğitim içerir. Tedavi süreci kişisel farkındalık yaratmak ve hastalıkla ilgili kaygıyı yönetebilmek üzerine odaklanır. Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): BDT, kişinin sağlıkla ilgili düşünce ve inançlarını değiştirmeyi hedefler. Bu terapi, kişinin sağlıklı olduğunu kabul etmesini sağlayarak, aşırı sağlık kaygılarının önüne geçmeyi amaçlar.

İlaç Tedavisi: Antidepresanlar (özellikle SSRI’lar) ve anksiyolitikler, hipokondriyak kişilerin eşlik eden depresyon ve anksiyetenin tedavisinde kullanılabilir. Ancak ilaç tedavisi psikoterapiyle desteklendiğinde daha başarılı sonuçlar elde edilir.

Psiko-eğitim ve Farkındalık: Bireylere sağlık kaygılarının doğası hakkında bilgi verilmesi, kaygılarını daha iyi anlamalarına ve yönetmelerine yardımcı olabilir.

Gevşeme Teknikleri: Yoga, meditasyon ve diğer gevşeme teknikleri, vücut duyumlarını daha sağlıklı bir şekilde algılamalarına ve kaygı düzeylerini düşürmelerine yardımcı olabilir.

Bu durum, tedavi edilmediği takdirde bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilir. Erken teşhis ve uygun tedavi, kişilerin bu kaygılarını yönetmelerine yardımcı olabilir ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini sağlayabilir.









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GELECEK KAYGISI BANA ZARAR VEREMEZ

Hayatımızın birçok döneminde, gelecek hakkında kaygılarımız bulunabilir. Gelecek kaygısı, bireyin yaşadığı deneyimler, çevresel faktörler, aile geçmişi veya kişilik özellikleri gibi çeşitli etmenler kaynaklı oluşabilir. Bu unsurları tek tek ele alarak, kaygının kökenlerini ve kişinin kaygı düzeyini anlamak önemlidir. 

Yazıyı okumak için tıklayın

Soyut bir kaygı nasıl oluyor da hayat kalitemi, mutluluğumu etkileyebilir?

Unutmayalım ki; kaygınız soyut bir düşünce ve sonuç olarak beden duyumundan ibarettir, hayatımızdaki belirsizliklerle başa çıkma stratejilerimiz ise somut; biz daha güçlüyüz!

Bu yazı Dr. Ayça Can Uz Muayenehanesi web sitesinde yayınlanmak üzere tarafımca kaleme alınmıştır, bilginize.