‘ÇOCUĞUM HEP BENİ SUÇLUYOR’

“Çocuğum hep beni suçluyor” cümlesi, ebeveynlerin terapi odasında sıkça dile getirdiği, yoğun suçluluk, öfke ve çaresizlik barındıran bir ifadedir.

Suçlanmak insanın varoluşsal olarak en zorlandığı deneyimlerden biridir; özellikle de bunu yapan kişi kendi çocuğunuz olduğunda.

Bu yazıda, bir klinik psikolog bakış açısıyla, ergenlikten yetişkinliğe uzanan süreçte ebeveynini sürekli suçlayan bireyi çok yönlü ele alacağım; hiçbir tarafı mutlak doğru ya da mutlak yanlış ilan etmeden, tarafsız bir çerçeve sunmayı amaçlıyorum.


Suçlama Davranışı Nedir?

Suçlama, kişinin yaşadığı olumsuz duygu, durum ya da başarısızlığın sorumluluğunu dış bir nesneye – çoğu zaman bir kişiye – atfetmesidir. Psikolojik açıdan bakıldığında suçlama, her zaman kötü niyetli bir saldırı değildir; çoğu zaman baş etme mekanizmasıdır.

“Eğer suç bende değilse; o zaman ben kötü, yetersiz ya da çaresiz biri değilimdir.”

Bu içsel dengeyi koruma çabası, özellikle benlik algısı kırılgan olan bireylerde daha yoğun görülür.

Ergenlikte Ebeveyni Suçlama

Ergenlik, kimlik inşasının hızlandığı, bireyin “Ben kimim?” sorusuna yanıt aradığı bir dönemdir. Bu süreçte:
-Ebeveyn idealleştirilmesi çözülür
-Otorite sorgulanır
-Sınırlar test edilir

Bu nedenle ergenin ebeveyni suçlaması çoğu zaman patolojik değil, gelişimseldir.

  • “Ben özgüvensizim çünkü sen beni hiç desteklemedin.”
  • “Hayatım berbat çünkü beni bu okula sen gönderdin.”
  • “Herkes mutlu, bir tek ben değilim, bunun sebebi sizsiniz.”

Bu cümlelerden dünyasına dair şunları görürüz:

  • Yoğun öfke
  • Hayal kırıklığı
  • Anlaşılmama hissi
  • Ayrışma ihtiyacı

Ergen, kendi iç karmaşasını düzenleyemediğinde, bunu dışarıya yansıtarak ebeveyni hedef haline getirebilir.


Yetişkinlikte Devam Eden Suçlama

Ergenlikte başlayan suçlama davranışı yetişkinlikte de devam ediyorsa, burada artık gelişimsel değil, yapısal bir örüntüden söz edebiliriz.

  • İş hayatında: “Patronum haksız, sistem bozuk.”
  • İlişkilerde: “Hep yanlış insanları buluyorum.”
  • Hayat genelinde: “Şanssızım, kaderim böyle.”

Ancak ebeveyn hâlâ merkezdeyse:

  • “Başarısızsam bunun sebebi çocukluğum.”
  • “İlişkilerim yürümüyor çünkü sevgi görmedim.”

Burada kişi, geçmişi anlamak değil, bugünün yükünü taşımamak istiyordur

Klinik Psikoloji Açısından Olası Nedenler

Dışsallaştırma (Externalization)

Kişi içsel çatışmalarını ve yetersizlik duygularını tolere edemediğinde, sorumluluğu dışarıya verir.

Benlik Saygısı Kırılganlığı

Kendini eleştirmek, bazı bireyler için dayanılmazdır.
Suçlama, benliği korur.

Öğrenilmiş Aile Dinamikleri

Bazı ailelerde suçlama dili normdur:

  • “Sen yüzünden böyle oldu.”
  • “Beni hasta ettin.”

Çocuk bu dili öğrenir ve yetişkinlikte sürdürür.

Travmatik Yaşantılar

İhmal, duygusal istismar, aşırı kontrol ya da tutarsız ebeveynlik, çocuğun öfkesini yıllarca taşımasına neden olabilir.

DSM-5 Perspektifinden

*** DSM-5 tanıları kişinin psikiyatrist tarafından yüz yüze değerlendirmesi olmadan konulamaz. Aşağıda bahsedilenler olası çerçevelerdir, etiketleme amacı taşımaz. ***

  • Borderline Kişilik Örüntüleri
    • Siyah-beyaz düşünme
    • Yoğun öfke
    • Suçlama ve idealizasyon/değersizleştirme döngüsü
  • Narsisistik Kırılganlık
    • Eleştiriye tahammülsüzlük
    • Suçu dışarıya atma
    • Utançtan kaçınma
  • Depresif Bozukluklar
    • Öğrenilmiş çaresizlik
    • Sürekli mağduriyet algısı
  • Travma Sonrası Stres Örüntüleri
    • Geçmişe saplanma
    • Güvensizlik
    • Sürekli tetiklenme

*** Tekrar vurgulamak gerekir ki: Suçlama tek başına tanı kriteri değildir. ***


Herkesi Suçlayan Birinin Yaşamı

Bu bireyler çoğu zaman:

  • İlişkilerinde yalnız kalır
  • Sürekli anlaşılmadığını hisseder
  • Aynı sorunları tekrar tekrar yaşar
  • İçten içe boşluk ve tatminsizlik yaşar

Paradoksal olarak suçlama, kişiyi rahatlatmaz; yalnızlaştırır.

“Herkes suçluysa, ben neden hâlâ mutsuzum?”

Bu soru çoğu zaman cevapsız kalır.

Suçlanan Ebeveyn Gerçekten Suçlu Olabilir mi?

Bu soruya dürüstçe cevap vereceğim ; “Evet, olabilir”.

Bazı ebeveynler:

  • Duygusal olarak ihmal edici
  • Aşırı eleştirel
  • Kontrolcü
  • Tutarsız
  • Travmatize edici olabilir

Bu durumda çocuğun öfkesi haklıdır.
Ancak haklı olmak, ömür boyu aynı pozisyonda kalmayı zorunlu kılmaz.

Bu hayatta kendinizi seçtiğinizde yapmanız gereken; yaşananı inkâr etmeden, sorumluluğu bugünde yeniden alma ve acıyı kimliğe dönüştürmemektir.


Ebeveyniniz veya Çocuğunuz ile Aranızdaki İlişkiyi Düzenlemek için Neler Yapılabilir?

Ebeveyn

  • Savunmaya geçmeden dinlemeli
  • “Ama ben…” ile başlayan cümleleri azaltmalı
  • Gerçek hatalar varsa kabul edebilmeli
  • Sınır koyabilmek: Sürekli suçlanmaya izin vermemeli

Çocuk/Yetişkin Birey

  • Duyguyla sorumluluğu ayırmalı
  • “Başına gelenler” ile “hayatını nasıl yaşadığın” arasındaki farkı görmeli
  • Terapi sürecinde yas ve öfkeyi çalışmalı

Ortak Alanda Buluşmak

  • Aile terapisi
  • Yapıcı diyalog
  • Geçmişi silmeye değil, anlamlandırmaya odaklanmak

“Çocuğum hep beni suçluyor” ifadesi, tek taraflı okunamayacak kadar derin bir meseledir. Bazen suçlama bir savunmadır, bazen bir çığlık, bazen de gerçek bir hesaplaşma talebi.

Terapi odasında size şunu defalarca kez söyleyeceğim: İyileşme, suçlu aramakla değil, sorumluluğu paylaşmakla başlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DAĞA DOĞRU GİDEN PENGUEN: UYUM SAĞLAMAK, SEÇİMLER, PİŞMANLIK VE ÖFKE

KALMANIN VEYA GİTMENİN PSİKOLOJİK BEDELİ

Son günlerde herkes dağa doğru yürüyen pengueni konuşuyor. Sürüden ayrılan, “yanlış yöne giden”, doğasına aykırı bir seçim yaptığı düşünülen pengueni.

Bu geçmişten gelen hikâye bizi bugün etkiledi, çünkü yalnızca bir penguenin yönüyle ilgili değil. Bu görsel kesit, seçim yapma cesareti, uyum sağlama ihtiyacı, pişmanlık, öfke ve sorumluluk alma süreçleriyle ilgili düşüncelere yol açmış olabilir.

Klinik psikolog olarak şunu söyleyebilirim: Dağa giden o penguen, danışanla odada çok sık karşılaştığım bir içsel çatışmanın güçlü bir metaforu gibi.

Uyum Sağlama İhtiyacı

İnsan Neden Kendi Yolundan Vazgeçer?

İnsan sosyal bir varlıktır. Ait olmak, kabul görmek, dışlanmamak ve sevilmek temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Bu nedenle çoğu zaman:

Ailemizin beklentilerine göre yaşarız
Partnerimizin istediği kişi olmaya çalışırız
Toplumun “doğru” dediği yoldan sapmamaya çabalarız
“Elalem ne der?” sorusunu iç pusulamızın önüne koyarız

Bu noktada uyum sağlamak bir hayatta kalma stratejisidir. Kısa vadede işe yarar. Çatışmayı azaltır. Yalnızlık kaygısını bastırır. Seçim yapmanın getirdiği belirsizliği ortadan kaldırır.

Ama terapide şunu çok net görürüz:
Kendi iç sesini uzun süre bastıran kişi, bir noktadan sonra bedel ödemeye başlar.

“Ben Seçmedim” Demenin Geçici Rahatlığı

Birçok danışan şu cümlelerle gelir:

“Aslında ben istememiştim ama…”
“Başka şansım yoktu.”
“Onlar öyle istedi.”
“Beni bu yola soktular.”

Bu cümleler ilk bakışta rahatlatıcıdır. Çünkü sorumluluk başkasındadır.

Seçimi ben yapmadıysam, sonuçtan da ben sorumlu değilimdir.

Ancak psikolojik olarak bu durum uzun süre sürdürülemez. Çünkü kişi hayatının sonuçlarını yaşamaya devam eder, ama kontrol duygusunu kaybetmiştir.
İşte bu noktada öfke ortaya çıkar.

Pişmanlık ve Öfke Neden Birikir?

Pişmanlık çoğu zaman yanlış bir seçimden değil, kendi adına karar vermemiş olmaktan doğar.

Öfke ise şu soruyla birlikte büyür:
“Bu hayatı ben mi seçtim, yoksa bana mı seçtirildi?”

Danışan odasında öfkenin ardında sıkça gördüğüm; Kişi aslında yönünü başkasının belirlemesine izin vermiştir. Ama bedeli öderken yalnızdır.

Bu yalnızlık, zamanla:
-Pasif agresyona
-İlişkilerde gizli kızgınlıklara
-Sürekli başkalarını suçlama ihtiyacına
-Kendine yabancılaşmaya
dönüşebilir.

Başkasının Bizim Yerimize Seçmesi Neden Bu Kadar Cazip?

Çünkü seçim yapmak zordur.

Seçmek demek:
Yanılma ihtimalini kabul etmek demektir.
Sonuçların sorumluluğunu almak demektir.
“Keşke” deme riskini göze almak demektir.
Bazen yalnız kalmayı göze almak demektir.

Başkasının bizim yerimize seçmesi ise kısa vadede konforludur. Ama uzun vadede şu duygu kalır: “Hayatım bana ait değil.”

Dağa Doğru Giden Penguenin Asıl Mesajı

Penguen doğruyu mu yapıyor, yanlışı mı?
Bunu bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz çok önemli bir şey var: Penguen seçimini kendisi yapıyor.
Bu, psikolojik olgunluğun temelidir.

Klinik açıdan baktığımızda; sağlıklı birey, her zaman doğru seçimler yapan kişi değildir. Sağlıklı birey; seçimin sorumluluğunu alabilen kişidir.

Penguen şunu kabul ediyor:
İyi olursa da benim
Kötü olursa da benim
Ödül de benim
Ceza da benim

Bu, sert ama özgürleştirici bir kabuldür.

Neden Bazı Erkekler Dağa Giden Penguenle Güçlü Bir Empati Kuruyor?

Sosyal medyada dolaşan “Hiçbir şeyle empati kuramayan erkekler dağa giden penguenle empati kuruyor” cümlesi aslında alaycı gibi dursa da, altında önemli bir psikolojik gerçek barındırıyor.

Bu empati, duygusal empati değil; çoğu zaman varoluşsal empati.

Birçok erkek, çok küçük yaşlardan itibaren şu mesajlarla büyür:
“Ağlama.”
“Güçlü ol.”
“Duygularını belli etme.”
“Erkek adam böyle olmaz.”

Bu mesajlar, erkek çocukların:
-Duygularını tanımasını
-İfade etmesini
-Başkalarının duygularını anlamasını
zorlaştırır.

Klinikte sık gördüğüm bir durumdur:
Erkek danışan duygusunu anlatamaz ama bir yön, bir mücadele, bir karar metaforu üzerinden kendini anlatabilir.

Penguen tam da burada devreye giriyor olabilir.
Dağa giden penguen:
-Duygusunu anlatmaz
-Yardım istemez
-Açıklama yapmaz
-Haklılığını kanıtlamaya çalışmaz

Sadece yürür.

Birçok erkek için bu çok tanıdık bir içsel haldir:

“Anlatamam ama giderim.”
“Konuşamam ama yönümü değiştiririm.”
“Hissettiğimi söyleyemem ama koparım.”

Bu yüzden empati kurulan şey, penguenin duygusu değil;
yalnızlığı, yükü ve sessiz kararlılığı olabilir.

Suçlamadan Sorumluluğa Geçiş

Bir noktada psikoterapide şu dönüşüm gerçekleşir:

Danışan başkalarını suçlamayı bırakmaz; suçlamaya ihtiyaç duymamaya başlar. Çünkü artık şunu söyleyebilir:
“Evet, zor bir seçimdi.
Evet, korktum.
Evet, yanlış olabilir.
Ama bu benim yolumdu.”

Öfke tam da burada çözülmeye başlar.

Eğer bu yazıyı okurken bir şeyler sana tanıdık geldiyse, kendine şu soruları sorabilirsin:

Bu hayatı ne kadar ben seçtim?
Hangi kararlarımda başkalarının onayına daha çok ihtiyaç duydum?
Bugün kızgın olduğum kişiler gerçekten mi sorumlu, yoksa ben mi sorumluluğu devrettim?
Seçmemek beni gerçekten korudu mu?

Bu sorular suçlamak için değil; kendini anlamak için sorulur.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DİKKAT DAĞINIKLIĞI HER ZAMAN ADHD Mİ? ADHD SANILMANIN PSİKOLOJİK BEDELİ, YANLIŞ TANI VE GÖZDEN KAÇAN GERÇEKLER

“Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Sanılmak”

Yanlış Tanıların Görünmeyen Psikolojik Sonuçları Vardır

Son yıllarda pek çok kişi kendine aynı soruyu soruyor:
“Bende ADHD mi var?”

Bu soru bazen bir sosyal medya videosundan sonra, bazen bir arkadaş sohbetinde, bazen de yıllardır açıklanamayan bir içsel dağınıklığın ardından ortaya çıkıyor. Terapi odasında ise bu soru genellikle çok daha derin bir yerden geliyor:

“Bende bir sorun var ama bu gerçekten ADHD mi, yoksa başka bir şey mi?”

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB / ADHD), hem çocuklarda hem yetişkinlerde giderek daha sık konuşulan bir tanı haline geldi. Bu artışın önemli bir kısmı farkındalıkla ilişkiliyken, bir kısmı da yanlış değerlendirme, eksik ayırıcı tanı ve aceleci etiketlemelerden kaynaklanıyor.

Bu durum yalnızca tanısal bir hata değildir; kişinin kendilik algısını, tedavi sürecini ve psikolojik iyilik halini doğrudan etkileyen ciddi bir klinik sorundur.


ADHD Sanılmak Ne Anlama Gelir?

ADHD sanılmak; kişinin dikkat, odaklanma, dürtüsellik ya da zihinsel dağınıklık yaşamasına rağmen, bu belirtilerin gerçek psikolojik ve nörobiyolojik nedenleri araştırılmadan, doğrudan ADHD çerçevesine oturtulmasıdır.

Oysa dikkat sorunları çok farklı klinik durumlarda ortaya çıkabilir. Özellikle:

  • Travma sonrası süreçlerde
  • Yoğun kaygı dönemlerinde
  • Depresyonda
  • Obsesif Kompulsif Bozukluk’ta (OKB)
  • Uzun süreli stres ve tükenmişlikte
  • Dissosiyatif süreçlerde

dikkat, bellek ve odaklanma sorunları çok sık görülür.

Bu nedenle şunu net bir şekilde söylemek gerekir:
Her dikkat problemi ADHD değildir.


ADHD Sanılmak Neden Bu Kadar Yaygınlaştı?

ADHD hakkında konuşuyor olmamız elbette kıymetlidir. Ancak farkındalık arttıkça, ayırt edici tanı yapmanın önemi daha da artar. Çünkü dikkat dağınıklığı, erteleme, zihinsel yorgunluk ve odaklanma güçlüğü; yalnızca ADHD’ye özgü belirtiler değildir.

Modern yaşam koşulları:

  • Kronik stres
  • Sürekli uyarana maruz kalma
  • Güvensizlik ve belirsizlik duygusu
  • Travmatik yaşantılar
  • Yüksek performans beklentileri

sinir sistemini sürekli tetikte tutar. Tetikte bir sinir sistemi ise öğrenemez, odaklanamaz, dinlenemez.

Bu noktada sık yapılan klinik hata şudur:
Belirtiye bakılır, nedene inilmez.


Çocuklukta ADHD Zannedilmek: Görülmeyen Duygusal İhtiyaçlar

Çocukluk döneminde ADHD sanılmak, yalnızca yanlış bir tanı değildir; çoğu zaman yanlış bir hikâye yazılmasıdır.

Terapiye gelen pek çok yetişkin danışan çocukluğunu şöyle anlatır:

  • “Hep yerinde duramayan çocuk bendim.”
  • “Öğretmenlerim potansiyelimi kullanmadığımı söylerdi.”
  • “Sürekli uyarılırdım ama kimse neden zorlandığımı sormazdı.”

Oysa geriye dönüp bakıldığında sıklıkla şunlar görülür:

  • Evde duygusal olarak erişilemeyen ebeveynler
  • Güvensiz bağlanma örüntüleri
  • Sürekli eleştirilen ya da kıyaslanan bir çocukluk
  • Duygulara alan tanınmayan ortamlar

Bir çocuk kendini güvende hissetmiyorsa, beyni öğrenmeye değil hayatta kalmaya odaklanır. Bu durum dışarıdan “dikkat dağınıklığı” olarak görülür.

Çocuğun ihtiyacı çoğu zaman:
Daha fazla yapı değil, daha fazla ilişki
Daha fazla disiplin değil, daha fazla duygusal temastır.


Yetişkinlikte Yanlış ADHD Tanısı Almak

Yetişkinlikte ADHD sanılmak, kişinin kendine karşı sertleşmesine (eleştirmesine) yol açabilir. Danışanlar sıklıkla şunları söyler:

  • “Ben disiplinli biri değilim.”
  • “Herkes yapabiliyor ama ben yapamıyorum.”
  • “Demek ki beynim böyle.”

Yanlış tanı; kişinin:

  • Kendini tek bir etiketle tanımlamasına
  • Asıl yaşadığı travmatik ya da duygusal sorunlardan uzaklaşmasına
  • “Ben böyleyim, düzelmem” inancını geliştirmesine
  • Yanlış ya da etkisiz ilaç kullanımına

neden olabilir.

Özellikle travma geçmişi olan, yüksek kaygı yaşayan, kontrol ihtiyacı ve mükemmeliyetçilik gösteren bireylerde ADHD ile karışma riski oldukça yüksektir.

ADHD – OKB – Travma Tepkileri: Neden Karışıyor?

Ortak Görülen Bulgular

  • Odaklanma güçlüğü
  • Zihnin susmaması
  • İçsel huzursuzluk
  • Erteleme
  • Kararsızlık

Bu benzerlikler, yanlış tanıyı kolaylaştırır. Ancak belirleyici olan belirtilerin kaynağıdır.

OKB ile Ayırıcı Tanı

OKB’de kişi odaklanamaz çünkü zihni sürekli şunu sorar:

  • “Ya bir şey yanlışsa?”
  • “Kontrol etmezsem kötü bir şey olur mu?”
  • “Emin değilim.”

Bu durum dikkat eksikliği değil, aşırı zihinsel kontrol halidir. Kişi dağınık değildir; aksine tek bir düşünceye kilitlenmiştir.

Travma Tepkileri ile Ayırıcı Tanı

Travma yaşamış bireylerde:

  • Sinir sistemi sürekli alarmdadır
  • Beyin tehdit taraması yapar
  • Anda kalmak zorlaşır
  • Dissosiyasyon görülebilir

Bu kişiler için odaklanamamak bir yetersizlik değil, hayatta kalma stratejisidir.


DSM-5 ADHD Hakkında Ne Söyler?

  • Nörogelişimsel bir bozukluktur
  • Belirtiler 12 yaşından önce başlamalıdır
  • En az iki farklı ortamda görülmelidir
  • İşlevselliği belirgin biçimde bozmalıdır
  • Belirtiler başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamamalıdır

🔴 Klinik açıdan en sık ihlal edilen kriter tam olarak budur:

“Başka bir ruhsal bozuklukla daha iyi açıklanamaması.”

Bu nedenle travma, kaygı bozuklukları, depresyon ve OKB dışlanmadan ADHD tanısı konulamaz.


Terapi Odasında En Sık Karşılaşılan Danışan Profilleri

Bu alanda terapiye en sık gelen kişiler:

  • Çocukluğunda ADHD etiketi almış ama içsel olarak hep “eksik” hissedenler
  • Yıllardır odaklanma sorunu yaşayan ama nedenini anlayamayanlar
  • İlaç kullanmış ama fayda görmemiş bireyler
  • “Zihnim hiç durmuyor” diyen danışanlar
  • Travma öyküsü olan ama hiç çalışılmamış kişiler

Bu danışanların ortak noktası şudur:
Anlaşılmamış olmak.


Terapi Odasında Nasıl Çalışılır?

Bu alanda terapi;

  • Hızlı tanılarla değil, detaylı hikâyelerle ilerler
  • “Neyin var?”dan çok “Neler yaşadın?” sorusunu sorar
  • Belirtileri susturmayı değil, nedenlerini anlamayı hedefler

Terapi sürecinde:

  • Gelişimsel ve çocukluk öyküsü
  • Bağlanma deneyimleri
  • Travmatik yaşantılar
  • İçsel eleştirmen
  • Sinir sistemi regülasyonu
  • Kimlik ve etiket çalışmaları

bütüncül biçimde ele alınır.

Bazen terapi, “ADHD değilsin” demek değildir; “Asıl seni zorlayan şey bu olabilir mi?”yi birlikte keşfetmektir.


ADHD sanılmak, kişinin kendi iç dünyasını yanlış bir çerçeveden okumasına neden olabilir. Doğru değerlendirme ise yalnızca tanı koymak değil, insanı bütün haliyle görebilmektir.

Her dikkat sorunu ADHD değildir.
Her huzursuzluk hiperaktivite değildir.
Ve her zihinsel dağınıklık, nörogelişimsel bir bozukluk anlamına gelmez.

Psikolojik değerlendirme; aceleyle değil, derinlikle yapılmalıdır. Eğer bu yazıyı okurken kendinizden parçalar bulduysanız, muhtemelen ihtiyacınız olan şey bir etiket değil; güvenli bir terapötik alandır.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İYİLİĞİN FAZLASI, NİYETİ ZARARDA BULUŞTURUR

İyilik yapma isteği çoğu zaman saf, içten ve ahlaki olarak yüceltilen bir dürtü gibi görünür. Yardım etmek, beslemek, korumak ve büyütmek… Bunların hepsi insanın kendini iyi hissetmesini sağlar. Ancak bazen bu istek, sonuçları göremeyen bir aceleyle birleştiğinde iyiliğin kendisi zarar verici bir hâl alabilir. İşte bu hikâye, tam da bu çelişkinin etrafında şekillenir.

Bir gün balıklarına baktı. Cam fanusun içindeki küçük bedenlerin aç olabileceğini düşündü. “Kim bilir,” dedi içinden, “belki de yeterince doymuyorlardır.” Onları mutlu etmek, aç kalmamalarını sağlamak istiyordu. Bir tutam yem attı, sonra bir tutam daha. Yetmedi. Biraz daha… Balıklar yemlere üşüştü; bu manzara ona iyi hissettirdi. İyilik yapıyordu. Ertesi gün uyandığında annesi sakin bir sesle balıkların “tatile çıktığını” söyledi. Çocuk aklıyla anlamaya çalıştı; ama aslında balıklar, iyi niyetle verilen fazla yem yüzünden ölmüştü.

Başka bir zaman zeytin ağacına takıldı gözü. Yaprakları biraz cansız görünüyordu. “Susuz kalmasın,” diye düşündü. Her gün su verdi. Toprağı hep ıslaktı; bu ona güven veriyordu. İlgileniyordu, ihmal etmiyordu. Ama günler geçtikçe ağacın yaprakları sarardı, kökleri çürüdü. Zeytin ağacı, iyilik yüzünden kurumuştu.

Bir klinik psikolog bakış açısıyla bu örüntüye yaklaştığımızda, burada temel mesele sınırları ayırt edemeyen, yoğun bir iyilik yapma ihtiyacıdır. Bu tür kişiler genellikle empatik, duyarlı ve başkalarının ihtiyaçlarına karşı aşırı tetikte olurlar. Ancak bu tetiklik, karşı tarafın gerçek ihtiyacını anlamaktan çok, kendi içlerindeki huzursuzluğu yatıştırmaya hizmet eder.

Bu durum psikolojide her zaman tek bir başlık altında toplanmaz fakat aşırı telafi, kontrol ihtiyacı ve kaygı temelli yardım davranışları ile yakından ilişkilidir.

Kişi, “Yeterince yapmazsam kötü bir şey olur” inancıyla hareket eder.

Balıkların aç kalması ihtimali, zeytin ağacının susuz kalması ihtimali, dayanılmaz bir kaygı yaratır. Bu kaygıyı azaltmanın yolu ise daha fazla vermek, daha fazla yapmak, daha fazla müdahale etmektir.

Günlük hayatta bu kişiler şu örneklerle karşımıza çıkar:

-Bir arkadaşının üzüntüsünü hemen çözmeye çalışır, sadece dinlemenin yeterli olabileceğini fark edemez.

-Çocuğunun her sorununu önceden engelleyerek onun hayal kırıklığı yaşamasına hiç izin vermez.

-İş yerinde herkesin yükünü üstlenir, sonra tükenir ve kırılır.

-Sevdiği birine sürekli tavsiye verir; durması gerektiğini fark ettiğinde ise çok geçtir.

Bu davranışların temelinde çoğu zaman çocukluk deneyimleri yatar. Sevginin, ilginin ya da kabulün “bir şey yapmakla” kazanıldığı bir ortamda büyüyen kişiler, var olabilmek için faydalı olmak zorunda olduklarına inanırlar. İyilik yapmak, onlar için sadece ahlaki bir değer değil, aynı zamanda bir varoluş güvencesidir. Durduklarında, yapmadıklarında, vermediklerinde sevilmeyeceklerini hissederler.

Ancak iyilik, sınırla anlam kazanır. Balıklar bazen aç kalabilir, zeytin ağacı bazen susuzluğu tolere edebilir. İnsanlar da kendi eksiklikleriyle büyür. Klinik açıdan bakıldığında, bu kişinin iyiliği öğrenmesi değil; ne zaman duracağını, ne kadar yeterli olduğunu ve her ihtiyacın müdahale gerektirmediğini öğrenmesi gerekir.

Gerçek iyilik, her zaman çoğaltmak değildir. Bazen geri çekilmek, bazen izlemek, bazen de hiçbir şey yapmamaktır. Aksi hâlde en masum niyetler bile, balıkları tatile gönderebilir, zeytin ağaçlarını kurutabilir.


Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

NEDEN HALA ALIŞVERİŞ YAPIYORSUNUZ?

Bir ürünü satın aldığınız anı düşünün.
Aslında çoğu zaman “bir şey almak” değil, bir duygudan kaçmak ya da bir duyguyu üretmek için harekete geçersiniz.

Satın alma davranışı; ekonomi kitaplarının anlattığı gibi rasyonel bir süreç değil, beynin duygu–ödül–rahatlama ekseninde çalışan karmaşık bir mekanizmasıdır.

Banka uygulamasını açıyorsunuz.
Bakiye düşük.
Mantık net: “Almamam lazım.”
Ama birkaç dakika sonra sepete eklenmiş bir ürün var.
İnsanlar çoğunlukla ihtiyaçları için değil, duyguları için satın alır.


Satın Alma Bir Karar mı?

Beynimiz satın almayı, çoğu zaman bir duygu düzenleme aracı olarak kullanır.

  • Can sıkıntısı
  • Yalnızlık
  • Stres
  • Değersizlik hissi
  • Kontrol kaybı

Bu duygular geldiğinde beyin şunu arar:

“Şu an kendimi nasıl daha iyi hissederim?”

Satın alma, hızlı ve kolay bir cevap sunar.


“Bakmak” Bile Yetebilir

Alışverişin en güçlü yanı, ürünün kendisi değil; beklenti duygusudur.

  • Ürünü görürsünüz
  • Hayal edersiniz
  • Sepete eklersiniz

Bu süreçte beyinde dopamin salgılanır.
Yani mutluluk değil, umut hormonu.

  • Alışveriş sitelerinde gezinmek rahatlatır
  • “Bir bakayım” demek bile iyi hissettirir
  • Ürün gelmeden önceki heyecan, çoğu zaman üründen daha yoğundur

Beyin Satın Almayı Nasıl Algılar?

Limbik Sistem – “İstiyorum”

Duyguların merkezidir.
Ürünü gördüğünüz anda devreye girer.

  • Arzu
  • Heyecan
  • Umut

Bu sistem için bütçe, mantık, gelecek pek önemli değildir.

Ödül Sistemi – Dopamin Döngüsü

Satın alma düşüncesi, dopamin salınımını başlatır.

Önemli bir nokta:

Dopamin, sahip olunca değil; sahip olma ihtimali doğduğunda artar.

Bu yüzden:

  • Sepete eklemek keyiflidir
  • “Son 1 ürün” yazısı tetikleyicidir
  • Bildirimler bağımlılık yaratır

Prefrontal Korteks – “Mantık”

Planlama ve öz denetim merkezi. Ancak:
-Yorgunken
-Açken
-Stresliyken
-Duygusal olarak zor bir dönemdeyken
bu bölgenin etkisi zayıflar.

Mantık sustuğunda, alışveriş konuşur.


Paramız Yokken Neden Daha Çok İsteriz?

“Param Yok Ama…”

Danışan koltuğundan sık duyduğum bir cümledir:

“Aslında param yoktu ama kendime bunu hak gördüm.”

Ben şöyle duyarım:

Para yokluğu, beyinde tehdit olarak algılanır. Tehdit algısı şu duyguyu doğurur:

“Şimdi bir şey iyi hissettirmeli.”

Alışveriş, kısa vadeli bir güvenlik hissi sağlar.


Birey zorlandığında beyin şunu yapar:

“Duyguyu dışarıdan düzenle.”

Bazı insanlar bunu:
-Yemekle
-Alkolle
-Sosyal medya ile

bazıları ise alışverişle yapar.


Para yokluğu, bazen sadece maddi değil; psikolojik bir eksiklik hissi yaratır.

Ürün şunu vaat eder:

“Hâlâ değerliyim.”

Bazı ürünler şunu söyler:

“Ben buyum.”

Marka, bir kimlik uzantısına dönüşür.
Param yoktur ama kendimden vazgeçmek istemem.

Marka, benliğin geçici bir destekçisi olur.


Zor bir dönemden geçiyorsanız, beyin bir telafi ister.

“Bu kadar yoruldum, en azından bunu alayım.”

Hayatın birçok alanı kontrolden çıkmışken, satın alma kişiye kısa süreli kontrol hissi verir.

Reklamlar Bu Süreci Nasıl Kullanır?

Çünkü reklamlar, beynin en ilkel ihtiyaçlarına seslenir:

  • “Eksiksin”
  • “Geride kalıyorsun”
  • “Bunu hak ediyorsun”

    -Aidiyet
    -Onaylanma
    -Güvende hissetme
    -Sevilme

Özellikle:
-Yorgun
-Kaygılı
-Kararsız
-Yalnız
olduğumuz anlarda bu mesajlar daha güçlü çalışır.

Çünkü beyin o anda mantık değil, rahatlama arar. Bu yüzden “kişisel” görünen reklamlar, aslında duygusal boşlukları hedefler.


Neden Aldıktan Sonra Pişman Oluruz?

Satın alma anında:
-Dopamin yükselir
-Gerginlik azalır
Ama bu geçicidir.

Satın alma anında dopamin yüksektir.
Ürün alındıktan sonra ise duygu düşer.

Duygu düzenlenmediği için:
-Suçluluk
-Pişmanlık
-Kendine kızma
geri gelir.

Bu döngü devam ederse, alışveriş bir başa çıkma stratejisine dönüşür. Ve somut gerçekler gelir:

  • Kredi kartı ekstresi

Bu pişmanlık, alışverişin yanlış olmasından değil; duygunun yanlış yerden düzenlenmeye çalışılmasından kaynaklanır.


Satın Almanın Sağlıklısı Mümkün Mü?

Sağlıklı satın alma, hiç alışveriş yapmamak değildir.
Şu soruyu sorabilmektir:

“Ben şu an ne hissediyorum ve bu ürünü ne için istiyorum?”

Eğer cevap:
-Sakinlik
-Değerli hissetme
-Kontrol
ise, ihtiyacınız ürün değil, duygusal temas olabilir.


Alışveriş sepeti bazen bir ihtiyaç listesi değil,
duygusal bir günlük gibidir.

Ve paranız yokken bile alışveriş yapıyorsanız önemli olan şu farkındalıktır:

“Ben ne satın almaya çalışıyorum?”


Ne Zaman Riskli Hale Gelir?

Alışveriş şu özellikleri kazandığında risklidir:

  • Duygusal boşlukta otomatikleşiyorsa
  • Borçlanma artıyorsa
  • Gizleme davranışı varsa
  • “Sonra pişman oluyorum ama yine yapıyorum” döngüsü oluşuyorsa

Bu noktada mesele ürün değil, duygu düzenleme kapasitesidir.


Daha Sağlıklı Bir Yaklaşım Mümkün mü?

Evet.
İlk adım farkındalık.

Satın almadan önce şu soruyu sormak:

“Bu ürünü değil de, şu an hangi duyguyu istiyorum?”

Ve şunu bilmek:

Duygular parayla değil, temasla düzenlenir.


Alışveriş, çoğu zaman cüzdanla değil; sinir sistemiyle ilgilidir. Paranız yokken alışveriş yapmanız, beyninizin sizi rahatlatmaya çalışması olabilir.

Ama her rahatlama yolu iyileştirici değildir.

KOMPULSİF ALIŞVERİŞ NEDİR?

Kompulsif alışveriş, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir davranıştır.
Bu, “alışverişi sevmek” ya da “kendini tutamamak” değildir.

Yoğun bir içsel gerilimi azaltmak için yapılan, tekrarlayıcı ve sonrasında pişmanlık yaratan satın alma davranışıdır.

Bu davranış genellikle şu döngüyle ilerler:

  1. İçsel gerginlik (kaygı, boşluk, değersizlik)
  2. Satın alma dürtüsü
  3. Kısa süreli rahatlama
  4. Suçluluk, pişmanlık
  5. Yeniden gerginlik

Bu noktada alışveriş, bir keyif alanı olmaktan çıkar; zorlayıcı bir başa çıkma mekanizmasına dönüşür.

Önemli bir ayrım:

Kompulsif alışverişte alınan ürün değil, almak önemlidir.

Bu davranış sıklıkla:

  • Duygusal ihmal öyküsü
  • Kendilik değeri sorunları
  • Depresif ya da anksiyöz süreçler

    ile birlikte görülür.

DİJİTAL ALIŞVERİŞ BAĞIMLILIĞI
CEPTE TAŞINAN TETİKLEYİCİ

Dijitalleşme, alışverişi sadece kolaylaştırmadı;
sürekli erişilebilir hale getirdi.

Telefon artık:

  • Mağaza
  • Reklam panosu
  • Ödül makinesi

Dijital alışveriş bağımlılığını güçlendiren faktörler:

  • 7/24 erişim
  • “Tek tıkla satın al”
  • Anlık bildirimler
  • Kişiselleştirilmiş reklamlar
  • Sınırlı süre / stok vurgusu

Bu sistemler, beynin ödül ve dürtü kontrol mekanizmalarını doğrudan hedefler.

Özellikle Uykusuzken öz denetim hızla düşer, EN UZUN GECE İNDİRİMLERİNE KANMAYIN 🙂

Bu nedenle dijital alışveriş bağımlılığı, çoğu zaman kişinin farkında olmadan gelişir.

“Nasıl aldığımı hatırlamıyorum bile.”


KURUMLARIN ETİK PAZARLAMA SORUMLULUĞU

Burada kritik bir soru ortaya çıkar:

“Her işe yarayan yöntem, kullanılmalı mı?”

Örgütsel psikoloji perspektifinden bakıldığında, kurumların sadece satış değil; psikolojik etki sorumluluğu da vardır.

Etik sınırları zorlayan pazarlama pratikleri:

  • Yetersizlik duygusunu körükleyen mesajlar
  • Korku ve kaygıyı araçsallaştırma
  • Manipülatif geri sayımlar
  • “Kaçırırsan eksik kalırsın” dili

Kısa vadede satış getirebilir.

Ama uzun vadede:

  • Güven erozyonu
  • Marka yorgunluğu
  • Duygusal tükenmişlik

yaratır.

Unutulmaması gereken şudur:

İnsan beyni kandırıldığını geç fark eder ama unutmaz.

Etik pazarlama ise:

  • İhtiyacı çarpıtmaz
  • Duyguyu sömürmez
  • Gerçek faydayı merkeze alır

Bu yaklaşım sadece “doğru” değil, sürdürülebilirdir de.

Alışveriş davranışı bireysel bir tercih gibi görünse de, bireyin ruhsal dünyası, dijital sistemler ve kurumsal stratejiler arasında şekillenir.
Bu yüzden satın alma psikolojisini anlamak, sadece bireyi değil;
içinde yaşadığımız sistemi de anlamaktır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YILBAŞINDA DEĞİŞİM YANILSAMASI & GERÇEKÇİ BİR BAŞLANGIÇ

Dilekler bugün tutacak, vision board’lar bugüne kadar yapılacak…

YILBAŞI DEĞİŞTİRMEZ, AMA NEDEN HERKES DEĞİŞECEĞİNE İNANIR?

31 Aralık gecesi saat 23.59
Bir yıl bitmek üzereyken, içimizden biri fısıldar:
“Bu sene gerçekten farklı olacak.”
Aynı ev, aynı beden, aynı hayat…
Ama sanki takvim değişince biz de değişecekmişiz gibi.
Bu his tanıdık geliyorsa, yalnız değilsin.
Ve hayır, bu bir saflık değil. Bu, insan zihninin en güçlü ama en yanlış anlaşılan mekanizmalarından biri.

Yılbaşı Neden Bu Kadar Güçlü Hissettirir?

Zihnimiz Takvime Neden Bu Kadar İnanır?

Yılbaşı, doğum günleri, pazartesiler ya da ay başları gibi zamanlar “temporal landmark” yani zamansal eşik olarak adlandırılır.

Zihin bu eşikleri sever. Çünkü bu anlar:
-Geçmişi zihinsel olarak ayırmamıza
-Hataları eski benliğe yüklememize
-Kendimizi bugünden itibaren daha yetkin hissetmemize
olanak tanır.

Bu etkiye “fresh start effect” (taze başlangıç etkisi) denir. Araştırmalar, insanların bu dönemlerde daha idealist düşündüğünü, daha büyük hedefler koyduğunu, kendine dair değerlendirmeleri daha net yaptığını gösterir.

Yani yılbaşında dilek dilemek, hedef belirlemek, vision board yapmak bir tesadüf değildir. Zihin, “şimdi değişebilirim” sinyalini bu eşiklerde daha kolay üretir.

Motivasyon yükselir. Ama kalıcı değildir.

Değişim Neden Çoğu Zaman Bir Yanılsama Olarak Kalır?
(Hep 2 Ocak’ta Zorlaşır?)

Yılbaşı kararlarının büyük kısmı birkaç hafta içinde kaybolur.

Çünkü çoğu insan değişimi ister ama davranışı planlamaz
Hedef koyar ama hedefi psikolojik olarak yapılandırmaz
Bir aksaklıkta bunu kişisel başarısızlık olarak yorumlar

Zihnin sana şunu söyler: “Şimdi denemek için iyi bir an.”
Ama kimse sana şunu söylemez: Bu his geçicidir.

Danışan koltuğundan 2 Ocak sonrası en sık duyduğum cümle: “İstiyorum ama sürdüremiyorum.”

Çünkü belki değişimi şöyle hayal ediyorsundur:
Bir gecede olacak
Güçlü hissettirdiği sürece sürecek
Hiç aksama olmayacak

Oysa gerçek şu:
Değişim motivasyonla değil, yapıyla olur.
Motivasyon bir duygudur.
Duygular gelir ve gider.

Belirsiz hedefler
“Daha mutlu olacağım”, “kendime bakacağım” gibi ifadeler iyi niyetlidir ama beyin için anlamsızdır. Beyin somut davranış ve sonuç ister.

Kaçınma dili
“Artık kaygılanmayacağım”, “stresli olmayacağım” gibi hedefler, zihne ne yapacağını değil ne yapmaması gerektiğini söyler. Bu da davranış üretmez.

Mükemmeliyetçilik
Bir gün aksadığında “zaten olmadı” diyerek tamamen bırakmak, değişimin en büyük sabotajıdır. Buna ya hep ya hiç düşüncesi de diyebiliriz.

Dilek Dilemek Neden İyi Hissettirir?

Dilek dilemek; kontrol duygusunu geçici olarak artırır. Belirsizliğin yoğun olduğu dönemlerde (yeni yıl gibi), insan zihni geleceğe dair bir bağ kurmak ister.

Dilek:
-Umut üretir
-Kaygıyı kısa süreli azaltır
-Zihne “bir umut var” hissi verir
Ancak davranışla desteklenmediğinde, yalnızca duygusal bir rahatlama sağlar. Kalıcı değişim yaratmaz.

Vision Board’lar Neden Bu Kadar Popüler?

Vision board (hayal panosu), beynin görsel sistemini kullanarak hedeflere odaklanmayı amaçlar. Görseller, soyut hedefleri somutlaştırır ve zihinsel temsilleri güçlendirir. Ancak burada önemli bir psikolojik risk vardır: Eğer vision board yalnızca sonuca odaklanıyorsa, motivasyonu azaltabilir.

Araştırmalar, sadece hedefin sonucunu hayal etmenin (örneğin “fit bir beden”) bazen beynin “zaten oldu” hissi yaşamasına ve davranış üretiminin azalmasına yol açabildiğini göstermektedir.

Bu yüzden etkili bir vision board:
-Değerlerini fark etmeni sağlar
-Süreci temsil eder
-Ulaşılabilir imgeler içerir
-Davranışla eşleştirilir
-Kim olmak istediğini gösterir
-Küçük adımları çağırır

Bir beden değil, bir yürüyüş ayakkabısı koy.
Bir başarı değil, bir çalışma düzeni koy.
Bir hayat değil, bir alışkanlık koymuş ol.
Bir yoga matı, spor ayakkabısı, defter, yürüyüş yolu…

Böylelikle “kim olmak istiyorum?” sorusuna hizmet eder.

Zihin, neye gideceğini bildiğinde daha kolay hareket eder:
“Daha az stres” yerine
“Haftada bir gün 30 dakika gevşeme egzersizi”

Şöyle bir yapı, zor anlarda karar yorgunluğunu azaltır:
Hedef: “Salı ve Perşembe sabah 07.00’de 25 dakika yürüyüş.”
Plan: “Eğer hava kötüyse, evde 25 dakikalık video egzersiz yapacağım.”

Küçük kazanımları görmek
Beyin, küçük başarılarla dopamin üretir. Bu da devam etme isteğini artırır. Büyük değişimler, küçük tekrarlarla olur.

Sosyal görünürlük
Birine söylemek, görünür olmak, hesap verebilirlik yaratır. Değişim bireysel başlar ama sosyal destekle sürer.

Kendine Şefkat
Sapmalar kaçınılmazdır. Önemli olan “düştüm” değil, “buradan nasıl devam ediyorum?” sorusudur.

Yılbaşı Herkes İçin ‘Mutlu’ veya ‘Neşeli’ Olmak Zorunda Değil

Bu gün herkesin mutlu olacağı bir gün özelliği taşımamaktadır.
Her doğum günümüz güzel geçmeyeceği gibi yeni yıl günleri de güzel geçmeyebilir. Bu günlere yüklenen anlam ve beklentiler sizi içten içe yakabilir.

Yılbaşı;
Yas tutanlar
Yalnız hissedenler
Maddi baskı yaşayanlar
Aile çatışmaları olanlar

için zorlayıcı olabilir.

Eğer bu dönemde:
-Keyifsizlik
-Umutsuzluk
-Yoğun kaygı
kesintisiz iki haftadan uzun sürüyorsa, bunu zayıflık değil bir sinyal olarak görmek gerekebilir.

Yılbaşı mucize yaratmaz. Ama doğru kullanıldığında güçlü bir eşik sunar.

Belki de bu yıl yapılacak en büyük değişim şudur: Kendinle daha gerçekçi, daha şefkatli ve daha bilinçli bir ilişki kurmak.

Eğer bu yazıyı okurken bir tanıdığın aklına geldiyse, paylaş;
belki bir cümle, kendine daha az yüklenmesini sağlayabilir.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GÜÇLÜ GÖRÜNEN LİDERLİK SAĞLIKLI MIDIR?

Güçlü Liderlik mi, Sağlıklı Liderlik mi?

Bir yöneticiyi “güçlü” yapan şey nedir?
Sesinin tonu mu, kararlarının sertliği mi, kontrol becerisi mi?
Peki bu güç, uzun vadede hem liderin ruh sağlığına hem de ekibin psikolojisine nasıl etki eder?

Klinik ve örgütsel psikoloji alanında çalışan bir uzman olarak şunu net şekilde söyleyebilirim: Güçlü liderlik ile sağlıklı liderlik aynı şey değildir.
Hatta çoğu zaman birbirleriyle karıştırıldıkları için kurumlarda ciddi psikolojik ve yapısal bedeller ortaya çıkar.

Liderlik literatüründe “güçlü liderlik” kavramı uzun yıllar boyunca etkililik, kararlılık ve kontrol ile eş anlamlı kullanılmıştır. Özellikle klasik yönetim yaklaşımlarında liderin otoriteyi elinde tutması, belirsizliği minimize etmesi ve duygusal mesafeyi koruması birer yeterlilik göstergesi (?) olarak değerlendirilmiştir.

Ancak son 20 yılda örgütsel psikoloji alanında yapılan araştırmalar, bu yaklaşımın kısa vadeli performans kazanımlarına karşın uzun vadeli psikolojik ve örgütsel maliyetlere mal olduğunu net biçimde ortaya koymaktadır. Bu noktada “güçlü liderlik” ile “sağlıklı liderlik” arasında kavramsal bir ayrım yapmak zorunlu hâle gelmiştir.

Güçlü Liderlik Nedir? (Ve neden bu kadar yüceltilir?)

Örgütsel bağlamda güçlü liderlik genellikle şu davranışsal göstergelerle tanımlanır:
– Yüksek düzeyde karar vericilik
– Hiyerarşik mesafeyi koruma
– Belirsizliğe düşük tolerans
– Hızlı müdahale ve yönlendirme
– Kontrolü elinde tutma
– Net karar verme
– Otoritesini hissettirme
– Zayıflık göstermemeye çalışma
– Duygularını bastırma ya da görünmez kılma

Bu profil, özellikle kriz dönemlerinde veya rekabetçi kurumsal kültürlerde işlevsel görünür ve ödüllendirilir. Çünkü kısa vadede düzen sağlar, kaosu azaltır ve performans hissi yaratır. Ancak klinik açıdan baktığımızda burada önemli bir soru ortaya çıkar:

Bu güç, psikolojik dayanıklılıktan mı kaynaklanmaktadır, yoksa savunmacı bir kontrol ihtiyacının ürünü müdür? Psikolojik bir sağlamlıktan mı yoksa savunma mekanizmalarından mı besleniyor?

Örgütsel psikolojide yapılan çalışmalar, aşırı kontrol davranışlarının çoğu zaman kaygı temelli liderlik örüntüleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir (Kets de Vries, 2006). Güçlü görünen lider, psikolojik olarak regüle değilse; bu güç sürdürülebilir değildir.

Klinik çalışmalarda sıkça gördüğümüz bir durum olarak “Güçlü” olarak algılanan liderlerin önemli bir kısmı;
– Kontrol ihtiyacı yüksek
– Belirsizlikle baş etmekte zorlanan
– Hata yapmaktan yoğun kaygı duyan
– Zayıf görünmekten korkan
kişiler de olabiliyor.

Bu noktada güç, sağlıktan değil; kaygı, mükemmeliyetçilik ve bazen de değersizlik duygusunu telafi etme ihtiyacından kaynaklanıyor.

Bu tür liderlikte:
– Duygular bastırılır
– Yardım istemek zayıflık olarak algılanır
– “Her şeyi ben bilmeliyim” inancı vardır

Kısa vadede etkili gibi görünen bu yapı, uzun vadede psikolojik tükenmişlik üretir.

Sağlıklı Liderlik Nedir?

Sağlıklı liderlik kavramını anlayabilmek için, liderin yalnızca davranışlarına değil; içsel düzenleme (self-regulation) kapasitesine bakmak gerekir.

Sağlıklı lider:
– Gücünü kontrolden değil, içsel dengeden alır
– Duygularını inkâr etmez, yönetir
– Tehdit algısıyla değil, durumsal değerlendirme ile hareket eder
– Hata yapmayı kimlik tehdidi olarak algılamaz, öğrenme sürecinin parçası olarak görür
– Stres altında bilişsel esnekliğini korur
– Belirsizliğe belirli ölçüde tahammül edebilir
– Otorite kurarken ilişkisel bağı koparmaz

Sağlıklı lider güçlü olmaya çalışmaz; zaten sağlamdır.

Sağlıklı liderlik, otoritenin yokluğu değildir. Aksine, net sınırlar, tutarlı karar alma ve psikolojik temas bir arada bulunur. Bu liderlik biçiminde güç, baskıdan değil; öngörülebilirlik ve güvenilirlikten doğar.

Güçlü liderlik, davranışsal bir görünüm;
Sağlıklı liderlik ise psikolojik bir kapasitedir.

Kurumlar yalnızca güçlü liderler yetiştirmeye odaklandığında, regülasyonu düşük ama kontrolü yüksek yöneticiler üretir. Sağlıklı liderliğe yatırım yapan kurumlar ise hem performansı hem de psikolojik sürdürülebilirliği birlikte inşa eder. Bugünün örgütleri için asıl rekabet avantajı, psikolojik olarak sağlıklı liderlik kapasitesidir.

Bu noktada birlikte fark ediyoruz ki liderliğin temel belirleyicisi, duygusal regülasyon kapasitesi hâline geldi. Bu kapasite, liderin yalnızca kendi ruh sağlığını değil; örgütte yarattığı iklimi de doğrudan etkiler.

Duygusal regülasyonu zayıf liderler, stres altında daha sık amigdala aktivasyonu yaşar, tehdit algısıyla hızlı ve sert tepkiler verir, “savaş–kaç” moduna girer.
Bu durum, ekip için öngörülemez ve güvensiz bir ortam yaratır.

Sağlıklı liderlikte ise lider, duygusal regülasyonunu koruyabildiği için tehdit algısına dayalı değil, bilişsel değerlendirmeye dayalı kararlar alır. Prefrontal korteks daha aktif çalışır, duygu–düşünce–davranış arasındaki bağ korunur, lider tepkisel değil yanıtlayıcıdır.
Bu fark, yalnızca liderin ruh sağlığını değil, ekibin bilişsel performansını da doğrudan etkiler.

Sağlıklı Liderliğin Anahtarı

Örgütsel psikolojide sağlıklı liderliğin en somut çıktılarından biri psikolojik güvenliktir. Edmondson’ın (1999) tanımladığı şekliyle, bireylerin cezalandırılma korkusu olmadan fikir beyan edebilmesi ve hata yapabilmesidir.

Araştırmalar açıkça gösteriyor ki psikolojik güvenliğin yüksek olduğu ekiplerde;
– Yaratıcılık artar
– Hata gizlenmez
– Öğrenme hızlanır

Ancak psikolojik güvenlik, yalnızca söylemle değil; liderin duygusal tutarlılığı ile inşa edilir.

!!! Unutulmamalıdır ki güvenlik korku ile, aşırı kontrolle veya sürekli eleştiriyle inşa edilemez.

Güçlü liderlik, çoğu zaman sessizlik üretir.
Sağlıklı liderlik ise katılım ve sorumluluk üretir.

Güçlü liderliğin sessiz bedelleri vardır

“Güçlü” liderler, çoğu zaman yüksek performanslı ama düşük bağlılığa sahip ekipler yönetir.

Bu durum uzun vadede tükenmişlik (burnout) , duygusal kopuş (disengagement) ve artan çalışan devri gibi sonuçlara yol açar. Bu bedeller genellikle geç fark edilir, çünkü kısa vadeli çıktılar bu maliyetleri görünmez kılar.

“Ama Güçlü Olmazsam Kontrolü Kaybederim” Yanılgısı

Bu, danışmanlık süreçlerinde yöneticilerden en sık duyduğum cümlelerden biri. Oysa klinisyenler olarak şunu biliyoruz:

Aşırı kontrol etme ihtiyacı, kontrolün kaybını temsil eder.

Çünkü:
-İnsanlar sorumluluk almaktan çekinir
-Yaratıcılık azalır
-Lider daha da yalnızlaşır

Sağlıklı liderlikte kontrol; her şeyi bilmek değil, doğru çerçeveyi kurmak anlamına gelir.

Soruyu yeniden soruyorum: Korkulan ama uyulan bir lider mi? Yoksa güvenilen ama sınırları olan bir lider mi?

Klinik ve örgütsel psikoloji açısından cevap nettir:

Uzun vadeli performans, bağlılık ve ruh sağlığı için sağlıklı liderlik gereklidir.

Güç, ancak psikolojik sağlıkla birleştiğinde sürdürülebilirdir.

Liderlik, sadece bir pozisyon değil; sağlıklı bir sinir sistemi var etme, bir ilişki biçimi yönetme ve iç denge oturtma meselesi.

Kurumlar güçlü liderler yetiştirmeye odaklandıkça, tükenen yöneticiler ve sessizleşen ekipler üretir. Oysa sağlıklı liderler; hem kendileriyle hem de başkalarıyla temas hâlindedir.

Ve bugün, kurumların en çok buna ihtiyacı var.




Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ

Modern hayatın hızı bizi öyle bir sarıp sarmaladı ki, durup nefes alacak zaman bulamaz olduk. Sürekli bir koşuşturma, bitmeyen to-do list’leri, sosyal medyanın tüketen enerjisi… Peki, bu hız bizi nereye götürüyor? Mutluluğu yakaladık mı? Yoksa sadece koşarken yorulduk mu? Gelin, bugün biraz yavaşlayalım ve mutluluğun gerçek formülüne birlikte bakalım.

Bu yolculukta, belki de aradığımız cevaplar sandığımızdan daha yakındır 🙂

Hygge

Danimarkalılar dünyanın en mutlu insanları arasında. Peki sırları ne? Hygge. Bu kelime, sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına geliyor. Hygge, bir felsefe değil, bir yaşam tarzı. Mum ışığında oturup sıcak bir kahve içmek, sevdiklerinizle uzun sohbetler etmek, yumuşak bir battaniyeye sarılıp kitap okumak… İşte hygge tam da bu. Küçük, basit ama derin mutluluklar.

Hygge bize ne öğütlüyor?

“Dur, etrafına bak, anda kal ve küçük şeylerin tadını çıkar.”

Bu kadar basit.

Lagom

İsveçlilerin lagom felsefesi “ne az ne çok, tam kararında” diyor. Bu, hayatın her alanında denge kurmayı öğütleyen bir yaklaşım. İşte, evde, ilişkilerde, harcamalarda… Her şey tam kararında.

Lagom, bize “aşırılıklardan uzak dur, kendine yetecek kadarını al, fazlasını değil” diyor.

“Daha fazlasını istemekten vazgeç, sahip olduklarınla mutlu ol.”

Bu, modern dünyanın “daha çok, daha hızlı, daha büyük” anlayışına adeta bir başkaldırı. Belki de mutluluğun sırrı, sürekli bir şeyler peşinde koşmak değil, sahip olduklarımızın değerini bilmektir.

Ikigai

Japonların ikigai kavramı bize “yaşam amacı”nı bulmayı öğütlüyor. Ikigai, tutku, misyon, meslek ve yeteneklerin kesişim noktası. Yani, her sabah yataktan kalkmak için bir nedeniniz varsa, işte o sizin ikigai’niz.

“Hayatınızın anlamını bulun ve onun peşinden gidin.”

İster bir hobi, ister bir iş, ister bir ilişki olsun, sizi heyecanlandıran bir şey bulun. Çünkü mutluluk, bir amaçla yaşamaktan geçer.

Fika

İsveçlilerin bir başka güzelliği fika. Fika, gün içinde kahve ve tatlı eşliğinde mola vermek demek. Ama bu sadece bir kahve molası değil, bir sosyalleşme ve yavaşlama ritüeli. Fika, bize “dur, nefes al, etrafındakilerle bağ kur” diyor.

“Hayat, sadece iş değil. Biraz yavaşla, insanlarla sohbet et, anda kal.”

Gerçek bir mola vermek, gerçek bir sohbet etmek.

Antik filozoflardan modern psikologlara kadar herkes mutluluğun formülünü aradı.

Stoacılık: Kontrol Edebileceklerine Odaklan

Stoacı filozoflar, mutluluğun kontrol edebileceğimiz şeylere odaklanmakta yattığını söylüyor. Dış dünyada olanları değil, kendi tutum ve davranışlarımızı kontrol edebiliriz.

“Değiştiremeyeceğin şeyleri kabullen, değiştirebileceklerine odaklan.”

Budizm: Anda Kal ve İsteklerden Kurtul

Budizm, mutluluğun anda kalmak ve isteklerden özgürleşmekle mümkün olduğunu öğütlüyor.

“Geçmişe takılı kalma, geleceğe endişelenme. Şu anda yaşa.”

Aristoteles: Erdemli Bir Yaşam Sürmek

Aristoteles, mutluluğun erdemli bir yaşam sürmekle mümkün olduğunu savunuyor.

“Kendini geliştir, potansiyelini ortaya çıkar ve anlamlı bir hayat yaşa.”

PERMA Modeli

Martin Seligman’ın PERMA modeli, mutluluğun beş temel unsurdan oluştuğunu söylüyor: Pozitif duygular, bağlılık, ilişkiler, anlam ve başarı. “Hayatında bu beş unsura yer ver, mutluluğu yakala.”

Akış (Flow) Teorisi: Kendini Kaybet

Mihaly Csikszentmihalyi’nin akış teorisi, bir aktiviteye tamamen odaklandığımızda yaşadığımız mutluluk halini açıklıyor. “Seni tamamen içine çeken bir şey bul ve onu yap.”

Minnettarlık: Şükretmek

Araştırmalar, minnettarlık pratiklerinin mutluluğu artırdığını gösteriyor. “Her gün minnettar olduğun üç şeyi yaz. Küçük şeylerin değerini bil.”

Hygge’nin sıcaklığı, lagom’un dengesi, ikigai’nin amacı… Tüm bunlar bize mutluluğun aslında basit şeylerde saklı olduğunu hatırlatıyor. Modern dünyanın karmaşasına kapılıp gitmek yerine, biraz yavaşlayalım. Sevdiklerimizle zaman geçirelim, doğayla bağ kuralım…

Mutluluk, bir yerde değil, burada. Şimdi. Küçük şeylerde. Hadi, bugün biraz mutluluğun tadını çıkaralım.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

FRANKENSTEIN, ASIL CANAVAR O DEĞİL Mİ?

“Frankenstein” çoğumuzun zihninde korku ve bilimkurgu öğeleriyle yer eden bir hikâyedir muhtemelen, benim için öyleydi… ta ki Netflix’teki Guillermo del Toro’nun 2025 yapımı uyarlamasında karşıma bir canavar hikâyesinden çok bir insanın patolojisinin ona neler yaptırabileceği çıkana kadar.

Victor’un yaratma sürecini gösteren sahneler; bilimsel kontrolden ziyade “kudret gösterisi” hissini verir. Klinik perspektiften baktığımda bu sahneler, yaratıcıda belirgin bir büyüklenmeci motivasyon ve kontrol odaklı narsisistik dil işaretleri taşır. Proje olarak insan üretme arzusu, nesneleştirme ve sorumluluk reddi… Böyle bir tutumun psikodinamiği şu şekilde okunabilir: eğer bir kişi “yaratılan”ı insan olarak değil de başarı/eser olarak görürse, başarısızlık veya beklenen ideal gerçekleşmediğinde empati ve bakım hemen geri çekilir; bu da yaratılanın gelişiminde derin bağlanma yaraları oluşturur.

“Benim hikâyemi dinle”

Yaratığın öz anlatısına izin verilmesi, travma literatüründe travma öyküsünün aktarılmasının iyileştirici yönüne işaret eder. Yaratığın anlatısının filme dâhil edilmesi, izleyiciye “onun perspektifinden bakma” imkânı sağlar; bu seyircide (gözlemci) empati mekanizmasını harekete geçirir.

Travma terapilerinde hikâyenin yeniden anlatılması travmatik deneyimin anlamlandırılması ve kişisel kimliğin onarımı için zemin oluşturur. Filmde yaratığın anlatması, hem kendini tanımlama çabası hem de kurban–fail sınırlarının bulanıklaşması açısından önemliydi. Yaratık hem mağdur hem de tehlike potansiyeli taşıyan bir figürdü.

Yaratığın Victor’ın başucunanda olduğu sahne, terk edilme ve hesap sorma anıdır. Terk edilmiş çocuklar genellikle “neden ben?” sorusunu yöneltir; bu soru, hem kimlik hem de değer algısı üzerinde doğrudan yıkıcı etkiler bırakır. Yaratık yaratıcıdan hem duygusal sorumluluk talep eder hem de reddedilmenin yol açtığı öfkenin doğrudan yansıması görünür. Bu tür yüzleşmelerde öfke, yas ve utanç birbirine karışır — yaratık hem kendi acısını anlatmak ister hem de terk edilmenin hesabını sormak.

‘Seni Affediyorum’

Film, yaratığın toplumla ve yapıyla çatışmasını, kimliğini arayışını ve anlatıya dâhil olma çabasını merkezine koyuyor. Toplumun bize bakışı, davranışlarımızı şekillendirir; travma da yalnızca bireysel değil toplumsal bir üretimdir.

Filmin en kırıcı anı ise yaratığın Victor Frankenstein ile yüzleştiği sahnedir. O an yaratık terk edilmiş bir çocuk gibidir. “Beni neden yarattın? Neden beni sevmedin?” diye sorar. Bu sorular, psikolojik olarak anne-babasından ilgi görmeyen, yok sayılan, değersiz bırakılan bir çocuğun sızlanmasıdır. Frankenstein’ın cevabı yoktur. Çünkü yarattığı varlığa karşı sorumluluk almak yerine kaçmıştır. Onu yarattığı anda terk etmiştir. Bu davranış, narsisistik yapının tipik özelliğidir: eser başarısızsa değersizdir; bağ kurmak, sorumluluk almak ya da empati göstermek gerekmez.

Victor sıradan bir bilim insanı değil;
Egoda yaralanmış, idealize eden ve başarısızlığını kabul etmekte zorlanan bir figür izledim; büyüklenmecilik, kontrol arayışı gibi unsurlar vardı. Bu, yaratılanla kurulan ilişkiyi imkânsız kılar; çünkü bakım alıcı/kaynak ilişkisi yerine yaratıcıların “eserini” koruma/gizleme eğilimi söz konusudur. Bu psikodinamik sıkça gördüğümüz bir örnek: proje/başarı odaklı kişiler ilişkilerde ya ihmalkâr ya da nesneleştirici davranabilir.
Ondan utanırken, sevilmesini kabul edebilir mi?
Tabii ki hayır


Bu film, kimin canavar olduğunu sorgulattı.

Tek başına gözlerini açan bu varlık karşısında gördüğü ilk canlıya elini uzattı, dokunmak istedi, anlaşılmayı bekledi fakat karşılığında yalnızca dehşet ve dışlanma gördü. Bir bebek doğduğu anda nasıl temas isterse, yaratık da aynı ihtiyaçla uzandı; fakat temas yerine reddedilme ile karşılaştı. Bu sahne, psikolojideki “ilk bağlanma travması”nın sinematik karşılığıydı diyebilirim. Sevgi yerine korkuyla karşılaşan her varlık gibi, o da dünyayı tehdit dolu bir yer olarak kodladı.

Daha sonra laboratuvardan kaçmak zorunda kaldı. Bu kaçış bir saldırganlık değil, çok temel bir hayatta kalma refleksiydi. İlk önce güvenli bir alanda olmadığını anladı, daha sonra güvenilir bir ses için bağırdı, ancak kimse yoktu. Travma yaşayan bir insan da aynı şekilde kaçar, saklanır, uzaklaşır. Toplum ise davranışa bakarak onu tehlikeli sayar. Oysa davranışın altında farklı bir gerçek vardır: “Tehlikedeyim.”

Dış dünyaya çıktığında insanlar onu görünüşü nedeniyle korkunç buldu. Kimse konuşmasını, niyetini, acısını ve hatta ne olduğunu anlamaya çalışmadı. Onu yalnızca bir tehdit olarak gördüler. Bu, ötekileştirmenin en acı şekliydi. Farklı olduğu için nişan alınan, kovulan ve yok edilmesi gereken biri. Toplumun ona verdiği her tepki, onda yeni bir yara açacaktı. Böylece masum ve meraklı bir zihnin içine öfke birikmeye başladı. Film burada çok önemli bir psikolojik gerçekle yüzleştirdi: İnsan, sürekli reddedilir ve yalnız bırakılırsa, zamanla karanlığa yönelir.

Kör adam ise onun yüzünü görmez, bu nedenle korkmaz ya da yargılamaz. Yaratığa yemek verir, konuşur, dinler. Bu, yaratığın ilk kez sevildiği, kabul edildiği ve insan gibi davranıldığı andır. Onun öğrenmeye açık, duyarlı ve iyi yürekli bir tarafı olduğu görülür. Koşulsuz kabul edildikçe sakinleşir, şefkat gösterir, insanlaşır. Psikolojik açıdan bu sahne çok değerlidir çünkü travmanın panzehirinin sevgi ve güven olduğunu gösterir. Fakat bu umut kısa sürer. Travma tekrar eder. Travma tekrarlandığında, iyilik yerini umutsuzluğa, umutsuzluk da saldırganlığa bırakır.

‘Kurt insandan nefret etmiyor, sadece farklılar’

Film, sonunda bize şu gerçeği gösterir: Yaratığın canavarlaşması, doğasının sonucu değil, insanların ona öğrettiği bir davranıştır. Defalarca dışlanan, aşağılanan, saldırıya uğrayan ve sevilmeyen bir ruh, zamanla kabuk bağlar. Kabuk sertleştikçe içindeki yaralılık karanlığa dönüşür. Bu yüzden Frankenstein bir korku hikâyesi değil, bir toplumsal ayna gibidir. Bizden farklı olana gösterdiğimiz nefretin, onu nasıl dönüştürdüğünün hikâyesidir. Sevgi verilmediğinde insan kırılır; ama sürekli kırılan insan sonunda kırmaya başlar.

“Bizden değilsen, bizden uzak dur.”
“Anlamaya çalışmaya vaktim yok; korkuyorum.”
“Farklıysan tehlikelisin.”

Filmin en çarpıcı mesajı bence şuydu: Canavar, gördüğümüz yüz değildir. Canavar, sevgisizliğin, ihmalin, korkunun ve önyargının sonucudur. Frankenstein’ın yaratığı bir canavar değildi; ama herkes ona bir canavar gözüyle baktı. Zamanla o da kendine gösterilen şey olmaya başladı. Çünkü insan nasıl muamele görüyorsa, eninde sonunda ona dönüşür.

“Frankenstein”, aslında çok basit bir gerçeği hatırlatır: Bir insanı canavar yapan doğası değil; gördüğü muameledir. Sevgi iyileştirir, ihmal yaralar, dışlanma saldırganlaştırır. Canavarı öldürmek kolaydır. Zor olan, önce onu nasıl yarattığımızla yüzleşmektir.

Kimse doğuştan kötü değildir. Sevgi verilmeyen ruh gölgelenir. Farklı olan dışlandığında, önce yalnızlaşır… sonra saldırır.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

‘SAÇLARIM DÖKÜLÜYOR’

Saç dökülmesi bazen tıbbi bir tedavinin sonucu bazen ise erkeklerde yaşla birlikte gelen bir problem…
Çok sık duyuyorum ki görünümünüzü etkilediği için özsaygınızı ve günlük işlevselliğinizi etkileyebiliyor.

Neden dökülüyor olabilir?

  • Androgenetik alopesi (erkek/ kadın tipi saç dökülmesi): Genetik, hormonel (dihidrotestosteron gibi) etkenler ve yaşa bağlı değişiklikler. Sosyal olarak en sık görülen tiplerden biridir. (PMC)
  • Telogen effluvium (TE): Fiziksel veya duygusal stres, ateşleyici hastalık, doğum, cerrahi, ani kilo kaybı, bazı ilaçlar sonucu çok sayıda saçın aynı anda dinlenme (telogen) fazına geçmesiyle ortaya çıkar. Tipik olarak stres ediminden 2–4 ay sonra artan dökülme görülür. (PMC)
  • Alopecia areata: Bağışıklık sistemine bağlı, yuvarlak kellik bölgesi şeklinde dökülmeler; psikolojik yükü yüksek olabilir. (PMC)
  • Diğer nedenler: traksiyon (sıkı örme/ saç çekme), beslenme eksiklikleri (demir, B12, çinko), tiroid hastalıkları, bazı ilaçlar ve trikotillomani (saç yolma davranışı — daha çok psikiyatrik/psikolojik müdahale gerektirir).

Saç dökülmesi psikolojik olarak etkiler!

  • Benlik-imajı ve özgüven: Saç birçok kültürde kimliğin parçasıdır; kaybı benlik değerinde azalma, utanç ve sosyal çekilme ile ilişkilendirilebilir. Androgenetik alopesinin yaşam kalitesi üzerinde olumsuz etkileri literatürde de raporlanmıştır. (PMC)
  • Kaygı ve depresyon: Özellikle alopecia areata ve yaygın saç dökülmelerinde kaygı/depresyon prevalansı artar; meta-analizler ve derlemeler anksiyete-depresyon oranlarında yükselme olduğunu gösteriyor. (Frontiers)
  • Sosyal geri çekilme ve işlevsellik kaybı: Görünüm kaygısı nedeniyle sosyal etkinliklerden kaçınma, iş/ilişki sorunları ve medyada kendini daha az gösterme eğilimi görülebiliyor. (PMC)
  • Kısır döngü — stres → dökülme → daha çok stres: Stres hormonları ve saç büyüme döngüsü etkileşimi nedeniyle psikolojik sıkıntı hem tetikleyici hem sonuç olabilir; bu da kişinin kaygısını artırır. (JDDonline)

Biyolojik mekanizmalar

  • Saç büyüme döngüsü (anagen = büyüme, katagen = ara, telogen = dinlenme). Çok sayıda saçın anagen fazından telogen fazına geçmesi sonucu dökülme artar (telogen effluvium). (PMC)
  • Hormonlar ve inflamasyon: Androgenler (DHT) folikül duyarlılığını değiştirir; otoimmün süreçler alopecia areatada foliküllere saldırır. Kronik stresin yol açtığı hormonal değişiklikler (kortizol vb.) ve immün yanıt değişimleri saç foliküllerini etkileyebilir. (JDDonline)

Klinik değerlendirme: seanslarda neye dikkat ediyorum?

  • Başvuruda öykünüzü anlamaya çalışırım (ne zaman başladı, hız, tetikleyici yaşam olayları, aile öyküsü, kullanılan ilaçlar, diyet, doğum/ameliyat geçmişi).
  • Saç dökülmesinin sizdeki psikolojik etkisini anlamaya çalışırım: kaygı, depresyon, özgüven, beden memnuniyeti, işlevsellik, sosyal kaçınma.
  • Trikotillomani (saç yolma) düşünülürse; dürtü kontrolü, tetikleyiciler ve davranış değerlendirilir.
  • İşbirliğine başvurabilirim
    Sıklıkla dermatoloji/çeşitli tıbbi test (tiroid, demir/ferritin, B12, folat) yönlendirmesi yapmaktayım; böylece tıbbi nedenler ekarte edilir veya tedaviye alınır.

Psikoterapi

  • Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT/CBT): Görünümle ilgili olumsuz otomatik düşünceler, kaçınma davranışları ve güveni sarsan inançlar üzerinde çalışılır. Davranışsal deneyler, bilişsel yeniden yapılandırma, maruz kalma (sosyal kaygıda) ve beden imajı odaklı müdahaleler sık kullanılır. Sistematik derlemeler psikoterapinin yaşam kalitesini ve bazı semptomları iyileştirdiğini gösteriyor. (PMC)
  • Acceptance and Commitment Therapy (ACT) ve kabul temelli yaklaşımlar: Kontrol edilemeyen durumlarla (ör. saç dökülmesi) yaşarken değerlerle uyumlu eylemler sürdürmeyi ve acı ile birlikte yaşamayı öğretir. Özellikle kronik görünüm kaygısı ve devam eden belirsizlik durumlarında faydalı olabilir. Bazı kontrollü çalışmalar ve klinik raporlar destek verir. (ScienceDirect)
  • Eğer anksiyete veya depresyon eşlik ediyorsa, standart CBT, davranışsal aktivasyon, gerektiğinde psikiyatri ile işbirliği (ilaç gibi) değerlendirilir. Dermatolojik ve psikiyatrik eşgüdüm çoğu durumda önerilir. (PMC)

Okuyucuya öneriler — bireysel düzeyde ne yapabilirsiniz?

  • Doktora/dermatologa görünün; temel kan testleri ve doğru tanı için. Tıbbi nedenler ekarte edilmeden yalnızca psikolojik açıklama yapmak yanıltıcı olabilir.

    Ani ve yaygın dökülme, kaş/kirpik kaybı, deri lezyonları, ateş, genel hastalık bulguları varsa acilen tıbbi değerlendirme gerekir. Şiddetli depresyon, intihar düşünceleri, işlevsellikte belirgin düşüş varsa psikiyatri düşünülmelidir.
  • Kaygınız artıyorsa bir klinik psikologdan randevu alın — özellikle günlük işlevinizi etkiliyorsa (iş, ilişki, sosyal yaşantı).
  • Günlük uygulamalar: düzenli uyku, hafif-moderat egzersiz, nefes/gevşeme egzersizleri; görünümle ilgili otomatik olumsuz düşünceler yazılıp sorgulansın (CBT tekniği).
  • Geçici çözümler: Peruk, eşarp, şapka, saç kesimi/renk değişikliği özgüveni kısa sürede yükseltebilir. Ancak kalıcı ve sağlıklı sonuç alamayız.

Gerçekçi Beklentiler

Saç dökülmesi türüne göre prognoz değişir: Telogen effluvium genellikle geriye dönüşümlüdür; androgenetik alopesi kronik ve ilerleyici olabilir ama dermatolojik tedavilerle seyir yavaşlatılabilir; alopecia areata değişken bir seyir gösterir (bazı vakalar spontan remisyon gösterir, bazıları kronikleşebilir). Psikolojik müdahaleler, saçın yeniden çıkıp çıkmamasından bağımsız olarak yaşam kalitesini ve işlevselliği anlamlı şekilde iyileştirebilir. Bu yüzden hem tıbbi hem psikolojik açıdan eşgüdümlü yaklaşım en etkili yoldur. (PMC)


Kaynaklar

  • Asghar F, et al. Telogen Effluvium: A Review of the Literature. (2020). (PMC)
  • Aukerman EL, et al. The psychological consequences of androgenetic alopecia: a systematic review. (2022/2023). (PMC)
  • Marahatta S, et al. Psychological Impact of Alopecia Areata. (2020). (PMC)
  • Maloh J, et al. Systematic review of psychological interventions for hair loss. (2023). (PMC)












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİZDEN Mİ?

“Bizden Misin?”
Aidiyet, Dışlanma ve Türkiye’nin Gündeminden Yansımalar

Son günlerde Türkiye’nin gündeminde sıkça yer alan “Bizden misin?” sorusu, göründüğünden çok daha derin psikolojik ve sosyolojik katmanlara sahip. Bu soru, bir yandan aidiyet ihtiyacını yansıtırken, diğer yandan “öteki” kavramını besleyerek toplumsal bölünmeleri derinleştirebiliyor.

Aidiyet İhtiyacı: İnsanın Temel Psikolojik Dürtüsü

İnsan, doğası gereği bir gruba ait olma ihtiyacı duyar. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde de belirtildiği gibi, aidiyet hissi, güvenlik ve sevgi ihtiyacının ardından gelen temel bir motivasyon kaynağıdır.

  • “Bizden misin?” sorusu, kişinin “güvenilir bir üye” olup olmadığını sorgular.
  • Kabul görme arzusu, bireyi grubun normlarına uymaya iter.
  • Reddedilme korkusu, anksiyete ve sosyal izolasyona yol açabilir.

Türkiye gibi kolektivist kültürlerde aidiyet duygusu daha baskındır. Bu nedenle, “biz” ve “onlar” ayrımı daha keskin yaşanır.


Ötekileştirme ve Dışlanma Psikolojisi

“Bizden değilsen, ötekisin” algısı, toplumsal kutuplaşmayı besler. Psikolojide bu durum, “Sosyal Kimlik Teorisi” (Tajfel & Turner) ile açıklanır:

  • İnsanlar, kendilerini bir gruba ait hissederek benlik saygılarını artırır.
  • Diğer grupları küçümseyerek kendi grubunu yüceltme eğilimi vardır.
  • Dışlanan bireyler, depresyon, öfke veya aşırı uyum çabası gösterebilir.

Türkiye’de siyasi, etnik veya dini aidiyetler üzerinden sıkça sorulan bu soru, “öteki” olarak etiketlenen kesimlerde psikolojik yıpranmaya yol açıyor.


Sosyal Medya ve “Bizden Misin?” Sorgulamasının Yaygınlaşması

Sosyal medya, bu tür aidiyet sorgulamalarını daha görünür kılıyor:

  • Eko odaları (filter bubbles), insanları sadece kendi gruplarıyla etkileşime sokarak kutuplaşmayı artırıyor.
  • Linç kültürü, “bizden olmayanı” cezalandırma eğilimini tetikliyor.
  • Takipçi/beğeni baskısı, kişileri “kabul görmek için” yapay kimlikler oluşturmaya itebiliyor.

“Bizden Misin?” Sorusuna Verilen Tepkiler ve Psikolojik Sonuçlar

  • Kabul Edilenler: Güven ve onay hisseder, grup normlarına daha sıkı bağlanır.
  • Reddedilenler: Yalnızlık, öfke veya kendini kanıtlama çabasına girer.
  • İkilemde Kalanlar: Kimlik karmaşası (identity confusion) yaşayabilir.

“Biz” Kimiz?

“Bizden misin?” sorusu, aslında “biz”in kim olduğunu da sorgulatıyor. Türkiye gibi çok kimlikli toplumlarda, bu sorunun yanıtı ötekileştirmeden, kucaklayıcı bir dilde aranmalı.

Unutmamak gerekir ki, gerçek aidiyet, kişinin kendisi olarak kabul edilmesiyle mümkündür.

“Bölünmüş bir toplum değil, çeşitliliğiyle güçlenen bir ‘biz’ yaratabiliriz.”








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İŞE ALIM / DOKTORA MÜLAKAT SÜRECİM ADİL YÖNETİLDİ Mİ?

Bir Klinik Psikoloğun Gözünden Önyargılar, Seçim Süreçleri

Profesyonel hayatta kritik dönemeçlerden biri işe alım / doktora&yüksek lisans mülakatlarıdır. Başvuran kişiler bu süreci yalnızca bir değerlendirme değil, aynı zamanda kişisel değerlerinin ve emeğinin görülüp görülmediğinin sınandığı bir alan olarak deneyimlerler. Peki, bu süreçler gerçekten adil mi yürütülüyor?


Seçim Süreçlerinde Önyargıların Rolü

Araştırmalar, insan zihninin karar verme süreçlerinde bilişsel önyargıların (cognitive biases) kaçınılmaz olduğunu ortaya koyuyor (Kahneman, 2011). İşe alım ve mülakat süreçleri de bundan bağımsız değil.

  • Benzerlik önyargısı (similar-to-me bias): Mülakat yapan kişi, kendisine benzer özellikler taşıyan adayları daha olumlu değerlendirebiliyor.
  • Halo etkisi: CV’de veya görüşmede öne çıkan tek bir güçlü özellik, tüm değerlendirmeyi olumluya kaydırabiliyor.
  • Önyargılı beklenti: Adayın mezun olduğu üniversite, önceki kurumlar veya hatta görünümü, performans değerlendirmesini farkında olmadan şekillendirebiliyor.

Bu önyargılar, özellikle yüksek rekabetli doktora programlarına girişte ya da iş görüşmelerinde, adayların eşit şartlarda değerlendirilmesini engelleyebiliyor.


CV Değerlendirme Süreci Nasıl Olmalı?

Endüstri ve örgüt psikolojisi alanında yapılan çalışmalar, CV değerlendirme yöntemlerinin aday seçimini ciddi biçimde etkilediğini ortaya koyuyor (Highhouse, 2008).

Geleneksel yaklaşım: CV’ler çoğu zaman kişisel bilgiler (isim, yaş, cinsiyet, fotoğraf) içeriyor. Bu da ayrımcılığa kapı aralıyor.

  • Anonimleştirilmiş CV kullanımı: Adayın kimliği (cinsiyet/yaş vb.) yerine yalnızca nitelikleri değerlendirilmeli.
  • Yapılandırılmış mülakatlar: Önceden belirlenmiş standart sorular, tüm adaylara eşit şekilde sorulmalı (Campion et al., 1997).
  • Davranışsal değerlendirme: Adayların geçmiş deneyimlerinden örnekler vermeleri istenmeli; “Sen kimsin?” yerine “Bu durumda nasıl davrandın?” soruları sorulmalı.

Böylece sübjektif izlenimlerden çok, somut yetkinlikler ön plana çıkar.


Adil Dünya İnancı ve Başvuru Sürecinde Psikolojik Sağlık

Adil dünya inancı (Lerner, 1980), insanların “herkes hak ettiğini alır” düşüncesine olan ihtiyacını ifade eder. Başvuru süreçlerinde reddedilen adaylar, bu inançları sarsıldığında hayal kırıklığı, öfke ve değersizlik duygusu yaşayabilirler.

Bu inancı nasıl sağlıklı bir zeminde koruyabiliriz?

  1. Kişisel kontrol alanına odaklanmak: Geliştirilebilir becerilere yatırım yapmak, geri bildirimi öğrenme fırsatı olarak görmek.
  2. Şeffaf süreç talebi: Kurumlardan yapılandırılmış, standart ve geri bildirim veren değerlendirme yöntemleri istemek.
  3. Topluluk desteği: Benzer deneyimler yaşayanlarla paylaşım, adalet algısının bireysel değil kolektif bir mesele olduğunu hatırlatır.

İşe alım ve doktora mülakat süreçlerinde önyargılar kaçınılmazdır, ancak bilimsel yöntemler bu önyargıları azaltmaya yardımcı olabilir. Adayların ise adil dünya inançlarını koruyabilmeleri için hem gerçekçi farkındalık hem de psikolojik esneklik geliştirmeleri önemlidir.

Adalet yalnızca bir “sonuç” değil, aynı zamanda bir “süreç” meselesidir. Ve sürecin iyileştirilmesi, hepimizin sorumluluğudur.


HR İşe Alım Yaparken Nelere Dikkat Etmeli?

Örgütsel Psikoloji Perspektifinden

1. İş Analizi

Bir işe alım süreci iş analizi yapılmadan başlatıldığında, aslında ölçütü belli olmayan bir değerlendirme yapılır.

  • Görev temelli analiz: İşin görevleri, sorumlulukları, çıktı beklentileri belirlenir.
  • Yetkinlik temelli analiz: İşin gerektirdiği bilgi, beceri, yetenek ve diğer özellikler (KSAO: Knowledge, Skills, Abilities, Other characteristics) tanımlanır.

İyi bir iş analizi, hangi adayın “en uygun” olduğunu anlamak için nesnel bir zemin sağlar.

2. Yapılandırılmış Mülakatlar

Araştırmalar, yapılandırılmamış mülakatların önyargıya en açık seçim yöntemi olduğunu gösteriyor (Schmidt & Hunter, 1998).

  • Tüm adaylara aynı sorular sorulmalı.
  • Sorular, iş analizi ile belirlenmiş yetkinliklere dayanmalı.
  • Davranışsal sorular: “Bana bir örnek verin…”
  • Durumsal sorular: “Şöyle bir durumda ne yapardınız?”

Böylece, karar “benim izlenimim” yerine kanıta dayalı değerlendirmeye yaklaşır.

3. Seçim Araçlarının Geçerlilik ve Güvenirliği

Örgütsel psikoloji, seçim araçlarının bilimsel ölçütler üzerinden değerlendirilmesini öğretir:

  • Geçerlilik (validity): Ölçüt, gerçekten iş başarısını öngörüyor mu? (ör. bilişsel yetenek testleri yüksek geçerliliğe sahiptir).
  • Güvenirlik (reliability): Aynı ölçüm tekrarlandığında tutarlı sonuç veriyor mu?

📊 Meta-analiz bulgusu (Schmidt & Hunter, 1998):

  • Genel mental yetenek testleri → %65 oranında iş performansını öngörür.
  • Yapılandırılmış mülakatlar → ek güçlü öngörü sağlar.
  • Referans kontrolleri ve kişilik testleri → daha sınırlı ama tamamlayıcıdır.

4. Adalet ve Aday Deneyimi (Candidate Experience)

Psikolojik olarak, işe alım yalnızca “doğru kişiyi bulmak” değil, aynı zamanda adayın kurumu nasıl deneyimlediğiyle de ilgilidir.

  • Dağıtımsal adalet: Kararlar ne kadar adil dağıtıldı?
  • Prosedürel adalet: Karar süreci şeffaf ve standart mıydı?
  • Etkileşimsel adalet: Adaya saygılı, açık ve zamanında geri bildirim verildi mi?

Gilliland’ın (1993) organizational justice model of hiring çalışması, adil süreçlerin işveren markasına ve aday bağlılığına doğrudan katkı sağladığını gösterir.

5. Çeşitlilik ve Kapsayıcılık

Modern İK yaklaşımı, yalnızca “en iyi adayı” değil, aynı zamanda örgütsel çeşitliliği artıracak adayı da göz önünde bulundurur.

  • Bilinçsiz önyargı eğitimi: HR profesyonelleri kendi bilişsel önyargılarının farkında olmalı.
  • Anonim başvuru uygulamaları: Cinsiyet, yaş, fotoğraf gibi bilgilerin ilk aşamada kaldırılması.
  • Çeşitli değerlendirme panelleri: Tek bir değerlendirici yerine farklı perspektiflerden uzmanların yer aldığı jüri.

6. Adaya Değer Vermek: İnsan Odaklı HR

HR’nin görevi sadece kurumun ihtiyacını karşılamak değil, aynı zamanda adayların psikolojik ihtiyaçlarını gözetmektir.

  • Şeffaf iletişim: Sürecin aşamaları, beklenen zaman çizelgesi açıkça belirtilmeli.
  • Zamanında geri bildirim: Olumsuz sonuç bile geciktirilmeden, saygılı bir şekilde iletilmeli.
  • Psikolojik sözleşme: İlk etkileşimden itibaren aday, kurumla “görünmez bir sözleşme” yapar. Bu sözleşme ihlal edilirse, bağlılık azalır (Rousseau, 1995).

7. Stratejik Perspektif: İşe Alım Bir “Yatırım”dır

Örgütsel psikolojide öğretilen en kritik şeylerden biri:

İşe alım yalnızca insan kaynağı doldurmak değil, stratejik bir yatırım kararıdır.

Kötü işe alım → yüksek maliyet, düşük motivasyon, yüksek devir oranı.
Doğru işe alım → uzun vadede örgüt performansına ölçülebilir katkı.


Bir HR uzmanı işe alım yaparken şu soruları kendine sormalı:

  • Bu sürecin bilimsel temeli (iş analizi, geçerlilik, güvenirlik) var mı?
  • Kararlar önyargıdan arındırılmış ve şeffaf mı?
  • Aday sürecin sonunda “adil muamele gördüm” diyebilir mi?
  • Kurum, bu süreçle yalnızca bir çalışan değil, aynı zamanda bir kültür elçisi kazanıyor mu?



  • Brannick, M. T., Levine, E. L., & Morgeson, F. P. (2007). Job and Work Analysis.
  • Schmidt, F. L., & Hunter, J. E. (1998). The validity and utility of selection methods in personnel psychology. Psychological Bulletin, 124(2), 262–274.
  • Gilliland, S. W. (1993). The perceived fairness of selection systems: An organizational justice perspective. Academy of Management Review, 18(4), 694–734.
  • Rousseau, D. M. (1995). Psychological Contracts in Organizations.
  • Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow.
  • Campion, M. A., Palmer, D. K., & Campion, J. E. (1997). A review of structure in the selection interview. Personnel Psychology, 50(3), 655–702.
  • Highhouse, S. (2008). Stubborn reliance on intuition and subjectivity in employee selection. Industrial and Organizational Psychology, 1(3), 333–342.
  • Lerner, M. J. (1980). The belief in a just world: A fundamental delusion.












    Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
    ©psikologecemsercan

TELAFİ ETME ŞEMASI BİZE NE SÖYLER?


Telafi Etme Şeması Nedir?

Şema terapi kuramında, telafi etme (overcompensation) bir bireyin erken dönemlerde oluşmuş ve rahatsızlık veren uyumsuz şemaya karşı geliştirdiği başa çıkma stilidir. Kişi, örneğin “ben değersizim” gibi bir inanca sahipse, bu inancı örtbas etmek için aşırı başarı, kontrol, mükemmeliyetçilik veya başkalarını eleştirme gibi davranışlarla yanıt verebilir (Young, Klosko & Weishaar, 2013).

Şema terapide üç temel başa çıkma stili vardır:

  1. Teslim Olmak (Surrender): Şemayı kabul etmek ve onun doğrultusunda hareket etmek.
  2. Kaçınmak (Avoidance): Şemayı tetikleyen durum ve duygulardan uzak durmak.
  3. Aşırı Telafi Etmek (Overcompensation): Şemanın tam tersini abartılı biçimde ortaya koymak (Narpsikoloji, 2025).

Telafi etme şeması, kişinin şemayı bastırmak ve “değerli, güçlü, kusursuz” görünmek için geliştirdiği davranışları kapsar.


Telafi Etme Şemasını Besleyen Etkenler

Telafi davranışları tek başına ortaya çıkmaz; bir dizi faktör tarafından beslenir:

Erken Çocukluk Deneyimleri

  • Eleştirel veya yetersiz ebeveyn tutumları, çocuğun kendini değersiz hissetmesine yol açar.
  • Terk edilme veya reddedilme deneyimleri, bireyi aşırı kontrol ve başarı arayışına iter (Bach & Bernstein, 2019).

Aile ve Sosyal Çevre Dinamikleri

  • Ailede başarıya aşırı vurgu yapılması veya duyguların bastırılması, telafi davranışını pekiştirir.
  • Sosyal karşılaştırma ve onay arayışı, kişi için “her zaman daha iyi görünmeliyim” baskısını artırır (Bay Area CBT Center, 2024).

Kültürel ve Toplumsal Faktörler

  • Mükemmeliyetçiliği yücelten kültürel normlar, telafi etme davranışını normalleştirir ve sürdürür.
  • Özellikle performans temelli değer sistemleri, şemanın daha fazla güçlenmesine katkı sağlar.

Bilişsel ve Duygusal Döngüler

  • Olumsuz iç konuşmalar: “Yeterince iyi değilim, daha fazlasını yapmalıyım.”
  • Duygusal açlık ve reddedilme korkusu, sürekli telafi ihtiyacını tetikler (Narpsikoloji, 2025).

Telafi Etme Şemasının Psikolojik Sonuçları

Telafi davranışları genellikle yüzeyde başarı veya güç olarak görünür; ancak:

  • İlişkilerde gerilim yaratır: kişi, başkalarına karşı aşırı kontrolcü veya eleştirel olabilir.
  • Duygusal tükenmişlik ortaya çıkar: sürekli “kusursuz olma” çabası, enerji tüketir.
  • Şemanın pekişmesi: ne kadar telafi ederse etsin, kişi değersizlik veya reddedilme duygusunu doğrulamaya devam eder

Örnek:

  • Kusurluluk şeması: Eleştirel ve mükemmeliyetçi davranışlarla kendini “kusursuz” göstermeye çalışır.
  • Terk edilme şeması: Aşırı bağlı veya kontrolcü ilişkiler, reddedilme korkusunu telafi etmeye yöneliktir.
  • Başarısızlık şeması: Minimal bir başarı için bile aşırı çaba gösterir; bu, başarısızlık korkusunu gizleme stratejisidir.

Klinik Perspektif
Telafi Etme Şemasıyla Çalışmak

1. Şemayı Tanımak

2. Duyguları ve İhtiyaçları Keşfetmek

“Niçin böyle davranıyorum?” sorusu, şemanın kökenine ulaşmayı sağlar.

3. Sağlıklı Telafi Alternatifleri Geliştirmek

Sınırlı yeniden ebeveynlik (limited reparenting) ile güvenli bir ilişki deneyimi sunulur.
Sağlıklı yetişkin modları güçlendirilir (ISST).

4. Bilişsel ve Deneyimsel Teknikler

Görselleştirme (imagery rescripting) ve sandalyelerle yapılan çalışmalar (chair work) ile duygusal deneyim yeniden yapılandırılır.


Telafi etme şeması, genellikle bireyin “değersizim” veya “terk edileceğim” gibi eski yaralarını gizleme çabasıdır.
Bu davranışlar yüzeyde başarı veya kontrol gibi görünse de, ilişkilerde kopukluk ve duygusal tükenme yaratır.








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BUGÜN BİR MARKA KURACAK OLSAM NE ÖNERİRSİN?

Uzman klinik psikolog olarak bireylerin karar alma süreçlerini, algılarını ve duygularını yakından gözlemliyorum. Ancak reklamcılık alanında ilerlemeyi düşündüğüm zamanlardan biliyorum ki, bu süreçlerin yalnızca terapi odasında değil pazarlama ve marka yönetiminde de kritik rol oynadığını görüyoruz. Çünkü bir marka kurmak, aslında insanların zihninde ve duygularında sağlam bir yer edinme çabasıdır.

Peki bugün bir marka kuracak olsam, psikolojinin pazarlamaya bakışı ve araştırmalar ışığında hangi adımları atardım?


İnsan Zihninde Doğru Kapıları Açmak: Category Entry Points

Araştırmalar gösteriyor ki tüketiciler bir markayı hatırlarken belirli “durumlar” üzerinden tetikleniyor: örneğin “yorgunken enerji almak”“arkadaşlarla buluşmak”“özel gün hediyesi almak”. Bunlara Kategori Giriş Noktaları (Category Entry Points) deniyor.

➡️ İlk işim, markamı hangi durumlarda hatırlatmak istediğimi tanımlamak olurdu. Çünkü hatırlanmadığınız yerde, tercih edilmeniz mümkün değil.


Konumlandırmayı Psikolojik Bir Piramitle İnşa Etmek

Keller’ın geliştirdiği Customer-Based Brand Equity (CBBE) modeli, markaların zihinlerde nasıl yer ettiğini anlatan bir piramittir:

  • Salience (farkındalık): Tüketici sizi ne kadar kolay hatırlıyor?
  • Performance / Imagery: Ürün işlevi ve yarattığı imge.
  • Judgments / Feelings: İnsanların verdiği değer yargıları ve hisleri.
  • Resonance: En tepede, aidiyet ve bağlılık.

    ➡️ Marka stratejimi bu piramit üzerinden kurar, her adımda psikolojik ihtiyaçları karşılamayı hedeflerdim.

Ayırt Edici Kodlar: Beynin Hızlı Yolları

İnsan zihni karmaşık bilgileri hızla ayırt etmek için görsel ve işitsel ipuçlarını kullanır. Logonun rengi, ambalajın formu, hatta markanın çıkardığı ses bile bu kodlara dahildir. Henderson & Cote’un araştırmaları, basit, anlamlı ve ayırt edici logoların daha kolay hatırlandığını gösteriyor.

➡️ Bu nedenle markamın “ayırt edici kodlarını” tasarlayıp, bunları düzenli olarak ölçerdim.


Görünürlüğün Denge Noktası: Mere Exposure Etkisi

Zajonc’un (1968) bulgularına göre, insanlar sık gördükleri uyaranlara karşı daha olumlu bir tutum geliştiriyor. Bu, markaların görünürlüğünü artırmak için güçlü bir psikolojik mekanizma.
Ama aşırısı zararlı: Klinik pratikte de biliyoruz ki fazla uyaran kaygıyı artırır ve kaçınma yaratır.

➡️ İletişim stratejisini “nazik tekrar” üzerine kurmak, tüketicide güven ve yakınlık yaratır.


Kısa ve Uzun Vadeyi Dengelemek

IPA araştırmalarına göre başarılı markalar bütçelerini yaklaşık %60 marka inşası / %40 kısa vadeli satış aktivasyonu şeklinde ayırıyor. Yani sadece kampanya değil, uzun vadeli kimlik inşası da şart.

➡️ Ben de marka kursam, duygusal bağ kuran hikâyeler ile kısa vadeli promosyonları dengelerim.


Dağıtımın Psikolojisi: Double Jeopardy Yasası

Araştırmalar, küçük markaların hem daha az müşteriye sahip olduğunu hem de sadakat oranlarının daha düşük olduğunu gösteriyor. Yani sadakat inşa etmek için önce daha çok insana ulaşmak gerekiyor.

➡️ Stratejimin önemli bir kısmını markamı mümkün olan her yerde ulaşılabilir kılmaya ayırırdım.


Fiyatlandırma ve Algı: Prospect Theory

Kahneman ve Tversky’nin Beklenti Teorisi, insanların kazançlardan çok kayıplara duyarlı olduklarını ortaya koyuyor.

➡️ Bu yüzden fiyat stratejimi yalnızca rakamsal değil, psikolojik çerçevelemelerle kurgulardım: “Ücretsiz iade”“memnuniyet garantisi” gibi mesajlarla kayıp hissini azaltmak, tüketicide güven oluşturur.


Markanın Değerleri: Otantiklik mi, Jest mi?

Günümüzde markaların toplumsal bir amaçla sahneye çıktığını görüyoruz. Ancak literatür, yalnızca “moda olduğu için” yapılan aktivizmin güven kaybettirdiğini; otantik, içsel değerlerle uyumlu amaçların ise güveni ve bağlılığı artırdığını gösteriyor.

➡️ Kendi markamda öncelikle iç uyumu sağlamak (ürün, tedarik, insan kaynakları) ve ardından dışarıya anlamlı bir hikâye sunmak isterdim.


Ölçüm ve Öğrenme Döngüsü

Bir markanın sağlığını yalnızca satışlarla ölçmek eksik olur. Klinik psikolojide de değişimi çok boyutlu ele alırız. Marka yönetiminde de benzer:

  • Aylık: Kısa vadeli satış ve dönüşüm
  • Çeyreklik: Hatırlanma, ayırt edici kodların tanınırlığı
  • Yıllık: Penetrasyon, uzun vadeli marka gücü

    ➡️ Bu döngü, markanın hem “şimdi” hem de “gelecek” için güçlü kalmasını sağlar.

Bir marka kurmak, yalnızca iş planı değil, aynı zamanda psikolojik bir yolculuktur. İnsan zihninin işleyişini anlamadan yapılan her hamle, eksik kalmaya mahkûmdur. Eğer bugün kendi markamı kursam:

  • Doğru durumlarda hatırlanmayı,
  • Ayırt edici kodlarla zihinde yer etmeyi,
  • Nazik tekrarlarla güven oluşturmayı,
  • Değerlerimi otantik bir şekilde yansıtmayı
    önceliklerdim.

Çünkü görünürlük aynı zamanda insanın ruhuna da dokunabildiğinde kalıcı olur.

Marka görünürlülüğüne dair yazımı okumak için tıklayınız



Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MARKA GÖRÜNÜRLÜĞÜ

Günümüzde markaların yalnızca kaliteli ürün ya da hizmet sunmaları yeterli değil; aynı zamanda insan zihninde nasıl bir yer edindikleri de büyük önem taşıyor. Bu noktada görünürlük kavramı devreye giriyor. Görünürlük, yalnızca reklamlarla sağlanan bir farkındalık değildir; markanın bireyin duygu, düşünce ve davranış dünyasında bıraktığı izdir.

Görünürlük Neden Bu Kadar Önemli?

Psikolojik açıdan, insanlar seçimlerini rasyonel nedenlerden çok duygusal bağlara dayanarak yaparlar. “Tanıdık gelen” markalar güven duygusu uyandırır. Beynimiz, daha önce karşılaştığı uyaranlara yönelik olumlu bir eğilim gösterir; buna mere exposure effect (alışıldık etki) denir. Yani bir markayı ne kadar sık görürsek, ona dair olumlu bir yaklaşım geliştirme ihtimalimiz o kadar artar.

Duygusal Bağ ve Anlam Arayışı

Markalar yalnızca bir logodan ibaret değildir. Onlar, insanlar için bir anlam taşıyıcı haline gelir. Örneğin, bir spor markası kişiye “özgüven ve güç” hissi verirken, bir kahve markası “aidiyet ve sosyallik” duygularını tetikleyebilir. Klinik psikoloji perspektifinden baktığımızda bu, kimliğin bir uzantısı olarak görülebilir. İnsanlar, markaları kullanarak kendi benliklerini ifade ederler.

Görünürlüğün Sağlıklı Sınırları

Her şeyde olduğu gibi görünürlükte de bir denge gerekir. Fazla görünür olmak, tüketicide “baskı” hissi yaratabilir. Klinik pratikte sıkça gördüğümüz bir olgu vardır: Aşırı uyarana maruz kalmak, bireyde kaygıyı artırır ve kaçınma davranışına yol açar. Dolayısıyla markalar, görünürlük stratejilerini nazik, samimi ve insan odaklı bir şekilde kurgulamalıdır.

Psikolojik Olarak Güçlü Bir Görünürlük İçin Öneriler

  • Tutarlılık: İnsan zihni tutarlılığı sever. Logo, renk, söylem ve değerlerde bütünlük güven yaratır.
  • Samimiyet: Yapmacıklı değil, gerçek duygulara hitap eden içerikler tüketiciyi daha çok bağlar.
  • Aidiyet Alanı Yaratmak: İnsan sosyal bir varlıktır; topluluk hissi veren markalar daha kolay görünür olur.
  • Değer Odaklı Yaklaşım: Sadece ürün değil, bir değer (örneğin sürdürülebilirlik, eşitlik, ruh sağlığına katkı) sunmak markanın görünürlüğünü kalıcı kılar.

Markaların görünürlüğü yalnızca pazarlama stratejisi değil, aynı zamanda bir psikolojik süreçtir. İnsan zihninde olumlu, güven veren ve anlamlı bir yer edinen markalar uzun vadede daha güçlü bağlar kurar. Görünür olmak, aslında “insana dokunmak” demektir.


Marka görünürlüğü, yalnızca reklamların sayıca fazla olması değil, bireyin zihninde kalıcı bir iz bırakabilmektir. Bir uzman klinik psikolog gözüyle bakıldığında, görünürlük pazarlamanın “dışsal” stratejileri ile insan zihninin “içsel” işleyişini buluşturan bir köprüdür.

Mere Exposure Effect (Alışıldık Etki) ve Tanıdıklık

Psikoloji literatüründe Zajonc’un (1968) çalışmaları, insanların yalnızca sık gördükleri uyaranlara karşı daha olumlu tutum geliştirdiğini göstermiştir. Bir markanın sürekli karşımıza çıkması —örneğin billboard’larda, sosyal medyada, sokaklarda— tüketicinin ona karşı güven duymasını kolaylaştırır.

Bu nedenle global markalar logolarını yalnızca ürün paketlerinde değil, sponsorluklardan sosyal sorumluluk projelerine kadar çok farklı alanlarda görünür kılar.

Halo Etkisi (Işık Halesi Etkisi)

Bir markanın tek bir özelliği olumlu algılandığında (örneğin çevre dostu oluşu), tüketici bu olumlu algıyı diğer alanlara da yayar. Nisbett ve Wilson’ın (1977) çalışmaları bu bilişsel yanlılığı açıkça ortaya koymuştur.

Örneğin Apple’ın tasarım konusundaki başarısı, kullanıcıların ürünün teknik sorunlarını bile daha kolay tolere etmesine neden olur.

Sosyal Kanıt ve Aidiyet

Cialdini’nin (1984) ikna ilkelerinden biri olan sosyal kanıt, insanların çoğunluğun tercihlerine uymaya eğilimli olduğunu söyler. İnsanlar, “başkaları bu markayı tercih ediyorsa doğru olmalı” diye düşünür.

Netflix’in “En Çok İzlenenler” bölümü ya da Instagram’da ürünlerin “binlerce kişi tarafından beğenilmesi” görünürlüğü psikolojik açıdan güçlendirir.

Kimlik ve Benlik Sunumu

Psikodinamik açıdan markalar, bireyin kimlik inşasında bir araçtır. Belirli markaları kullanmak, bireyin kendisini ifade etmesinin bir yoludur. Aaker’ın (1997) marka kişiliği çalışmaları, insanların markalara insan özellikleri atfettiğini ve bu özellikleri kendi benlik algılarıyla uyumluysa markaya daha bağlı kaldıklarını göstermiştir.

Harley Davidson kullanıcılarının motorla birlikte bir “yaşam tarzı” benimsemeleri ya da Lululemon’un yalnızca spor kıyafeti değil, bir “sağlıklı yaşam felsefesi” sunması bunun örneğidir.

Kıtlık İlkesi ve Görünürlüğün Psikodinamiği

Yine Cialdini’nin tanımladığı kıtlık ilkesi, erişilmesi zor olan şeylerin daha değerli algılanmasına neden olur. Markalar görünür olmanın yanında, belirli ürünlerde sınırlı sayıda üretim yaparak algısal değerlerini artırabilir.

Supreme’in sınırlı stoklu ürün lansmanları, markanın görünürlüğünü sadece “görünür olmakla” değil, aynı zamanda “ulaşılmaz olmakla” güçlendirir.

Duygusal Pazarlama ve Nöropsikolojik Etki

Reklamların en güçlü etkisi, duygusal beyin bölgelerini aktive etmesidir. Antonio Damasio’nun (1994) Somatik Belirteç Kuramı, kararlarımızda duyguların belirleyici rol oynadığını ortaya koymuştur.

Coca-Cola’nın mutluluk temalı reklamları veya Dove’un özgüven kampanyaları, tüketicilerin markayı yalnızca “ürün” olarak değil, “duygusal bir deneyim” olarak algılamalarını sağlar.

Markaların görünürlüğü, sadece “daha çok görünmek” değildir.

  • Tanıdıklık güven yaratır,
  • Olumlu algılar genellenir,
  • Sosyal kanıt ve aidiyet bağı güçlendirir,
  • Benlik ile marka uyumu sadakati artırır,
  • Duygusal bağlar ise kalıcılığı sağlar.

Görünürlük, pazarlamanın diliyle insan zihninin mekanizmalarını buluşturduğunda, markalar yalnızca piyasada değil, insanların kalbinde ve kimliğinde de kalıcı hale gelir.

Peki yeni bir marka kuracak olsan pazarlama alanında deneyimli bir psikolog olarak sana ne mi önerirdim? İlgili yazımdan okuyabilirsin






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HATIRLATICI : KENDİNE ZAMAN AYIR

GÜN İÇİNDE KENDİMİZE KÜÇÜK MOLALAR VERMEK

Yoğun iş temposu, akademik sorumluluklar, aile içi görevler ya da günlük hayatın hızla akıp giden düzeni… Tüm bu koşuşturmacanın içinde çoğu zaman durup kendimize kısa bir zaman ayırmayı ihmal ediyoruz. Oysa bilimsel araştırmalar, gün içinde verilen küçük molaların hem zihinsel hem de bedensel sağlık üzerinde düşündüğümüzden çok daha büyük etkiler yarattığını gösteriyor.

Molaların Beyin Üzerindeki Etkisi

Nörobilim çalışmalarına göre insan beyninin sürekli odaklanma kapasitesi sınırlıdır. Ortalama 45–90 dakikalık yoğun bir odaklanma süresinden sonra dikkat azalır ve hata oranı artar. Bu noktada verilen 5–10 dakikalık kısa molalar, beynin “varsayılan ağ modu” (default mode network) olarak bilinen dinlenme sistemini devreye sokar. Bu sistem aktif hale geldiğinde öğrenilen bilgilerin pekiştiği, yaratıcılığın arttığı ve problem çözme becerilerinin güçlendiği görülür.

Görev Temelli Verimlilik
Bir deneyde 5 dakikalık molaların her 20 dakikalık çalışmadan sonra programlandığı bir düzen oturtuldu. Bu düzenli molaları kullanmayanlara kıyasla katılımcıların %75’i daha fazla iş bitirdi (PubMed).

Doğayla Temasın Gücü
“Green micro-break” yaklaşımıyla, katılımcılar 40 saniye boyunca çiçekli bir çatı (green roof) manzarasına bakarken, beton çatı görenlere göre daha az dikkatsizlik yaşadı, daha istikrarlı tepki gösterdi. Bu da kısa süreli doğa temalarının bile zihinsel kontrolü artırabileceğini gösteriyor (The Conversation).

Stres ve Kaygı Üzerine Etkisi

Küçük molalar yalnızca zihinsel verimlilik için değil, aynı zamanda stres düzenleme mekanizmaları için de kritiktir. Kısa bir yürüyüş, derin nefes egzersizi ya da gözleri kapatarak yapılan birkaç dakikalık dinlenme, kortizol (stres hormonu) seviyelerinde düşüşe yol açabilir. Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) raporlarına göre, gün içinde düzenli aralıklarla kısa mola veren kişilerin kaygı seviyeleri, mola vermeyenlere kıyasla daha düşüktür.

Akşam Molası ve Doğada Zaman: 20–30 dakikalık doğa yürüyüşlerinin kortizol düzeylerini %21,3 oranında düşürdüğü bulunmuştur—bu, stres yönetiminde doğanın gücünü vurguluyor (Daily Telegraph).

Progresif Kas Gevşetme (PMR): Aralıklı pranlama molaları ve PMR (kas gevşetme) teknikleri, benzer sürelerde sadece dinlenmeye kıyasla daha fazla rahatlama ve kortizol düşüşü sağladı (ScienceDirect).

Molaların Fizyolojik Yararları

Sürekli oturmak, kas-iskelet sistemi üzerinde yıpratıcı etkilere sahiptir. Kısa aralar verip hareket etmek; dolaşım sistemini canlandırır, kas gerginliğini azaltır ve uzun vadede kronik ağrı riskini düşürür. Harvard Tıp Okulu’ndan yapılan araştırmalar, gün boyunca verilen kısa hareket molalarının kalp-damar sağlığı üzerinde koruyucu etkisi olduğunu ortaya koymuştur.

Küçük fiziksel aktivitelerin (örneğin yürüyüş, esneme) dolaşımı canlandırdığı, kas gerginliğini azalttığı ve kronik ağrı riskini düşürdüğü düşünülüyor (zengin literatürde destekleniyor) (HealthSAGE Journals).


Molaların, Kendini “Yenileme” Üzerine Etkisi

Romanya’daki West University of Timișoara’daki araştırmacılar, 22 farklı çalışmayı kapsayan meta-analizlerinde, toplamda 2.335 katılımcıyla yürütülen çalışmaları incelediler. Bulgular, 10 dakikayı geçmeyen “micro-break”lerin (mikro molaların) tükenmişlik hissini azaltıp canlılık ve enerji (“vigour”) hissini anlamlı şekilde artırdığını gösterdi. Ancak performans üzerindeki etkiler, görev türüne bağlı olarak değişkenlik gösteriyordu: mesleki işlerde (clerical tasks) etkili olurken, zihinsel becerilerde anlamlı etki daha azdı. (HealthThe GuardianSAGE JournalsPubMed).

Günlük Hayatta Uygulanabilir Küçük Molalar

Bilimsel kanıtların ışığında, gün içine küçük molaları dahil etmek oldukça basittir:

  • 2 dakikalık derin nefes egzersizi: Burundan derin nefes alıp yavaşça vermek, sinir sistemini sakinleştirir.
  • Mini yürüyüş: Evin içinde ya da iş yerinde kısa bir tur atmak bile dolaşımı canlandırır.
  • Duyusal mola: Bir fincan çayı yavaşça içmek, kokusuna ve tadına odaklanmak.
  • Mikro meditasyon: Gözleri kapatıp bedende neler hissedildiğine dikkat etmek.

Bu uygulamaların her biri, zihni toparlama ve bedeni dengeleme işlevi görür.

Molaları Kültür Haline Getirmek

Kendimize mola vermek, lüks ya da erteleme değil; psikolojik dayanıklılığın temel taşlarından biridir. Molaları hayatımıza dahil etmek, yalnızca verimliliğimizi değil, yaşam doyumumuzu da artırır. Tıpkı beslenme ve uyku gibi, mola da sağlıklı yaşamın bir parçası olarak düşünülmelidir.

Kısacık bir mola, günümüzün akışını değiştirebilir. Zihnimizi tazeler, bedenimizi rahatlatır, duygularımızı dengeler. Bu yüzden gün içinde kendinize küçük molalar vermeyi bir alışkanlık haline getirmek, uzun vadede hem ruhsal hem de bedensel sağlığınızı korumanın en basit ama en etkili yollarından biridir.


Önerebileceğim bir uygulama planı

  1. Görev aralarında 5 dakikalık molalar: Derin nefes, hareket ya da sessizlik.
  2. Doğa teması katın: Mümkünse kısa yürüyüş; değilse pencere manzarası.
  3. Kas gevşetme ya da nefes egzersizi ekleyin: Özellikle öğle molasında.
  4. Rutin oluşturun: Pomodoro bir yöntemi kullanmak işe yarayabilir (örneğin 25–5).
  5. Kendi deneyiminizi not edin: Hangi molada daha iyi hissettiğinizi gözlemleyin. (dilerseniz benimle de paylaşabilirsiniz)

Bu yazımı okurken durmak korkutucu geldi mi?
Hep koşturmaca içindeyken, durduğumuzda huzur değil de huzursuzluk hissettiğimiz anlar vardır. Sessizliğin içinde kaybolmak, boşlukla karşılaşmak ya da kendimizi “yetersiz” hissetmek…
Başka bir yazıda, bu duygunun arka planını ve onunla nasıl baş edebileceğimizi birlikte inceleyeceğiz.

Görüşmek dileğiyle 🌿





Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZAMANLA OLAN İLİŞKİNİZ NASIL?

Klinik psikolog perspektifinden insan ilişkileri ve zaman üzerine bir içsel yolculuk

Zaman soyut bir kavram gibi görünse de ruhsal sağlığımızın somut bir belirleyicisidir. Terapi odasında en çok konuşulan konuların başında “geçmiş zamanın yükü”, “geleceğe dair kaygı” ve “bugünü kaçırma korkusu” gelir.

Peki siz zamanla nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Zamanı kiminle ve nasıl geçirdiğiniz, psikolojik iyi oluşunuzu, yaşam doyumunuzu ve ilişkisel sağlığınızı doğrudan etkiler.

Elbette, bilimsel literatürde “hangi yaşta kimle ne kadar zaman geçirdiğimiz” konusu üzerine dayalı bulguları sizin için toparladım. İşte farklı yaş gruplarında zaman kullanımının nasıl dağıldığına dair deneysel analizler:


Yaşa Göre Kimlerle Ne Kadar Zaman Geçiriyoruz?

Gençlik ve Ergenlik (örneğin, 15 yaş)

  • Ergenler, zamanlarının büyük bir bölümünü arkadaşlarla geçiriyor.
  • Visual Capitalist’in verilerine göre 15 yaşındakiler günde ortalama 267 dakika aile ile, 193 dakika yalnız109 dakika arkadaşlarla geçiriyorlar. (Visual Capitalist)
  • Ayrıca ergenlik döneminde arkadaşlara ayrılan süre, ebeveynlere göre fazladır; arkadaş grupları hem sosyal hem kimliğe dair gelişimlerde merkezi rol oynar.

Genç Yetişkinlik (örneğin, 25 yaş)

  • 25 yaş grubunda günlük zaman dağılımı şöyle: 275 dakika yalnız199 dakika iş arkadaşlarıyla geçiyor. (World Economic Forum)
  • Bu dönemde, arkadaşlara ayrılan süre aileye ayrılan süreden azdır; iş, öne geçmektedir.

Orta Yaş (örneğin, 35 yaş)

  • 35 yaşında, kişi hala en çok yalnız vakit geçiriyor (263 dakika günlük ortalama), ama partner ve çocuklarla birlikte geçirilen zaman toplamı yaklaşık 450 dakika (7,5 saat) düzeyine çıkıyor. (World Economic Forum)

Orta Yaş ve Sonrası (40–60 yaş)

  • Bu dönemde zaman genellikle aile (partner ve çocuklar) ile, iş arkadaşlarıyla ve yalnız olarak harcanır. (World Economic Forum)
  • İşten uzaklaşıldıkça, yalnız geçirilen süre artar; özellikle 60 yaş ve üzerine çıktıkça bu eğilim net şekilde görülür. (World Economic Forum)

Yaşlandıkça Yalnızlık ve Sosyal Çevrede Değişim

  • 60 yaşından sonra iş arkadaşlarıyla geçirilen zaman ciddi şekilde azalır; bu zaman genelde partner veya yalnız olarak geçer. (World Economic Forum)
  • Sosyal çevre daralır; 40 yaş ve sonrasında yalnız geçirilen zaman giderek artar. (HabertürkWorld Economic Forum)
  • Yakın arkadaşlarla geçirilen ortalama süre de 2014–2019 yılları arasında azalmıştır (haftalık yaklaşık 6,5 saatten 4 saate) (The Leadership & Happiness Laboratory) ve günlük arkadaşlarla geçirilen süre 2023 itibarıyla ortalama 26 dakika olarak belirlenmiştir (The Washington Post).

Aile: Köklerle Bağ Kurmak, Kaynakla Temas Etmek

Çocuklukta ailenin merkezindeyiz. Onlar bizim ilk bağ kurduğumuz, temel güven duygusunun yeşerdiği kişiler. Ancak yetişkinliğe geçişle birlikte bu bağ zaman içinde zayıflar; sıklıkla da farkında olmadan…

Oysa güvenli bağlanma, yalnızca çocuklukta değil, yetişkinlikte de psikolojik sağlamlık için vazgeçilmezdir. Ailemizle olan ilişkiyi canlı tutmak, ruhsal zeminin güçlenmesine katkı sağlar. Her ne kadar ilişkiler karmaşık olsa da, köklerle temas iyileştirici olabilir.

🧭 Bu hafta ebeveynlerinizi veya bir aile bireyinizi aramaya ne dersiniz? Onlarla sadece gündemden değil, geçmişten konuşmak, eski bir anınızı paylaşmak hem duygusal bağ kurmanızı sağlayacak hem de kimlik sürekliliğinizi besleyecektir.


Arkadaşlık: Ruhsal Yalnızlığa Karşı Panzehir

Terapiye gelen pek çok kişinin ortak teması, “anlaşılamamak” ve “yalnız hissetmek”tir. Oysa sağlıklı, derin ve güvenli arkadaşlık ilişkileri bu duyguların en doğal ilacıdır.

Genç yaşta sosyal çevre geniştir; ama yaş ilerledikçe nicelik azalır, nitelik önem kazanır. Bu nedenle dostluklarda derinliği, yüzeyselliğe tercih etmek uzun vadede ruhsal doyumu artırır.

🧭 Bu hafta “duygusal güvenli alan” hissettiğiniz bir arkadaşınıza ulaşmaya ne dersiniz? Ona sizin için neden önemli olduğunu söylemek (duygusal açıklık) bağ gücünü artırır.


Partner: Aynada Kendini Görmek

Bir partnerle kurulan ilişki, bireyin ruhsal yapısına dair en çok yansıma üreten alandır. Partneriniz sizinle değil, sizin yansımanızla da konuşur. Bu yüzden bu ilişki, hem en çok şifa hem de en çok tetiklenme potansiyeli taşır.

Uzun süreli bir ilişki; sadece romantik bağ değil, aynı zamanda bir psikolojik eşlik biçimidir. Sessizliği birlikte taşıyabildiğiniz, çatışmaları güvenle çözümleyebildiğiniz bir ilişki, ruhsal iyileşmenin zeminini oluşturur.

🧭 Partnerinize her gün bir küçük minnet cümlesi söyleyin. Takdir edilen kişi daha çok verir. Verilen kişi de görülmüş hisseder. İlişkiler “fark edilme”yle büyür.


Çocuklar: An’da Kalmanın Ustaları

Çocuklar; bugünde yaşar, merak eder, duyguyu sansürlemeden gösterir. Onlarla geçirilen zaman sadece ebeveynlik görevi değil, aslında yetişkinin ruhuna temas eden bir farkındalık pratiğidir.

Ancak ebeveynlik, modern dünyada çoğu zaman “yeterince iyi anne/baba olamıyorum” suçluluğuna dönüşür. Oysa çocuklar için en önemli şey; mükemmel değil, gerçekten orada olan bir ebeveyndir.

🧭 Bu hafta her gün 30 dakikanızı tamamen çocuğunuza ayırın. Göz teması kurarak, onun oyununa eşlik ederek, yargılamadan sadece “orada olarak”. Bu varlık hali, hem çocuğun bağlanmasını hem sizin ebeveynliğinizi onarır.


İş Arkadaşları: Duygusal İklimi Belirleyenler

Çalışma ortamı, hayatımızın ciddi bir kısmını kapsar. Günün büyük bölümü birlikte geçtiği için iş arkadaşlarıyla olan ilişki, ruh halinizi doğrudan etkiler. İş yerindeki duygusal iklim, sadece üretkenliği değil, anksiyete, tükenmişlik ve depresyon belirtilerini de etkiler.

Seçme şansınız varsa; sadece işin içeriğine değil, birlikte çalıştığınız insanların psikolojik etkisine de dikkat edin.

🧭 Bu hafta kendinize şu soruyu sorun: Bu insanlarla geçirdiğim zaman bana nasıl hissettiriyor? Zihinsel yorgunluğunuzun kaynağını sadece “iş yükü” değil, “duygusal yük” de olabilir.


Yalnızlık: Kendinle Kalabilme Becerisi

Modern insan, yalnızlıktan kaçma ustasıdır. Oysa terapi odasında en çok ihtiyaç duyulan şey, “kendiyle kalabilme becerisi”dir. Çünkü kendiyle kalamayan, gerçek bir başkasıyla da bağ kuramaz.

Yalnız zaman, psikolojik büyüme için verimli bir topraktır. Ancak bu yalnızlık, izole edici değil, besleyici olmalıdır. Farkındalıkla geçirilen yalnızlık anları, kişinin iç sesini duyduğu anlardır.

🧭 Günde 15 dakika hiçbir şey yapmadan oturun. Sadece nefes alın. Zihninizin neler söylediğini duyun. Kendinizle tanışmak için hiçbir araca ihtiyacınız yok.


Tüm Bu Zaman Haritasından Çıkan 6 Psikolojik Gerçek

  1. Aile ile bağ iyileştiricidir – ilişkinin mümkün olan kısmını onarın.
  2. Gerçek dostluk ruhu besler – kalabalıktan çok samimiyeti seçin.
  3. Partner ilişkisi aynadır – hem şifa hem çalışma alanıdır.
  4. Çocuklar sizi bugüne çeker – hazır ve duyarlı olun.
  5. İş ortamı duygusal yük taşır – fark edin ve düzenleyin.
  6. Yalnızlık gelişim alanıdır – kaçmayın, kucaklayın.

“İnsanın tüm sorunları, tek başına bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.”
– Blaise Pascal

Zaman akıp gider. Ama onu nasıl yaşadığımız, kimlerle paylaştığımız ve hangi duygularla hatırlayacağımız bizim elimizde.

Bugün, bu yazıyı bitirdiğinizde durun. Derin bir nefes alın. Belki birini arayın. Belki sadece kendinizi dinleyin. Zamanı yaşanabilir kılan şey, onunla kurduğunuz bilinçli ilişkidir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

“KENDİMİ İYİ BİR İNSAN OLDUĞUM İÇİN ENAYİ GİBİ HİSSEDİYORUM”

Klinik Psikolog Perspektifinden Psikolojik ve Sosyolojik Bir Analiz

Danışanım koltuğa oturdu, derin bir nefes aldı ve gözlerimin içine bakarak şöyle dedi:
“Hocam, kendimi iyi bir insan olduğum için enayi gibi hissediyorum.”

Bu cümleyi ilk defa o gün duymadım. Son aylarda, farklı yaş, farklı meslek, farklı sosyal çevrelerden birçok kişi bu cümleyi kuruyor. Kimi öğretmen, kimi mühendis, kimi ev hanımı… Ortak noktaları şu: Hepsi değerlerinden taviz vermeden yaşamaya çalışıyor. Ama etraflarında gördükleri manzara onların içini kemiriyor.

  • Diploma ve sertifikaların parayla satılması…
  • Liyakatin değil torpilin işe alımlarda belirleyici olması…
  • Doğal alanların yok edilmesi, ağaçların yakılması, toprakların el değiştirmesi, çiftçinin emeğinin yok sayılması, zeytin ağaçları…
  • Çalanın, haksız kazanç sağlayanın cezasız kalması…
  • Öldürenin, yaralayanın cezasız kalması…
  • Trafikte çakarlının, sollayanın, emniyet şeridinden gidenin kendini akıllı sanması…

Bütün bunlar, insanın içinde güçlü bir adalet yarası açıyor. Çünkü bizler, çocukluktan beri “iyi olursan iyi karşılık alırsın” diye büyütülüyoruz.


E hani iyilik yapan iyilik bulurdu?

Masallardaki kahramanlar hep kazanır. Çalışkan öğrenci ödüllendirilir. Haksızlık yapanın ceza alacağı öğretilir. Ama gerçek hayatta bunun tam tersine şahit olduğumuzda, içimizdeki o temel inanç kırılıyor.

Psikolojide buna adalet inancının sarsılması (Just World Hypothesis, Lerner & Simmons, 1966) denir.


Psikolojik Arka Plan: Adalet Yaraları

İnsan zihni, yaşamın anlamını kurallı bir sistem içinde arar. Bu sistemin en temel kuralı şudur: Eğer doğru olanı yaparsam, doğru karşılığı alırım. Bu inanç, yalnızca ahlaki değil, motivasyonel bir temeldir.

Adalet duygusu kırıldığında üç tip düşünce şekli gözlemlerim:

  1. Kendi değerlerini sorgulama:
    “Demek ki dürüstlük bu dünyada işe yaramıyor. O zaman ben niye uğraşıyorum?”
    Bu düşünce, kişinin kendi ahlaki pusulasını bile sorgulamasına neden olabilir.
  2. Karşılaştırmalı umutsuzluk:
    “O çalmış, torpille girmiş, kolay yoldan kazanmış… Ben niye kaybediyorum?”
    Burada kişi, başkalarının etik olmayan kazançlarını kendisiyle kıyaslayarak değersizlik hissine kapılır.
  3. Etkinin küçümsenmesi:
    “Benim iyi olmam kime ne fayda sağlıyor ki?”
    Bu, öğrenilmiş çaresizlik (Seligman, 1975) dediğimiz düşünce biçimini besler.

Bu düşüncelerin ortak noktası, kişinin kendi kontrol alanını küçültmesi ve duygusal olarak geri çekilmesidir.


Gündelik Hayattan Örnekler: Sessiz Mücadeleler

Bir öğretmen düşünelim… Yıllarca emek veriyor, öğrencilerine bilgi kadar karakter de kazandırmaya çalışıyor. Ama bir gün, hiç hak etmediğini bildiği bir kişinin, siyasi torpille önemli bir göreve atandığını görüyor. İçinden geçirdiği cümle şu oluyor:
“Ben de mi bu oyuna uysam?”

Ya da bir esnaf… Vergisini ödüyor, faturasını düzenli yatırıyor. Ama yan dükkân vergiden kaçıyor, stokçuluk yapıyor ve daha çok kazanıyor. O esnaf eve gidince, kendi dürüstlüğünü sorgulamaya başlıyor.

Bir de gençler var… Üniversiteden yeni mezun olmuş, idealist, çalışkan. Aylarca iş arıyor, mülakatlara hazırlanıyor. Ama işe alınan kişi, yöneticinin akrabası oluyor. O genç, bir noktada şunu söylüyor:
“Madem böyle, niye uğraşayım?”

Bütün bu örnekler, aslında bireysel başarısızlık değil; sistemsel bir adalet krizinin bireyde yarattığı psikolojik etkilerdir.


Anomi ve Güven Erozyonu

Sosyoloji bize şunu gösteriyor: Adaletin zedelendiği toplumlarda toplumsal güven erir (Putnam, 2000). İnsanlar, birbirine ve kurumlara olan güvenini kaybettiğinde, iş birliği azalır. Bu, yalnızca bireylerin değil, tüm toplumun geleceğini tehdit eder.

Durkheim’ın “anomi” kavramı, toplumsal normların çözülmesini anlatır. Bugün liyakat yerine torpilin, emek yerine kolay kazancın öne çıkması tam olarak bu duruma işaret ediyor. Kuralların bozulduğu yerde, değerlerini koruyan kişi yalnız kalır.


Düşünceleri Yakalamak ve Dönüştürmek

Klinik çalışmalarda, danışanların bu “enayi” hissiyle başa çıkmalarına yardımcı olurken şu adımları izlerim:

  1. Duyguyu normalleştirmek
    “Bu his, sende bir problem olduğu anlamına gelmiyor. Bu, sağlıklı bir vicdanın tepkisi.”
  2. Kontrol alanını hatırlatmak
    “Sen tüm sistemi değiştiremezsin ama kendi etki alanında adaleti yaşatabilirsin.”
  3. Uzun vadeli bakış açısı kazandırmak
    “Kötülerin kazancı kısa vadelidir. Vicdanlı insanların kazancı görünmez ama kalıcıdır.”
  4. Dayanışma ağları kurmak
    Benzer değerlere sahip kişilerle bir araya gelmek, yalnızlık hissini azaltır ve mücadeleyi güçlendirir.
  5. İçsel ödüllere odaklanmak
    Araştırmalar, değerleriyle uyumlu yaşayan kişilerin yaşam doyumunun, gelir ve statüden bağımsız olarak daha yüksek olduğunu gösteriyor (Schwartz, 2012).

Baş Etme Stratejileri: İyiliği Sürdürmek

  • Mikro değişim: Büyük resmi değiştirmek zor olabilir ama kendi küçük alanında fark yaratmak mümkündür. Bu, umut duygusunu canlı tutar.
  • Kendi hikâyeni sahiplenmek: Başkalarının kısa vadeli kazançları seni kendi yolundan döndürmemeli.
  • Sosyal destek: Yalnız mücadele eden yorulur; birlikte mücadele eden güçlenir.
  • Vicdanın değerini hatırlamak: Parayla satın alınamayacak tek şey, kendi huzurun ve kendine saygındır.

Enayi Değil, İyi İnsan

Şunu net söylemeliyim: Kendini “enayi” gibi hissetmen, aslında senin toplumsal çürüme karşısında hâlâ direniyor olmandan kaynaklanıyor. Bu his, zayıflık değil, güçtür.
Çünkü oyunun kuralları bozulduğunda, kuralları hâlâ gözetenler, oyunu yeniden kuracak kişilerdir.

Belki bugün yalnızsın. Belki sesin az çıkıyor gibi hissediyorsun. Ama dürüst insanların zinciri, görünmez olsa da her gün biraz daha uzuyor. Ve bir gün bu zincir, düzeni değiştirecek kadar güçlü olacak.


Kaynakça:

  • Lerner, M. J., & Simmons, C. H. (1966). Observer’s reaction to the “innocent victim”: Compassion or rejection? Journal of Personality and Social Psychology, 4(2), 203–210.
  • Seligman, M. E. P. (1975). Helplessness: On Depression, Development, and Death. W. H. Freeman.
  • Putnam, R. D. (2000). Bowling Alone: The Collapse and Revival of American Community. Simon & Schuster.
  • Durkheim, E. (1897). Le Suicide. Paris: Félix Alcan.
  • Schwartz, S. H. (2012). An overview of the Schwartz theory of basic values. Online Readings in Psychology and Culture, 2(1).









    Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
    ©psikologecemsercan

AHLAKİ ÇÜRÜME İLE BAŞ ETMEK

Çürümenin İçimizde Yarattığı Sızı

“Sanki her gün içimde küçük bir parça eksiliyor. Etrafımda o kadar çok yalan, çıkarcılık, kayırma görüyorum ki; ya buna alışacağım ya da tükenip gideceğim.”

Bu, yalnızca bireysel bir yorgunluk değil; ahlaki çürümenin kişisel psikoloji üzerindeki etkisidir.
Ahlaki çürüme, toplumsal düzeyde değerlerin, normların ve adalet duygusunun erozyona uğramasıdır (Durkheim, 1897). Birey, bu ortamda iki ana riskle karşı karşıyadır:

  • Duyarsızlaşma: “Bunlar zaten normal, herkes böyle yapıyor.”
  • Tükenmişlik: “Artık bunlarla uğraşacak gücüm kalmadı.”

Ahlaki Çürüme Nedir ve Nasıl Hissederiz?

Ahlaki çürüme, yavaş ilerleyen ama derin etkiler bırakan bir süreçtir. Genellikle şu sinyallerle hissedilir:

  • Haksızlıkların olağan hale gelmesi
  • Kötü davranışların ödüllendirilmesi
  • İyilik yapanların küçümsenmesi
  • Bireylerin çıkar için değerlerinden vazgeçmesi

Psikolojik olarak bu durum, ahlaki yorgunluk (moral fatigue) ve ahlaki yaralanma (moral injury) ile sonuçlanabilir.
Moral injury kavramı, kişinin kendi değerleriyle çelişen olaylara tanık olduğunda veya bu olayların parçası olduğunda hissettiği derin içsel çatışmayı ifade eder (Litz et al., 2009).


Gündelik Hayattan Çürüme Tabloları

  • İş yerinde: Kuralları çiğneyenlerin terfi alması, dürüst çalışanların göz ardı edilmesi.
  • Sokakta: Trafik kurallarını hiçe sayanların ceza almaması, hatta övülmesi.
  • Eğitimde: Hak ederek kazananların yerine, torpilli adayların yerleşmesi.
  • Ekonomide: Vergi ödeyenin zor durumda kalması, kayıt dışı çalışanın avantajlı hale gelmesi.

Bu tablolar, bireyde yalnızca öfke değil, aynı zamanda “Ben mi yanlışım?” sorusunu doğurur. İşte tehlike de burada başlar: Kişi, değerlerini sorgulamaya başlarsa, çürüme kendi içinde de kök salabilir.


Çürüme Karşısında Psikolojik Tepkiler

Klinik gözlemlerime göre, ahlaki çürüme karşısında bireylerde üç yaygın tepki vardır:

  1. Uyum Sağlama (Conformity):
    “Madem herkes böyle, ben de öyle yapayım.”
    Kısa vadede konforlu görünse de, uzun vadede suçluluk ve kimlik çatışması yaratır.
  2. Pasif Direniş:
    “Ben kendi halimde iyiliğimi korurum ama sesimi çıkarmam.”
    Bu, tükenmeyi yavaşlatabilir ama çürümeye karşı toplumsal etkisi sınırlı kalır.
  3. Aktif Direniş:
    “Hem değerlerimi korurum hem de elimden geldiğince karşı dururum.”
    Bu yaklaşım, en zor ama en etkili olandır. Dayanışma ve bilinçle desteklenirse sürdürülebilir.

Ahlaki Çürüme ile Baş Etme Stratejileri

İlk adım, çürümenin farkına varmaktır.
Bunu “benim kişisel başarısızlığım” olarak değil, “sistemsel bir sorun” olarak görmek, suçluluk hissini azaltır.

Stephen Covey’in (1989) etki alanı kavramına göre, kontrol edebileceğimiz alanlarda adaleti yaşatmak, hem umudu hem motivasyonu korur.
Örneğin:

  • İş yerinde dürüst ve adil ilişkiler kurmak
  • Çocuklara değer temelli eğitim vermek
  • Komşuluk ilişkilerinde güveni güçlendirmek

Ahlaki yalnızlık, çürümenin en büyük besleyicisidir. Benzer değerlere sahip insanlarla bir araya gelmek, yalnızca psikolojik destek değil, aynı zamanda toplumsal direnç sağlar.

Olumsuz haberlere, yozlaşma örneklerine sınırsız maruz kalmak tükenmişliği artırır (Johnston & Davey, 1997). Bilgi almak gerekli ama dozunu ayarlamak şart.

Ahlaki çürüme, büyük zaferlerle değil, küçük ve sürekli eylemlerle yavaşlatılır:

  • Yanlışa sessiz kalmamak
  • Emeğin hakkını vermek
  • Gücün değil doğrunun yanında olmak

“Sen kötülük yapmıyorsun diye dünya değişmeyebilir. Ama sen kötülük yapmaya başlarsan, kesinlikle değişir. Ve o değişim kötüye olur.”

Ahlaki çürüme, yalnızca “onlar” dediğimiz kişilerle değil, bizim sessizliğimizle de beslenir. Bu yüzden iyiliğini korumak, aslında toplumun sessizce direnen damarlarından biri olmak demektir.


Çürümenin Ortasında Yeşerenler

Toplumsal çürümenin ortasında, değerlerinden vazgeçmeden yaşamak bazen “enayi” gibi hissettirir. Ama unutma: Çürüme toprağı kaplayabilir, fakat yeşeren tek bir sağlam fidan bile, bir gün o toprağın kaderini değiştirebilir.
O fidanlarsak, yalnız değiliz…


İyiliği Sürdürme Cesaretini Canlı Tutmak

Adaletsizlik, yolsuzluk, yozlaşma… Bunlar, toplumsal atmosferi ağırlaştıran, ruhumuzu yoran kelimeler.
Ama işin aslı şu: İyilik yapma cesaretini korumak, ruhsal sağlığın temel ihtiyacıdır.
Araştırmalar, değer temelli yaşam biçiminin depresyon ve tükenmişlik riskini azalttığını gösteriyor (Schwartz, 2012). Yani iyi kalmak, yalnızca başkaları için değil, kendimiz için de yaşamsal bir ihtiyaçtır.


İyiliğin Sessiz Değeri

Birçok insan, yaptığı iyiliklerin fark edilmemesinden şikâyet eder:

  • Trafikte sıraya uymak ama başkalarının aradan girmesi
  • Emeğinin hakkını vermek ama daha az kazananın bile seni geçmesi
  • Dürüst kalmak ama yalancıların avantaj sağlaması

Burada psikolojide gecikmiş ödül kavramı devreye girer.
Mischel’in (1972) meşhur “Marshmallow Deneyi”nde olduğu gibi, anında tatmin yerine uzun vadeli kazanımlara odaklanan bireyler, hem daha başarılı hem daha huzurlu oluyor. İyilik de böyledir: Kazancı hemen görülmez, ama uzun vadede toplumsal ve kişisel bir güven ağı oluşturur.


Cesareti Kıran Tuzaklar

İyiliği sürdürmekte zorlanan kişiler genelde şu üç tuzağa düşer:

  1. “Herkes böyle yapıyor” yanılsaması
    Oysa araştırmalar, toplumlarda hâlâ çoğunluğun etik ilkelere bağlı olduğunu gösteriyor; sadece kötüler daha görünür.
  2. Sonuç odaklı iyilik
    Sadece anında sonuç alınca iyilik yapmak, sürdürülebilir değildir. Süreçten anlam bulmak gerekir.
  3. Ahlaki yalnızlık
    Yalnız hissetmek, direnci zayıflatır. Oysa benzer değerlere sahip kişilerle temas etmek, iyilik enerjisini tazeler.

Cesareti Canlı Tutma Stratejileri

Küçük Zaferleri Görmek

Büyük değişimler yavaş gelir, ama her gün kazandığın küçük zaferleri fark etmek gerekir.

  • Bir arkadaşına haksızlık karşısında destek olmak
  • Çocuğuna adaletli davranmak
  • İş yerinde dürüstlüğünü korumak

Bu küçük eylemler, moral kaslarını güçlendirir.

Dayanışma Ortamı Oluşturmak

Psikolojik olarak, aynı değerleri taşıyan kişilerle bir arada olmak, “ahlaki yalnızlığı” kırar.
Bu bazen bir sivil toplum grubu, bazen mahalle dayanışması, bazen de sadece iki dostun birbirini kollaması olabilir.

Anlam Kaynağını Netleştirmek

Viktor Frankl’ın (1946) İnsanın Anlam Arayışı kitabında vurguladığı gibi, zor zamanlarda ayakta kalmayı sağlayan en güçlü faktör, hayata anlam yüklemektir.
Senin iyiliğinin anlamı nedir?

  • İnandığın dini veya manevi değerler mi?
  • Çocuğuna bırakmak istediğin miras mı?
  • Toplumun daha güvenli olması mı?

Zihinsel Hijyen

Olumsuz haber ve toksik sohbetlere sürekli maruz kalmak, iyilik cesaretini törpüler (Johnston & Davey, 1997). Bilgiye ulaş, ama maruziyetini sınırla.

Kendini Takdir Etmek

İyilik yaparken başkalarının alkışını beklemek yerine, kendi içsel onayını geliştirmek gerekir. Bu, bağımsız bir iyilik enerjisi sağlar.


Bugün yaptığın küçük ama doğru eylemler, yarının görünmez bağışıklık sistemi gibidir; toplumu içeriden korur.
Belki seni alkışlayan olmayacak, ama senin sayende bir çocuk adaletin var olduğuna inanacak, bir genç dürüstlüğü seçmenin mümkün olduğunu görecek.
İşte bu yüzden iyiliğini korumak, yalnızca kendine değil, geleceğe borcundur.


Kaynakça

  • Schwartz, S. H. (2012). An overview of the Schwartz theory of basic values. Online Readings in Psychology and Culture, 2(1).
  • Mischel, W., et al. (1972). Cognitive and attentional mechanisms in delay of gratification. Journal of Personality and Social Psychology, 21(2), 204–218.
  • Frankl, V. E. (1946). Man’s Search for Meaning. Beacon Press.
  • Johnston, W. M., & Davey, G. C. L. (1997). The psychological impact of negative TV news bulletins. Journal of Anxiety Disorders, 11(6), 573–587.
  • Durkheim, E. (1897). Le Suicide. Paris: Félix Alcan.
  • Litz, B. T., et al. (2009). Moral injury and moral repair in war veterans: A preliminary model and intervention strategy. Clinical Psychology Review, 29(8), 695–706.
  • Covey, S. (1989). The 7 Habits of Highly Effective People. Free Press.
  • Johnston, W. M., & Davey, G. C. L. (1997). The psychological impact of negative TV news bulletins. Journal of Anxiety Disorders, 11(6), 573–587.




Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİR ÇOCUĞA HASTALIĞI ANLATMAK

Bir çocuğa sevdikleri birinin hastalığını (kanser teşhisi gibi) anlatmak, birçok ebeveyn için zorlayıcı olabilir. Çocuğu koruma isteğiyle bu bilgiyi saklamayı düşünebilirsiniz; ancak çocuklar etrafındaki değişiklikleri fark eder. Bu durumda, çocuklar hayal güçlerini kullanarak eksik bilgileri doldurabilir ve bu da daha fazla korku ve kaygıya yol açabilir. Çocuğa doğru bilgiyi açıkça vermek, güven ve aidiyet hislerinin gelişmesini destekleyecektir.

Konuşmaya Hazırlanın

Çocuğunuzla konuşmadan önce, ne söyleyeceğinizi planlayın. Bu konuşmayı yaparken sakin bir ortamda olmayı tercih edin. Çocuğa yaşına uygun açıklamalar yaparak sorularını yanıtlayın. Çocuğunuzun öğretmeni veya yakın çevresiyle de iletişimde olmak, onun daha iyi destek almasını sağlar.

Yaşlarına uygun kelimeler ve fikirler kullanarak, onların anlama seviyesine göre bilgi verin. Çocukların soruları, onların ne kadar bilgi almak istediklerini gösterir. Çoğunlukla, yetişkinler gibi, yeterince bilgi aldıklarında dinlemeyi bırakırlar. Çocukları korkuları ve kaygıları hakkında konuşmaya teşvik edin. Kanserin bulaşıcı olmadığını ve hastalığa dair yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıran bilgiler verin. Aynı bilgileri birden fazla kez vermeniz gerekebilir.

Bazen, çocukların sizinle konuşmaktansa başka bir yetişkinle konuşmasının daha uygun olduğunu düşünebilirsiniz. Bir ruh sağlığı uzmanı, başka bir yetişkinin bu konuşmayı yapmasının gerekip gerekmediğine karar vermenize yardımcı olabilir. 

Çocuklarınızın size yardım etmesine izin verin. Küçük çocuklar geçmiş olsun kartları yapabilir veya bir çiçek getirebilir. Daha büyük çocuklar kitap okuyabilir veya bazı ev işlerinde yardımcı olabilir. Her yaş grubundan çocuklar size eşlik edebilir ya da sizinle kısa bir yürüyüşe çıkabilir. 

Onları ne kadar sevdiğinizi hatırlatarak başlayabilirsiniz. Yorgun veya gergin hissetseniz bile onları sevdiğinizi ve her zaman seveceğinizi bilmelerini sağlayın. Onlarla ne kadar gurur duyduğunuzu anlatın. Hasta olmanızın onların suçu olmadığını da vurgulayın.

0-3 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaz ancak çevrelerindeki değişiklikleri ve duygusal tepkileri fark ederler. Rutin değişiklikleri, uyku ve yeme düzenlerinde bozulmalar yaratabilir. Bu durumda, çocuk fiziksel ve sözlü güvenceye ihtiyaç duyabilir.

4-6 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaya başlar ama kanser gibi ciddi hastalıkların ne anlama geldiğini kavrayamaz. Kendi veya sevdikleri birinin hastalığa neden olmadığı konusunda onları rahatlatın. Günlük rutin değişikliklerini önceden açıklamak, çocukların belirsizlik korkusunu azaltır.

7-12 Yaş

Bu yaş grubu hastalıklar hakkında daha fazla bilgiye sahip olabilir. Çocuğun okulda veya arkadaş çevresinden duyduğu yanlış bilgileri düzeltin ve ona kanserin bulaşıcı olmadığını açıklayın. Sevdiklerinin geçirebileceği fiziksel değişimleri önceden anlatarak, hazırlıklı olmalarını sağlayabilirsiniz. Çocuğun duygularını gizlemesi durumunda depresyon belirtilerine dikkat edin.

13-18 Yaş

Ergenler, hastalıkların ne olduğunu anlayabilir ve bazen sevdiklerine yardım etmek isteyebilirler. Ancak bu sorumluluğu fazlaca üstlenmemelerine dikkat edin. Ayrıca, bu yaş grubundaki gençler bağımsızlık arayışı içinde oldukları için duygularını paylaşmakta zorlanabilirler. Kızgınlık, riskli davranışlar veya içe kapanma gibi tepkiler görülebilir. Duygu durumlarını takip edin ve okul danışmanlarından destek almaktan çekinmeyin.

Her çocuğun bu süreçte bireysel bir tepki verebileceğini unutmayın ve gerektiğinde sağlık profesyonelleri ile iletişime geçerek ek destek alın. Çocuğunuzun yaşına ve duygusal ihtiyacına uygun bir şekilde bilgi paylaşmak, bu zorlu süreci daha sağlıklı bir şekilde aşmanıza yardımcı olacaktır.

Yetişkin Çocuklarla Konuşmak

Yetişkin çocuklarınız ya da torunlarınızla ilişkiniz, kanser teşhisinizle birlikte değişebilir. Onlara duygusal destek ya da fiziksel bakım için başvurmanız gerekebilir. Ancak onları üzmek ya da günlük yaşamlarını zorlaştırmak istemediğiniz için teşhisi paylaşmaktan çekinebilirsiniz. Yine de, yakın aile üyelerinin durumunuzdan haberdar olması önemlidir.

  • Özel bir yerde konuşmayı tercih edin.
  • Kimsenin acele etmediği bir zamanı seçin ve tüm söylemek istediklerinizi rahatça ifade edin.
  • Hazır hissettiğinizde sahip olduğunuz bilgileri onlarla paylaşın.
  • Duygularınız hakkında dürüst olun.
  • Size destek olabilecek durumdalarsa, yardımlarını sunmalarına izin verin. Yardım için başka kimseye başvuramayacağınız durumları da açıkça ifade edin.
  • İleriye dönük sağlık bakımınızla ilgili kararları onlara bırakmayı planlıyorsanız, bunu da onlarla paylaşın.

Bu tür bilgiler, özellikle yakın aile üyeleri için yeni ve zorlayıcı olabilir. Beklediğinizin dışında bir tepki verebilirler; durumu kendi hızlarında ve kendi yöntemleriyle kabullenmeleri için onlara zaman tanıyın.

Desteğe ihtiyacınız olduğunda size destek sağlamak için buradayım…








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MOTİVASYON

İçsel ve Dışsal Dinamikler

Motivasyon, insan davranışlarının temelinde yatan ve bireyleri hedeflerine ulaşmaya iten güçlü bir kavramdır. Günlük hayatta birçok kez “motivasyonum düşük” ya da “bu işi yapmak için motivasyona ihtiyacım var” gibi ifadeler kullanırız. Peki, motivasyon tam olarak nedir? Neden bazı insanlar hedeflerine ulaşmak için kolayca motive olurken, diğerleri için bu süreç daha zorlu geçer?


Motivasyon Nedir?

Motivasyon, bir davranışı başlatma, sürdürme ve yönlendirme sürecidir. Psikolojide, motivasyon genellikle iki ana kategoriye ayrılır: içsel motivasyon ve dışsal motivasyon.

  1. İçsel Motivasyon: Kişinin kendi içinden gelen, ödül veya ceza beklentisi olmaksızın bir aktiviteyi yapma isteğidir. Örneğin, bir hobiyle uğraşmak, yeni bir şey öğrenmek veya sanatla ilgilenmek içsel motivasyon örnekleridir. İçsel motivasyon, kişinin kendi değerleri, ilgi alanları ve tutkularıyla yakından ilişkilidir.
  2. Dışsal Motivasyon: Dışarıdan gelen ödüller veya cezalarla ilişkilidir. Örneğin, bir işte terfi almak için çalışmak, para kazanmak veya sosyal onay görmek dışsal motivasyon kaynaklarıdır. Dışsal motivasyon, kısa vadede etkili olsa da, uzun vadede sürdürülebilir olmayabilir.

Motivasyonun Psikolojik Temelleri

Motivasyon, psikolojide birçok teoriyle açıklanmaya çalışılmıştır.

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi: Abraham Maslow, insan motivasyonunun temelinde bir ihtiyaçlar hiyerarşisi olduğunu öne sürer. Bu hiyerarşi, fizyolojik ihtiyaçlardan (yemek, su, barınak) başlayarak, güvenlik, ait olma, sevgi, saygı ve nihayetinde kendini gerçekleştirme ihtiyacına kadar uzanır. Maslow’a göre, bir ihtiyaç karşılandığında, bir sonraki ihtiyaç motivasyon kaynağı haline gelir.

Deci ve Ryan’ın Kendi Kendini Belirleme Teorisi (Self-Determination Theory): Bu teori, içsel motivasyonun üç temel ihtiyaçla ilişkili olduğunu savunur: özerklik (kendi seçimlerini yapma hissi), yeterlilik (bir görevi başarıyla yerine getirme hissi) ve ilişkililik (başkalarıyla bağ kurma hissi). Bu ihtiyaçlar karşılandığında, bireyler daha motive ve mutlu hissederler.

Bandura’nın Öz-Yeterlilik Teorisi: Albert Bandura, öz-yeterlilik inancının (bir görevi başarabileceğine dair inanç) motivasyon üzerinde kritik bir rol oynadığını belirtir. Yüksek öz-yeterlilik, bireyleri zorlu görevlere karşı daha dirençli ve motive hale getirir.


Motivasyon üzerine yapılan araştırmalar, içsel ve dışsal motivasyonun farklı etkilerini ortaya koymuştur:

İçsel Motivasyonun Uzun Vadeli Etkisi: Deci ve Ryan’ın 2000 yılında yaptığı bir meta-analiz, içsel motivasyonun uzun vadede daha sürdürülebilir olduğunu göstermiştir. İçsel olarak motive olan bireyler, daha yaratıcı, dirençli ve mutlu hissetme eğilimindedir.

Dışsal Ödüllerin Sınırlılığı: 1971 yılında yapılan bir çalışmada, dışsal ödüllerin (para, övgü gibi) içsel motivasyonu azaltabileceği bulunmuştur. Özellikle, bir aktivite zaten içsel olarak motive ediciyse, dışsal ödüller kişinin o aktiviteye olan ilgisini azaltabilir. Bu fenomen “aşırı gerekçelendirme etkisi” olarak bilinir.

Öz-Yeterlilik ve Başarı: Bandura’nın 1997 yılında yaptığı bir araştırma, öz-yeterlilik inancının akademik ve mesleki başarıyı önemli ölçüde etkilediğini göstermiştir. Öz-yeterliliği yüksek olan öğrenciler, zorlu görevler karşısında daha az stres yaşar ve daha fazla çaba gösterir.


Motivasyonu Artırmak İçin Stratejiler

  1. Küçük Adımlarla Başlayın: Büyük hedefler bazen bunaltıcı olabilir. Küçük, ulaşılabilir adımlarla başlamak, motivasyonu artırabilir ve başarı hissini güçlendirebilir.
  2. İçsel Motivasyon Kaynaklarını Keşfedin: Bir aktiviteyi neden yaptığınızı sorgulayın. Eğer içsel bir neden bulabilirseniz, motivasyonunuz daha kalıcı olacaktır.
  3. Öz-Yeterliliğinizi Geliştirin: Kendinize güveninizi artırmak için geçmiş başarılarınızı hatırlayın ve olumlu içsel diyaloglar kurun.
  4. Destekleyici Bir Çevre Oluşturun: Ait olma hissi, motivasyonu artıran önemli bir faktördür. Hedeflerinizi paylaşabileceğiniz ve size destek olacak bir çevre edinin.
  5. Dengeli Ödüller Kullanın: Dışsal ödüller, içsel motivasyonu zayıflatmadan kullanıldığında etkili olabilir. Ödüllerinizi, kişisel gelişiminizi destekleyecek şekilde planlayın.

Motivasyon, hem içsel hem de dışsal dinamiklerin birleşimiyle şekillenen karmaşık bir süreçtir. İçsel motivasyon, uzun vadeli hedefler için daha sürdürülebilir bir kaynak sunarken, dışsal motivasyon kısa vadeli hedeflerde etkili olabilir. Kendinizi tanımak, ihtiyaçlarınızı keşfetmek ve doğru stratejileri uygulamak, motivasyonunuzu artırmanın anahtarıdır.

Unutmayın, motivasyon bir varış noktası değil, bir yolculuktur. Bu yolculukta kendinize şefkatle yaklaşın ve küçük adımların gücünü hafife almayın.


Daha derin bir içgörü için bir uzmanla çalışmanız her zaman faydalı olacaktır.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İyi Kız Sendromu: Neden Hep İyilik Yapma İhtiyacı Hissederiz ve Bu Döngüden Nasıl Çıkabiliriz?

İyi kız sendromu, özellikle kadınlar arasında sıkça görülen, sürekli başkalarını memnun etme, onay alma ve çatışmadan kaçınma eğilimi olarak tanımlanabilir. Bu davranış örüntüsü, bireyin kendi ihtiyaçlarını geri plana atarak başkalarının beklentilerini karşılama çabasıyla karakterizedir.

Peki, neden bazı insanlar sürekli iyilik yapma ihtiyacı hisseder? Bu durum genellikle neden kötülükle veya değersizleştirilmeyle sonuçlanır? Ve en önemlisi, bu döngüden nasıl çıkılabilir?


İyilik Yap İyilik Bul (?)

Sendromun temelinde genellikle çocukluk döneminde şekillenen onaylanma ihtiyacı yatar. Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, çocuklar ebeveynlerinden sürekli onay ve sevgi almak için uyumlu davranışlar sergiler. Bu durum, yetişkinlikte de başkalarının beklentilerini karşılama eğilimine dönüşebilir. Özellikle toplumsal cinsiyet rolleri, kadınlara “nazik, uyumlu ve fedakar” olma baskısı yükler. Sosyal Rol Teorisi (Social Role Theory), bu tür davranışların toplumsal normlar tarafından şekillendirildiğini ve pekiştirildiğini öne sürer.

Araştırmalar, sürekli başkalarını memnun etme eğiliminin, düşük öz-değer ve yüksek dışsal onay ihtiyacıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Crocker ve Park (2004), öz-değerin başkalarının onayına bağlı olmasının, bireyi duygusal olarak kırılgan hale getirdiğini ve sürekli bir onay arayışına sürüklediğini belirtir. Bu durum, iyi kız sendromuna sahip bireylerin neden sürekli iyilik yapma ihtiyacı hissettiğini açıklar.


İyilik Yap Kötülük Bul

İyi kız sendromuna sahip bireyler, sürekli başkalarının ihtiyaçlarını ön planda tutarken kendi duygusal ve fiziksel sınırlarını ihmal eder. Bu durum, tükenmişlik sendromuna yol açabilir. Maslach ve Jackson (1981), tükenmişliğin duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı hissinin azalmasıyla karakterize olduğunu belirtir. Sürekli iyilik yapma çabası, bireyin kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmesine ve sonunda duygusal olarak tükenmesine neden olur.

Ayrıca, bu tür davranışlar genellikle çevredeki insanlar tarafından kötüye kullanılabilir. Sosyal psikolojide “hedonik adaptasyon” kavramı, insanların sürekli iyilik gösteren bireyleri zamanla kanıksadığını ve bu davranışları artık olağan karşıladığını gösterir. Bu durum, iyi kız sendromuna sahip bireylerin değersizleştirilmesine ve emeklerinin görmezden gelinmesine yol açar.


İnsanların Sınırları Zorlama Eğilimi

İyi kız sendromuna sahip bireyler, çatışmadan kaçınma eğilimleri nedeniyle sınır koymakta zorlanır. Boundary Theory (Sınır Teorisi), sağlıklı sınırların kişisel refah için kritik olduğunu vurgular. Ancak, sürekli iyilik yapma eğilimindeki bireyler, başkalarının sınırlarını ihlal etmesine izin verir. Bu durum, Miller ve Boulton (2007) tarafından yapılan bir çalışmada, sınır koyamayan bireylerin manipülatif ilişkilere daha açık olduğu şeklinde açıklanmıştır.

Ayrıca, Game Theory (Oyun Teorisi) perspektifinden bakıldığında, sürekli iyilik yapan bireyler, çevrelerindeki insanlar tarafından “kolay hedef” olarak algılanabilir. Bu, diğerlerinin bu bireylerin iyi niyetini istismar etme olasılığını artırır.


Şema Terapi ile İyi Kız Sendromunu Ele Alma

Şema Terapi, Jeffrey Young tarafından geliştirilen, erken dönem uyumsuz şemaların (temel inanç ve duygusal kalıpların) ele alındığı bütüncül bir terapi yaklaşımıdır. İyi kız sendromu, genellikle şu şemalarla ilişkilidir:

Onay Arayıcılık: Başkalarının onayına aşırı ihtiyaç duyma.

Fedakarlık: Kendi ihtiyaçlarını görmezden gelerek başkalarını memnun etme.

Yetersizlik: Kendini değersiz hissetme ve başkalarının ihtiyaçlarını kendininkinden üstün tutma.

Şema Terapi sürecinde, bu şemaları keşfetmek, anlamak ve değiştirmek için aşağıdaki adımlar izlenir:

Değerlendirme ve Psikoeğitim
Erken Dönem Deneyimlerini Keşfetme
Duygusal Farkındalık ve Şemaların Tetiklenmesi
Başa Çıkma Modlarını Keşfetme
Sağlıklı Yetişkin Modunu Güçlendirme
Şemalara Meydan Okuma ve Yeniden Yapılandırma
İçsel Çocuk Modunu İyileştirme
İlişki Dinamiklerini İyileştirme


Kendinizi Önceliklendirin

İyi kız sendromu, derin psikolojik ve toplumsal kökenlere sahip bir davranış örüntüsüdür. Ancak, öz-farkındalık, sağlıklı sınırlar, öz-şefkat ve terapötik destekle bu döngüden kurtulmak mümkündür. Şema Terapi, bu süreçte etkili bir yol haritası sunar. Unutmayın, gerçek mutluluk ve tatmin, başkalarını memnun etmekten değil, kendi ihtiyaçlarınızı karşılamaktan ve kendi değerinizi tanımaktan geçer.

Eğer bu süreçte zorlanıyorsanız, bir uzman klinik psikologdan destek almanız, süreci daha sağlıklı yönetmenize yardımcı olacaktır. Kendinize şefkat gösterin ve kendi ihtiyaçlarınızı önceliklendirmekten asla vazgeçmeyin.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Yaren Leylek ve Adem Amca: Doğanın Bize Öğrettiği Duygusal Bağlar

Her yıl baharın gelişiyle birlikte Bursa’nın Karacabey ilçesinde yaşanan bir buluşma, hem yerel halk hem de doğa severler için büyük bir heyecan kaynağı. Yaren Leylek, 14 yıldır her bahar Adem Amca’nın yanına geliyor. Bu buluşma, sadece bir leylek ile bir insanın dostluğunu değil, aynı zamanda doğanın bize öğrettiği derin psikolojik dersleri de hatırlatıyor.

Kullanmış olduğum fotoğraf bu sabahtan, Alper Tüydeş’e aittir. O anlardaki hisleri, bana da geçiren bu fotoğraf için teşekkürler!

Duygusal Bağların Evrenselliği

Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, duygusal bağların türler üstü olduğunu gösteriyor. İnsanlar, hayvanlarla derin ve anlamlı ilişkiler kurabilir. Bu tür bağlar, aidiyet duygusunu besler ve yalnızlık hissini azaltır. Adem Amca’nın Yaren Leylek’e gösterdiği sevgi ve ilgi, onun hayatına anlam katan bir unsura dönüşmüş durumda. Bu, özellikle yaşlı bireyler için duygusal refahı artıran önemli bir faktördür.

Rutinler ve Aidiyet Duygusu

Yaren Leylek’in her yıl aynı yere geri dönmesi, rutinlerin ve aidiyet duygusunun önemini vurguluyor. Psikolojide, rutinler güvenlik ve istikrar hissi sağlar. Adem Amca için Yaren’in gelişi, baharın habercisi olmanın ötesinde, hayatında bir düzen ve anlam ifade ediyor. Bu tür ritüeller, özellikle belirsizliklerle dolu bir dünyada bize tutunacak bir dal sunar.

Doğanın İyileştirici Gücü

Doğa, insan psikolojisi üzerinde iyileştirici bir etkiye sahiptir. Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, doğayla kurulan bağın stresi azalttığını, mutluluk hormonu olan serotonin seviyelerini artırdığını ve genel duygusal refahı desteklediğini gösteriyor. Adem Amca’nın Yaren ile kurduğu ilişki, doğanın bize sunduğu terapiyi somutlaştırıyor.

Empati ve Şefkatin Gücü

Bu hikaye, empati ve şefkatin sadece insanlar arasında değil, tüm canlılar arasında var olabileceğini hatırlatıyor. Adem Amca’nın Yaren’e gösterdiği ilgi, onun ihtiyaçlarını anlamaya çalışması ve ona sevgiyle yaklaşması, şefkatin evrensel bir dil olduğunu gösteriyor. Empati, psikolojik sağlık için kritik bir beceridir ve bu hikaye, bunun sınırlarının olmadığını kanıtlıyor.


Yaren Leylek’in Gelişini Beklemek: Heyecan, Kaygı

Yaren Leylek’in her yıl bahar aylarında Bursa’nın Karacabey ilçesine gelişi, yalnızca doğal bir olay değil, aynı zamanda insanların duygusal ve psikolojik dünyasını derinden etkileyen bir ritüeldir. Bu bekleyiş süreci, heyecan, umut, aidiyet ve hatta kaygı gibi karmaşık duyguları beraberinde getirir.

Beklenti ve Dopamin: Beynin Ödül Sistemi

Yaren Leylek’in gelişini heyecanla beklemek, beynin ödül sistemini harekete geçirir. Dopamin, ödül ve motivasyonla ilişkili bir nörotransmitterdir. Bir şeyi dört gözle beklediğimizde, beynimiz dopamin salgılar ve bu da bizi mutlu, enerjik ve motive hissettirir. Yaren’in gelişini beklemek, bir tür “pozitif beklenti” yaratır. Bu beklenti, özellikle belirsizliklerle dolu bir dünyada bize umut ve neşe verir.

Ancak, Yaren’in gelişi geciktiğinde bu dopamin salınımı sekteye uğrar. Beklentiyle başlayan süreç, yerini belirsizliğe bırakır. Bu durum, beynin ödül sisteminde bir tür “ödül ertelenmesi” yaratır ve bu da kaygıya neden olabilir.

Belirsizlik ve Kaygı: Amigdalanın Rolü

Belirsizlik, insan beyni için en zorlu durumlardan biridir. Yaren’in gelişinin gecikmesi, belirsizliği artırır ve bu da amigdalanın (beynin korku ve kaygı merkezi) aktivasyonuna neden olur. Amigdala, tehdit algıladığında veya belirsizlik durumunda “savaş ya da kaç” tepkisini tetikler. Bu süreçte kortizol (stres hormonu) seviyeleri yükselir ve kaygı hissi artar.

Özellikle Yaren gibi sembolik bir figürün gelişinin gecikmesi, insanların bilinçaltında “bir şeylerin yanlış gittiği” hissini uyandırabilir. Bu, doğal bir savunma mekanizmasıdır çünkü insan beyni, belirsizliği bir tür tehdit olarak algılar.

Aidiyet ve Bağlanma: Sosyal Psikolojinin Rolü

Yaren Leylek, yalnızca bir leylek değil, aynı zamanda bir aidiyet sembolüdür. Onun gelişi, insanlar için bir tür “evine dönüş” hissi yaratır. Bu, bağlanma teorisiyle açıklanabilir. John Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, insanlar güvenli bağlanma figürlerine ihtiyaç duyar. Yaren, Adem Amca ve çevresindeki insanlar için bir tür güvenli bağlanma figürü haline gelmiştir. Onun gelişi, güven ve istikrar hissi sağlar.

Ancak, Yaren’in gelişinin gecikmesi, bu güvenli bağlanma hissini tehdit eder. Bu durum, özellikle bağlanma stilleri güvensiz olan bireylerde daha fazla kaygıya neden olabilir. Örneğin, kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, Yaren’in gelmeme ihtimaline karşı daha fazla endişe duyabilir.

Ritüeller ve Psikolojik Denge

Yaren’in gelişi, bir tür ritüeldir. Ritüeller, insan psikolojisi için denge ve düzen sağlar. Carl Jung’a göre, ritüeller bilinçdışı süreçleri düzenler ve bireyin psikolojik bütünlüğünü korumasına yardımcı olur. Yaren’in gelişi, insanlar için bir tür “doğal ritüel” haline gelmiştir. Bu ritüel, özellikle modern dünyanın kaotik yapısı içinde bir denge unsuru olarak işlev görür.

Ancak, ritüellerin bozulması (örneğin, Yaren’in gelişinin gecikmesi), bu dengeyi tehdit eder. Bu durum, insanlarda bir tür “ritüel kaybı” hissi yaratır ve bu da kaygıya neden olabilir.

Umut ve Çaresizlik: Öğrenilmiş Çaresizlik Teorisi

Yaren’in gelişinin gecikmesi, insanlarda umut ve çaresizlik arasında bir ikilem yaratır. Martin Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” teorisine göre, bireyler kontrol edemedikleri durumlarda çaresizlik hissine kapılabilir. Yaren’in gelişi, insanların kontrol edemediği bir durumdur. Bu nedenle, gelişinin gecikmesi, özellikle hassas bireylerde çaresizlik hissini tetikleyebilir.

Ancak, Yaren’in nihayet gelmesi, bu çaresizlik hissini ortadan kaldırır ve umudu yeniden canlandırır. Bu süreç, insanların doğal döngülere olan inancını güçlendirir.

Toplumsal Bağ ve Kolektif Heyecan

Yaren’in gelişi, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir heyecan kaynağıdır. Bu tür kolektif deneyimler, sosyal psikolojide “toplumsal bağ” olarak adlandırılır. Emile Durkheim’a göre, kolektif ritüeller toplumun bir arada kalmasını sağlar. Yaren’in gelişi, insanlar arasında bir dayanışma ve paylaşım duygusu yaratır. Bu durum, özellikle modern toplumlarda giderek azalan sosyal bağları güçlendirir.

Ancak, Yaren’in gelişinin gecikmesi, bu toplumsal bağı tehdit eder. Bu nedenle, insanların kaygılanması sadece bireysel değil, kolektif bir tepkidir.

Belki de Yaren’in gelişini beklemek, modern dünyanın hızına karşı bir tür “yavaşlama” çağrısıdır. Doğayla kurduğumuz bu bağ, bize kendi iç dengemizi bulmamız için bir fırsat sunar.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇOCUK VE ERGENLERDE ÖLÜM KORKUSU

Çocuklarda ve Ergenlerde Ölüm Fobisi (Tanatofobi) ve Ölüm Kaygısı: Nedenleri, Belirtileri ve Başa Çıkma Yöntemleri

Ölüm fobisi (tanatofobi) veya ölüm kaygısı, çocuklar ve ergenlerde sıkça görülen ancak genellikle göz ardı edilen bir durumdur. Bu kaygı, özellikle ergenlik döneminde kimlik arayışı ve varoluşsal sorgulamalarla birlikte daha belirgin hale gelebilir. Ölüm korkusu, çocuk ve ergenlerin günlük yaşamını, akademik performansını ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Bu yazıda, ölüm kaygısının nedenleri, kendini nasıl gösterdiği, ebeveynlere öneriler ve terapi süreçleri hakkında detaylı bilgiler bulacaksınız.


Ölüm Kaygısının Nedenleri

Gelişimsel Faktörler:

  • Çocuklar ve ergenler, özellikle 5-7 yaşları arasında ölüm kavramını anlamaya başlar. Bu dönemde ölümün geri dönülemez olduğunu fark ederler ve bu durum kaygıya neden olabilir.
  • Ergenlik döneminde ise soyut düşünme yeteneği gelişir. Bu, ölüm gibi soyut kavramlar üzerinde daha fazla düşünmelerine ve kaygılanmalarına yol açabilir.

Travmatik Deneyimler:

  • Ailede veya yakın çevrede bir kayıp yaşanması, çocuk ve ergenlerde ölüm kaygısını tetikleyebilir. Özellikle ebeveyn kaybı, bu durumu daha da derinleştirebilir.
  • Medyada ölümle ilgili haberler, filmler veya diziler de çocukların ölüm korkusunu artırabilir.

Varoluşsal Kaygı:

  • Ergenler, kimlik arayışı sürecinde varoluşsal sorgulamalara girer. “Ben kimim?”, “Hayatın anlamı nedir?”, “Ölümden sonra ne olacak?” gibi sorular, ölüm kaygısını tetikleyebilir.

Ailevi ve Kültürel Etkiler:

  • Aile içinde ölümle ilgili konuşmaların yasaklanması veya ölümün tabu olarak görülmesi, çocukların bu konuda kaygı geliştirmesine neden olabilir.
  • Bazı kültürlerde ölümle ilgili korkutucu hikayeler veya inanışlar, çocukların ölüm korkusunu pekiştirebilir.

Psikolojik Faktörler:

  • Düşük benlik saygısı, kaygı bozuklukları veya depresyon gibi psikolojik sorunlar, ölüm kaygısını artırabilir.
  • Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) gibi durumlarda, ölümle ilgili takıntılı düşünceler sıkça görülebilir.

Ölüm Kaygısının Kendini Gösterme Biçimleri

Duygusal Belirtiler:

  • Sürekli ölümle ilgili düşünceler.
  • Ölüm hakkında konuşmaktan kaçınma veya aşırı ilgi gösterme.
  • Ölümle ilgili kabuslar veya uyku bozuklukları.
  • Sevdiklerini kaybetme korkusu.

Davranışsal Belirtiler:

  • Ölümle ilgili konulardan kaçınma (örneğin, cenaze törenlerine katılmak istememe).
  • Sürekli güvence arama davranışları (“Sen ölmeyeceksin, değil mi?”).
  • Ölümle ilgili takıntılı davranışlar (örneğin, sürekli ölümle ilgili kitaplar okuma).

Fiziksel Belirtiler:

  • Kaygıya bağlı mide bulantısı, baş ağrısı veya kalp çarpıntısı.
  • Uyku bozuklukları veya iştah değişiklikleri.

Ebeveynlere Öneriler

Açık ve Dürüst İletişim:

  • Çocuğunuzun ölümle ilgili sorularını geçiştirmeyin. Yaşına uygun bir dil kullanarak dürüstçe cevaplayın.
  • Ölümü bir tabu olarak değil, hayatın doğal bir parçası olarak anlatın.

Güven Verici Olun:

  • Çocuğunuza sevgi ve güven verin. “Seni her zaman koruyacağım” gibi ifadeler, çocuğun kaygısını azaltabilir.
  • Ölümle ilgili korkularını küçümsemeyin veya yargılamayın.

Rutinleri Koruyun:

  • Çocuğun günlük rutinlerini korumak, ona güven ve istikrar hissi verir. Bu, kaygıyı azaltmaya yardımcı olabilir.

Sosyal Destek Sağlayın:

  • Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesini teşvik edin. Sosyal aktiviteler, kaygıyı hafifletebilir.
  • Aile içinde birlikte vakit geçirin ve çocuğunuzun duygularını ifade etmesine olanak tanıyın.

Profesyonel Destek Almaktan Çekinmeyin:

  • Çocuğunuzun ölüm kaygısı günlük hayatını etkiliyorsa, bir çocuk psikoloğu veya psikiyatristinden destek alın.

Terapi Süreçleri ve İşe Yarar Mı?

Ölüm kaygısı, özellikle çocuk ve ergenlerde terapiyle başarılı bir şekilde yönetilebilir. İşte terapide kullanılan yöntemler:

Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT): CBT, ölümle ilgili olumsuz düşünceleri değiştirmeye odaklanır. Örneğin, “Ölüm korkutucudur” gibi düşünceler yerine, “Ölüm hayatın bir parçasıdır” gibi daha gerçekçi düşünceler geliştirilir.

Varoluşçu Terapi: Bu terapi yöntemi, ergenlerin varoluşsal kaygılarını anlamalarına ve hayatın anlamını keşfetmelerine yardımcı olur.

Oyun Terapisi (Çocuklar İçin): Özellikle küçük çocuklar için oyun terapisi, ölümle ilgili korkularını ifade etmelerine yardımcı olabilir.

Aile Terapisi: Aile içindeki iletişimi güçlendirmek ve ölümle ilgili konuları açıkça konuşmak, çocuğun kaygısını azaltabilir.


Değerlendirme Araçları

Ölüm kaygısını değerlendirmek için kullanılan bazı psikolojik ölçekler ve yöntemler şunlardır:

Ölüm Kaygısı Ölçeği (Death Anxiety Scale)
Bu ölçek, ölümle ilgili korku ve kaygı düzeyini değerlendirir. Örnek sorular:

  • “Ölüm hakkında düşünmek beni endişelendirir.”
  • “Öldükten sonra ne olacağını bilmemek beni korkutur.”

Collett-Lester Fear of Death Scale
Bu ölçek, ölüm korkusunu farklı boyutlarda (kendi ölümü, başkalarının ölümü vb.) değerlendirir.

Projektif Testler
Rorschach Mürekkep Lekesi Testi veya Tematik Algı Testi (TAT), ergenin bilinçaltındaki korkularını ortaya çıkarabilir.

Klinik Görüşme
Bir uzman tarafından yapılan klinik görüşme, ergenin ölüm kaygısını anlamak için en etkili yöntemlerden biridir.


Ölüm kaygısı, çocuk ve ergenlerde doğal bir duygu olabilir, ancak bu kaygı günlük hayatlarını etkiliyorsa dikkate alınmalıdır. Ebeveynler, çocuklarının duygularını anlamalı ve onlara güven verici bir ortam sunmalıdır. Terapi süreçleri, özellikle bilişsel davranışçı terapi ve varoluşçu terapi, bu kaygıyı yönetmede oldukça etkilidir. Unutmayın, ölüm kaygısıyla başa çıkmak, çocuk ve ergenlerin sağlıklı bir şekilde büyümesine ve hayatın anlamını keşfetmesine yardımcı olabilir.

Kaynakça
Templer, D. I. (1970). The construction and validation of a Death Anxiety Scale.
Collett, L. J., & Lester, D. (1969). The fear of death and the fear of dying.
Adolescent Death Anxiety Scale (ADAS).





Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YAVAŞLA

Psikolojinin Bize Öğrettikleri ve Kültürlerin İlham Veren Ritimleri

Bugün sizinle modern dünyanın hızına karşı bir panzehir olan “yavaşlamak” üzerine konuşalım mı?

Klinik psikolog olarak, danışanlarımla yaptığım görüşmelerde sık sık şu cümleyi duyuyorum: “Durup nefes alacak zamanım yok.” Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa biz mi kendimizi bu hıza mahkum ediyoruz?

Gelin, yavaşlamanın psikolojik faydalarına, farklı ülkelerdeki kültürlerin bize öğrettiklerine ve çocuklarla ilişkimize bir göz atalım.


Yavaşlamanın Psikolojik Faydaları

Yavaşlamak, sadece romantik bir fikir değil, aynı zamanda psikolojik sağlığımız için bir gereklilik. İşte bilimin bize söyledikleri:

  • Hızlı yaşam tarzı, kronik stresi tetikler ve kortizol seviyelerini yükseltir. Yavaşlamak ise parasempatik sinir sistemini aktive ederek, vücudun “dinlen ve sindir” moduna geçmesini sağlar (Sapolsky, 2004). Bu da stresi azaltır ve duygusal dengeyi destekler.
  • Mindfulness (anda kalma) pratikleri, yavaşlamanın en etkili yollarından biridir. Jon Kabat-Zinn’in 1990’larda geliştirdiği Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) programı, yavaşlamanın kaygı ve depresyonu azalttığını gösteriyor. Yavaşlamak, bize “şimdi ve burada” olmayı öğretir.
  • Beynimizin Default Mode Network (DMN) adı verilen bir ağı, dinlenme sırasında aktive olur. Bu ağ, yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlar (Buckner et al., 2008). Yani, yavaşladığımızda aslında beynimiz daha yaratıcı olur!

Hygge’den Ikigai’ye İlham Veren Gelenekler

Farklı kültürler, yavaşlamayı bir sanat haline getirmiş.

  • Hygge (Danimarka): Hygge, Danimarka’da sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına gelir. Araştırmalar, hygge’nin insanların mutluluk seviyelerini artırdığını gösteriyor (Sørensen, 2016). Mum ışığı, sıcak bir battaniye ve sevdiklerinizle geçirilen zaman, hygge’nin özünü oluşturur. Bu, yavaşlamanın en keyifli hali!
  • Lagom (İsveç): Lagom, “ne az ne çok, tam kararında” demek. Bu felsefe, dengeli bir yaşam sürmeyi öğütler. İsveçliler, lagom sayesinde iş-yaşam dengesini koruyor ve stresi minimumda tutuyor.
  • Ikigai (Japonya): Ikigai, “yaşam amacı” anlamına gelir. Japonlar, ikigai’lerini bulduklarında daha uzun ve mutlu bir yaşam sürüyor (Buettner, 2005). Yavaşlamak, ikigai’yi keşfetmek için bir fırsattır.

Çocuklar Hızlandırmak mı, Yavaşlamayı Öğrenmek mi?

“Hadi” ile Büyüyen Çocuklar

Modern ebeveynlik, çocukları sürekli bir aktivite ve başarı baskısı altında tutuyor. Ancak, çocukların yavaşlamaya ihtiyacı var. İşte nedenleri:

  • Doğal Öğrenme Hızı: Jean Piaget’nin bilişsel gelişim teorisine göre, çocuklar kendi hızlarında öğrenir. Onları hızlandırmak, öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyebilir (Piaget, 1952).
  • Oyunun Gücü: Oyun, çocukların duygusal ve sosyal becerilerini geliştirir. Yavaşlamak, onlara daha fazla oyun zamanı tanır. Carl Rogers’ın da dediği gibi, “Çocuklar, kendi hızlarında büyüdüklerinde daha sağlıklı bireyler olurlar.”
  • Duygusal Denge: Yavaşlamak, çocukların duygusal olarak dengeli olmalarına yardımcı olur. Sürekli koşuşturma, kaygı ve stres yaratabilir (Goleman, 1995).

Çocuklardan yavaşlamayı öğrenmek, aslında onların doğal ritimlerine saygı duymak anlamına gelir.

Onlara “hadi” demek yerine, onların keşfetme ve öğrenme süreçlerine eşlik etmek daha sağlıklıdır.


Yavaşlamayı Hayata Geçirmek

Yavaşlamak, bir yaşam tarzı haline getirilebilir. İşte bazı pratik öneriler:

  • Gün içinde belirli saatlerde teknolojiden uzak durun. Bu, zihninizi boşaltmanıza yardımcı olur.
  • Doğa yürüyüşleri, piknikler veya bahçe işleri, yavaşlamak için harika yollardır.
  • Sabah kahvenizi yavaşça içmek veya akşam yemeğini aileyle birlikte yemek gibi küçük ritüeller, yavaşlamanıza yardımcı olur.
  • Çocukların oyunlarına katılmak, hem onlarla bağ kurmanızı hem de yavaşlamanızı sağlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Çocukluk Çağı Temel İhtiyaçlarımız ve Yetişkin İlişkilerimize Etkisi: Şema Terapi Perspektifi

Çocukluk döneminde karşılanan veya karşılanmayan temel ihtiyaçlarımız, yetişkinlikteki ilişkilerimizi derinden etkileyebilir. Şema Terapi, bu ihtiyaçların nasıl oluştuğunu, nasıl karşılandığını veya karşılanmadığını ve bunların yetişkinlikteki davranış kalıplarımıza nasıl yansıdığını anlamaya odaklanır.

Şema Terapi ve Temel İhtiyaçlar

Şema Terapi, işlevsiz başa çıkma stratejilerimizin ve şemalarımızın (zihinsel kalıplarımızın), biyolojik mizacımız ve karşılanmamış duygusal ihtiyaçlarımızın birleşiminden kaynaklandığını öne sürer. Young, Klosko ve Weishaar (2003), bu ihtiyaçların karşılanmamasının, çocukluktan itibaren geliştirdiğimiz uyumsuz şemalara yol açtığını belirtir. Mizacımız, bu süreçte önemli bir rol oynar. Örneğin, utangaç bir çocuk, ebeveynlerinden duygusal destek alamadığında, sessiz ve insanları memnun etmeye çalışan bir yetişkine dönüşebilir. Buna karşılık, daha agresif bir mizaca sahip bir çocuk, aynı durumda dikkat çekmek için daha gürültülü ve isyankar davranışlar sergileyebilir.

Herkesin çocukluk döneminde, temel ihtiyaçlarının kısmen veya tamamen karşılanmadığı anlar olmuştur. En iyi ebeveynler bile hata yapabilir veya hayat koşulları bu ihtiyaçların karşılanmasını engelleyebilir. Ancak, bu ihtiyaçların karşılanmaması, yetişkinlikteki ilişkilerimizde ve duygusal dünyamızda derin izler bırakabilir.

Çocukluk Çağındaki Beş Temel Duygusal İhtiyaç

Şema Terapi, çocukluk döneminde karşılanması gereken beş temel duygusal ihtiyacı tanımlar. Bu ihtiyaçlar evrenseldir ve her birey için geçerlidir:

  1. Güvenli Bağlanma:
    Çocukların ebeveynleriyle veya bakım verenleriyle güvenli bir bağ kurması, kendilerini güvende, sevilmiş ve kabul edilmiş hissetmelerini sağlar. John Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, güvenli bağlanan çocuklar, ebeveynlerinin yokluğunda huzursuzlanır, ancak geri döndüklerinde rahatlarlar. Güvenli bağlanma, çocuğun duygusal düzenleme becerilerini geliştirir. Ebeveynlerin tutarsız veya ilgisiz davranışları, çocuğun kendini güvende hissetmesini engelleyebilir ve yetişkinlikte terk edilme korkusu gibi şemalara yol açabilir.
  2. Özerklik, Yeterlilik ve Kimlik Duygusu:
    Çocukların yaşlarına uygun görevleri kendi başlarına yapabilmeleri, kendilerine güvenmeleri ve bir kimlik duygusu geliştirmeleri gerekir. Ebeveynlerin aşırı koruyucu veya tamamen ilgisiz olması, çocuğun özerklik kazanmasını engelleyebilir. Örneğin, sürekli eleştirilen bir çocuk, kendini yetersiz hissedebilir ve yetişkinlikte başarısızlık şeması geliştirebilir.
  3. Duygularını ve İhtiyaçlarını Özgürce İfade Edebilme:
    Çocukların duygularını ve temel ihtiyaçlarını ifade edebilmeleri, sağlıklı bir benlik duygusu geliştirmeleri için kritiktir. Duygularını ifade ettiklerinde cezalandırılan veya küçümsenen çocuklar, yetişkinlikte duygularını bastırma eğilimi gösterebilir. Bu durum, duygusal yoksunluk şemasına veya ilişkilerde zorluklara yol açabilir.
  4. Oyun ve Keyifli Aktiviteler Yoluyla Öğrenme:
    Oyun, çocukların dünyayı keşfetmeleri, korkularını yenmeleri ve sosyal beceriler geliştirmeleri için önemli bir araçtır. Oyun oynamasına izin verilmeyen veya sürekli akademik başarı baskısı altında olan çocuklar, yetişkinlikte sosyal izolasyon şeması geliştirebilir.
  5. Gerçekçi Sınırlar ve Öz-Denetim:
    Çocukların sağlıklı sınırlar içinde büyümesi, öz-disiplin ve sorumluluk duygusu kazanmalarını sağlar. Sınırların olmaması veya aşırı katı olması, çocuğun yetişkinlikte yetersiz öz-denetim veya katı standartlar şemaları geliştirmesine neden olabilir.

Yetişkinlikteki Yansımalar

Çocukluk döneminde karşılanmayan ihtiyaçlar, yetişkinlikteki ilişkilerimizi ve duygusal dünyamızı şekillendirir. Örneğin, güvenli bağlanma ihtiyacı karşılanmayan bir çocuk, yetişkinlikte terk edilme korkusu yaşayabilir. Benzer şekilde, duygularını ifade etme özgürlüğü olmayan bir çocuk, yetişkinlikte duygusal yoksunluk şeması geliştirebilir.

Şema Terapi, bu ihtiyaçların nasıl karşılanmadığını ve bunların yetişkinlikteki etkilerini anlamamıza yardımcı olur. Kendi çocukluk deneyimlerinizi düşünmek, bu süreçte farkındalık kazanmanızı sağlayabilir. Aşağıdaki sorular üzerinde düşünmek, bu süreci anlamanıza yardımcı olabilir:

  • Ebeveynlerinizden aldığınız mesajlar nelerdi? (Hem olumlu hem de olumsuz)
  • Yukarıdaki ihtiyaçlarınız nasıl karşılandı veya karşılanmadı?
  • Hangi ihtiyaçlarınız tutarlı bir şekilde karşılanmadı? Bu durum sizi nasıl hissettirdi?

Çocukluk ihtiyaçlarımızın karşılanmaması, yetişkinlikteki davranışlarımızı etkileyebilir, ancak bu şemaların farkına varmak ve üzerinde çalışmak, daha sağlıklı ilişkiler kurmamıza ve duygusal dünyamızı iyileştirmemize yardımcı olabilir. Şema Terapisi, bu süreçte bize rehberlik eden güçlü bir araçtır.


Kaynaklar:

Young, J., Klosko, J., & Weishaar, M. (2003). Schema Therapy: A Practitioner’s Guide.

Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development.

Ginsburg, K. R. (2007). The Importance of Play in Promoting Healthy Child Development and Maintaining Strong Parent-Child Bonds.






Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İş Yerimde Mutlu Değilim

Çalışma hayatı, bireylerin hem ekonomik hem de sosyal yaşantılarında önemli bir yer tutar. Fakat iş yerindeki huzursuzluk, ruhsal ve fiziksel sağlık üzerinde yıkıcı etkiler yaratabilir. “İş yerimde mutlu değilim” diyen bir çalışanın yaşadığı bu tür sorunlar, sadece kişiyi değil, tüm organizasyonu olumsuz yönde etkileyebilir.

İş yerindeki stres, bir çalışanın iş yükü, görev talepleri, çalışma koşulları veya yöneticisiyle yaşadığı problemler nedeniyle başa çıkma kapasitesinin aşılması sonucu ortaya çıkar. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), iş yerinde stresin yaygın bir sorun olduğunu ve uzun vadede hem bireylerin hem de kurumların büyük maliyetler yaşadığını vurgulamaktadır. Stresin uzun süreli etkileri; baş ağrıları, mide problemleri, uyku bozuklukları, anksiyete bozuklukları, depresyon ve tükenmişlik gibi daha ciddi ruhsal ve bedensel sağlık sorunlarına yol açabilir. Çalışanlar stres altında verimliliklerini kaybedebilir, bu da iş gücü kaybına neden olur.

Stresin en yaygın sebepleri arasında aşırı iş yükü, belirsiz iş tanımları, yetersiz kaynaklar, iş güvencesizliği ve zayıf yönetim yer alır. Çalışanların hissettikleri baskı, kendilerini değerli hissetmeme ve başarısızlık duygularına yol açabilir. Bu tür durumlar, psikolojik olarak tükenmişlik hissi doğurur ve kişinin işyerine olan bağlılığını zayıflatır.


Mobbing

Mobbing, işyerinde bir çalışanı sistematik olarak dışlama, psikolojik baskı yapma veya kişiyi itibarsızlaştırma biçiminde gerçekleşen davranışlardır. Mobbing, genellikle iş arkadaşları veya yöneticiler tarafından uygulanabilir ve çoğu zaman uzun süreli bir süreçtir. Mobbinge maruz kalan bireyler, kendilerini yalnızlaşmış, değer görmeyen ve çaresiz hissedebilirler. 2007 yılında yapılan bir araştırma, mobbinge uğrayan çalışanların %60’ının depresyon, anksiyete bozukluğu ve tükenmişlik gibi psikolojik sorunlarla karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Ayrıca, mobbingin iş yerinde çalışan bağlılığını büyük ölçüde azalttığı, tükenmişliğe yol açtığı ve yüksek işten ayrılma oranlarına sebep olduğu da bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Mobbing, özellikle düşük özsaygısı olan kişilerde daha şiddetli psikolojik etkiler yaratabilir. Bu tür bir psikolojik şiddet, kişiyi yalnızlaştırır, güven duygusunu sarsar ve işyerine dair olumsuz düşüncelerle kişiyi bunalıma sürükler.


Hakkın Yenmesi ve Suistimaller

Çalışanlar, zaman zaman iş yerindeki yöneticileri tarafından haksızlığa uğrayabilir. Özellikle emeğinin altında maaş, çalışma şartlarının kötüleştirilmesi gibi suistimaller, çalışan üzerinde ciddi psikolojik etkiler yaratır. Bu tür durumlar, çalışanlarda değer kaybı ve kontrol kaybı duygularına yol açarak, stres seviyelerini artırır.

Bilimsel veriler, sosyal adaletin ve duygusal emek takdirinin çalışan motivasyonu üzerinde önemli etkiler yarattığını göstermektedir. Haksızlıkların ve suistimallerin sürekli hale gelmesi, çalışanların iş tatminsizliği yaşamasına, tükenmişlik sendromuna ve depresyon gibi ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir. Çalışanlar, sürekli haksızlıklarla karşılaştıklarında kendilerini dışlanmış hissedebilir ve bu da daha uzun vadede işten ayrılmalarına veya düşük performans göstermelerine neden olabilir.

İş yerindeki problemler, hem sıklığı hem de şiddeti açısından farklı psikolojik etkiler yaratabilir.

İşe geç kalma, aşırı yüksek talepler, sıkça yaşanan anlaşmazlıklar, sosyal izolasyon.
Bu tür günlük stres kaynakları, bireyde kontrol kaybı duygusu yaratabilir ve sürekli kaygı hali oluşturur. Yetersizlik hissi ve başarısızlık duygusu, depresyon riski taşır.

Artan iş yükü, yetersiz kaynaklarla çalışma, yönetimsel belirsizlikler.
Haftalık stres kaynakları, duygusal tükenmişlik ve motivasyon kaybı gibi duygusal bozukluklara yol açabilir. Bu durum, kişinin özsaygısının düşmesine ve yalnızlaşmasına neden olabilir.

Uzun vadeli stres, işyerindeki psikolojik baskılar, işyerine olan bağlılıkta azalma.
Aylık düzeyde biriken problemler, depresyon ve umutsuzluk gibi ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir. İşe olan bağlılık kaybolur ve bu da iş performansında düşüşe neden olabilir.


İş yerindeki stres ve mobbingin psikolojik temelleri, bireylerin olayları nasıl algıladığı ve bu olaylarla nasıl başa çıktığıyla ilgilidir.

Çalışanlar, iş yerindeki talepleri kontrol edemediklerinde, bu durumu bir tehdit olarak algılarlar. Kontrol kaybı duygusu, özellikle anksiyete bozukluklarını tetikler.

Özsaygısı düşük çalışanlar, her hatalarını kişisel bir eksiklik olarak görürler. Bu da mükemmeliyetçi bir yaklaşım geliştirmelerine yol açar, bu da tükenmişliği artırır.

Sürekli stres, duygusal tükenmişliğe yol açar. Kişinin enerjisi tükenir, motivasyonu düşer ve iş tatmini kaybolur.

İşyerinde yalnızlaşmak, depresyon ve kaygı bozukluklarını artırır. Sosyal destek eksikliği, duygusal yükü daha da ağırlaştırır.


Başa Çıkma Yolları ve Çözüm Önerileri

İş yerindeki stres ve mobbingle başa çıkabilmek için hem bireysel hem de kurumsal düzeyde çözüm önerileri uygulanmalıdır:

Bireysel Stratejiler

  • Kendinizin ve duygularınızın farkında olmak, duygusal olarak sağlıklı bir yaşam sürdürmek için temel bir adımdır.
  • İş yükünü iyi organize etmek, kişisel sınırlar koyarak stresin etkilerini azaltabilir.
  • İş arkadaşlarınızla sağlıklı ilişkiler kurarak, gerektiğinde bir uzmandan destek almak önemlidir.
  • Mükemmeliyetçilikten kaçının ve başarılarınızı kutlayın. Bu, stresle başa çıkmanıza yardımcı olabilir.

Kurumsal Stratejiler

  • Stres Yönetimi Programları: Çalışanlara stresle başa çıkmayı öğretmek, daha verimli ve sağlıklı bir çalışma ortamı yaratılmasına yardımcı olur.
  • Mobbingle Mücadele: İşyerinde mobbingle mücadele etmek için net politikalar ve şikayet mekanizmaları oluşturulmalıdır.
  • Çalışan Katılımı: Çalışanları karar alma süreçlerine dahil etmek, onların işyerine bağlılıklarını artırabilir.

İş Değiştirmeli Miyim?

İşverenlerin, çalışanların ruh sağlığını önemseyen politikalar geliştirmesi, çalışanların ise kişisel sınırlarını koruyarak bu süreçte destek almaları, sağlıklı ve verimli bir iş ortamının temelini oluşturur.

İş değiştirmeniz gerektiğini gösteren bazı belirgin işaretler vardır.

Eğer iş yerindeki stres, sürekli hale gelmişse ve tükenmişlik hissi yaşamaya başladıysanız, bu ciddi bir uyarıdır. Sürekli yorgunluk, motivasyon kaybı ve duygusal tükenmişlik, işinizin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için sürdürülemez bir durum olduğunu gösterebilir. Bu durum zamanla depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunlara da yol açabilir.

İşinize karşı bir tutku ve ilgi kaybı yaşamanız, işinizin size keyif vermemesi, her gün işe gitmek için zorluk çekmeniz, iş değiştirmeyi düşünmenizi tetikleyebilir. Bu, işin sizi tatmin etmediğini ve belki de daha anlamlı veya uygun bir alan arayışında olmanız gerektiğini gösterir.

Çalıştığınız ortamda psikolojik baskı, haksız eleştiriler, dışlanma, dedikodular veya alaylar gibi mobbing davranışlarıyla karşılaşıyorsanız, bu işyerinin sağlıklı bir ortam olmadığının işaretidir. Mobbing, yalnızca psikolojik sağlığınızı değil, fiziksel sağlığınızı da tehdit edebilir. Eğer bunlar kalıcı hale geldiyse, yeni bir iş aramak sizin için doğru bir çözüm olabilir.

Eğer patronunuz ya da işyerindeki yöneticiler sürekli olarak hakkınızı yemeye başlıyor, fazla mesai ödemeleri, maaş artışları ya da kariyerinizin ilerlemesi konusunda adaletsiz davranıyorlarsa, bu da iş değiştirme zamanının geldiğini gösteren önemli bir işarettir. İşyerinde adaletin eksikliği, kişisel ve profesyonel tatminsizliğe yol açar.

İşinize bağlı olarak sürekli fiziksel rahatsızlıklar (baş ağrıları, mide problemleri, uyku bozuklukları gibi) yaşıyorsanız, bu işin sizin için sürdürülebilir olmadığının bir göstergesi olabilir. Fiziksel ve psikolojik sağlık, uzun vadede kariyer başarınızın önünde engel teşkil edebilir.

İşinize gereğinden fazla vakit ayırarak özel yaşamınıza yeterince yer verememek, kişisel ilişkilerinizin zayıflaması veya sosyal yaşamınızın olmaması, iş değiştirmeniz gerektiğine dair bir sinyal olabilir. Sağlıklı bir iş-yaşam dengesi, verimli bir iş hayatının anahtarıdır.

Eğer mevcut işinizde kariyerinize dair bir ilerleme görmüyorsanız ve sürekli olarak gelişim fırsatları ile karşılaşmıyorsanız, bu bir iş değişikliğini gerektirebilir. Hedeflerinize ulaşamamak, motivasyon kaybına yol açabilir.

İşyerindeki çalışma arkadaşlarınızla sağlıklı ilişkiler kuramıyorsanız veya sürekli olumsuz bir atmosfer içerisindeyseniz, bu da iş yerinde mutsuzluk yaratabilir. İş yerindeki negatif bir ortam, çalışma verimliliğinizi ve ruhsal sağlığınızı olumsuz etkiler.

İşyerinin değerleri ile sizin değerleriniz arasında büyük bir uyumsuzluk varsa, bu da bir iş değişikliği sinyali olabilir. Özellikle işinizin sizin etik ya da kişisel değerlerinize uymadığını hissettiğinizde, bu durumu değiştirmeyi düşünmek gerekir.

İş yerinde sürekli olarak belirsizlik içinde olmak, gelecekle ilgili bir planın olmaması, iş güvenliğinizin tehdit altında olması gibi durumlar da bir iş değişikliğini işaret edebilir. Belirsizlik, kaygıyı artırır ve bu da ruhsal sağlığınız üzerinde uzun vadeli olumsuz etkiler yaratabilir.

  • İçsel Bir Değerlendirme Yapın: Kendi istekleriniz, hedefleriniz ve beklentileriniz üzerine düşünün. Mevcut işinizin bu ihtiyaçları karşılayıp karşılamadığını değerlendirin.
  • Alternatif İhtimalleri Araştırın: İş değişikliği yapmayı düşünüyorsanız, hangi alanda çalışmak istediğinizi netleştirin ve bu alandaki fırsatları araştırın.
  • Yeni Bir İş Arayın: İş değiştirmek, bazen zorlu bir süreç olabilir ama sağlığınız, huzurunuz ve mutluluğunuz her şeyden daha önemli. Yeni bir iş arayışı, sizi daha tatmin edici bir iş hayatına yönlendirebilir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EBEVEYNLERE NOTLAR

Ebeveyn Rehberliği

Ebeveynlik, insan hayatının en önemli ve en zorlu rollerinden biridir. Bu süreçte ebeveynler, çocuklarının fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimlerini desteklemek için birçok zorlukla karşı karşıya kalır.

Eleştirel Ebeveynlik ve Duygusal İhtiyaçlar

Eleştirel ebeveynlik, çocuğun kendini değersiz hissetmesine ve özgüven eksikliği yaşamasına yol açabilir.

Psikolog Dr. Carl Rogers, koşulsuz kabul ve empatinin çocukların sağlıklı bir benlik algısı geliştirmesi için kritik olduğunu vurgular. Ebeveynler, çocuklarının hatalarını düzeltmek yerine, onların duygularını anlamaya ve kabul etmeye odaklanmalıdır.

Terapide, eleştirel ebeveynlik davranışlarının altında yatan nedenler (örneğin, ebeveynin kendi kaygıları veya kusurluluk duyguları) araştırılır. Ebeveynler, çocuklarına daha şefkatli ve destekleyici bir yaklaşım benimsemeleri için yönlendirilir.

Şemalar ve Epigenetik Kodlar

Şemalar, hem mizacımızın hem de yaşantılarımızın birleşiminden oluşur. Örneğin, bir çocuğun sürekli eleştirilmesi, duygusal yoksunluk veya kusurluluk şemalarının gelişmesine neden olabilir. Bu şemalar, çocuğun yetişkinlik döneminde de etkili olabilir ve ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.

Psikolog Jeffrey Young, şema terapisinde, erken dönem yaşantıların bireyin hayatı boyunca nasıl etkili olduğunu inceler. Şemaların değiştirilebilir olduğunu ve terapötik müdahalelerle dönüştürülebileceğini savunur.

Terapide, çocukluk döneminde oluşan şemalar tanımlanır ve bu şemaların yetişkinlikteki etkileri incelenir. Ebeveynler, çocuklarının şemalarını besleyen davranışlardan kaçınmaları için bilinçlendirilir.

Hayat Dersleri ve Öğrenme Yolları

İnsanlar hayat derslerini dört farklı yolla öğrenirler: kendi hatalarını yaşayarak, başkalarının hatalarını gözlemleyerek, kitaplardan veya diğer kaynaklardan okuyarak ve nasihat yoluyla. Ebeveynler, çocuklarının hatalarını önlemek için sık sık nasihat yolunu tercih ederler. Ancak, nasihat ederken neden-sonuç ilişkisini kurmak önemlidir.

Eğitimci Maria Montessori, çocukların kendi deneyimleriyle öğrenmelerinin önemini vurgular. Ebeveynler, çocuklarının hatalarını düzeltmek yerine, onlara rehberlik etmeli ve öğrenme sürecini desteklemelidir.

Terapide, ebeveynlerin çocuklarına nasıl daha etkili bir şekilde rehberlik edebilecekleri üzerinde çalışılır. Nasihat etmek yerine, çocukların kendi deneyimlerini yaşamalarına izin vermenin önemi vurgulanır.

Anne ve Baba ile Güvenli Bağlanma

Aile ile güvenli bağlanma, çocukların sosyal iletişim becerilerini artırır, davranış problemlerini azaltır ve duygusal özdenetimlerini geliştirir. Sağlıklı bağlanma, sadece geçirilen zamanın süresi ile değil, içerikle de ilişkilidir.

Psikolog John Bowlby, bağlanma teorisinde, çocukların güvenli bir bağlanma geliştirmelerinin, yetişkinlikteki ilişkilerini ve duygusal sağlıklarını etkilediğini belirtir. Güvenli bağlanma, çocuğun kendini değerli hissetmesini ve çevresine güvenmesini sağlar.

Terapide, baba ile çocuk/anne ile çocuk arasındaki bağlanma dinamikleri incelenir. Bakım verenler çocuğun duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik davranışlar geliştirmesi için desteklenir.

Okulun İlk Günü Kaygı Yönetimi

Okulun ilk günü, hem çocuklar hem de ebeveynler için kaygı verici olabilir. Çocuklar, kaygılarını yetişkinler gibi ifade edemeyebilirler. Bu nedenle, ebeveynlerin çocuklarının duygularını anlamaları ve onları rahatlatmaları önemlidir.

Psikolog Dr. Stanley Greenspan, çocukların duygularını anlamaları ve ifade etmeleri için ebeveynlerin onlarla empati kurmalarını önerir. Duyguları isimlendirmek ve kabul etmek, çocukların kaygılarını azaltmalarına yardımcı olur.

Terapide, ebeveynlerin çocuklarının kaygılarını nasıl yönetebilecekleri üzerinde çalışılır. Çocukların duygularını ifade etmeleri için güvenli bir ortam yaratmanın önemi vurgulanır.


Çocuklarda Duygusal Zeka Gelişimi

Duygusal zeka (EQ), çocukların kendi duygularını anlama, yönetme ve başkalarının duygularını empati ile anlama becerisidir. Duygusal zekası yüksek çocuklar, ilişkilerde daha başarılı, stresle başa çıkma konusunda daha yetenekli ve akademik hayatta daha motive olurlar.

  • Çocuğunuzun duygularını isimlendirmesine yardımcı olun. Örneğin, “Şu an kızgın görünüyorsun, bunun nedeni nedir?” gibi sorular sorun.
  • Duygularını ifade etmesi için onu teşvik edin. Örneğin, “Bugün okulda neler hissettin?” diye sorarak duygularını paylaşmasını sağlayın.
  • Kendi duygularınızı da açıkça ifade ederek model olun. Örneğin, “Bugün işte biraz stresliydim, bu yüzden biraz yürüyüş yaptım ve kendimi daha iyi hissettim” gibi cümleler kurun.

Çocuklarda Özgüven Gelişimi

Özgüven, çocukların kendilerini değerli hissetmeleri ve yeteneklerine güvenmeleri anlamına gelir. Özgüveni yüksek çocuklar, yeni deneyimlere açıktır ve zorluklarla başa çıkma konusunda daha dirençlidir.

  • Çocuğunuzun başarılarını takdir edin, ancak abartılı övgülerden kaçının. Örneğin, “Bu resmi yaparken çok çaba harcadığını gördüm, gerçekten harika olmuş” gibi spesifik geri bildirimler verin.
  • Hata yapmalarına izin verin ve hatalarını bir öğrenme fırsatı olarak görün. Örneğin, “Bu sefer olmadı, bir dahaki sefere nasıl daha iyi yapabileceğini düşünüyorsun?” diye sorun.
  • Çocuğunuzun ilgi alanlarını keşfetmesine ve bu alanlarda kendini geliştirmesine destek olun.

Çocuklarda Sınır Koyma ve Disiplin

Sınır koyma, çocukların güvende hissetmelerini sağlar ve davranışlarını düzenlemelerine yardımcı olur. Ancak, disiplin ceza odaklı değil, öğretici olmalıdır.

  • Kuralları net bir şekilde belirleyin ve nedenlerini açıklayın. Örneğin, “Yemekten önce şeker yememeliyiz çünkü bu iştahımızı kapatır ve sağlıklı beslenmemizi engeller” gibi açıklamalar yapın.
  • Tutarlı olun. Kuralların her zaman ve her yerde geçerli olduğunu gösterin.
  • Olumlu davranışları ödüllendirin. Örneğin, “Bugün oyuncaklarını topladığın için teşekkür ederim, bu gerçekten sorumluluk sahibi bir davranış” gibi ifadeler kullanın.

Çocuklarda Teknoloji Kullanımı ve Dijital Denge

Teknoloji, çocukların hayatının önemli bir parçası haline geldi. Ancak, teknolojinin aşırı kullanımı, çocukların sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimini olumsuz etkileyebilir.

  • Teknoloji kullanımı için sınırlar belirleyin. Örneğin, günde 1-2 saatten fazla ekran süresi olmamasına dikkat edin.
  • Teknolojiyi bir ödül veya ceza aracı olarak kullanmayın. Örneğin, “Ödevini bitirirsen tablet kullanabilirsin” gibi yaklaşımlardan kaçının.
  • Çocuğunuzla birlikte kaliteli içerikler seçin ve teknolojiyi bir öğrenme aracı olarak kullanın. Örneğin, eğitici oyunlar veya belgeseller izlemek gibi.

Kardeş Kıskançlığı ve Rekabet

Kardeşler arasındaki kıskançlık ve rekabet, doğal bir süreçtir. Ancak, bu durum ebeveynlerin doğru yaklaşımı ile yönetilebilir.

  • Her çocuğa bireysel zaman ayırın. Örneğin, her çocukla ayrı ayrı ilgilenerek kendilerini özel hissetmelerini sağlayın.
  • Kıyaslama yapmaktan kaçının. Örneğin, “Abin senden daha iyi yapıyor” gibi cümleler kurmayın.
  • Kardeşler arasındaki çatışmalarda taraf olmayın. Onlara sorunlarını kendi aralarında çözmeleri için fırsat verin.

Çocuklarda Özerklik ve Sorumluluk Bilinci

Çocukların özerklik kazanmaları ve sorumluluk almaları, onların özgüvenlerini ve bağımsızlıklarını geliştirir.

  • Küçük yaşlardan itibaren sorumluluklar verin. Örneğin, oyuncaklarını toplamak, masayı kurmaya yardım etmek gibi.
  • Karar verme süreçlerine dahil edin. Örneğin, “Bugün hangi kıyafeti giymek istersin?” gibi seçenekler sunun.
  • Hatalarını düzeltmek yerine, çözüm bulmaları için onları teşvik edin. Örneğin, “Bu problemi nasıl çözebiliriz?” diye sorun.

Çocuklarda Uyku Düzeni ve Uyku Hijyeni

Uyku, çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimi için kritik öneme sahiptir. Düzenli ve kaliteli uyku, çocukların öğrenme becerilerini ve duygusal dengelerini olumlu etkiler.

  • Uyku saatlerini düzenli tutun. Her gün aynı saatte yatmalarını ve kalkmalarını sağlayın.
  • Uyku öncesi rutinler oluşturun. Örneğin, kitap okumak veya hafif bir müzik dinlemek gibi.
  • Yatak odasını uykuya uygun hale getirin. Örneğin, odanın karanlık ve sessiz olmasına dikkat edin.

Çocuklarda Beslenme Alışkanlıkları

Sağlıklı beslenme, çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimi için temel bir unsurdur. Ebeveynler, çocukların doğru beslenme alışkanlıkları kazanmalarına yardımcı olmalıdır.

  • Örnek olun. Çocuklar, ebeveynlerinin yeme alışkanlıklarını taklit eder. Sağlıklı beslenme konusunda model olun.
  • Yemek saatlerini keyifli hale getirin. Örneğin, birlikte yemek pişirmek veya sofrada sohbet etmek gibi.
  • Abur cubur tüketimini sınırlandırın. Örneğin, evde sağlıklı atıştırmalıklar bulundurun.

Çocuklarda Sosyal Beceriler ve Arkadaşlık İlişkileri

Sosyal beceriler, çocukların akranlarıyla sağlıklı ilişkiler kurmalarını ve toplum içinde kendilerini ifade etmelerini sağlar.

  • Çocuğunuzun sosyal ortamlara katılmasını teşvik edin. Örneğin, spor aktiviteleri veya sanat atölyeleri gibi.
  • Empati kurmayı öğretin. Örneğin, “Arkadaşın üzgün görünüyor, ona nasıl yardımcı olabilirsin?” diye sorun.
  • Çatışma çözme becerilerini geliştirin. Örneğin, “Bu problemi birlikte nasıl çözebiliriz?” diye sorarak çözüm üretmelerini sağlayın.

Çocuklarda Stres Yönetimi

Çocuklar da yetişkinler gibi stres yaşayabilir. Okul, sınavlar, arkadaşlık ilişkileri veya aile içi sorunlar, çocukların stres düzeyini artırabilir.

  • Çocuğunuzun stres kaynaklarını anlamaya çalışın. Örneğin, “Son zamanlarda neler seni üzüyor?” diye sorun.
  • Rahatlama tekniklerini öğretin. Örneğin, derin nefes almak veya meditasyon yapmak gibi.
  • Duygularını ifade etmeleri için güvenli bir ortam sağlayın. Örneğin, “Her zaman seni dinlemeye hazırım” mesajını verin.

Bu konulardaki paylaşımlarım ebeveynlerin çocuklarıyla daha sağlıklı ve dengeli bir ilişki kurmalarına umarım ki yardımcı olabilir. Her bir konu, çocukların fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimini desteklemeye yönelik pratik öneriler içerir. Daha güçlü bir bağ kurmada sizin izlediğiniz yöntemleri de lütfen benimle pskecemsercan@gmail.com üzerinden paylaşın!











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İçsel Sağlıklı Ebeveyn Sesini Keşfetmek

Şema Terapi’de Kendine Yeniden Ebeveynlik

Şema Terapi, Jeffrey Young tarafından geliştirilen, özellikle kronik psikolojik sorunlar ve kişilik bozukluklarıyla başa çıkmak için kullanılan bütüncül bir terapi yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, bireylerin çocukluk döneminde karşılanmayan temel duygusal ihtiyaçlarının (güven, özerklik, sevgi, kabul görme gibi) yetişkinlikte nasıl işlevsel olmayan şemalar ve baş etme modlarına dönüştüğünü inceler. Bu süreçte, “kendine yeniden ebeveynlik” kavramı, kişinin içselleştirilmiş sağlıklı bir ebeveyn sesi geliştirmesine yardımcı olarak, işlevsel olmayan modlarını dengelemesini sağlar.


Çocuklukta Temel Duygusal İhtiyaçlar ve İçselleştirilmiş Ebeveynlik

Çocukluk dönemi, bireyin duygusal ve psikolojik gelişimi için kritik bir dönemdir. Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, çocuklar ebeveynleriyle kurdukları güvenli bağlanma sayesinde kendilerini değerli ve güvende hissederler. Bu bağlanma, çocuğun ileride kendi kendine ebeveynlik yapabilmesi için bir temel oluşturur. Ancak, ebeveynler duygusal olarak ulaşılamaz, tutarsız veya cezalandırıcı olduğunda, çocuklar temel duygusal ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bu durum yetişkinlikte içselleştirilmiş işlevsel olmayan ebeveyn modlarına yol açar.

Young’a göre, çocuklukta karşılanmayan temel ihtiyaçlar şunlardır:

  1. Güvenli bağlanma ve güvenlik ihtiyacı
  2. Özerklik, yeterlilik ve kimlik duygusu
  3. Özgürce duygularını ifade edebilme
  4. Spontanlık ve oyun ihtiyacı
  5. Gerçekçi sınırlar ve özdenetim

Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında, kişi yetişkinlikte “incinmiş çocuk”, “kızgın çocuk” veya “terkedilmiş çocuk” gibi işlevsel olmayan modlar geliştirir. Bu modlar, kişinin duygusal olarak zorlandığı zamanlarda ortaya çıkar ve sağlıklı bir şekilde yönetilmediğinde, depresyon, kaygı bozuklukları ve kişilik bozuklukları gibi sorunlara yol açabilir.


Yeniden Ebeveynlik

Yeniden ebeveynlik, Şema Terapi’nin en önemli tekniklerinden biridir. Bu teknik, kişinin çocuklukta yaşayamadığı duygusal deneyimleri terapötik bir ortamda yeniden yaşamasını ve içselleştirilmiş sağlıklı bir ebeveyn sesi geliştirmesini hedefler. Bu süreç, özellikle çocukluk travmaları yaşamış bireyler için kritik öneme sahiptir.

Dr. Jeffrey Young, yeniden ebeveynliği, “kişinin kendi içinde şefkatli, destekleyici ve sınır koyabilen bir ebeveyn sesi oluşturması” olarak tanımlar. Bu ses, kişinin işlevsel olmayan çocuk modlarını sakinleştirirken, aynı zamanda cezalandırıcı veya talepkar ebeveyn modlarını da dengelemeye yardımcı olur.

Örneğin, bir hasta duygusal olarak zorlandığında, içindeki “incinmiş çocuk” modu aktif hale gelebilir. Bu durumda, içsel sağlıklı ebeveyn sesi, hastaya şefkatle yaklaşır ve onu sakinleştirir. Aynı zamanda, “cezalandırıcı ebeveyn” modunu devre dışı bırakarak, hastanın kendini suçlamasını engeller.

Yeniden ebeveynlik kavramı, nörobilim ve psikoloji alanındaki araştırmalarla da desteklenmektedir. Dr. Daniel Siegel, “The Developing Mind” adlı kitabında, çocuklukta yaşanan duygusal deneyimlerin beyin gelişimi üzerindeki etkilerini vurgular. Siegel’e göre, ebeveynlerin çocuklarına sağladığı duygusal destek, beynin prefrontal korteksinin gelişimini destekler. Bu bölge, duygusal düzenleme, özdenetim ve karar verme gibi işlevlerden sorumludur. Çocuklukta bu destek alınmadığında, yetişkinlikte duygusal düzenleme becerileri zayıf kalır.

Dr. Joan Farrell ve Dr. Ida Shaw, Şema Terapi’nin grup uygulamaları üzerine yaptıkları çalışmalarda, yeniden ebeveynliğin özellikle sınır kişilik bozukluğu olan bireylerde etkili olduğunu bulmuşlardır. Bu çalışmalarda, grup terapisi sürecinde hastaların birbirlerine şefkatli ve destekleyici bir tutum sergilemesi, içsel sağlıklı ebeveyn sesini geliştirmelerine yardımcı olmuştur.

Ayrıca, Dr. Arnoud Arntz tarafından yapılan randomize kontrollü çalışmalar, Şema Terapi’nin özellikle kronik depresyon ve kişilik bozukluklarında geleneksel terapi yöntemlerine kıyasla daha etkili olduğunu göstermiştir. Bu çalışmalarda, yeniden ebeveynlik tekniklerinin, hastaların özgüvenlerini artırdığı ve duygusal düzenleme becerilerini geliştirdiği tespit edilmiştir.


Terapötik Süreçte Yeniden Ebeveynlik Nasıl Uygulanır?

Yeniden ebeveynlik, terapistin hastaya sınırlı bir ebeveynlik rolü üstlenmesiyle başlar. Bu süreçte terapist, hastanın çocuklukta yaşayamadığı duygusal deneyimleri, etik ve profesyonel sınırlar içinde sunar. Örneğin, terapist hastanın duygularını kabul eder, onu anlar ve desteklerken, aynı zamanda gerçekçi sınırlar koyar ve hastanın kendi sorumluluklarını almasını teşvik eder.

Bu süreçte kullanılan bazı teknikler şunlardır:

İmgesel Çalışmalar: Hasta, çocuklukta yaşadığı travmatik bir anıyı hayal eder ve terapist, bu anıda hastaya şefkatli ve destekleyici bir ebeveyn rolü üstlenir.
Duygusal Düzenleme Egzersizleri: Terapist, hastanın duygularını tanımasına ve ifade etmesine yardımcı olur.
Şefkatli İçsel Diyalog: Hasta, kendine şefkatli bir şekilde hitap etmeyi öğrenir. Örneğin, “Şu anda zorlanıyorum, ama bu normal. Kendime karşı nazik olmalıyım.”


Yeniden Ebeveynliğin Uzun Vadeli Etkileri

Yeniden ebeveynlik, kişinin sadece terapide değil, günlük yaşamında da daha sağlıklı ilişkiler kurmasına ve duygusal olarak daha dirençli olmasına yardımcı olur. Bu süreç, kişinin geçmişteki yaralarını iyileştirirken, aynı zamanda gelecekte daha sağlıklı bir yaşam sürdürmesine de olanak tanır.

Dr. Jeffrey Young, “Reinventing Your Life” adlı kitabında, yeniden ebeveynliğin kişinin kendi içsel kaynaklarını keşfetmesine ve kendini gerçekten sevmesine yardımcı olduğunu vurgular. Bu süreç, kişinin kendi kendine şefkat göstermeyi, sınırlar koymayı ve duygusal olarak dengeli bir yetişkin haline gelmeyi öğrenmesini sağlar.

Unutmayın, herkes kendi içinde sağlıklı bir ebeveyn sesi geliştirebilir; bazen sadece biraz rehberliğe ihtiyaç duyarız.





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HASTALIK HASTASI OLMAK (HİPOKONDRİYAK BOZUKLUK)

Hastalık hastalığı (hipokondriyak bozukluk), kişilerin bedensel semptomları ya da normal bedensel duyumlarını aşırı bir şekilde sağlık problemi olarak yorumladıkları, gerçek bir hastalık bulunmamasına rağmen ciddi sağlık sorunları olduğuna dair sürekli bir korku ve endişe taşıdıkları bir tür anksiyete bozukluğudur.

DSM-5‘te Somatik Semptom Bozukluğu olarak tanımlanmakla birlikte, halk arasında “hipokondriyak bozukluk” olarak da bilinir.

Hastalık hastalığı (hipokondriya), kişinin normal bedensel duyumlarını (örneğin bir kas ağrısı, baş ağrısı veya mide bulantısı gibi yaygın ve genellikle zararsız hisler) bir hastalığın belirtisi olarak yanlış yorumlamasıyla karakterizedir. Bu kişiler, belirtilerinin ciddi ve yaşamı tehdit eden bir hastalığa işaret ettiğine inanır, ancak yapılan tıbbi testlerde veya muayenelerde herhangi bir organik bozukluk bulunmaz.

Hipokondriyak Bozukluğun Temel Özellikleri

Hipokondriya, somatik semptomlar (bedensel şikayetler) ile ilişkilidir, ancak bu semptomlar genellikle tıbbi bir açıklama bulamayan kişilerde ortaya çıkar. Temel özellikler şunlardır:

Kişi, vücudundaki herhangi bir küçük değişikliği ya da fiziksel duyumu (örneğin, baş ağrısı, mide bulantısı, yorgunluk, kalp çarpıntısı) ciddi bir hastalığın belirtisi olarak yorumlar ve bu konuda sürekli kaygı duyar. Hipokondriyak kişiler, sık sık doktorlara başvurur, tıbbi testler yaptırır ve teşhis konulmadıkça rahatlamazlar. Ancak, yapılan testler genellikle normaldir. Kişinin deneyimlediği semptomlar gerçek olabilir (örneğin ağrı), ancak bu semptomlar genellikle aşırıya kaçan bir kaygı ve korku ile ilişkilidir. Bu kişiler, sağlıklı olduklarına dair doktor raporları ve tıbbi test sonuçlarına rağmen, sağlıklarında ciddi bir sorun olduğuna dair endişe duymaya devam ederler.

DSM-5’te Tanımlanması

DSM-5, Somatik Semptom Bozukluğu ve İlişkili Bozukluklar altında hipokondriyak bozukluğu şu şekilde tanımlar:

Kişi, herhangi bir bedensel semptomu büyük bir sağlık sorununa bağlar. Bedensel semptomların ciddiyetine dair anksiyete, hastalıkla ilgili düşüncelerin yoğunluğu ile ölçülür. Kişi, semptomların varlığına rağmen tıbbi testlerin sonucu ve tıbbi değerlendirmelerle rahatlamaz. Bu durum, genellikle 6 ay süreyle devam eder. Semptomlar genellikle tıbbi olarak açıklanabilir, ancak birey, bu semptomların çok daha ciddi bir hastalık olduğuna inanır.

Şikayetler arasında:

  • En yaygın şikayetlerden biri vücutta yaygın ağrılardır (baş ağrısı, sırt ağrısı, kas ağrıları, vb.). Bu ağrılar genellikle tıbbi bir nedene dayanmaz, ancak kişi bunları çok ciddi bir hastalıkla ilişkilendirir.
  • Kişi kendini sürekli olarak yorgun hissedebilir ve bu, büyük bir sağlık probleminin belirtisi olarak kabul edilir.
  • Karın ağrıları, mide bulantıları, gaz, şişkinlik gibi sindirim şikayetleri de yaygındır.
  • Kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı veya nefes darlığı gibi kardiyak semptomlar, genellikle anksiyetenin fiziksel etkileri olsa da, hipokondriyak kişiler bunları ciddi bir kalp hastalığının belirtileri olarak algılayabilirler.
  • Baş dönmesi, denge kaybı ve uyuşma gibi semptomlar da sıkça görülebilir.

Bu tür semptomlar genellikle kişi tarafından abartılır ve çoğu zaman aşırı tıbbi müdahale veya test talep edilmesine yol açar. Ancak, yapılan testler genellikle herhangi bir organik hastalığı işaret etmez.

Hastalık hastalığı, hem bireysel hem de sosyal yaşam üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Bu durumun sık görülen sonuçları şunlardır:

  • Hipokondriya, özellikle sürekli sağlık kaygıları nedeniyle depresyon ve anksiyeteye yol açabilir. Kişi, sağlıklı olduğunu bir türlü kabul edemediği için bu durum daha da kötüleşebilir.
  • Sürekli sağlık sorunlarından bahsetmek, kişiyi sosyal ilişkilerden uzaklaştırabilir. Aile ve arkadaşlar, bu sürekli kaygıdan yorulabilir ve kişi sosyal izolasyona girebilir.
  • Hipokondriya, iş gücü kaybına neden olabilir. Kişi sık sık hastalık bahanesiyle işe gitmeyebilir veya işinde verimsiz hale gelebilir.
  • Kişinin sürekli sağlık sorunlarından bahsetmesi, aile üyeleri arasında sıkıntılara yol açabilir. Aile üyeleri, sürekli doktor ziyaretleri ve testler nedeniyle duygusal ve maddi açıdan zorlanabilir.

Tedavi Yöntemleri

Hastalık hastalığının tedavisi, genellikle psikoterapi, ilaç tedavisi ve psiko-eğitim içerir. Tedavi süreci kişisel farkındalık yaratmak ve hastalıkla ilgili kaygıyı yönetebilmek üzerine odaklanır. Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): BDT, kişinin sağlıkla ilgili düşünce ve inançlarını değiştirmeyi hedefler. Bu terapi, kişinin sağlıklı olduğunu kabul etmesini sağlayarak, aşırı sağlık kaygılarının önüne geçmeyi amaçlar.

İlaç Tedavisi: Antidepresanlar (özellikle SSRI’lar) ve anksiyolitikler, hipokondriyak kişilerin eşlik eden depresyon ve anksiyetenin tedavisinde kullanılabilir. Ancak ilaç tedavisi psikoterapiyle desteklendiğinde daha başarılı sonuçlar elde edilir.

Psiko-eğitim ve Farkındalık: Bireylere sağlık kaygılarının doğası hakkında bilgi verilmesi, kaygılarını daha iyi anlamalarına ve yönetmelerine yardımcı olabilir.

Gevşeme Teknikleri: Yoga, meditasyon ve diğer gevşeme teknikleri, vücut duyumlarını daha sağlıklı bir şekilde algılamalarına ve kaygı düzeylerini düşürmelerine yardımcı olabilir.

Bu durum, tedavi edilmediği takdirde bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilir. Erken teşhis ve uygun tedavi, kişilerin bu kaygılarını yönetmelerine yardımcı olabilir ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini sağlayabilir.









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan