Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, bireylerin hayatlarının önemli ve karmaşık aşamalarından ikisidir. Bu dönemlerde bireyler, fiziksel, duygusal ve sosyal açıdan büyük değişimler yaşarlar.
Erik Erikson, kimlik gelişimi üzerine odaklanan bir teori geliştirmiştir. Ona göre, ergenlik döneminde gençler kimliklerini keşfetme ve tanımlama sürecinde bir “kimlik krizi” yaşarlar. Bu kriz, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusundaki belirsizlikleri ifade eder. Gençler bu krizi başarıyla aşarlarsa sağlıklı bir kimlik geliştirirler.
Jean Piaget, bilişsel gelişim üzerine çalışmış ve ergenlik dönemini “formel işlem dönemi” olarak tanımlamıştır. Bu dönemde gençler soyut düşünme yetenekleri geliştirirler ve karmaşık problem çözme becerileri kazanırlar.
Lawrence Kohlberg, ahlaki gelişimi inceleyen bir teori geliştirmiştir. Ona göre, gençler ahlaki değerleri ve prensipleri anlama ve içselleştirme sürecinde bulunurlar. Ergenlik döneminde, bireyler ahlaki konularda daha soyut ve karmaşık düşünmeye başlarlar.
Eleanor Ostrom, sosyal psikolog olarak genç yetişkinlik dönemini bağımsızlık ve sorumluluk dönemi olarak tanımlamıştır. Genç yetişkinler bu dönemde kendi kendilerine bakma, finansal kararlar alma ve bağımsız bir yaşam sürme becerilerini geliştirirler.
Jeffrey Arnett, “Yeni Yetişkinlik” adını verdiği bir dönem tanımlamıştır. Bu dönem, ergenlikten tam yetişkinliğe geçiş sürecini ifade eder. Arnett’e göre, genç yetişkinler bu dönemde kimliklerini bulma, bağımsızlık kazanma ve kariyerlerini inşa etme çabası içindedirler.
Ergenlik Dönemi Ergenlik, 12 ila 18 yaş arasındaki dönemi kapsar, ancak değişkenlik gösterebilmekte ve günümüzde bu yaş aralığının daha geniş olduğu düşünülmektedir. Bireyin çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecini işaret eder.
Ergenlik dönemindeki bireylerin karşılaştığı başlıca sorunlar şunlar olabilir:
Bedensel Değişiklikler: Ergenlik, hızlı bedensel büyüme ve cinsel olgunlaşma ile karakterizedir. Bu dönemde vücutları hızla değişirken, bu değişikliklerle başa çıkmak gençler için zorlayıcı olabilir. Vücut imajı sorunları, obezite veya yeme bozuklukları bu dönemde sıkça görülebilir.
Kimlik Arayışı: Ergenler kimliklerini bulmaya çalışırlar. Kimlik arayışı sırasında, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusunda sorular sorarlar. Bu süreç, kişilik gelişiminde önemli bir adımdır ancak bu belirsizlik bazen anksiyete ve depresyon bulgularına yol açabilir.
Sosyal İlişkiler: Arkadaşlık ilişkileri ergenlikte büyük bir rol oynar. Ergenler, arkadaşları ile bağlantı kurma, uyum sağlama ve sosyal becerileri geliştirme konularında baskı altındadır. Zorbalık, arkadaşlık krizleri ve yalnızlık bu dönem sıkça görülebilir.
Eğitim ve Gelecek Planları: Ergenler, gelecekleri hakkında kararlar vermeye başlarlar. Okul seçimi, meslek seçimi ve gelecekteki hedefleri belirleme konularında stres yaşayabilirler.
Genç Yetişkinlik Genç yetişkinlik, ergenlik sonrası 18 ila 25 yaş arasındaki dönemi ifade eder, bazı kaynaklar genç yetişkinliği daha uzun bir aralık olarak da ele alabilmektedir
Genç yetişkinlik dönemindeki başlıca sorunlar şunlar olabilir:
Bağımsızlık ve Sorumluluk: Genç yetişkinler, ailelerinden ayrılarak bağımsız bir yaşam sürmeye karar verebilirler. Bu yeni sorumluluklar, mali zorluklar, iş bulma ve ev sahibi olma gibi konuları içerebilir.
Kariyer Baskısı: Genç yetişkinlikte, meslek seçimi ve kariyer hedefleri önemlidir. İş bulma süreci, rekabet ve iş değiştirme kararları stres yaratabilir.
İlişkiler ve Evlilik: Genç yetişkinler romantik ilişkiler ve evlilikle ilgili kararlar vermeye başlarlar. İlişki sorunları, boşanma ve çocuk sahibi olma konuları bu dönemde karşılaşılan zorluklardan bazılarıdır.
Ruhsal Sağlık Sorunları: Genç yetişkinlikte depresyon, anksiyete ve bağımlılık gibi ruhsal sağlık sorunları artabilir. Bu dönemde ruhsal sağlık hizmetlerine erişim ve destek önemlidir.
Nasıl Yardımcı Olunabilir? Aileler, gençlerle açık iletişim kurmalı ve duygusal destek sağlamalıdır. Ergenlerin duygularını ifade etmelerine izin vermek önemlidir. Gençler, bu dönemde karşılaşabilecekleri sorunlar hakkında bilgilendirilmelidir. Eğitim ve farkındalık, olası sorunların önlenmesine yardımcı olabilir. Ciddi sorunlarla başa çıkmak için profesyonel yardım almak önemlidir. Psikoterapi ve danışmanlık, duygusal sorunların yönetilmesine yardımcı olabilir.
Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, hayatın karmaşık ve zorlu aşamalarıdır. Bu dönemlerde karşılaşılan sorunları anlamak ve uygun destek sağlamak, gençlerin sağlıklı bir şekilde gelişmelerine yardımcı olabilir. Aileler, eğitimciler ve toplum olarak, gençlerin bu dönemleri sağlıklı bir birey olarak geçirmelerine destek olmalıyız. Takıldıkları yerlerde bize sorabilirler 🙂
Ebeveynler, çocukların hayatında eşsiz ve kritik bir rol oynarlar. Bu rol, çocukların kişilik gelişiminden değerlerine, becerilerinden duygusal sağlıklarına kadar birçok farklı alanı içerir.
Koruma ve Güvence Sağlama: Ebeveynler, çocuklarının fiziksel ve duygusal güvenliğini sağlama sorumluluğuna sahiptir. Bu, çocukların dünyayı keşfederken kendilerini güvende hissetmelerini sağlar.
Eğitim: Ebeveynler, çocuklara temel becerileri öğretmek ve yaşamları boyunca öğrenmelerini desteklemekle yükümlüdür. Bu, çocukların okul başarısı ve ileriki yaşamlarındaki başarıları için temel oluşturur.
Duygusal Destek: Ebeveynler, çocukların duygusal ihtiyaçlarını anlamak ve onları duygusal olarak desteklemekle sorumludur. Çocuklar, ailelerinden sevgi ve kabul gördüklerinde daha sağlıklı duygusal ilişkilere sahip olurlar.
Değerler ve İnançlar: Ebeveynler, çocuklarına ahlaki değerleri, inançları ve davranışları öğretirler. Bu, çocukların toplumlarına olumlu katkı sağlamalarına yardımcı olur.
Bu kadar alanda birlikteyken, ebeveynler ve çocuklar arasındaki çatışmalar kaçınılmazdır. Ancak bu çatışmalar, sağlıklı bir şekilde çözülebilir.
Ebeveynler ve çocuklar arasında açık ve dürüst iletişim kurmak çok önemlidir. Birbirlerini dinlemek, duygularını ifade etmek ve anlamaya çalışmak, çatışmaları çözme sürecini kolaylaştırır.
Ebeveynler, çocukların duygusal perspektifini anlamaya çalışmalıdır. Empati, çocukların duygusal ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak için kullanılabilir.
Çatışma anlarında öfkeli veya stresli tepkiler vermek yerine sakin kalmak önemlidir. Kontrollü bir şekilde davranmak, daha yapıcı bir çözüm bulma sürecine yardımcı olabilir.
Ebeveynler ve çocuklar arasındaki çatışmaların çözümü için işbirliği yapılmalıdır. Ortak bir çözüm bulma çabaları, her iki tarafın da memnun olacağı sonuçlara yol açabilir.
Ebeveynlerin Terapi Sürecindeki Rolü (18 Yaş Altı Danışanlar İçin)
Ebeveynler, 18 yaş altı danışanlar için terapi sürecinde önemli bir destek sağlayabilirler.
Ebeveynler, çocuklarının terapi sürecine aktif bir şekilde katılmalı ve destek olmalıdır. Bu, çocukların tedaviye daha olumlu bir şekilde yanıt vermesine yardımcı olabilir.
Terapi sürecinde ebeveynler, çocuklarının duygusal deneyimlerini anlamak için terapistleriyle düzenli iletişim halinde olmalıdır. Bu, terapistin daha etkili bir şekilde yardımcı olmasına olanak tanır.
Ebeveynler, terapi seanslarında öğrenilen becerileri evde uygulamada çocuklarına yardımcı olmalıdır. Bu, terapinin günlük yaşama entegre edilmesine katkı sağlar.
Ebeveynler, çocuklarının terapi sürecinde sabırlı ve anlayışlı olmalıdır. Değişim zaman alabilir ve ebeveynlerin destekleri bu süreci kolaylaştırabilir.
İnsan yaşamının en temel ve güçlü ilişkilerinden biri, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağdır. Bu bağ, çocuğun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılayan bakım vereni/verenleri ile kurulur.
Bağlanma Çeşitleri neler?
Güvenli Bağlanma:Güvenli bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin her zaman yanlarında olacağını ve ihtiyaçlarının karşılanacağını bilirler. Bu çocuklar genellikle daha bağımsız, sosyal ve özgüvenli olurlar. Güvenli bağlanma, çocukların duygusal güven duygusu geliştirmelerine yardımcı olur.
Sağlıklı bağlanma, güvenli bağlanma türünü yansıtır. Bu tür bağlanmada, bakım veren ve çocuk birbirlerine güvenirler, duygusal olarak destekleyici ve anlayışlı bir ilişki geliştirirler. Sağlıklı bağlanmış çocuklar, ilişkilerde daha başarılı ve mutlu olma eğilimindedirler.
Kaygılı Bağlanma: Kaygılı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır ve çoğunlukla endişeli ve bağımlı olabilirler. Bu bağlanma türünde çocuklar, ebeveynin ilgisini sürekli olarak çekmeye çalışabilirler.
Kaçınmacı Bağlanma:Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, ebeveynlerinin yardımına ihtiyaç duymamaya çalışırlar ve genellikle duygusal ifadeleri kısıtlıdır. Bu tür bağlanma, çocukların duygusal yakınlıktan kaçınma eğiliminde olduğu bir ilişki modelini yansıtır.
Anneden Ayrışma Anne ve çocuk arasındaki ilişki, çocuğun yaşamının temelini oluşturur. Anne ve çocuk arasındaki bağ, emme sürecinden itibaren şekillenir. Bu ilişkinin sağlıklı olması, çocuğun duygusal güvenini artırır ve sosyal ilişkilerini güçlendirir. Anneden ayrışma, çocuğun kendi özgürlüğünü kazanmasına ve ayrı bir birey olarak gelişmesine yardımcı olan önemli bir süreçtir. Bu süreç, çocuğun kendi düşünce ve duygularını ifade etmesine, sorumluluklarını üstlenmesine ve kendi kararlarını vermesine fırsat tanır.
Bağlanma davranışları, çocuğun ebeveynleri / bakım verenleri ile ilişkisini yansıtan önemli göstergelerdir. Bu davranışlar, çocuğun duygusal gelişimini ve gelecekteki ilişkilerini şekillendirebilir. Bu nedenle, anne, baba ya da diğer bakım verenler ve çocuk arasındaki bağın sağlıklı bir şekilde geliştirilmesi ve sürdürülmesi, çocuğun psikolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında kritik bir rol oynar.
Güvenli Bağlanma Davranışları
Güvenli bağlanmış çocuklar, bakım verenleri ile göz teması kurmayı severler. Göz teması, duygusal bağın güçlenmesine yardımcı olur ve iletişimi artırır.
Güvenli bağlanmış çocuklar, duygusal dengeyi daha iyi sağlarlar.
Bakım verenlerinden ayrıldıklarında dünyayı keşfetmek için daha rahatlardır, bağımsızlık duyguları gelişmiştir.
Kaygılı Bağlanma Davranışları
Kaygılı bağlanmış çocuklar, bakım verenlerine aşırı bağımlı olabilirler. Sürekli olarak annelerinin yanında kalmak isterler ve ayrılmaktan korkarlar.
Bu çocuklar, ebeveynlerinin davranışlarını tahmin etmekte zorlanır. Bakım verenin duygusal tutarsızlığı, çocukta endişe ve karmaşık duygular yaratabilir.
Kaygılı bağlanmış çocuklar, sık sık duygusal dalgalanmalar yaşayabilirler. Aniden mutlu olabilirlerken, hemen sonra üzüntü veya öfke gösterebilirler
Sürekli olarak ebeveynlerinden onay ve sevgi ararlar. Kendi öz saygıları zayıf olabilir ve dışsal onayı yetişkinliklerinde de sürekli olarak arayabilirler.
Kaçınmacı Bağlanma Davranışları
Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal ifadeleri sıklıkla engellerler. Duvar örmeye eğilimli olabilirler ve bakım verene karşı duygusal olarak mesafe koymaya çalışırlar.
Bu çocuklar, bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik konusunda ısrarcı olabilirler. Yardım istemekten kaçınırlar ve duygusal ihtiyaçlarını bastırmaya eğilim gösterebilirler.
Kaçınmacı bağlanmış çocuklar, duygusal tepkileri sıklıkla sınırlarlar. Ebeveynlerinin yokluğuna veya ayrılmasına karşı sakin görünebilirler, ancak içlerinde duygusal bir uzaklık hissi taşırlar.
Ebeveynlerin davranışları, çocukların bağlanma stillerini büyük ölçüde etkiler. Ebeveyn davranışlarının bağlanma stillerini nasıl etkilediğine dair birkaç örnek:
Güvenli Bağlanma
Ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarını düzenli ve duyarlı bir şekilde karşılıyorsa.
Ebeveynler sevgi, şefkat ve anlayış göstererek çocuklarının duygusal ihtiyaçlarını karşılıyorsa.
Ebeveynler tutarlı bir şekilde sınırlar ve kurallar koyma konusunda adil bir yaklaşım sergiliyorsa.
Ebeveynler, çocuklarına güvenilir bir şekilde eşlik edip, onların duygusal dalgalanmalarına anlayışla yaklaşıyorsa.
Kaygılı Bağlanma
Ebeveynler sürekli olarak duygusal dalgalanmalar yaşayıp, çocuklarına karşı tahmin edilemez davranıyorlarsa.
Ebeveynler ilgi ve sevgiyi koşullu bir şekilde sunuyorlarsa (örneğin, çocuk sadece iyi davrandığında sevilir).
Ebeveynler arasındaki ilişkide sürekli çatışma ve belirsizlik varsa, çocuk kaygılı bir bağlanma geliştirebilir.
Kaçınmacı Bağlanma
Ebeveynler, çocuklarının duygusal ifadelerini bastırmalarını veya reddetmelerini teşvik ederlerse.
Ebeveynler, çocuklarının bağımsızlık ve kendi kendine yeterlilik kazanmalarını ön planda tutarlar, ancak duygusal ihtiyaçlarına fazla dikkat etmezlerse.
Ebeveynler, çocuklarına duygusal olarak uzak veya ilgisiz davranırlarsa.
Ebeveyn davranışları, çocuğun bağlanma stilini oluştururken temel bir rol oynar. Ancak önemli bir nokta şudur ki, bağlanma stilleri kesin bir kalıp içinde değildir ve zaman içinde değişebilir. Ebeveynler, çocuklarına duygusal destek ve güven sağlamak için çaba sarf edebilirlerse, çocukların bağlanma stilleri daha güvenli ve sağlıklı bir yöne evrilebilir. Ayrıca, ebeveynler arasındaki ilişkinin de çocuğun bağlanma stilini etkilediğini unutmamak önemlidir.
Bu dönemde çocuk sahibi olmaya yönelik korkular ve görüşler, pek çok çift için oldukça yaygın konuşulan bir konu. Çocuk büyütmek, büyük sorumluluklar ve değişiklikler gerektiren bir deneyim, bu nedenle birçok insan için endişe kaynağı olması çok olağan.
Bazı insanlar, çocuk büyütmek için yeterli yeteneklere sahip olmadıkları konusunda endişe duyarlar. Bu, onların kendi yetileri hakkında bir özgüven eksikliği yaşamalarına neden olabilir. Ancak, çocuk büyütmek, deneyim kazandıkça ve ihtiyaç duyulan becerilerin öğrenilebildiği bir süreçtir.
Çocuk sahibi olmanın, bireyin zaman ve özgürlüğünde büyük bir değişiklik yarattığı doğrudur. Bazı insanlar, çocuk sahibi olmanın kariyerlerine, sosyal hayatlarına ve kişisel özgürlüklerine sınırlama getireceğinden endişe ederler. Ancak, çocuk büyütmek, kişisel büyüme, sevgi ve anlam dolu bir deneyim getirebilir. Terapilerde zaman yönetimi ve destek sistemleri hakkında konuşmamız bu endişeleri azaltabiliyor. Çiftlere birlikte planlama yaparak, bireysel zamanlarını ve özgürlüklerini koruyabilecek stratejiler geliştirmelerini öneririm.
Bir çocuğun büyütülmesi, ekonomik olarak pek tabii bir yük oluşturabilmekte. Çiftlerin çocuk sahibi olmadan önce mali durumlarını değerlendirmeleri, bütçeleme yapmaları ve gerekirse destek aramalarını tavsiye ederiz. Araştırmalar, çocukların sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçları için mali kaynakların planlanmasının önemli olduğunu göstermektedir. İlk yıllarda bebek bezi, bebek bakımı ürünleri, sağlık masrafları ve eğitim gibi masrafların artması hayatın gerçekleri. Finansal zorluklar, çiftler arasında stres ve çatışmalara neden olan etkenler arasında üst sıralarda. Ancak, doğru bir mali planlama ve bütçeleme stratejisi ile bu endişelerin üstesinden de bir olarak gelinebilir.
Çocuk sahibi olmanın getirdiği geleceğe dair belirsizlikler de bazı insanlar için endişe kaynağı olabilmekte. Ebeveynler, çocuklarının sağlığı, mutluluğu, başarısı ve güvenliği konusunda endişe duyarlar. Bu endişeler normaldir, ancak çocukların büyüme sürecinde onlara destek olma ve onların ihtiyaçlarına cevap verme yeteneğimizin önüne geçmemelidir. Sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisi ve çocuğun güvenli bir ortamda büyümesi için önemli faktörleri seanslarda konuşabiliriz.
Çocuk sahibi olmanın, bireyin kendi hayat deneyimlerini yitirmesine neden olabileceği endişesi de seanslarda yaygın gözlemlediğim bir durum. Çocukların bakımı ve büyütülmesi, zaman, enerji ve dikkat gerektiren bir süreçtir. Bu nedenle, bazı insanlar kendi bireysel hedeflerine ve ilgi alanlarına zaman ayıramayacaklarını düşünerek endişeye kapılabilirler. Ancak, çocuk sahibi olmak, yaşamın farklı bir aşamasına geçmek anlamında yeni deneyimlerin kaynağı da olabilir. Çocuğun büyümesiyle birlikte aile içindeki dengeyi bulmak da mümkündür. Yeni bir yaşam aşamasında bireylerin kendi ilgi alanlarına ve hedeflerine zaman ayırmalarının önemini her seans vurgulamaktayım. Araştırmalar gösteriyor ki; ebeveynlerin kendi ihtiyaçlarını da gözetmeleri çocuklarıyla daha iyi ilişkiler kurmalarına yardımcı olmakta.
Bu korkular ve görüşler, bireylerin geçmiş deneyimleri, öğretileri, değerleri ve beklentileriyle şekillenmektedir. Bireyler, bu konuda kendi duygularını ve ihtiyaçlarını açıkça ifade etmeli ve partnerleri/aileleri ile açık bir iletişim kurarak ortak kararlar almalıdır. Bu çatışma anlarını yönetebilmek ve kaynaklarınızı güçlendirmek adına bir ruh sağlığı uzmanından destek almak da önemlidir.
Unutulmamalıdır ki, çocuk sahibi olmak ya da olmamak her bireyin kendi görüşüne saygı duyulması gerekilen bir konudur.
Okulun ilk günü çocukların duygusal tepkiler göstermeleri oldukça yaygın bir durumdur. Bu tepkilerin nedenleri farklı olabilir ve ebeveynlerin bu konuda nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair bilinçli olmaları önemlidir.
Bazı Çocukların Okulun İlk Gününde Ağlamaları Olası ve Ağlamamak Kadar Normal
Okula gitmek, çocuklar için ayrılmak anlamına gelir ve bu ayrılık kaygısı yaratabilir. Anne ve babalarından ayrılmaktan endişe duyan çocuklar, bu kaygılarını gözyaşlarıyla ifade edebilirler.
Okula yeni başlayan çocuklar için okulun fiziksel ortamı, öğretmenleri ve arkadaşlarıyla tanışmak yeni ve korkutucu olabilir. Bu da endişe ve hüzün yaratabilir.
Bazı çocuklar sosyal durumlarda daha fazla kaygı yaşayabilirler. Okulun ilk günü, yeni insanlarla tanışma ve tanınmadık yüzlerden oluşan bir grup içinde olma durumu, bu çocuklarda ağlamalara yol açabilir.
Öğrenciler için öğretmenin ilgisi ve tutumu çok önemlidir. Eğer bir çocuk öğretmenden olumsuz bir tepki veya ilgisizlik hissederse, bu da ağlamalara neden olabilir.
Daha önceki olumsuz okul deneyimleri veya ayrılık kaygısı yaşamış çocuklar, yeni bir okula başlama durumunda daha hassas olabilirler.
Ebeveynlerin Yaklaşımı Ne Olmalı?
Destek ve Anlayış Ebeveynler çocuklarının duygusal tepkilerini anlamalı ve desteklemelidirler. Çocuğunuzun bu dönemde daha fazla sevgi ve güvenceye ihtiyacı olabilir.
Hazırlık Süreci Okula başlamadan önce çocuğunuzu hazırlamak önemlidir. Okulu ziyaret etmek, öğretmeni ve sınıf arkadaşları hakkında bilgi vermek çocuğun daha rahat hissetmesini sağlayabilir.
Güven Vermek Çocuğunuza, okula gitmenin birçok çocuk için normal bir deneyim olduğunu ve kendisinin de bu deneyimi başarılı bir şekilde atlatabileceğini anlatmak önemlidir.
Olumlu Bir Ortam Yaratmak Çocuğunuzun okulu olumlu bir şekilde algılamasına yardımcı olun. Okulu, yeni arkadaşlar edinme ve yeni şeyler öğrenme fırsatı olarak tanıtın.
Sabır Göstermek Ebeveynler, çocuklarının duygusal tepkilerine sabırla yaklaşmalılar. İlk gün ağladıklarında onları teselli etmek ve desteklemek önemlidir.
Kaygı Yaşar İse O An Söylenebilecekler
Okulun güvenli bir yer olduğunu ve öğretmenlerin / diğer yetişkinlerin ona iyi bakacaklarını söyleyebilirsiniz
Çocuğunuzun duygusal tepkilerini anlayışla karşılayın ve onun duygusal deneyimlerini geçerli kabul edin. Ona hissettiği duyguları ifade etme ve paylaşma fırsatı verin.
Okula başlamayı heyecan verici bir macera olarak sunun. Yeni arkadaşlar edinme, yeni şeyler öğrenme ve eğlenme fırsatlarından bahsedin.
Okulun kapısında veya sınıfın kapısında onunla vedalaşırken pozitif ve neşeli bir şekilde davranın. “Okulda harika zaman geçireceksin ve ben senin dönüşünü sabırsızlıkla bekliyor olacağım” gibi olumlu mesajlar verin.
Çocuğunuzun okul hakkında sorular sormasına ve düşüncelerini paylaşmasına fırsat verin. “Okul senin için nasıldı?” veya “Bugün neler öğrendin, seni şaşırtan bilgiler oldu mu?” gibi sorularla onun deneyimini anlamaya çalışın.
Günlük bir rutin oluşturarak çocuğunuza okula gitme sürecini daha öngörülebilir hale getirin. Sabahları aynı sırayla giyinmek, kahvaltı yapmak ve okula gitmek gibi bir rutin oluşturmak çocuğunuzun kendini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.
Çocuğunuz anaokuluna başlıyor ise ona bir rahatlatıcı nesne vermek, örneğin sevdiği bir oyuncak veya bir mendil, onun okula gitme sürecini daha kolay atlatmasına yardımcı olabilir.
Eğer çocuğunuz ağlıyorsa, onunla duygusal bir şekilde iletişim kurun. “Üzgün olduğunu anlıyorum, ben de bazen bilmediğim şeylerde kaygılanırım ama sonra zamanla alıştığımı fark ederim, her şey zamanla yoluna girer” gibi cümlelerle ona destek olun.
Okulda ne yapacakları hakkında çocuğunuza bilgi verin. Hangi aktivitelerin onu beklediğini açıklamak, okula gitmeyi daha çekici hale getirebilir.
Okulun ilk gününden sonra çocuğunuzun deneyimini sık sık ama boğmadan konuşun. Onun duygusal ve sosyal gelişimini desteklemek için açık bir iletişim sürdürün.
Unutmayın ki her çocuk farklıdır ve ona özgü bazı reaksiyonlar geçici de olabilir. Eğer çocuğunuzun bu tepkileri uzun süre devam ederse veya daha ciddi sorunlar yaşarsa,bir uzmana başvurmakönemlidir. Çocuğunuzun okula uyum sağlaması ve duygusal olarak rahat hissetmesi için zaman ve destek gerekebilir.
Anksiyete Bozuklukları Anksiyete bozuklukları, aşırı kaygı, korku ve endişe duygularını içeren bir grup psikiyatrik bozukluğu kapsar. DSM-5, anksiyete bozukluklarını aşağıdaki alt türlerde sınıflandırır:
Panik Bozukluk: Panik ataklarının tekrarlı olduğu bir bozukluk. Panik ataklar, ani ve yoğun korku nöbetleri ile karakterizedir. Bu ataklar sırasında kişinin kontrolünü kaybettiği ve fizyolojik semptomlar yaşadığı gözlenir.
Sosyal Anksiyete Bozukluğu: Sosyal durumlarda yoğun kaygı hissi ile karakterizedir. Sosyal fobi olarak da bilinir ve sosyal etkileşimlerden kaçınma ile ilişkilidir.
Özgül Fobi: Belirli nesneler veya durumlar hakkında yoğun, mantıksız bir korku ve kaçınma tepkisi ile tanımlanır. Örnek olarak yükseklik korkusu veya uçak fobisi verilebilir.
Agorafobi: Açık alanlardan veya kalabalık mekanlardan korku ve kaçınma ile belirginleşen bir bozukluktur. Genellikle panik bozukluğu ile birlikte görülür.
Panik Bozukluk Panik bozukluk, en belirgin şekilde panik atakların görüldüğü bir anksiyete bozukluğu türüdür. DSM-5’e göre, bir kişi panik bozukluğu tanısı alabilmesi için birden fazla beklenmedik panik atak yaşamış olmalıdır. Panik ataklar, bazı semptomlarla karakterizedir:
Kalp çarpıntısı, terleme, titreme
Göğüs ağrısı veya göğüste rahatsızlık
Nefes darlığı veya boğulma hissi
Baş dönmesi, bayılma veya sersemlik hissi
Ölüm korkusu veya çıldırma korkusu
Anksiyete ve panik bozuklukların tedavisinde farmakoterapi (ilaç tedavisi) ve psikoterapi (konuşma terapileri) gibi yöntemler kullanılır. İlaç tedavisi, antidepresanlar ve anksiyolitikler gibi ilaçları içerebilir. Psikoterapi ise bilişsel-davranışçı terapi (BDT), maruz bırakma terapisi ve rahatlama teknikleri gibi çeşitli terapi yöntemlerini içerebilir.
Tedavi, bireyin özgül durumuna ve semptomlarının şiddetine göre bir ruh sağlığı uzmanı tarafından uyarlanır, doğru tanı ve tedavi için güvenilir bir uzmana başvurmanın önemini unutmamak önemlidir.
Zorbalık, bir bireyin diğerine sürekli ve kasıtlı olarak zarar vermesi veya rahatsızlık vermesi durumudur. Bu, fiziksel, sözel, sosyal veya siber zorbalık şeklinde gerçekleşebilir. Zorbalığa uğrayan çocuklar üzerinde bu durumun ciddi etkileri olabilir: düşük özgüven, akademik başarısızlık, kaygı, depresyon ve hatta intihar düşünceleri. Ailelerin bu süreçte dikkatli olması ve çocuğun yaşadığı sıkıntıları ciddiye alması son derece önemlidir.
Aile ile Sağlıklı İletişimin İleriki Yıllarda Faydası
Aile içi sağlıklı iletişim, çocuğun kendini güvende hissetmesine ve duygusal olarak desteklenmesine olanak tanır. Araştırmalar, çocukluk döneminde aile ile güçlü iletişim kurabilen bireylerin, ileriki yaşantılarında daha sağlıklı sosyal ilişkiler kurduklarını ve zorluklarla başa çıkmada daha başarılı olduklarını göstermektedir. Çocuğunuzun duygularını ve düşüncelerini paylaşabileceği bir ortam sağlamak, onun zorbalık gibi zorlu durumlarla başa çıkmasına yardımcı olabilir.
Çocuğunuzla çocukluk döneminden itibaren açık ve dürüst bir iletişim kurmak, onunla güçlü bir bağ oluşturmanızı sağlar. Bu bağ, çocuğunuzun duygusal gelişimi için bir temel oluşturur. Çocuğunuz, yaşadığı olumsuz deneyimleri sizinle paylaşabileceğini bilirse, bu durum onun zorbalık gibi travmatik deneyimlerle daha kolay başa çıkmasına yardımcı olur. Ayrıca, bu tür bir iletişim, çocuğunuzun ileriki yaşamında da size güvenmesini ve sizden destek almasını sağlar.
Tehlikeli Arkadaşlıklar: Nasıl Tanır ve Önlem Alırsınız?
Bazı arkadaşlıklar çocuğunuz için zararlı olabilir. Tehlikeli arkadaşlıklar, çocuğunuzu zorbalığa sürükleyebilir veya onun sağlığına, güvenliğine zarar verebilir. Bu tür ilişkileri tanımlamak için dikkat etmeniz gereken bazı işaretler vardır: çocuğunuzun kendine olan güveninde ani bir düşüş, okul başarısında belirgin bir azalma, agresif davranışlar sergileme veya evde huzursuzluk. Çocuğunuzun arkadaş çevresini tanımak ve gerektiğinde onunla bu konular hakkında açık bir şekilde konuşmak önemlidir.
Çocuğum Zarar Görür Endişesindeyim, Ne Yapabilirim?
Eğer çocuğunuzun zorbalığa uğradığından endişe ediyorsanız, ilk adım onunla konuşmak ve durumu anlamaktır. Ona ne yaşadığını, nasıl hissettiğini sorun ve bu konuda yalnız olmadığını hissettirin. Ayrıca, okul yönetimi ve öğretmenleri ile iletişime geçerek durumu onlarla paylaşın. Çocuğunuzu desteklemek ve onu korumak için gereken adımları atın. Gerekirse, bir uzmandan (psikolog veya rehberlik) yardım alarak çocuğunuzun bu süreçten en az zararla çıkmasına yardımcı olabilirsiniz.
Çocuklar zorbalığa uğradıklarında, onlarla konuşurken doğru yaklaşım çok önemlidir.
Zorbalığa uğrayan bir çocuğun ebeveyni olarak, onunla konuşmak için doğru kelimeleri bulmak bazen zor olabilir. Ancak, bu konuşma, çocuğunuzun kendini güvende hissetmesi ve zorbalıkla başa çıkabilmesi için çok önemli.
Ona Güvende Olduğunu Hissettirin Başlamak için, çocuğunuza onun yanında olduğunuzu ve ne olursa olsun ona destek vereceğinizi hissettirin. Şöyle diyebilirsiniz:
“Bana her şeyi anlatabilirsin. Senin yanındayım ve ne olursa olsun birlikte bir çözüm bulacağız.”
Açık Uçlu Sorular Sorun Çocuğunuzun yaşadıklarını anlatabilmesi için ona yönlendirmeden sorular sormak iyi bir başlangıç olabilir. Örneğin:
“Bugün okulda neler oldu?” ya da “Son zamanlarda seni üzen bir şey var mı?” gibi sorularla onun anlatmasına yardımcı olabilirsiniz.
Duygularını Anladığınızı Gösterin Çocuğunuz size zorbalığa uğradığını anlattığında, duygularını anladığınızı ve ona destek olduğunuzu göstermek çok önemlidir. Şöyle diyebilirsiniz:
“Bu yaşadıkların gerçekten zor olmalı. Kendini nasıl hissediyorsun?”
Yargılamadan Dinleyin Çocuğunuz konuşurken onu yargılamadan, dikkatlice dinleyin. Ona, söylediklerinin önemli olduğunu hissettirin:
“Bu söylediklerin çok önemli. Senin ne hissettiğini anlamak istiyorum.”
Birlikte Çözüm Bulun Çocuğunuzun sorunla başa çıkabilmesi için birlikte bir çözüm bulmak, ona güç kazandıracaktır. Ona şöyle diyebilirsiniz:
“Bu durumda ne yapabileceğimizi birlikte düşünebiliriz. Senin için en iyi ne olur, sence ne yapabiliriz?”
Çocuğunuza zorbalığa karşı nasıl tepki verebileceğini öğretmek de önemli. Şöyle söyleyebilirsiniz:
“Eğer biri seni rahatsız ederse, ona güvenli bir şekilde ‘dur’ diyebilirsin. Ya da hemen bir yetişkine gidip durumu anlatabilirsin.”
Bu konuşmayı yaparken en önemli şey, çocuğunuza onu dinlediğinizi ve ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu hissettirmektir. Zorbalıkla başa çıkarken, ona destek vermeniz, onun bu süreci daha kolay atlatmasına yardımcı olacaktır.
Zorbalık, bir kişinin kasıtlı olarak bir başkasına fiziksel veya duygusal zarar verme girişimidir. Zorbalık, farklı biçimlerde ortaya çıkabilen bir davranıştır. Zorbalık türleri arasında çeşitli benzerlikler olabilir ve bir kişi birden fazla türde zorbalığa maruz kalabilir. Ayrıca, zorbalık genellikle bir güç dengesi sorununu yansıtır ve kurbanın savunmasız olduğu durumları içerebilir; bu nedenle müdahale edilmesi önemlidir.
Fiziksel Zorbalık Şiddet içeren fiziksel temas veya saldırılar. Vurma, itme, tekmeleme gibi davranışlar.
Sözlü Zorbalık Sözcükler veya dil kullanarak kişiyi aşağılama, küçümseme veya incitme. Hakaret etme, alay etme, tehdit etme.
Duygusal Zorbalık Kişinin duygusal refahını kasıtlı olarak etkileyen davranışlar. Manipülasyon, duygusal şantaj, sürekli eleştiriler.
Sosyal Zorbalık Bireyi toplum içinde dışlama veya itibarını zedeleme. Dedikodu yayma, arkadaşlarından soyutlama.
Cinsel Zorbalık Cinsel içerikli taciz veya saldırı. Cinsel dokunma, cinsel sözlü taciz, cinsel şantaj.
Siber Zorbalık Dijital platformlarda gerçekleşen zorbalık. Saldırgan mesajlar, çevrimiçi tehditler, hakaret içeren paylaşımlar.
Irkçı veya Etnik Zorbalık Kişinin ırk veya etnik kökenine dayalı saldırgan davranışlar. Ayrımcı dil kullanma, etnik köken üzerinden hakaret etme.
Dini Zorbalık Kişinin dini inançlarına yönelik saldırgan davranışlar. Dinî aşağılama, dini inançlara hakaret etme.
Homofobik veya Transfobik Zorbalık Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelli saldırganlık. Homofobik söylemler, LGBTQ+ bireylere yönelik ayrımcılık.
Akademik Zorbalık Eğitim veya iş ortamlarında gerçekleşen zorbalık türü. Sözlü aşağılama, başkalarını küçümseme, başarılarına sürekli olarak engel olma.
Okulda zorbalık, genellikle bir veya daha fazla öğrencinin diğer bir öğrenciye karşı sistematik olarak kötü davranışlar sergilemesiyle tanımlanır. Bu kötü davranışlar şunları içerebilir: hakaret etme, tehdit etme, dışlama, fiziksel saldırı ve internet üzerinden siber zorbalık.
Okulda zorbalığa uğramak, hem duygusal hem de fiziksel sağlığınıza zarar verebilecek ciddi bir sorundur. Zorbalık, uzun vadeli etkileri olan bir travma türü olabilir ve bu nedenle bu konuda ciddi bir şekilde ele alınmalıdır.
Zorbalığa uğramak, birçok olumsuz etkiye neden olabilir:
Duygusal Sorunlar: Zorbalık mağdurları genellikle düşük öz saygı, depresyon, anksiyete ve intihar düşünceleri gibi duygusal sorunlar yaşayabilirler.
Akademik Başarısızlık: Zorbalık, öğrencilerin okulda başarısız olmalarına neden olabilir. Mağdurlar, okula gitmekten kaçınabilirler veya okulda konsantre olmakta zorlanabilirler.
Sosyal İzolasyon: Zorbalık mağdurları sıklıkla diğer öğrencilerden izole edilirler ve arkadaşlık ilişkileri zarar görür. Kendilerini dışlanmış hissedebilirler.
Fiziksel Sağlık Sorunları: Stres ve anksiyete, fiziksel sağlık sorunlarına yol açabilir. Baş ağrıları, mide rahatsızlıkları ve uyku sorunları gibi fiziksel bulgular ortaya çıkabilir.
Zorbalığa uğruyorsanız veya biri bu durumla karşı karşıyaysa, aşağıdaki adımları düşünmeli ve uygulamalısınız:
Zorbalığa uğramak, duygusal ve fiziksel sağlığı olumsuz etkileyen ciddi bir durumdur. Bu zorlayıcı durumu ele almak ve korunmak için aşağıdaki adımları düşünmek ve uygulamak önemlidir
Zorbalığa uğradığınızı fark etmek ve durumu tanımlamak ilk adımdır. Zorbalık genellikle açık ve belirgin olmayabilir. Ancak, sürekli olarak kötü muamele gördüğünüzü hissediyorsanız, durumu kabul etmek önemlidir. Bu gerçeği kabullenmek, etkileşimleri değerlendirme ve çözüm arama sürecine geçiş yapmanıza yardımcı olabilir.
Zorbalıkla başa çıkmak için yalnız olmamanız önemlidir. Aile üyeleri, arkadaşlar, öğretmenler veya bir danışman gibi güvendiğiniz kişilere durumu anlatın. Destek, duygusal yükü hafifletebilir ve çözüm yolları bulmanıza yardımcı olabilir.
Zorbalık, mağdurların kendi değerlerini sorgulamasına neden olabilir. İçselleştirilmiş inançları incelemek ve olumsuz düşünce kalıplarını tanımlamak, olumlu bir benlik algısı oluşturmada yardımcı olabilir.
Kendinizi güvende hissetmediğiniz bir ortamda, zorbalığa karşı koymak zor olabilir. Güvende hissettiğiniz bir yer bulun. Aile üyeleri, güvendiğiniz arkadaşlar veya destek grupları gibi güçlü bir sosyal destek ağı oluşturmak, duygusal dayanıklılığı artırabilir ve izolasyonun etkilerini azaltabilir.
Zorbalık durumlarını yazılı veya diğer şekillerde belgeleyin. Bu, durumu başkalarına anlatmak veya gerekirse hukuki adımlar atmaktan önce önemli kanıtlar sağlar. Eğer zorbalık bir okul veya iş ortamında gerçekleşiyorsa, durumu ilgili yetkililere bildirin. Okul müdürü, öğretmenler veya işyeri yönetimi gibi kişilere başvurarak durumu çözme sürecini başlatın. Zorbalığı okul yetkililerine veya ailenize bildirin. Zorbalıkla başa çıkmak için yetişkin desteği önemlidir. Bir ruh sağlığı uzmanından destek almak yardımcı olabilir. Güvendiğiniz arkadaşlarınızla ve öğretmenleriniz ile konuşabilir, okulda zorbalığı durdurmayı hedefleyen programlar ve eğitimlerin yaygınlaştırılmasını talep edebilirsiniz. Okul yetkilileri bu tür programlara katılmaları için teşvik edilmelidir. Eğer durum ciddi ise ve kişisel güvenliğiniz tehdit altındaysa, hukuki yardım almayı düşünün. Polise başvurmak veya bir avukattan destek almak, hukuki haklarınızı korumanıza yardımcı olabilir.
Sınırlarınızı belirlemek ve korumak, kişisel gücünüzü artırabilir. Zorbalıkla başa çıkmak için profesyonel yardım almayı düşünün. Bir terapist, duygusal olarak destek sağlayabilir ve başa çıkma stratejileri konusunda rehberlik edebilir. Duygusal düzenleme becerilerini güçlendirmek, zorbalıkla başa çıkmada önemlidir. Olumsuz duyguları tanıma, ifade etme ve uygun şekilde ele alma becerilerini geliştirmek, duygusal iyilik halini destekleyebilir.
Zorbalıkla başa çıkmak karmaşık bir süreç olabilir, bu nedenle destek almak ve önemsiz görünen sağlıklı adımları bile atmak önemlidir. Unutmayın ki, her birey hak ettiği saygı ve güvenliği sağlamak için çaba göstermelidir. Zorbalıkla başa çıkarken, kendinize iyi bakım yapmayı unutmayın. Düzenli olarak dinlenmek, spor yapmak ve hobilerle uğraşmak, duygusal sağlığınızı destekleyebilir. Zorbalıkla mücadele ederken, içsel gücünüzü hatırlayın ve kendinize güveninizi artırın; kendi kendinize olumlu mesajlar vermek, zor zamanlarda güç bulmanıza yardımcı olabilir.
Siber Zorbalık Nedir?
Siber zorbalık, dijital ortamda gerçekleşen kasıtlı saldırgan davranışları tanımlar. Bu davranışlar genellikle kişinin itibarını zedelemek, duygusal acı çektirmek veya birine zarar vermek amacını taşır.
Hakaret, tehdit veya iftira içeren mesajlar veya paylaşımlar. Sosyal medya platformlarında saldırgan yorumlar yapma, aşağılama veya kişisel bilgileri yayma. Bir kişiyi sürekli olarak dijital ortamda takip etme ve rahatsız etme. Kişisel bilgilerin izinsiz paylaşılması veya sızdırılması. Kişinin güvenliği üzerine tehdit içeren elektronik mesajlar.
Siber zorbalık da çağımızda maalesef ki oldukça yaygın, kişisel bilgilerinizi paylaşmaktan kaçının ve siber zorbalığa uğrarsanız bunu yetkililere bildirin.
Saldırgan e-postalar, mesajlar veya sosyal medya iletişimi alıyorsanız.
İtibarınızın çevrimiçi ortamda hedef alındığını fark ediyorsanız.
Sizi izleyen, takip eden veya sürekli olarak sosyal medya aktivitelerinizi gözleyen birinin varlığını fark ediyorsanız.
Kişisel bilgilerinizin izinsiz olarak paylaşıldığını veya ele geçirildiğini fark ediyorsanız.
Ciddi zorbalık durumlarında yasal adımlar atılabilir. Bir avukat, bu süreçte size yardımcı olabilir.
Unutmayın ki zorbalık bir suçtur, bu nedenle sessiz kalmamalısınız; duygusal ve fiziksel sağlığınız için yardım arayışında bulunmaktan çekinmeyin.
Fobiler, genellikle korku ile karıştırılan ancak daha yoğun ve rahatsız edici olan bir tür anksiyete bozukluğu olarak kabul edilir. Fobiler, belirli nesnelere, durumlara veya koşullara karşı belirgin bir korku veya endişe duymakla karakterize edilir. Korku, genellikle aniden ortaya çıkar ve kişinin günlük yaşamını ciddi şekilde etkileyebilir.
Fobik reaksiyonlar, tehlike düzeyi ve sosyal veya kültürel bağlama orantısızdır. Bu nedenle, kişi belirli bir fobiye sahip olduğunda, bu nesne veya durumdan kaçınırlar veya yoğun bir korku ve endişe ile karşılaşırlar. Bu durum, kişinin sosyal, mesleki veya diğer önemli işlevsellik alanlarında sorunlara yol açabilir.
Fobilerin genellikle en az altı ay boyunca devam ettiği ve başka bir ruhsal bozukluğun semptomlarıyla daha iyi açıklanamayacağı kabul edilir. Örneğin, takıntılı düşünceler veya travmatik olayların hatırlatıcıları gibi diğer zihinsel sağlık sorunlarıyla karıştırılmamalıdır.
fobiler
Yaygın Fobi Türleri Fobiler çok çeşitli nesnelere veya durumlara odaklanabilir.
Yükseklik Korkusu (Akrofobi): Akrofobik bireyler, yüksek yerlere yaklaşmaktan, köprüleri geçmekten veya merdivenleri tırmalamaktan kaçınırlar. Bu fobi, yaşam boyu yaklaşık %6.4’lük bir yaygınlığa sahiptir.
Uçak Korkusu: Uçak fobisine sahip bireyler, uçağa binmekten kaçınırlar ve uçuş sırasında şiddetli bir düşme korkusu yaşarlar. Bu fobi, uçak yolculuklarının uzun süreli alternatiflerini tercih etmeye neden olabilir.
Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu): Topluluk önünde konuşma, topluluk içinde bulunma veya sosyal etkileşimlerden duyulan aşırı korku ve endişeyi içeren bir durumdur. Bu fobi, kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilir.
Kapalı Alan Korkusu (Klostrofobi): Kapalı veya dar alanlardan korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, nefes almada zorluk, terleme ve panik atak gibi fiziksel semptomlarla ilişkilendirilebilir.
Yabancı Korkusu: Yabancılardan veya yabancı kabul edilen nesnelerden duyulan korku veya nefreti ifade eder. Bu tür fobi, ırkçılığı içeren aşırı önyargıları içerebilir.
Yutma Korkusu: Bir şey yutarken boğulma korkusu yaşayan kişilerde görülür. Bu fobi, yemek yeme ve içme alışkanlıklarını olumsuz etkileyebilir ve kilo kaybına yol açabilir.
Örümcek Fobisi (Araknofobi): Örümcekler ve akrepler gibi böceklerden korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, kişinin belirli alanlarda kendini rahatsız hissetmesine neden olabilir.
Fobilerin Tedavisi Fobilerin tedavisi, genellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT) ile yapılır. Uygun tedavi ile fobiler yönetilebilir. Tedaviye erken başlamak önemlidir.
Alıştırma/Maruz Bırakma terapi yöntemi, kişinin korktuğu nesne veya durumla yavaşça ve güvenli bir şekilde karşılaşmasını içerir. Bu, kişinin korkularıyla yüzleşmesine yardımcı olur ve tepkilerini kontrol etmeyi öğrenmelerine olanak tanır.
Bilişsel Terapi (BT) kişinin düşünce kalıplarını ve inançlarını incelemeyi ve olumsuz düşünceleri değiştirmeyi hedefler. Bu, fobik reaksiyonların altında yatan düşünsel süreçleri anlamalarına yardımcı olabilir.
Bazı durumlarda, antidepresanlar veya anksiyolitik ilaçlar gibi ilaçlar fobilerin semptomlarını hafifletmek için kullanılabilir. Ancak, ilaç tedavisi genellikle diğer terapilerle birleştirilir.
Fobilerin tedavisi, kişinin spesifik ihtiyaçlarına ve fobisinin türüne bağlı olarak değişebilir. Tedavi, bir uzman psikolog veya psikiyatrist tarafından yönlendirilmelidir. Erken tedavi, diğer anksiyete bozuklukları veya komorbid durumların gelişmesini önlemeye yardımcı olabilir.
Arkadaşlık, insanlar arası ilişkilerin temel taşlarından biri olup, sosyal yaşamın önemli bir parçasını oluşturur. Peki bir kişiyle ilk görüşte arkadaşlık nasıl mümkün olabilir? Bu soruya yanıt bulmak için bilimsel çalışmalar ve araştırmalar ışığında arkadaşlık olgusunu birlikte analiz edelim.
Birçok bilimsel veri ve araştırma, arkadaşlık kurma sürecini etkileyen faktörleri ortaya koymaktadır. Bilimsel araştırmalar, bu faktörlerin arkadaşlık olasılığını şekillendirdiğini göstermektedir. Ancak her arkadaşlık ilişkisi farklıdır ve kişisel dinamiklere dayanır, bu nedenle herkes için tek bir kural veya formül yoktur.
İnsanlar, benzer ilgi alanlarına, değerlere ve kişilik özelliklerine sahip olanlarla daha fazla arkadaşlık kurma eğilimindedirler. Bu teori, arkadaşlıkların temelinde benzerliklerin olduğunu vurgular. Ortak hobiler, tutkular veya yaşam tarzları, bağların oluşmasına katkı sağlar.
Arkadaşlık, güven ve iletişim temeli üzerine inşa edilir. Karşılıklı güven duygusu ve açık iletişim, arkadaşlık kurmayı kolaylaştırır. İyi iletişim becerileri, insanların arkadaşlık ilişkilerini güçlendirmelerine yardımcı olur.
Arkadaşlık, zaman içinde gelişen bir süreçtir. İnsanlar birlikte vakit geçirip deneyimler paylaştıkça, daha yakın ilişkiler kurarlar.
Ortak değerler ve inançlar, arkadaşlık kurarken dikkate alınan önemli unsurlardır. Aynı değerlere sahip olmak, bağların derinleşmesine yardımcı olabilir.
Kişilik uyumu, insanların daha kolay arkadaş olmalarına neden olabilir. Kişilik benzerlikleri, arkadaşlık ilişkilerini güçlendirebilir.
Fiziksel yakınlık, arkadaşlık kurma olasılığını artırır. Aynı çevrede yaşayan veya çalışan kişiler, daha kolay arkadaşlık kurabilirler. İnsanlar, genellikle aynı sosyal ortamlarda bulunan kişilerle daha kolay arkadaşlık kurarlar. Ortak okul, iş veya hobiler gibi sosyal alanlar, arkadaşlık olasılığını artırır.
Duygusal bağlanma, arkadaşlık ilişkilerinin duygusal derinliğini belirler. İnsanlar, birbirlerine duygusal olarak bağlandıklarında, arkadaşlık daha sağlam hale gelir.
Arkadaşlar, sosyal destek sağlama ve stresle başa çıkma konularında önemli roller üstlenirler. Arkadaşlık ilişkileri, insanların duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayabilir.
Bazı araştırmalar, çocukluk arkadaşlıklarının yetişkinlikteki arkadaşlık ilişkilerini etkilediğini göstermektedir. Çocukluk döneminde oluşan arkadaşlıklar, uzun vadeli bağlantıları şekillendirebilir.
Bu bulgular, arkadaşlık olgusunun karmaşıklığını ve farklı boyutlarını vurgular. Her arkadaşlık farklıdır ve kişisel faktörler, deneyimler ve çevresel etmenler, bir kişinin kimlerle arkadaşlık kuracağını etkiler. Ancak bu araştırmalar, insanların arkadaşlık ilişkilerinin yaşamlarını önemli ölçüde etkilediğini ve insanlar arası ilişkilerin karmaşıklığını daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Arkadaşlığın yararları ve dezavantajları da dikkate alınmalıdır:
Arkadaşlar, duygusal destek sunarak insanların stresle başa çıkmasına yardımcı olabilirler. Zor zamanlarda insanların yanında olmaları, duygusal yükü hafifletir.
Arkadaşlık, insanların sosyal bağlarını güçlendirir. Bu, insanların yalnızlık hissini azaltır ve kendilerini daha ait hissetmelerini sağlar.
Arkadaşlar, insanların özsaygılarını artırabilir ve kendine güvenlerini yükseltebilirler. Olumlu arkadaşlık ilişkileri, kişinin kendini daha değerli hissetmesine yardımcı olabilir.
Arkadaşlarla geçirilen zaman, paylaşılan deneyimlerle doludur. Bu deneyimler, yaşamı daha zengin ve anlamlı hale getirir.
Arkadaşlar, sosyal becerilerin geliştirilmesine yardımcı olabilirler. İnsanlar, arkadaşlarının yanında iletişim becerilerini ve empatiyi geliştirme fırsatı bulurlar.
İyi seçilmiş arkadaşlar, yaşam kalitesini artırabilirken, zararlı arkadaşlıklardan uzak durmak önemlidir.
Bazı insanlar, olumsuz arkadaşlık ilişkileriyle karşılaşabilirler. Bu ilişkiler, kişinin duygusal olarak kötü etkilenmesine ve stres yaşamasına neden olabilir.
Arkadaş grupları, bazen sosyal baskıya neden olabilir. Bu, kişinin grup normlarına uymak zorunda hissetmesine ve kendi değerlerinden ödün vermesine yol açabilir.
Bazı insanlar, arkadaşlıklara aşırı derecede bağımlı hale gelebilirler. Bu, kişinin kendi hayatını kontrol edememesine neden olabilir.
Arkadaşlarla geçirilen zaman, bazen diğer önemli işlere harcanması gereken zamanı azaltabilir. Bu, dengesiz zaman yönetimine yol açabilir.
Olumsuz arkadaşlık ilişkileri ve bu ilişkilerin yarattığı duygusal stres, bireyler için gerçek bir zorluk olabilir. İşte bu tür sorunlarla başa çıkmak için psikolog olarak önerdiğim bazı adımlar:
İlk adım, bu olumsuz arkadaşlık ilişkilerini tanımak ve onların sizin üzerinizdeki etkilerini anlamaktır. Kendinize şu soruları sorun: Bu ilişkiler beni nasıl etkiliyor? Duygusal olarak nasıl hissediyorum?
Kendi sınırlarınızı ve değerlerinizi tanımlayın. Bu sınırları arkadaşlarınıza açıkça ifade edin ve bu sınırlara saygı göstermelerini isteyin. Sizden ödün vermeye veya istemediğiniz bir şeyi yapmaya zorlanmamalısınız.
Bu tür zorlu arkadaşlık ilişkileriyle başa çıkmak için profesyonel yardım almayı düşünün. Bir psikolog ya da psikiyatrist, size duygusal destek sağlayabilir ve bu ilişkilerle başa çıkma konusunda size rehberlik edebilir.
Olumsuz arkadaşlık ilişkilerinin yerine daha sağlıklı, destekleyici arkadaşlıklar kurmaya çalışın. İnsanlarla benzer ilgi alanlarına sahip olduğunuz gruplara katılın veya hobilerinizi paylaşabileceğiniz arkadaşlar edinin.
Kendinizi geliştirme ve özsaygınızı artırma yollarını araştırın. Kendinizi daha iyi tanıdıkça, sağlıklı arkadaşlık ilişkilerini daha iyi seçebilir ve sizi kötü etkileyen ilişkilere daha az ihtiyaç duyarsınız.
Arkadaşlarınızla geçirdiğiniz zamanı, diğer önemli işlerle dengelemeye çalışın. Bir zaman çizelgesi oluşturarak, iş, aile, kişisel bakım ve arkadaşlık gibi farklı alanlara dengeli zaman ayırın.
Kendinize iyi bakmak, duygusal dayanıklılığınızı artırabilir. Sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyin, düzenli egzersiz yapın, dengeli beslenin ve yeterince uyuyun.
Kendinizi eleştirmek yerine kendinizi kabul edin. Herkes hatalar yapabilir ve olumsuz ilişkilere düşebilir. Önemli olan, bu deneyimlerden öğrenmek ve kendinizi geliştirmektir.
Aile üyeleri, diğer arkadaşlar veya topluluk destek grupları gibi destek ağlarından faydalanın. Sizi destekleyen insanlarla vakit geçirmek, olumsuz arkadaşlık ilişkilerinin oluşturduğu stresi azaltabilir.
Herkesin yaşamı boyunca olumsuz arkadaşlık ilişkileriyle karşılaşabileceğini unutmayın. Bu deneyimlerden öğrenmek ve kendinizi güçlendirmek önemlidir. Eğer bu ilişkiler sizin için gerçek bir sıkıntı haline gelirse, profesyonel yardım almak her zaman iyi bir seçenek olabilir.
Deprem, fiziksel hasarın ötesinde psikolojik etkilere de yol açan bir doğal afettir. Travma sonucunda kişilerde stres, korku, çaresizlik ve kaygı gibi duygusal tepkiler görülebilmektedir. Depremin ardından insanlar yaşadıkları yerde güvende hissetmekte zorlanabilirler. Güvenli alan kaybı, kişilerin güvendikleri yerlerin artık güvende olmadığına dair duygusal bir algı oluşturabilir.
Travma sonrası iyileşme süreci, bireyden bireye farklılık gösterecektir. Ancak, travmanın etkilerini hafifletmek ve geçişini kolaylaştırmak için bazı teknikler kullanmaktayım. Bunlar arasında psikoterapi, EMDR, destek grupları, meditasyon, birlikte derin nefesler alma ve fiziksel aktiviteler yer alabilmekte. Öncelik kişinin yaşadığı duygusal tepkileri tanımlaması ve ifade etmesini kolaylaştırmak, travmanın etkilerini azaltmaya yardımcı olmaktır.
Depremi Çocuklara Anlatabilirim Depremin çocuklara anlatılması, onların yaş ve gelişim düzeyine uygun olmalıdır. Duygusal desteğin sağlandığı bir ortamda, basit ve anlaşılır bir dil kullanarak deprem hakkında bilgi verilmelidir. Gerçekleri çarpıtmadan, ancak çocuğun korku düzeyini artırmadan açıklamalar yapmak önemlidir. Çocukların sorularını cevaplarken sabırlı olunmalı ve onların duygusal tepkilerine duyarlılık gösterilmelidir.
Yas Süreci ve Uzamış Yas Yas süreci, kayıp veya travma sonrasında yaşanan duygusal tepkilerin zaman içinde değişen bir dizi aşamadan geçmesini ifade eder. Bu aşamalar inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul şeklinde sıralanır ancak yas süreci bireyden bireye farklılık gösterebilir ve farklı zamansal süreçler gözlenebilir. Uzamış yas, normal yas sürecinin beklenenden daha uzun sürdüğü durumu ifade eder. Profesyonel yardım, yas sürecinde destek sağlamak için önemlidir.
Toplumsal Yas Toplumsal yas, bir topluluğun veya toplumun geniş bir kesiminin bir olayın veya kaybın etkisi altında duygusal tepkiler göstermesidir. Depremler gibi doğal afetler toplumsal yas süreçlerine yol açabilir. Toplumsal yas, dayanışmayı artırabilir ve insanları bir araya getirebilir. Topluluk desteği ve kaynaklar, toplumsal yas sürecinde önemli bir rol oynayabilir.
Depremin travmatik etkileri ‘çok gerçek’ ancak, uygun bilimsel temelli yaklaşımlar ve duygusal destek ve yönlendirme ile bireyler ve toplumlar bu zorlu süreçlerle başa çıkabiliriz.
”Yıllardır iş yerimde yoğun tempolu çalışmaktayım ve son birkaç aydır tuhaf bir his içindeyim. Sanki yetmiyor. Uzaklaşıyorum. Adeta enerjimin tükendiğini ve artık aynı performansı sergileyemediğimi, hatta sergilemeye mecalimin kalmadığını fark ettim. Motive olamıyorum. Bana neler oluyor?”
Tükenmişlik, hızlı tempolu yaşamlarımızın bir sonucu olarak; özellikle uzun süreli stres, yüksek iş yükü ve duygusal zorlanma gibi etkenlerin bir araya gelmesi ile ortaya çıkan hem zihinsel hem fiziksel hem de duygusal bir tükenme halidir. Tükenmişlik yaşıyorsanız, normalde anlamlı bulduğunuz faaliyetlerde bulunmanın zor olduğunu fark edebilirsiniz.
”Son zamanlarda evde sürekli artan taleplerle başa çıkmaya çalışırken, enerjimin ve motivasyonumun gitgide azaldığını fark ettim. Eşim ve çocuklar beni görmüyor gibi, ya da ben onlara uzaklaştım bilmiyorum, içimden gelmiyor.”
“Tükenmişlik” terimi ilk kez 1970’lerde Herbert Freudenberger ve Christina Maslach tarafından kullanıldı. Bu durumu “duygusal tükenme, düşük kişisel başarı hissi ve duygusal mesafelenme” olarak tanımladılar. DSM-5’e göre, tükenmişlik sendromu genellikle “uzun süreli iş stresine bağlı olarak enerji kaybı, duyarsızlaşma ve azalmış kişisel başarı hissi” ile karakterizedir.
Burn out kişi yaşamına karşı duyarsızlaşır, duygusal olarak uzaklaşır ve motivasyonunu yitirir, başarı hazzı yaşayamaz.
”Son zamanlarda iş yerine gitmekten kaçınmaya başladım, işimi yapmaktan zevk alamıyorum ve bu da genel ruh halimi olumsuz etkiliyor. Evde de hiç bir işi yapmak istemiyorum, mümkün olsa eve de gitmeyeceğim”
Tükenmişliğin pek çok nedeni olabilir.
Yoğun iş yükü
Düşük destek düzeyi
Düşük özerklik hissi
İş ile özel yaşam arasındaki dengeyi sağlayamama
gibi faktörler etkili olabilir.
Ancak, bazen tükenmişliğin gizli sebepleri de olabilir. Örneğin, içsel değerlerle uyumsuz bir işte çalışmak veya duygusal ihtiyaçların ihmal edilmesi bu duruma zemin hazırlayabilir.
Tükenmişlikle başa çıkmak için;
İlk olarak, öz bakım pratikleri benimsemek önemlidir. Düzenli egzersiz, yeterli uyku ve sağlıklı beslenme tükenmişliği hafifletmeye yardımcı olabilir.
İkinci adım ise duygusal destek almak. Yakın ilişkilerdeki destek, terapi almak veya destek grupları bu süreçte size yardımcı olabilir.
Ne olduğunu anlamak ve ele almak, daha sağlıklı bir yaşam için adım atmaktır. Unutmayın ki tükenmişlik uygun terapi planı ve stratejilerle aşılabildiğinde geçici bir durum olabilir.
‘Hayattan keyif alamıyorum’ diyorsanız okumak için tıklayınız
Yaşamın kaçınılmaz bir gerçeği olan ölüm ve kayıp, bireylerin duygusal dünyasında derin izler bırakır. Yas, duygusal, zihinsel ve fiziksel düzeylerde karmaşık bir süreçtir ve bireyden bireye farklılık gösterebilir. Her birimizin yas süreci biriciktir. Yasın doğası hakkında bilgi sahibi olmak, duygularımızı somutlaştırmada ve beden duyumlarımızı anlamakta bize kolaylık sağlayabilir.
Yasın Aşamaları
Yas süreci aşamaları, belirli bir sırayla yaşanmaz ve bireyden bireye değişebilir.
İnkâr: İlk aşamada kişi, kaybı kabul etmekte zorlanabilir ve inkâr edebilir. Bu, zihinsel bir savunma mekanizmasıdır ve kişinin gerçekle yüzleşmesini engeller.
Öfke: İkinci aşamada kişi, kayıp nedeniyle öfke duyabilir. Bu öfke, sıklıkla hedefe veya yaşanan olaya yönlendirilir.
Pazarlık: Üçüncü aşamada birey, kaybı geri getirebilmek için pazarlık yapabilir. Bu pazarlık genellikle içsel bir çabayı ifade eder.
Depresyon: Dördüncü aşamada kişi, gerçekliği daha fazla kabullenmeye başlayarak depresyona girebilir. Kaybın etkisiyle üzüntü, umutsuzluk ve çaresizlik hissedebilir.
Kabul: Son aşama, kaybı kabul etme aşamasıdır. Bu aşamada kişi, gerçekliği daha net bir şekilde görebilir ve uyum sağlamaya başlar.
Uzamış Yas: İyileşmeyi Geciktiren Süreç
Yas süreci genellikle birkaç ay ila birkaç yıl arasında değişebilir. Ancak, bazı durumlarda yas süreci “uzamış yas” olarak adlandırılan bir duruma dönüşebilir.Uzamış yas, normal yas sürecinin beklenenden daha uzun sürdüğü durumu ifade eder.
Uzamış yasın nedenleri çeşitlilik gösterebilir. Bu durum, kişinin kaybı kabullenememesi, duygusal desteğin yetersiz olması, travmanın etkisi veya kişinin daha önce yaşadığı kayıplarla ilişkilendirilebilir. Uzamış yas, kişinin günlük işlevselliğini etkileyebilir ve profesyonel yardım gerektirebilir.
Bir Arada İyileşme
Bir felaket veya kayıp, sadece bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir yas sürecini de tetikleyebilir. Toplumsal yas, bir topluluk veya toplumun geniş bir kesiminin bir olayın etkisi altında duygusal tepkiler gösterdiği bir süreçtir.
Toplumsal yas, dayanışmayı artırabilir. İnsanlar, bir araya gelerek destek sağlama ve duygusal yükleri paylaşma fırsatı bulabilirler. Toplumsal yas, aynı zamanda felaket sonrası toparlanma sürecine de katkıda bulunabilir.
Yas süreci zorlu ve karmaşık olsa da, zamanla acının dışında büyümek mümkündür. Uzamış yas durumunda, profesyonel yardım ve destek önemlidir. Terapi veya destek grupları gibi kaynaklar, bireyin yolculuğunu desteklemekte yardımcı olabilir.
Unutulmamalıdır ki, her bireyin yas süreci farklıdır ve kendi zamanlamasına ihtiyaç duyar. Duygusal tepkilerin ifade edilmesi ve destek aranması, iyileşme sürecini hızlandırabilir.
Günümüzün hızlı tempolu dünyasında, hayattan keyif alamama durumu birçok insanın yaşadığı bir zorluktur. Ancak bu durumun altında yatan psikolojik boyutlar ve çözüm yolları, psikoloji bilimi sayesinde aydınlatılmıştır. Hayattan keyif alamama durumu herkesin başına gelebilir, ancak bazı faktörler riski artırabilir. Stresli yaşam olayları, travmalar, genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler gibi etmenler bu durumu tetikleyebilir. Hayattan keyif alamama, genel yaşam kalitesini düşürebilir, iş ve ilişki performansını olumsuz etkileyebilir ve fiziksel sağlığı zayıflatabilir.
Terapinin bu süreçteki rolü büyük önem taşır
Terapi, hayattan keyif alamayan bireyler için önemli bir destek mekanizmasıdır. Bir uzman rehberliğinde yapılan terapi seansları, bireyin duygusal sorunlarını anlamasına ve çözmesine yardımcı olur.
Duygusal Farkındalık Geliştirir: Terapi, bireyin içsel dünyasını anlamasına ve duygusal tepkilerini fark etmesine yardımcı olur. Bu sayede negatif düşünceler ve duygularla başa çıkma becerileri gelişir.
Olumsuz İnançları Değiştirir: Terapi, bireyin kendine dair olumsuz inançlarını sorgulamasına ve bunları olumlu yönde değiştirmesine yardımcı olur. Bu da genel yaşam tatminini artırabilir.
Stres ve Anksiyeteyi Yönetmeyi Öğretir: Terapi, stresle başa çıkma stratejileri ve anksiyete yönetimi konusunda bireye pratik bilgiler sunar. Bu, genel yaşam kalitesini artırmada etkili olabilir.
Bireyler, hayattan daha fazla keyif almak için kendi başlarına da adımlar atabilirler
Kişisel ilgi alanları ve hobiler bulmak, yaşamdan keyif almayı artırabilir. Bu aktiviteler, ruh halini olumlu yönde etkileyebilir.
Düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve yeterli uyku, ruh halini iyileştirebilir. Fiziksel sağlık, zihinsel sağlıkla sıkı bir şekilde bağlantılıdır.
Aile ve arkadaşlarla zaman geçirmek, sosyal ilişkileri güçlendirmek ve destek almak hayattan keyif almayı artırabilir.
Duyguları ifade etmek ve paylaşmak önemlidir. Günlük yazma, sanatsal ifade veya terapi gibi yöntemler duygusal yükü azaltabilir.
Hayattan keyif alamamanın altında yatan nedenler çeşitlilik gösterebilir ve bireyseldir
Hayattan keyif alamama, depresyon, bipolarite ya da tükenmişlik gibi bir dizi psikolojik rahatsızlığın belirtisi olabilir. DSM-5’e göre, majör depresif bozukluk en az iki hafta süren sürekli düşük ruh hali, ilgi kaybı ve enerji eksikliği gibi belirtilerle tanımlanır. Daha hafif düzeyde keyif alamama, distimi adı verilen bir durumda da görülebilir.
Unutulmamalıdır ki, profesyonel bir ruh sağlığı uzmanından yardım almak gerçek bilgiye ulaşmada ve sağlıklı tedavide önemli bir rol oynar.
OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) ve OKKB (Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu) Nedir
Bugün sizinle sıkça karıştırılan, ancak farklı olan Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) hakkında konuşalım mı?
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) OKB, obsesyonlar ve kompülsiyonlar şeklinde karakterize edilen bir kaygı bozukluğudur. Obsesyonlar, sürekli ve istenmeyen düşünceler, dürtüler veya zihinsel görüntülerdir. Bu düşünceler kişinin kontrolünde değildir ve genellikle rahatsız edici/endişe vericidir. Kompülsiyonlar ise obsesyonları gidermek için yapılan tekrarlayıcı davranışlardır. Bu davranışlar kısa süreli bir rahatlama sağlasa da uzun vadede kişiyi olumsuz bir döngüye sokar.
OKB’nin semptomları arasında el yıkama, sürekli düşünce denetimi, simetri düzenlemeleri, tekrarlayıcı sayma veya kontrol etme davranışları yer alabilir. Kişi bu takıntılı düşüncelerle ve kompulsiyonlarla mücadele etmeye çalışırken zamanını ve enerjisini büyük ölçüde tüketebilir.
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) OKKB, bir kişilik bozukluğudur. Kişiler, aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik ve kontrol arayışı gibi özelliklere sahiptirler, genellikle esnek olmayan bir düşünce ve davranış kalıbı sergilerler.
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) OKB ile karıştırılmamalıdır. OKKB, kişinin aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik, detaylara aşırı odaklanma ve esnek olamama gibi kalıcı kişilik özellikleri ile karakterizedir.
OKKB’ye sahip bir kişi, düzenli bir çalışma alanı yaratmak için saatlerini harcayabilir ve bu düzeni sıkı bir şekilde korumaya çalışabilir. Aynı zamanda, insanlarla olan ilişkilerinde de aşırı mükemmeliyetçilik ve düzenlilik arayışı gösterebilir, bu da ilişkileri olumsuz etkileyebilir.
Kişi OKKB’ye sahipse, her adımını aşırı özenle planlaması, işlerini başkalarının yapacağından daha fazla detayla kontrol etmesi ve mükemmel sonuçlar elde etmeye çalışması muhtemeldir.
DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) ve ICD-10 (International Classification of Diseases) gibi klinik rehberler, Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB) tanı ve sınıflandırmasında standartları belirler.
OKB ve OKKB farklı rahatsızlıklar olup, tanı, semptomlar ve tedavi yaklaşımları açısından ayrılırlar. Bu iki durumun anlaşılması, doğru tanı ve etkili tedavi için önemlidir.
Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB):
Anksiyete bozukluğu olarak sınıflandırılır.
Obsesyonlar (istenmeyen düşünceler) ve kompulsiyonlar (tekrarlayan davranışlar) içerir.
Obsesyonlar kişinin düşünce kontrolünün dışında ve genellikle rahatsız edici/endişe verici niteliktedir.
Kompulsiyonlar obsesyonların yarattığı kaygıyı geçici olarak azaltma amacı taşır, ancak uzun vadede olumsuz döngülere yol açabilir.
El yıkama, düşünce denetimi, simetri düzenlemeleri gibi semptomlar görülebilir.
Kontrol edilemeyen temizlik dürtüsü: Sürekli olarak el yıkama veya temizlik yapma düşüncesi ve bunun sonucunda zorlayıcı temizlik eylemleri.
Simetri ve düzen takıntısı: Her şeyin düzenli ve simetrik olması gerektiğine dair takıntılı düşünceler ve bu düzeni sağlama çabaları.
Kontrol kaybı korkusu: Sürekli olarak tehlikeli bir şey yapma, başkalarına zarar verme veya kontrol edemeyeceği kötü bir olayın gerçekleşmesi takıntıları ve bunlardan kaçınmak için çeşitli kompulsif eylemler.
Düşünce saplantıları: İstenmeyen düşüncelerin (cinsellik, şiddet içerikli) sürekli olarak akıl etmeye gelmesi ve bunlardan kaçınma çabaları.
“Hayatımın belirli dönemlerinde ben de OKB semptomları yaşadım. Özellikle stresli zamanlarda, sürekli el yıkama düşünceleri beni esir alırdı. Günlük yaşamda, herhangi bir yüzeye dokunduğumda veya dışarıda bir şeyler yedikten sonra, mikropların sürekli ellerimde olduğunu düşünürdüm. Bu takıntı beni rahatsız eder ve anksiyetem artardı. Bunu gidermek için sürekli ellerimi yıkama ihtiyacı duyardım.”
Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu (OKKB):
Kişilik bozukluğu olarak kabul edilir.
Aşırı düzenlilik, mükemmeliyetçilik ve kontrol takıntıları ile karakterizedir.
Obsesyonlar ve kompulsiyonlar içermez, ancak kişinin yaşam tarzını etkileyebilir.
Esneklik eksikliği ve işbirliği zorluğu OKKB’nin belirgin özelliklerindendir.
Detaylara aşırı odaklanma ve esnek olamama gibi semptomlar görülebilir.
Düzen ve simetri takıntısı: Her şeyin aynı düzen içinde olması gerektiği inancı ve bu düzene takıntılı bir şekilde bağlılık.
Mükemmelliyetçilik: Her şeyin mükemmel olması gerektiği düşüncesi ve bu mükemmelliği elde etmek için aşırı çaba sarf etme.
Esnek olamama: Planların veya rutinlerin değişmesine karşı direnme ve esneklik göstermekte zorluk çekme.
Detaylara odaklanma: Detaylara dair aşırı titizlik ve bu detaylara takıntılı bir şekilde odaklanma.
İşbirliği yapmada güçlük: Diğer insanlarla işbirliği yapmakta zorluk çekme, çünkü başkalarının yönergelerine uyum sağlama ve onların katkılarını kabul etmede güçlük yaşama.
“Eskiden bir arkadaşım OKKB semptomları ile mücadele ediyordu. Her şeyi aşırı düzenli tutma ihtiyacı ve mükemmelliğe odaklanma onun günlük yaşamını etkiliyordu. İş yerinde çalışma düzenini planlamak için saatlerini harcıyor ve bileğinin incinmesine rağmen o plan değişmeden esneklik göstermek istemiyordu. Sosyal hayatında da bu durum onun ilişkilerini zorlaştırıyordu. Grup planlarını değiştirmek veya başkalarının fikirlerini kabul etmek onun için neredeyse imkansızdı.”
OKB ile OKKB’nin Farkları -OKB, anksiyete bozuklukları sınıflandırmasında yer alırken, OKKB kişilik bozuklukları kategorisinde yer alır. -OKB, obsesyonlar ve bunların giderilmesine yönelik kompulsiyonlarla karakterizedir. OKKB ise aşırı düzenlilik, mükemmelliyetçilik ve kontrol takıntılarına odaklanır, ancak obsesyonlar ve kompulsiyonlar içermez. -OKB, anksiyete düzeyinde belirgin artışa neden olabilirken, OKKB daha çok kişinin yaşam tarzını ve sosyal ilişkilerini etkileyebilir. -OKB’li kişiler, kompulsiyonlara yönelik geçici bir rahatlama elde etmek için takıntılarına göre hareket ederken, OKKB’li kişiler, esneklik göstermede zorluk yaşayarak kişisel ve profesyonel yaşamlarında sorunlarla karşılaşabilirler.
Bilişsel teoriler, OKB’nin temelinde kişilerin düşünceleri, inançları ve değerleri ile ilgili bozulmalar olduğunu öne sürer. Örneğin, “kötü düşünceler” ile ilgili aşırı tepkiler, kişinin kendi düşüncelerine yüklediği anlam ve önem ile ilişkilendirilir.
Nörobiyolojik araştırmalar, OKB’nin beynin belirli bölgelerinde ve nörotransmitter sistemlerindeki işlev bozukluklarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Serotonin ve glutamat gibi nörotransmitterlerin rolü üzerine yapılan çalışmalar, bu bozukluğun biyolojik temelini açıklamaya yardımcı olmuştur.
Kişilik teorileri, OKKB’nin temelinde kişinin çocukluk döneminden itibaren gelişen kişilik yapıları ve savunma mekanizmalarının rol oynadığını öne sürer.
Ayrıca genetik ve çevresel faktörlerin de bu bozuklukların ortaya çıkmasında etkili olduğunu biliyoruz. Kalıtımsal yatkınlığın ve çocukluk döneminde yaşanan travmatik olayların bu bozuklukların gelişimine katkı sağladığı düşünülmektedir.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), OKB’nin tedavisinde etkili bir yöntemdir. BDT, kişinin takıntılarını ve kompulsiyonlarını tanımlamasına, onları sorgulamasına ve alternatif düşünce ve davranışlar geliştirmesine yardımcı olur. OKB’ye sahip bir kişi, terapi sürecinde takıntılarını ve kompulsiyonlarını yönetmeyi öğrenirken, günlük yaşamda daha işlevsel ve rahat bir deneyim yaşayabilir.
OKKB ise daha çok kişilik yapısal bir özellik olduğu için tedavisi daha zorlu olabilir. Terapi, kişinin mükemmeliyetçilik ve düzenlilikle ilgili esneklik geliştirmesine yardımcı olabilir. Aynı zamanda, OKKB’ye sahip bir bireyin yakın çevresi, anlayışlı olmalı ve mükemmeliyetçiliğe karşı sabırlı bir tutum sergilemelidir. Empati ve anlayış, kişinin OKKB ile başa çıkmasına ve daha rahat bir sosyal ilişki kurmasına yardımcı olabilir.
Eğer sizde ya da bir yakınınızda bu tür bir durum varsa, yapmanız gereken ilk adım, konusunda uzman bir klinik psikologdan yardım almaktır. Psikoterapi, OKB ve OKKB’nin yönetiminde etkili bir tedavi yöntemidir.
Eğer bir yakınınız bu durumla başa çıkıyorsa, anlayışlı olun ve onları yargılamadan destekleyin. Empati göstermek ve onların duygularını anlamaya çalışmak, onların tedavi sürecinde daha iyi bir ilerleme kaydetmelerine yardımcı olabilir.
İletişimdeki değişen dinamiklerin bir yansıması olarak karşımıza çıkan “telefonu açamama anksiyetesi” hakkında konuşalım mı? Son zamanlarda danışanlarımdan ve çevremdeki insanlardan gözlemlediğim kadarıyla, telefonla konuşmak yerine mesajlaşmayı tercih eden bireylerin sayısında artış olduğunu fark ettim.
“Teknolojinin hız ve kolaylık sunması, mesajlaşmayı telefon görüşmelerine tercih etmemin en önemli nedenlerinden biri”
Mesajlaşmanın hızlı ve kolay bir iletişim yöntemi olduğunu düşünülmekte. Araştırmalar, genellikle hızlı yanıtlar almak ve işleri daha hızlı halledebilmek için mesajlaşmayı tercih ettiğimizi göstermekte. Bu şekilde, karşı tarafla anında iletişim kurmak mümkün oluyor ve zaman tasarrufu sağlanıyor.
“Mesajlaşma, duygularımı ve düşüncelerimi daha iyi ifade etme fırsatı sunuyor, ayrıca silebiliyorum da”
Mesajlaşma, anlık olarak verilen bir tepki yerine düşünme ve düzenleme imkanı sunuyor. Telefon görüşmelerinde anlık olarak söylenen sözler geri alınamazken, mesajlaşmada yazılan metinler düşünülerek düzenlenebiliyor. Düşüncelerinizi netleştirmek ve kendinizi daha iyi ifade etmek için mesajlaşma yöntemini tercih ediyor olabilirsiniz.
“Sosyal kaygım var, mesajlaşmak daha güvenli geliyor”
Telefonla konuşmak, bazı bireyler için sosyal kaygıya neden olmaktadır. Anında gerçekleşen konuşmalar ve karşı tarafın anlık tepkilerini gözlemleme gerekliliği, bazı bireylerde endişe ve tedirginlik yaratabilir. Mesajlaşma ise bu kaygıyı azaltabilir, çünkü tepkiler anlık olarak görülemez ve daha kontrollü bir iletişim ortamı sağlanır.
“Sanal dünyada nasıl görünmek istersem öyleyim”
Bireyler, sanal ortamda kendilerini olduklarından daha farklı gösterme seçeneği bulabilmektelerdir. Bu onları daha rahat hissettirebilir. Ancak bu durum, gerçek bir ilişki kurma becerilerinin zayıflamasına ve sosyal izolasyonun artmasına neden olabilmekte.
Telefonu açamama anksiyetesi, iletişimdeki değişen dinamiklerle birlikte ortaya çıkan bir durumdur. Sosyal anksiyete bozukluğu, genel anksiyete bozukluğu veya iletişim becerilerindeki zayıflıklar, telefonu açamama anksiyetesinin temelini oluşturabilir. Bu konuda bir ruh sağlığı uzmanına danışmanız, doğru tanı ve tedavi süreci için önemlidir. Bir psikolog ile çalışmak, iletişim becerilerinizi güçlendirme ve anksiyetenizi yönetmenize yardımcı olabilir.
Öncelikle rahat hissettiğiniz kişilere telefonla konuşmayı deneyebilir, ardından zorlandığınız durumlarla yavaş yavaş yüzleşebilirsiniz.
Anksiyetenizin nedenlerini ve tetikleyicilerini belirlemeye çalışın. Geçmişte yaşadığınız olumsuz bir deneyim, telefonla iletişim kurarken yanlış anlaşılmış veya eleştirilmiş olma korkusu gibi faktörler anksiyetenizi besleyebilir. Bu nedenleri fark etmek ve üzerinde çalışmak önemlidir.
Kendinizi destekleyici düşünceler geliştirmek için çaba gösterin. Kendinize olumlu mesajlar verebilirsiniz, olumlu kognisyonlar belirlemek anksiyetenizi azaltmanıza yardımcı olabilir.
Telefonu açamamanın nedeni her bireyin deneyimleri ile farklılık gösterebilir. Önemli olan, kendimizi ve diğer insanları anlamaya ve desteklemeye devam etmek, iletişim becerilerimizi geliştirmek ve sağlıklı iletişim kurabilmeyi öğrenmektir.
Bu yazımda son zamanlarda klinik pratiğimde ve okullarda gözlemlediğim bir konuya odaklanmak istiyorum. Özellikle ergenler arasında, yüz yüze buluşmak yerine online platformları tercih etme eğilimi giderek artıyor. Bu değişimin nedenlerini, sanal arkadaşlıkların artılarını ve eksilerini, aynı zamanda beraberinde getirdiği tehlikeleri birlikte inceleyelim isterim.
Ergenlerin yüz yüze buluşma yerine online’ı tercih etmelerinin birkaç nedeni olabilir. Birincisi, teknolojinin hızla gelişmesi ve internetin yaygınlaşmasıyla birlikte sanal ortam hem kolay erişilebilir hem de kullanımı kolay bir hale geldi. Artık hemen hemen herkesin bir akıllı telefon veya bilgisayara erişimi var ve bu da online dünyayı daha çekici hale getiriyor.
İkincisi, online platformlar, sosyal etkileşimleri kontrol etme ve filtreleme olanağı sunar. Sanal ortamda, kendilerini daha rahat ifade edebilirler ve sosyal çekingenlikleri veya özgüven eksiklikleri olan bireyler için daha güvenli bir alan oluşmuş gibi hissettirebilir. Ayrıca, internet üzerinden gerçekleşen iletişim, zaman ve mekan sınırlamalarını ortadan kaldırarak, daha fazla esneklik sağlar.
Sanal arkadaşlıkların artılarından biri, çeşitlilik ve farklı kültürlerle tanışma imkanıdır. Online platformlar, farklı bölgelerden insanlarla iletişim kurma ve onların yaşam tarzlarını, düşüncelerini ve deneyimlerini öğrenme fırsatı sunar. Bu, ergenlerin dünya görüşlerini genişletirken empati yeteneklerini geliştirebilir.
Bununla birlikte, sanal arkadaşlıkların bazı eksileri ve tehlikeleri de var.
Birinci eksiklik, yüz yüze etkileşimlerin yerini tutamaması. “Medya Zenginliği Teorisi”ne göre, çevrimiçi etkileşimler arttıkça yüz yüze iletişimleri azalabilir. Gerçek dünyada, göz teması, beden dili ve ses tonu gibi iletişim unsurları sanal ortamda kaybolur ve iletişim karmaşıklaşır.
İkinci eksiklik, sanal arkadaşlıkların yalnızlık hissini artırabilmesidir. “Sosyal İzolasyon Teorisi”, sanal arkadaşlıkların ergenlerin sosyal bağlantılarını zayıflatabileceğini ve yalnızlık hissini artırabileceğini öne sürmektedir. Sanal ortamda, insanlar kendilerini daha izole hissedebilirler ve gerçek bağlantılar yerine yüzeysel ilişkilere yönelebilirler. Bu durum, ergenlerin sosyal becerilerini geliştirmesini engelleyerek sosyal destek ağlarının zayıflamasına neden olmaktadır.
İnternet üzerindeki tanışma platformları, kişisel bilgilerin kötüye kullanılma riskini beraberinde getirebilmekte. Ergenler, online ortamda tanıştıkları kişilerin gerçek kimliklerini doğrulamakta zorlanabilir ve yanlış bilgilendirme veya dolandırıcılık gibi risklerle karşılaşabilir. Bu nedenle 18 yaş altı bireylerin aileleri ile iletişimde kalmaları sağlanmalı ve alan tanınmalıdır.
Pandemi sürecinde ise online eğitim ve üniversite arkadaşlıklarının sanal ortamda başlamasıyla birlikte tüm bu konuştuklarımızın etkilerini daha da belirgin gözlemlemeye başladık. Öğrenciler, yüz yüze etkileşim yerine ekranlar aracılığıyla iletişim kurma zorunluluğuyla karşılaştılar. Bu durum, bazı öğrencilerin sosyal izolasyon ve motivasyon eksikliği gibi sorunlarla mücadele etmelerine neden oldu.
Ergenlerin sanal arkadaşlıkları sağlıklı bir şekilde yönetmeleri için ebeveynler, eğitimciler ve toplum kuruluşları birlikte çalışmalıdır. Bilinçlendirme eğitimleri düzenlemek, sosyal becerilerin geliştirilmesini desteklemek, sınırlar belirlemek, örnek olmak ve destek ağlarını güçlendirmek önemlidir. Bu adımlar, ergenlerin sanal ortamda sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurmalarına yardımcı olurken, gerçek dünyadaki bağlantılarını da güçlendirmelerine destek olur.
Unutmayalım ki, teknoloji günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçasıdır, ancak gerçek bağlantılar ve yüz yüze iletişim de insan sağlığı ve mental refahı için hayati öneme sahiptir. Sağlıklı ve dengeli bir şekilde sanal dünya ile gerçek dünya arasında köprüler kurarak, sosyal ve duygusal gelişime katkıda bulunabiliriz.
Hayatın iniş çıkışları, zaman zaman hepimizi endişelendiren bir konu olabilmekte. Belirsizlikler, kontrolsüzlük hissi ve beklenmedik olaylar karşısında duyulan korku, hayatımızın birçok alanında bizimle. Bu iniş ve çıkışlarla dolu yolculukta, hayatın altının üstünden daha iyi olmadığı ne malum? Belki de altüst olan hayat, bizi yeni başlangıçlarla tanıştırır, içimizdeki gücü keşfetmemizi sağlar ve gelişimimiz için fırsatlar sunar.
Korkunun Altında Yatan Psikolojik Mekanizmalar Hayatın belirsizlikleri ve değişimlerle dolu olması, insan zihninde korkunun temelini oluşturur. Bu durum, beynimizin tehlikeleri algılayan bir bölümü olan amigdala ile yakından ilişkilidir. Amigdala, evrimsel süreçte hayatta kalma şansımızı artırmak için tehlikeleri tanımamızı ve onlardan kaçınmamızı sağlayan bir beyin kısmıdır.
Ancak amigdala bazen modern dünyada tehlikeli olmayan durumları bile tehdit olarak algılayabilir ve gereğinden fazla tepki gösterebilir. Örneğin, belirsiz bir gelecek, iş kaybı veya ilişki sorunları gibi durumlar amigdalanın tetiklenmesine ve altüst olma korkusuna neden olabilir. İşte bu noktada, başa çıkma mekanizmalarımız ve zihnimizin esnek olması önem kazanır.
Dirençli ve Değişime Uyumlu Psikolojik dayanıklılık (resilience), stresle başa çıkma yeteneği ve değişime uyum sağlama kapasitesidir. Bu konuda yapılan araştırmalar, esnek insanların hayatın zorluklarıyla daha iyi başa çıktığını ve stresi daha az hissettiğini göstermiştir.
Psikologlar, insanların hayatlarındaki olumsuz olaylar karşısında nasıl daha esnek ve dirençli olabileceklerine odaklanmışlardır. Pozitif psikoloji, kişisel güçlü yanları ve anlam odaklı yaşamı vurgulayarak, olumsuzluklarla baş etme becerilerini güçlendirmeye çalışır. Böylece, hayatın altüst olmasından korkan bireyler, içsel kaynaklarına yönelerek bu zorluklarla daha iyi başa çıkabilirler.
Kendi Yolculuğundasın Hayatın inişli çıkışlı yollarında ilerlerken, her birimizin kendi yolculuğunu yaşadığını unutmamak önemli. Herkesin hayatında farklı deneyimler, hedefler ve sınavlar vardır. Bir başkasının hayatına özenmek veya onunla kıyaslamak, kendi mutluluğumuzu gölgeleyebilir. Bu tür kıyaslamaların öz saygıyı azaltabileceğini ve hayatın altüst olmasından daha çok korkmamıza neden olabileceğini seanslarımda da gözlemlemekteyim.
Unutmayın ki hayatın altüst olması, aslında büyüme ve dönüşüm için bir fırsattır. İçinde bulunduğunuz durumu kabul ederek, güçlü yönlerinizi kullanarak ve dirençli/esnek bir ruhla yola devam ederek, hayatın iniş çıkışlarını daha iyi yönetebilirsiniz.
Kendi içsel kaynaklarınızı keşfetmek ve değişime uyum sağlamak için kendi terapiyolculuğunuza bir adım atmaya ‘hazırsanız başlayabiliriz’.
Terapi, duygusal, zihinsel ve hatta fiziksel sağlığımızın keşfi için önemli bir adımdır.
Psikoloji bilimi, insan zihnini ve davranışlarını anlamak için pek çok teori ve yaklaşım sunar. İnsan zihnini bir buğday tarlasına benzetelim; her bir başak, farklı düşüncelerimizi ve duygularımızı temsil etsin. Terapi süreci, bu tarlayı güzellikle sulayıp besleyerek, olgunlaşmamış düşüncelerimizi ve duygularımızı olgunlaştırmaya yardımcı olur. Böylece, içsel huzurumuzu ve sağlıklı zihinsel yapımızı rüzgarda dans ettiredebiliriz.
Terapiye İhtiyacı Olanlar Kimlerdir?
Herkes hayatında zorluklarla karşılaşabilir, duygusal sıkıntılar yaşayabilir veya çeşitli travmatik olaylarla başa çıkmakta güçlük çekebilir. Terapi almayı düşünmek için kesin bir sebep yoktur, çünkü her bireyin duygusal ihtiyaçları farklıdır. Ancak bazı durumlar, terapi almaya karar verme konusunda dikkate alınması gereken belirtiler olabilir:
Sürekli olarak endişe, hüzün, korku veya öfke gibi yoğun duygularla başa çıkmakta zorlanma.
Ölüm, ayrılık, kazalar gibi travmatik olayların etkilerini işlemekte zorluk yaşama.
Partner, aile ya da arkadaşlarla ilişkilerde tekrarlayan sorunlar yaşama.
Yoğun stres altında kalma ve bunlarla başa çıkmada güçlük çekme.
Özgüven eksikliği, değersizlik duygusu ve kendine inanç konusunda sıkıntılar yaşama.
Kumar, alkol veya madde bağımlılığı gibi kontrol edemediğiniz davranışlar sergileme.
İş veya okul hayatında verimlilikte düşüş veya motivasyon eksikliği.
Terapiye başlamaya karar verme süreci kişiden kişiye değişebilir. Bazıları için bu adım cesaret verici ve olumlu bir deneyimken, diğerleri için korkutucu veya endişe verici olabilir. Terapiye başlamadan önce, karmaşık bir duygu yelpazesine sahip olabiliriz. Merak, umut, korku, kaygı veya belirsizlik hissedebiliriz. Bunlar tamamen normal duygulardır ve kendimizi ifade etmek için güvenli bir alan yaratmak adına terapistimizle bu duyguları paylaşabiliriz.
Terapi sürecine başlamakla ilgili en yaygın korkulardan biri, duygusal açıdan yargılanmak veya zayıf olarak algılanmak olabilir. Ancak unutmayın ki terapistler, destekleyici ve anlayışlı bir şekilde çalışırlar; amaçları, bireyin kendini keşfetme ve anlama sürecini desteklemektir.
Psikoterapinin çeşitli yöntemleri, insanların yaşam kalitesini artırmada ve psikolojik zorluklarla başa çıkmada önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin, araştırmalar göstermektedir ki Bilişsel-Davranışçı Terapi (BDT) depresyon tedavisindE oldukça etkili. BDT’nin ortalama 20 oturumda antidepresan ilaçlara kıyasla benzer düzeyde etkili olduğu bulunmuştur (Hollon et al., 2005). Benzer şekilde, anksiyete bozukluklarına yönelik terapilerin (örneğin, maruz bırakma) olumlu sonuçları yüksek oranlarda rapor edilmiştir (Craske et al., 2014).
Albert Ellis’in teorisi, düşüncelerin ve inançların duyguları ve davranışları etkilediği temel prensiplere dayanır. Bu teori, insanların olumsuz düşünce kalıplarını değiştirerek duygusal sıkıntılarını hafifletmeye odaklanır (Ellis, 1962).
Terapötik etkinliğin temel mekanizmalarını anlamak için daha karmaşık ve bütüncül teorilere de başvurulmuştur. Psikanalitik teori, bilinçaltının ve iç dünyanın önemini vurgulayarak, kişilerin geçmiş deneyimlerinin şu anki duygusal sorunlarını nasıl şekillendirebileceğini inceler (Freud, 1915). Bağlanma Teorisi (attachment theory) ise, bireylerin çocukluk dönemindeki bağlanma tarzlarının yetişkinlikteki ilişkilere yansımalarını ele alır (Bowlby, 1969).
Terapiye dair yanlış anlamalar olabilir. Terapistin tüm sorunları çözeceğini ya da danışan yerine seçim yapacağını düşünmek asılsızdır. Rehberlik yaparak bireyin iç görü kazanmasına yardımcı olmaktayız.
Terapi süreci, bireylerin iç dünyasına ışık tutarak, kişisel büyüme ve değişim için önemli bir fırsat sunar.
“Terapi sayesinde duygusal sıkıntılarımı daha iyi anlamaya başladım ve bu zorlu duygularla daha etkili bir şekilde başa çıkabiliyorum. Duygusal istikrarım arttı ve iç huzurumun güçlendiğini hissediyorum.“
“Stresle mücadele konusunda terapi benim için gerçek bir kurtarıcı oldu. Artık stresin altında ezilmiyorum ve yaşam kalitem gözle görülür şekilde yükseldi.”
“Terapi, ilişkilerimdeki sorunlarla yüzleşmemi ve daha sağlıklı bağlar kurmamı sağladı. Şimdi daha tatmin edici ilişkiler kurabiliyorum ve sevdiklerimle daha güçlü bir bağım var.”
“Kendime olan güvenim terapi süreciyle büyük ölçüde arttı. Kişisel gelişimimde önemli adımlar attım ve kendi potansiyelime daha çok inanıyorum.”
“Terapi, günlük yaşamda karşılaştığım sorunları daha etkili bir şekilde çözmeme yardımcı oldu. Sorun çözme becerilerim gelişti ve bu beni daha güçlü kıldı.”
“Uzun süredir mücadele ettiğim depresyon ve anksiyete semptomları terapi süreciyle azaldı. Daha olumlu bir bakış açısı kazandım ve hayata daha umutlu bir şekilde bakıyorum.”
Danışanların bu olumlu deneyimleri, terapinin etkisini ve psikoloji biliminin bize sunduğu güçlü araçların işlevselliğini göstermektedir. Terapi, zihinsel ve duygusal sağlığımızı destekleyen değerli bir süreçtir ve her bireyin yaşam kalitesini arttırmada yardımcı olabilir.
Kim olursak olalım, zorluklarla karşılaşabiliriz. Terapi yaşam boyu bize destek sağlar. Unutmayın, terapi kendinize yatırımdır ve zihinsel sağlığınızı önemsemede ilk adımdır.
İnanışların Psikolojik Boyutu: Soyutluk, Değişkenlik, Gerçeklik Algısı ve Kehanetler
İnsanlar her zaman şans faktörünün hayatlarında önemli bir rol oynadığına inanmışlardır. Şans kavramı, umut, olumlu düşünceler ve beklentiler ile ilişkilendirilir. Bu bağlamda, dört yapraklı yoncanın şans getirdiğine olan inanç yaygın bir folklorik örnektir. Bu yazıda, şans kavramının tanımı üzerine odaklanarak, dört yapraklı yoncanın neden şans getirdiğine inanıldığına dair teorileri ve bu tarz inanışların insan psikolojisini nasıl etkilediğini birlikte inceleyelim.
Şans, olumlu bir sonuç elde etme olasılığının rastgele faktörlere bağlı olduğu bir kavramdır. Şansın temelinde belirsizlik ve tesadüf yatar. İnsanlar, şansa bağlı sonuçlara dair umut ve olumlu beklentilerle motive olabilirler. Şans, bir olayın veya durumun gelişmesindeki tesadüfi faktörlerden kaynaklanan beklenmedik başarı veya fırsatları ifade eder.
Dört yapraklı yoncanın nadir bulunan bir bitki olduğu bilinir. İnsanlar, nadir ve özel olan şeylerin şans getirdiğine inanma eğilimindedir. Bu nedenle, dört yapraklı yonca eşsizliği ve nadirliği nedeniyle şans sembolü olarak kabul edilir. İnandıkları şeylerin gerçekleşme olasılığını artırdığına inanırlar. Dört yapraklı yonca, yıllar boyunca şans sembolü olarak kabul edilmesiyle insanların zihinlerinde güçlü bir inanç sistemine sahip olmuştur. İnançlar, bizlerin motivasyonunu ve davranışlarını etkileyebilir.
Şansa olan inanç, bireylerin özgüvenlerini de yükseltebilir, şans faktörünün var olduğuna inanarak daha iyimser ve olumlu bir bakış açısı geliştirebilirler. Bu da insanların hem zorluklarla başa çıkmaya daha istekli olmalarını hem de hedeflerine ulaşma konusunda daha fazla çaba sarf etmelerini sağlayabilir.
Stres düzeyimizi azaltabilir ve belirsizlikle karşılaştığımızda şansa güvenerek daha az endişelenme eğiliminde olmamıza yarar. Şans sembollerine odaklanmak sizi de olumsuz duygulardan uzaklaştırarak stresle daha iyi başa çıkmanızı sağlar mı?
Unutmayalım ki, şansın gerçekliği bilimsel olarak kanıtlanmamış bir konudur, bireylerin inanç sistemleri ve kültürel arka planlarına bağlıdır. Herkesin şansa olan inancı farklı olabilir ve her zaman pozitif sonuçlar getireceği garantisi yoktur. Ancak, şansa olan inanç, insanların ruh halini, davranışlarını ve yaşam deneyimlerini etkileyebilecek güçlü bir psikolojik faktördür.
İnanışlar, soyut kavramlar olarak kabul edilir çünkü somut bir gerçekliği doğrudan temsil etmezler. Psikoloji literatüründe, soyut düşünme ve soyut kavramlarla ilişkili olarak bilişsel süreçler üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Örneğin, Bargh ve Chartrand’ın (2000) yaptığı bir çalışmada, insanların bilinçaltında aktive olan soyut kavramların (örneğin “yaşlılık” veya “naziklik”) davranışları üzerinde etkili olabileceğini göstermiştir.
İnanışlar zaman içinde değişebilir, bu değişkenlik bilişsel esneklik kavramıyla ilişkilendirilir. Bilişsel esneklik, bireylerin yeni bilgilere dayanarak düşüncelerini değiştirebilme ve esnek davranabilme yeteneğidir. Araştırmalar, insanların yeni deneyimler yaşadıkça inançlarını güncellediğini ve değiştirdiğini göstermektedir (Plous, 1993)
İnsanlar bazen inançlarını gerçeklikle karıştırabilir ve kesin gerçeklik olarak algılayabilirler. Psikolojide, bu fenomen “gerçeklik algısı” veya “inancın gerçeklik sanılması” olarak bilinir. Araştırmalar, insanların zihinsel modellerini gerçek dünyadaki olaylarla uyumlu hale getirmek için çaba gösterdiklerini ve inançlarını kesin gerçek olarak algılayabileceklerini göstermektedir (Johnson-Laird, 1983).
İnanışlar, bazen insanların bedensel deneyimleriyle ilişkilendirilebilir ve fiziksel beden duyumlarına dönüşebilir. Bu durum, somatoform belirti bozuklukları ve nocebo etkisi gibi fenomenlerle ilgili araştırmalarda incelenmiştir. Örneğin, kişi negatif bir inanışa sahip olduğunda vücutta fiziksel semptomlar (örneğin, baş ağrısı veya mide bulantısı) ortaya çıkabilir (Barsky, 2014).
Peki ya gerçekleşen kehanetler? Genellikle doğrulama yanlılığı (confirmation bias) ve selektif hatırlama gibi bilişsel önyargılarla ilişkilendirilir. İnsanlar, kehanetlerin gerçekleştiğini düşündükleri durumları hatırlamaya daha yatkındır ve gerçekleşmeyen kehanetleri kolayca unutabilirler (Nickerson, 1998).
İnanışların soyutluğu, değişkenliği, gerçeklik algısı ve beden duyumuna dönüşmesi gibi konular inanç sistemlerimizi ve bu inançların psikolojik etkilerini anlamak için önemli bir temel oluşturmaktadır. İnançların gerçekliği tamamen bilimsel olarak kanıtlanmış olmasa da, insanların bilişsel süreçlerini, davranışlarını ve algılarını etkileyebilecek güçlü bir etkiye sahip olduklarını gösteren bulguları sizinle paylaşmak istedim. Düşünce ve yorumlarınızı dilediğiniz zaman benimle paylaşmanızdan memnuniyet duyarım.
Barbie filmi henüz gösterime girmeden çokça konuşulmaya başlandı. Bu gibi yapıtların günümüzdeki popülaritesi sosyal medyanın kamçıladığı merak duygusunun bir sonucu gibi.
Barbie Filmi, nostalji ve anılar aracılığıyla birçok kişinin duygusal bağ kurduğu bir yapıt. Nostalji, insanların geçmişe dönük bağlamda duygusal açıdan etkilenmesine neden olur, böylelikle filmi yeniden hatırlamaya ve izlemeye yönlendirilirler. Aklıma Özdeşleşme Kuramı da gelmekte; izleyicilerin filmin karakterleriyle özdeşleşerek duygusal bağlar kurduğunu ve filmin mesajlarını benimsediğini düşünmekteyim.
Sosyal medyanın gücü, filmle ilgili içeriklerin henüz gösterime girmeden hızla yayılmasına ve oldukça geniş bir kitleye ulaşmasına olanak tanıyor. Sosyal medya fenomenlerinin ve ünlülerin film ile ilgili paylaşımları da filmin konuşulmasına katkıda bulunuyor.
Sosyal medyanın günlük yaşamımızı sürekli olarak etkilemesi, herkesin en yeni ve popüler olan şeylere hızla ulaşma isteğini beslemekte. Barbie gibi popüler yapıtlar da, sadece konuşulduğu için gitmek isteğiyle karşı karşıya kalabilir. Merak duygusu, insanları yeni ve ilgi çekici şeyler keşfetmeye yönlendirir. Sosyal medyanın etkisiyle, bir şeyin popüler olması insanların dikkatini çekebilir ve bu merak duygusunu tetikleyebilir. Merakın aşırı uyarılması, kişileri sürekli bir aceleci yaklaşıma itebilir ve yüzeysel deneyimler yaşamalarına neden olabilir.
Sosyal medyada popüler olan kişi veya kurumların filmin değerini artırabileceğinin kanıtı olan bu durum, kişiler filmi beğenmediğinde nasıl sonuçlanır birlikte göreceğiz 🙂 Sosyal medyada trend olan içeriklerin etkisine kapılmak yerine, kendi özgün deneyimlerimize değer vermek, daha derinlemesine memnuniyet ve kişisel tatmini artırabilir.
Bu film ile ilgili beni düşündüren diğer bir nokta da cinsiyet normları. Çeşitli araştırmalar, cinsiyet normlarının çocukların ilgi ve oyuncak seçimleri üzerindeki etkisini göstermektedir. Cinsiyet normlarına dayalı olarak belirlenen oyuncaklar, çocukların ilgi ve yeteneklerini sınırlayabilir. Bu nedenle, ebeveynlerin, öğretmenlerin ve toplumun, çocukların özgürce ilgi alanlarını keşfetmelerine ve kendilerini ifade etmelerine destek olması gerekliliğini hatırlatmak isterim.
Her bireyin ilgi ve hobilerini özgürce seçme hakkı olduğunu biliyoruz. Her bir sinema salonunda umuyorum ki erkek izleyici sayısı da oldukça fazla olur ve yargılanmaz. Barbie Filmi gibi yapıtlar, cinsiyet rollerinin ötesinde herkesin ilgisini çekebilir yapıtlardır. Barbie ile oynamak veya Barbie gibi filmlere ilgi duymak gibi aktivitelerin sadece kız çocuklarına veya kadınlara özgü olması düşüncesi, çocukların özgürce gelişmesini ve kendilerini ifade etmelerini engellemektedir. Bireyler pembe giyinmek isteyebilir, Barbie ile fotoğraf çekilmek isteyebilir ve filme hayranlık duyabilir, cinsiyetlere ya da cinsel yönelimlere dair bir veri sunmaz.
Barbie Filmi gibi yapıtlar, çocukların da yetişkinlerin de yaratıcılıklarını ve duygusal zekalarını geliştirmelerine yardımcı olacaktır. Bu tür aktiviteler, onların empati kurma becerilerini, sosyal ilişkilerini ve hayal güçlerini güçlendirirken, oyunlar aracılığıyla kendilerini ifade etmelerini de sağlayabilir.
Cinsiyet rollerine dayalı beklentiler, bireylerin özgün potansiyellerini engelleyebilir. Toplumun, cinsiyet normlarına bağlı kalmadan her bireye eşit fırsatlar ve özgürlükler tanıması, daha hoşgörülü ve adaletli bir dünyanın temelini oluşturur.
Barbie filminin fragman gösterimi aşamasındaki psikolojik etkileri ve cinsiyet normlarına dair düşüncelerimi ele aldığım bu yazıyı filmi izledikten sonra sürdürmeye devam edeceğim. Sizin yorumlarınız ve deneyimleriniz benim için önemli, lütfen sizler de düşünce ve paylaşımlarınızı filmi izledikten sonra yorumlar kısmından paylaşın.
Havaların ısınmasıyla birlikte insanların daha sosyal hale geldiğini ve aşık olma eğilimlerinin arttığını sizler de fark ediyor musunuz?
Aşk, insanların en temel duygusal deneyimlerinden biri olarak kabul edilir ve yüzyıllardır üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Gelibolu Yarımadası’nda çıkan arkeolojik buluntular, aşkın insanlık tarihi boyunca var olduğunu göstermektedir. Peki, aşk nedir?
Yakınlık teorisi, aşkın temelinde insanlar arasındaki duygusal, fiziksel ve sosyal yakınlığın yattığını ileri sürer. İnsanlar, birbirlerine yakın oldukça, duygusal bağlarını güçlendirir ve aşkı deneyimleme olasılıkları artar. Bu teori, aşkın zamanla gelişebileceğini ve uzun süreli ilişkilerde temel bir rol oynadığını göstermektedir.
Bağlanma teorisi ise aşkın temelinde güven ve bağlanma duygusunun yer aldığını öne sürer. İnsanlar, bebeklik döneminde ebeveynleriyle kurdukları güvenli bağlanma ilişkilerini romantik ilişkilerinde de ararlar. Güvenli bir bağlanma stiline çocukluk döneminde sahip olan bireyler, daha sağlıklı ilişkiler kurma eğilimindedir.
Aşkın psikolojik boyutunun yanı sıra, beyin ve hormonlar da aşkı etkileyen faktörler arasındadır. Beyindeki nörotransmitterler, özellikle dopamin, norepinefrin ve serotonin, aşk duygusunu güçlendiren kimyasallardır. Dopamin, ödül ve zevk hissiyle ilişkilendirilirken; norepinefrin, heyecan ve enerjiyi artırır. Serotonin ise duygusal bağlanma ve istikrarla ilişkilendirilir. Bu kimyasallar, aşık olduğumuzda ortaya çıkan heyecan, mutluluk ve bağlanma hissiyle ilişkilendirilir.
Aşk, insanların hayatında büyük bir rol oynar. Ruh halimizi, davranışlarımızı ve sosyal ilişkilerimizi etkiler. Romantik bir ilişkide olmanın psikolojik iyi oluşa katkı sağladığı birçok araştırma tarafından desteklenmiştir. Örneğin, romantik ilişkisi olan bireyler genellikle daha düşük stres seviyelerine ve daha yüksek bir yaşam tatmini düzeyine sahiptirler.
Ergenlik dönemi, duygusal ve sosyal değişimlerin en yoğun yaşandığı dönemdir. Ergenlik kimliklerimizi keşfettiğimiz ve bağımsızlık arayışında olduğumuz zamanlardır. Bu dönemde bireyler romantik ilişkileri deneyimlemek isteme eğilimindedirler. Ergenlik döneminde ‘aşk’ özgüveni artırma, sosyal becerileri geliştirme ve kişisel kimlik oluşumuna katkı sağlama gibi önemli bir rol de oynayabilmektedir. Bu dönemdeki partnerlik ilişkileri genellikle yoğun ve duygusal olabilir, çünkü ergenler duygusal açıdan daha hassas hale gelir.
Yetişkinlik döneminde aşk, romantik ilişkilerin temel bir unsuru olmaya devam eder. Kişinin kendini ifade etme, destek alma, güven duyma ve birlikte büyüme gibi ihtiyaçlarını karşılayabilir. Ayrıca, romantik ilişkilerin yetişkinlerin sağlıkları üzerinde olumlu etkileri olduğu, stres seviyelerini azalttığı ve duygusal refahlarını artırdığı da gözlemlenmiştir.
Aşkın evrimsel boyutunu anlamak için ise evrimsel psikolojiye başvuralım. Aşkın, insanların çiftleşme ve üreme süreçlerindeki evrimsel avantajlardan kaynaklandığını ileri sürerler. Cinsel çekim duygusu, genetik çeşitlilik ve sağlıklı nesillerin üretilmesine katkıda bulunması örneklerdendir.
Aşk, farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Sternberg’ün üç bileşenli aşk modeli, aşkı; tutku, bağlılık ve yakınlık olmak üzere üç bileşene ayırır. Tutku ağırlıklı bir aşk, romantik bir ilişkinin başlangıcında yaygınken, bağlılık ve yakınlık ağırlıklı bir aşk, uzun süreli bir ilişkinin temelini oluşturabilir.
Aşkın tam olarak ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var gibi..
Son yıllarda popülerlik kazanan tanışma uygulamaları (dating apps) da aşkın psikolojik boyutunu etkileyen bir faktördür. Bu uygulamalar, insanların daha geniş bir potansiyel partner havuzuna erişmesini sağlar, ancak aynı zamanda ilişkilerin yüzeysel olmasına ve seçeneklerin fazlalığından dolayı kararsızlık yaşanmasına da neden olabilir. Araştırmalar, tanışma uygulamalarının insanların romantik ilişki kurma sürecini değiştirdiğini göstermektedir, ancak bu uygulamaların uzun vadeli ilişkilere olan etkileri hala tartışmalıdır. Farklı cinsel yönelimler ve açık ilişki modelleri aşkın ve ilişkilerin yapısını anlamak için daha fazla araştırma yapmayı gerektirir.
Unutmayın, aşk kişiden kişiye değişen bir deneyimdir ve her birey aşkı farklı şekillerde deneyimleyebilir. Terapide bireysel deneyimlerimizi dikkate almamız gerektiğini sık sık hatırlatırım. Aşkı keşfetmek, biricik bir yolculuktur.
DSM-5’e göre, öfke temel bir insan duygusu olup, belirli bir tetikleyici duruma veya düşünceye karşı tepki olarak ortaya çıkar. Ancak, öfkenin anormal seviyelere ulaştığı durumlar da vardır. Örneğin, İntermittant Patlayıcı Bozukluk, öfkenin kontrolü kaybettirdiği anları içerir, fiziksel veya sözel saldırganlıkla sonuçlanabilir.
Öfke problemleri çeşitli semptomlarla kendini gösterebilir: düşmanlık hissi, tahammülsüzlük, gerginlik, aniden yükselen öfke patlamaları, fizyolojik tepkiler (artan kalp atışı, terleme) ve sosyal ilişkilerde sorunlar.
Öfke problemlerinin temelinde birden fazla faktör yatabilir. Genetik yatkınlık, çocukluk deneyimleri, travmatik olaylar, genetik kimyasal dengesizlikler ve stres gibi etkenler öfke sorunlarını tetikleyebilir. Ayrıca, öfkeyi bastırma veya ifade edememe de sorunlarınızı derinleştirebilir.
Gizli sebepleri anlamak da önemlidir. Örneğin, düşük özsaygı, kontrol kaygısı veya duygusal travmalar, öfkenin altında yatan nedenler olabilir. Terapi sürecinde bu gizli sebepleri açığa çıkararak öfkeyi yeniden tanımlamayı hedeflerim.
Öfke yönetimi, öfkenizi zarar verici sonuçlara yol açmadan etkili bir şekilde yönetebilmeyi içerir. Kognitif Davranışçı Terapi (KDT) / Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) öfkeye yol açan düşünce kalıplarını tanımlamayı ve değiştirmeyi amaçlar.
Duygusal farkındalık ve gevşeme teknikleri de öfke yönetiminde etkili olabilir. Meditasyon, derin nefes alma ve progressif kas gevşetmesi gibi teknikler, öfke anında tepkileri düzenlemede yardımcı olabilir.
Öfke yönetimi, sadece bireysel sağlık için değil, aynı zamanda toplumsal uyum ve ilişkiler için de önemlidir, aile içi şiddet, işyeri anlaşmazlıkları ve sosyal çatışmalara yol açabilir. Bu nedenle, bireylerin öfke yönetimi becerilerini geliştirmesi, genel toplumsal refahı da artıracaktır. Öfke bireyden bireye nedensel ve sonuçsal olarak farklılık gösterebilir, ancak, psikoloji bilimi sayesinde öfkeyi anlamak ve etkili bir şekilde yönetmek mümkündür.
Eğitim ve farkındalık da önemlidir. Okullarda ve iş yerlerinde öfke yönetimi eğitimleri, bireylerin duygusal zekalarını geliştirmelerine ve tepkiselliklerini azaltmalarına yardımcı olabilir. Ayrıca, medya ve kültürel etkiler de öfke algısını etkileyebilir; bu nedenle, medyanın sorumlu bir şekilde öfkeyi ele alması önemlidir.
Tatillerde uzun süreli veya gün içinde evcil hayvanlarımızı bırakmak zorlayıcı bir deneyim olabilmekte. Bu yazıda, bu zorlukları anlamak ve psikoloji temelli bilimsel verilerle desteklenen önerilere odaklanacağız.
Bir hayvanın bakımını üstlenmek ve onunla vakit geçirmenin psikoloji üzerindeki bazı olumlu etkilerini konuşarak başlayalım mı?
“Stresin etkilerini azaltan bir evcil hayvana sahip olmak, insanlarda daha düşük kortizol seviyeleri, daha düşük tansiyon ve daha düşük kalp hızıyla ilişkilendirilmiştir. Evcil hayvanlarla etkileşim, stresle başa çıkma mekanizmalarını geliştirir ve ruh halini düzeltir.” (Beetz, Uvnäs-Moberg, Julius, & Kotrschal, 2012)
“Hayvanların varlığı, sosyal destek sağlar ve birçok insan için duygusal bağ oluşturur. Evcil hayvan sahipleri, hayvanlarının onlara sevgi ve destek sunduğunu hisseder ve bu da psikolojik iyilik hallerine katkıda bulunur.” (Herzog, 2011)
“Evcil hayvanlar, sosyal etkileşimi artırır ve insanlar arasında iletişimi kolaylaştırır. Örneğin, köpek sahipleri yürüyüşe çıktıklarında diğer köpek sahipleriyle etkileşim kurabilir ve bu, sosyal bağları güçlendirir.” (Wood, Giles-Corti, & Bulsara, 2005)
“Hayvanlarla etkileşim, serotonin ve oksitosin seviyelerini artırır ve psikolojik iyilik hallerini destekler. Evcil hayvan sahipleri, hayvanlarıyla zaman geçirdiklerinde daha mutlu hisseder ve depresyon ve anksiyete semptomlarının azaldığını bildirir.” (McNicholas & Collis, 2000)
Bu veriler, evcil hayvan sahipliğinin psikoloji üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Evcil hayvan sahipliği terapötik bir yöntem olarak da kullanılmakta ve psikoterapi süreçlerine destek sağlayabilmektedir.
Ayrılma Kaygısı ve Duygusal Bağlantı Evcil hayvanlarımızla aramızda güçlü bir duygusal bağ vardır ve ayrılma kaygısı gibi duygusal zorluklar yaşayabiliriz.
Psikolojik olarak, ayrılık kaygısı genellikle “ayrılık anksiyete bozukluğu” olarak adlandırılan bir durumla ilişkilendirilir. Bu bozukluk, DSM-5 (Amerikan Psikiyatri Derneği’nin Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) tarafından tanınan bir bozukluktur. Bu bozukluğa sahip olan kişiler, evcil hayvanlarından ayrı kaldıklarında aşırı endişe ve stres yaşayabilirler.
Ayrılık kaygısı birçok farklı etkene dayanabilir. Çocukluk dönemindeki aile dinamikleri ve yetişme tarzıyla ilişkilendirilebilir. Araştırmalar, çocukluk döneminde güvensiz bağlanma tarzına sahip olan bireylerin, yetişkinlikte ayrılık kaygısı yaşama olasılığının daha yüksek olduğunu göstermiştir.
Örneğin, aşırı koruyucu ve aşırı bağımlı bir ebeveynlik tarzı, çocuğun bağımsızlık duygusunu engelleyebilir ve onun ayrılık kaygısını artırabilir. Bu tarzda yetişen bireyler, ileriki yaşamlarında da başkalarına olan güvenlerini kolayca sürdüremeyebilir ve ayrılık kaygısı yaşama eğiliminde olabilirler.
Evcil hayvanlar, birçok insan için sadakat, sevgi ve destek kaynağıdır. Onlarla olan bağlarımız, güvenli bir bağlanma duygusu oluşturabilir ve onları ailemizin bir parçası hissetmemize yol açabilir. Bu nedenle, evcil hayvanlardan ayrılmak, bazı insanlar için güçlü bir duygusal stres kaynağı haline gelebilir.
Evcil hayvanlarımızın bize olan ihtiyacı düşüncesi de ayrılık kaygısını etkileyebilir. Birçok insan, evcil hayvanlarının kendilerine bağımlı olduğunu düşünür ve onları terk etmek veya yalnız bırakmak konusunda suçluluk duygusu yaşayabilir. Bu düşünce, ayrılık kaygısının artmasına katkıda bulunabilir.
Evcil hayvan sahipleri, evcil hayvanlarıyla bir bağ oluşturur, bu bağ ve güvenlik duygusu, ayrılık anında zedelenebilir ve ayrılık kaygısına neden olabilir. Bu kaygı, evcil hayvanımızın bakımını başkasına emanet ettiğimizde daha da artabilir. Ancak, aşağıdaki stratejileri kullanarak bu kaygıyı hafifletebiliriz:
Evcil hayvanınızla olan ayrılıkları kademeli olarak artırarak onu alıştırmaya çalışın. Kısa süreli ayrılıklarla başlayın ve süreyi zamanla artırın.
Evcil hayvanınızın güvende olduğunu bildiğinden emin olun. Onlara rahat bir alan sağlayın ve güvende olduklarını hissettirecek oyuncaklar veya eşyalarla çevreleyin.
Evcil hayvanınızın ayrılık anında ne zaman gerçekleşeceğini öngörmelerine yardımcı olacak işaretler oluşturun. Örneğin, her ayrılma öncesi belirli bir işareti kullanabilirsiniz.
Evcil hayvanlarımızı bırakacağımız bakıcıyı dikkatlice seçmek önemlidir. Güvendiğimiz, hayvanlarla iyi iletişim kurabilen birini tercih etmek, kaygımızı azaltabilir.
Evcil hayvanımızı bırakacağımız yer veya bakıcı ile önceden tanışmak, hem bizim hem de hayvanımızın rahatlamasına yardımcı olabilir. Bu tanışma sürecinde, bakıcıyla iletişim kurmamıza ve beklentilerimizi paylaşmamıza olanak sağlar.
Evcil hayvanımızı bırakacağımız yerde bir geçiş dönemi oluşturmak, adaptasyon sürecini kolaylaştırabilir. Önceden belirlenmiş zaman dilimlerinde hayvanımızı bırakacağımız yerde bırakarak, onun yeni ortama alışmasını sağlayabiliriz.
Evcil hayvanınızı işe/kahveye gitmeden önce iyi bir egzersiz seansıyla yorarak enerjisini boşaltmasını sağlayın. Bu, onları daha sakin ve rahatlatıcı bir ayrılık sürecine hazırlayabilir.
Evcil hayvanınıza net bir rutin ve sınırlar sağlamak, onlara güvende olduklarını hissettirebilir. Bu, ayrılık anında daha az kaygı yaşamalarına yardımcı olabilir.
Kendi Duygusal İhtiyaçlarımızı Yönetmek Evcil hayvanlarımızı bırakırken, kendi duygusal ihtiyaçlarımızı da göz önünde bulundurmak önemlidir. Ayrılma kaygınızı yönetmek için aşağıdaki önerileri dikkate alabilirsiniz:
Ayrılma kaygısını anlamak, başa çıkma sürecinde önemlidir. Ayrılma kaygısının belirtilerini ve nedenlerini öğrenmek, duygularınızı anlamanıza ve yönetmenize yardımcı olabilir.
Ayrılma kaygısı genellikle güvensiz bağlanma ile ilişkilidir. Kendinizi güvende hissetmenizi sağlayacak sağlıklı ve destekleyici ilişkiler kurmaya çalışın.
Kendinize zaman ayırmak, kendi ihtiyaçlarınızı ve duygusal refahınızı önemsemek anlamına gelir. Kendi ilgi alanlarınıza yönelin, hobiler edinin ve kendinize iyi bakın. Bu, bağımsızlık duygusunu güçlendirebilir ve ayrılma kaygısını hafifletebilir.
Kendinizi güçlü hissetmek, ayrılma kaygısını yönetmek için önemlidir. Kendi iç kaynaklarınızı güçlendirmek için meditasyon, derin nefes alma, gevşeme teknikleri veya yoga gibi stres azaltıcı aktiviteleri deneyebilirsiniz.
Ayrılma kaygısıyla başa çıkmak için yavaş ve kademeli olarak ayrılma deneyimlerine maruz kalmak etkili olabilir. Örneğin, kısa süreli ayrılıklarla başlayarak zamanla süreyi artırabilirsiniz. Bu, kaygı seviyelerinizi azaltmaya yardımcı olabilir.
Evcil hayvanımızı bıraktıktan sonra, bakıcımızla iletişimi sürdürmek önemlidir. Güncellemeler almak, fotoğraflarını görmek ve onun iyi olduğunu bilmek duygusal olarak bizi rahatlatabilir.
Ayrılık kaygısı ciddi bir sorun haline gelirse, bir klinik psikolog veya terapistten destek almak önemlidir. Profesyonel yardım, bireysel ihtiyaçlarınıza göre daha uygun ve etkili stratejiler sunabilir.
Unutmayın, her bireyin deneyimleri ve ihtiyaçları farklı olabilir. Size en uygun olan yöntemleri deneyerek kendi kişisel yolunuzu bulmanız önemlidir.
🐾❤️
Kaynaklar:
Beetz, A., Uvnäs-Moberg, K., Julius, H., & Kotrschal, K. (2012). Psychosocial and psychophysiological effects of human-animal interactions: The possible role of oxytocin. Frontiers in Psychology, 3, 234.
Herzog, H. (2011). The impact of pets on human health and psychological well-being: Fact, fiction, or hypothesis? Current Directions in Psychological Science, 20(4), 236-239.
McNicholas, J., & Collis, G. M. (2000). Dogs as catalysts for social interactions: Robustness of the effect. British Journal of Psychology, 91(1), 61-70.
Wood, L., Giles-Corti, B., & Bulsara, M. (2005). The pet connection: Pets as a conduit for social capital? Social Science & Medicine, 61(6), 1159-1173.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (ADHD) tanısı olan biri iseniz, ya da bir yakınınız ADHD tanısı almış ise bu yazı karşınıza çıktığında çok sevindiniz, biliyorum!
Bayram öncesi tatil planlarınız yapıldı ise şimdi sıra bavul toplamakta. Bu nedenle ADHD sahibi kişilerin yakın zamandaki seyahatlerinde bavul hazırlama sürecinde karşılaşabilecekleri zorluklar hakkında konuşalım istiyorum.
Siz veya sevdikleriniz ADHD ile yaşıyorsanız ve bir yolculuk planlıyorsanız endişelenmeyin, size pratik ipuçları sunacağım. Bavulunuzu hazırlamak ve yolculuğa rahatlıkla adım atmak için hazır mısınız? Öyleyse başlayalım!
KESİN BİR ŞEY UNUTTUM, İÇİMDE BİR ŞEY UNUTTUĞUMA DAİR BİR HİS VAR!
ADHD sahibi bireylerin planlama ve organizasyon becerileri bazen sınırlı olabilir. Bavul hazırlama sürecinde sıkıntı yaşamamak için aşağıdaki adımları takip edebilirsiniz:
Yolculuk için yapmanız gerekenleri listeleyin ve adım adım ilerleyin. Böylece unutma riskini azaltabilirsiniz.
Seyahatten önce ne giyeceğinizi ve neye ihtiyacınız olduğunu düşünün. Kombinleri önceden planlayarak zaman kazanabilirsiniz.
Eşyalarınızı organize etmek için etiketler veya işaretlemeler kullanabilirsiniz. Bu, bavulunuzu düzenlemenize ve gereksiz stresi azaltmanıza yardımcı olur.
İlaçlarınızı unutmayın! Eğer düzenli olarak ilaç kullanıyorsanız, yeterli miktarda almanız ve kolay erişilebilir bir şekilde saklamanız önemlidir.
Kişisel bakım ürünlerinizi kolayca erişebileceğiniz bir çanta veya kılıf kullanarak düzenleyin.
Günlük rutinde ihtiyaç duyduğunuz başka neler var? Sık sık yemek yemeniz gerekiyor ise atıştırmalıklarınızı yanınızda bulundurun veya rahatsız edici seslere karşı kulaklıklarınızı hazır tutun.
ADHD’ye sahip bireyler için zaman yönetimi zorlayıcı olabilir. Seyahat sırasında zamanı daha verimli kullanmak için aşağıdaki ipuçlarını deneyebilirsiniz:
Yolculuk gününde erken kalkın, sakin bir şekilde hareket etmenize ve acele etmemenize yardımcı olur.
Uçuş veya tren saatlerine göre hareket etmek, geç kalmaktan veya zaman baskısından kaçınmanıza yardımcı olur.
Uçuş veya tren gibi bekleme sürelerini değerlendirmek için bir kitap, dergi, müzik veya oyun gibi etkinliklerle kendinizi meşgul edin.
ADHD ile yaşarken, seyahat etmek bazen zorlu olabilir, ancak bu zorluklarla başa çıkmanın yolları vardır. Planlama, organizasyon, temel ihtiyaçların karşılanması ve zaman yönetimi gibi stratejileri uygulayarak, bavul hazırlama sürecini daha kolay ve stresten uzak hale getirebilirsiniz.
Unutmayın, her yolculuk deneyimi farklıdır ve kendinizi tanıyarak size en uygun yöntemleri bulabilirsiniz. Yolculuklarınız keyifli, sorunsuz ve unutulmaz olsun! ✈️🌍
Bu mektubu, üniversite mezunu olarak geleceğe dair kaygılar yaşayanlarınıza ithaf etmek istiyorum. Ülkemizdeki birçok mezun, mezuniyet sonrası ne yapacaklarını, hangi yolda ilerlemeleri gerektiğini ve hatta kim olduklarını bile bilmeden büyük bir belirsizlik içerisine düşebilmekte. Ancak, bu zorlu dönemde unutmayın ki mutsuzluk yerine umut, kafa karışıklığı yerine kendi iç sesinizi dinleme ve keşfetme zamanıdır.
Mezuniyet sonrası dönem, kendinizi keşfetmek için bir fırsattır. Kim olduğunuzu, neye ilgi duyduğunuzu, güçlü yönlerinizi ve tutkularınızı bulmaya odaklanın. Belki de yeni bir hobi veya aktiviteyle tanışarak kendinizi daha iyi anlayabilirsiniz. Bu süreçte kendinizi sorgulayın, iç sesinizi dinleyin ve kendi değerlerinizle uyumlu bir gelecek inşa etme yolunda ilerleyin.
“Gerçek potansiyelimize ulaşmak, özümüzü keşfetmekle başlar.” – Carl Jung
Büyük hedeflerinizi kovalarken, küçük adımlarla başlamak önemlidir. Hedeflerinizi parçalara böler ve her birine odaklanırsanız, ilerleme kaydetmek daha kolay olacaktır. Küçük başarılar, motivasyonunuzu artırarak ilerlemenizi destekleyecektir. Unutmayın, her yolculuk küçük adımlarla başlar.
“Her büyük yolculuk, bir adımla başlar.” – Lao Tzu
Gelecekle ilgili kaygılarınızın olumsuz düşüncelerden kaynaklandığını unutmayın. Negatif düşünceleri fark etmek ve bunları olumlu düşüncelere dönüştürmek önemlidir. Gelecekte başarısız olacağınızı düşündüğünüzde, başarılarınızı hatırlayın ve kendinize güveninizi yeniden kazanın. Olumsuz düşünceleri yakalamak ve değiştirmek, geleceğe daha olumlu bir bakış açısıyla yaklaşmanızı sağlayacaktır.
“Olumsuz düşüncelerinizin sadece farkında olun ve onları değiştirebilirsiniz.” – Wayne Dyer
Gelecek kaygısıyla başa çıkmak zor olabilir, ancak yalnız değilsiniz. Çevrenizdeki destek sistemini kullanın. Aileniz, arkadaşlarınız veya bir psikolog size yardımcı olabilir. Sizi anlayan, destekleyen ve yol gösteren insanlarla iletişim kurarak içsel gücünüzü keşfetmenize yardımcı olacak destek bulabilirsiniz. İhtiyaç duyduğunuzda destek aramaktan çekinmeyin.
“Yalnız gitmek daha hızlı olabilir, ancak birlikte gitmek daha uzağa götürür.” – Helen Keller
Sevgili mezunlar, unutmayın ki bu dönem geçici ve herkesin kendi yolunda yaşadığı farklı deneyimleri içermekte. Kendinize zaman tanıyın, sabırlı olun ve yolu keşfederken keyif almaya bakın. Kendinize inanın, potansiyelinizin farkına varın ve geleceğe birlikte umutla bakmayı seçelim.
Şema Terapi, kişinin çocukluk döneminde oluşan olumsuz deneyimlerin, inançların ve kalıpların günümüzdeki duygusal sorunlarını nasıl etkilediğini anlamaya ve değiştirmeye yönelik bir psikoterapi yaklaşımıdır.
Jeffrey E. Young tarafından geliştirilen Şema Terapi; bilişsel, davranışçı ve psikanalitik yaklaşımları birleştirerek ortaya çıkmıştır.
Şema Terapinin temel amacı, kişinin “şemalar” olarak adlandırılan olumsuz inanç ve duygusal kalıpları fark etmesini, bunları sorgulamasını ve dönüştürmesini sağlamaktır. Şemalar, çocukluk dönemindeki olumsuz deneyimler sonucunda oluşan kalıplardır ve yetişkinlikte duygusal sorunlara, sağlıksız ilişkilere ve davranışlara yol açabilir.
Terapist, kişinin geçmişteki deneyimlerini ve olumsuz inançlarını anlamasına yardımcı olurken, kişinin içsel dünyasını ve mevcut duygusal tepkilerini keşfetmesine, duygusal ihtiyaçlarını anlamasına ve bu ihtiyaçları karşılamak için sağlıklı stratejiler geliştirmesine odaklanır.
Şema Terapinin amacı, kişinin sağlıklı benlik kavramını güçlendirmek, sağlıklı ilişkiler kurmak, duygusal ihtiyaçlarını karşılamak ve daha memnun bir yaşam sürdürmek için gerekli olan bilinçli seçimleri yapmasını sağlamaktır. Terapi süreci, kişinin kendini tanımasını, duygusal olarak büyümesini ve içsel kaynaklarını harekete geçirmesini destekler.
Şema Terapi, depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları, ilişki sorunları, öfke problemleri, bağımlılık ve yeme bozuklukları gibi çeşitli psikolojik sorunların tedavisinde etkili bir yaklaşım olarak kullanılmaktadır.
Şemalar, kişinin kendisine, diğer insanlara ve dünyaya dair tutum ve inançlarını etkiler. Modlar ise şemaların yanı sıra kişinin anlık duygu, düşünce ve davranışlarını etkileyen geçici durumlar ve alt kişilikler gibidir. Modlar, kişinin farklı rolleri ve tepkilerini temsil eder diyebiliriz.
Şema Terapi’de toplamda 18 mod ve 18 şema bulunmaktadır. Terapi sürecinde, kişinin özel durumuna ve ihtiyaçlarına göre bu modlar ve şemalar üzerinde çalışılır.
Özgürleştirici Yetişkin Modu: Bu mod, kişinin olgun, özgür ve sağlıklı bir şekilde düşünebilme, hissedebilme ve davranabilme yeteneğini temsil eder. Bu mod aktif olduğunda, kişi kendi ihtiyaçlarını tanır, sınırlarını korur ve sağlıklı ilişkiler kurabilir.
Çocuksu Mod: Bu mod, kişinin çocuksu hissettiği, duygusal olarak hassaslaştığı ve geçmiş deneyimlerinden etkilendiği bir durumu temsil eder. Bu modda, kişi geçmişte yaşadığı travmalar veya ihmal nedeniyle olumsuz duyguları deneyimleyebilir.
İçsel Çocuk Modu: Bu mod, kişinin içsel çocuğunu temsil eder. Bu modda, kişi hassas, savunmasız, sevgiye ihtiyaç duyan ve ilgi bekleyen bir durumu deneyimleyebilir. İçsel çocuk modu, sevgi, kabul ve şefkat ihtiyacını ifade eder.
Ebeveyn Modu: Bu mod, kişinin içsel ebeveyn figürünü temsil eder. Bu modda, kişi kendini koruyucu, otoriter veya destekleyici bir rolde bulabilir. Ebeveyn modu, başkalarına yardım etme veya kontrol etme isteğini ifade eder.
Eleştirel Ebeveyn Modu: Bu mod, kişinin kendine ve başkalarına eleştirel ve otoriter bir şekilde davrandığı durumu temsil eder. Bu modda, kişi kendini sürekli eleştirir, suçlar ve başkalarına aşırı eleştirel bir şekilde yaklaşır.
İçsel Çocuk Ebeveyn Modu: Bu mod, kişinin hem içsel çocuk hem de içsel ebeveyn modlarının aynı anda etkin olduğu bir durumu ifade eder. Bu modda, kişi hem sevgi ve ilgi beklerken hem de başkalarına rehberlik etmeye veya korumaya çalışır.
İçsel Eleştirmen Modu: Bu mod, kişinin kendini sürekli eleştirdiği, kendi kendine suçlar ve olumsuz düşüncelere kapıldığı bir durumu temsil eder. İçsel eleştirmen modu, kişinin kendini değersiz hissetmesine ve düşük özgüvene neden olabilir.
Kurtarıcı Modu: Bu mod, kişinin başkalarını kurtarmak veya sorunlarını çözmek için aşırı sorumluluk aldığı bir durumu ifade eder. Kurtarıcı modu, kişinin başkalarının ihtiyaçlarını öncelemesi ve kendi sınırlarını ihmal etmesine yol açabilir.
Saldırgan Modu: Bu mod, kişinin öfke, saldırganlık ve intikam duygularıyla hareket ettiği bir durumu temsil eder. Saldırgan modu etkin olduğunda, kişi başkalarına zarar verme veya kendini savunma eğiliminde olabilir.
İçsel Yalnızlık Modu: Bu mod, kişinin içsel olarak yalnız hissettiği ve sosyal bağlantılara ulaşmakta zorlandığı bir durumu ifade eder. İçsel yalnızlık modu, kişinin kendini izole etmesine ve bağlantı kurmaktan kaçınmasına neden olabilir.
Başarısızlık Modu: Bu mod, kişinin sürekli olarak başarısızlık ve beceriksizlik hissi yaşadığı bir durumu temsil eder. Başarısızlık modu etkin olduğunda, kişi kendini yetersiz hisseder, hedeflerine ulaşmaktan kaçınır veya başarısız olacağını düşünür.
İçsel Kaos Modu: Bu mod, kişinin iç dünyasında bir kaos hissi yaşadığı bir durumu ifade eder. İçsel kaos modu, düşüncelerin dağınık olduğu, duyguların yoğun ve kontrol edilemez olduğu bir durumu ifade eder.
Engellenme Modu: Bu mod, kişinin hedeflerine ulaşmaktan engellendiği veya başarısız olduğu bir durumu temsil eder. Engellenme modu, kişinin umutsuzluk, hayal kırıklığı ve motivasyon kaybı hissetmesine neden olabilir.
İçsel Emeklilik Modu: Bu mod, kişinin enerjisinin azaldığı, motivasyonunun düştüğü ve yaşamdan zevk almadığı bir durumu ifade eder. İçsel emeklilik modu, kişinin pasiflik, umutsuzluk ve yaşamdan uzaklaşma eğilimi göstermesine yol açabilir.
Sıkışma Modu: Bu mod, kişinin kendini tıkanmış, sıkışmış ve hareketsiz hissettiği bir durumu temsil eder. Sıkışma modu etkin olduğunda, kişi seçeneklerini kısıtlı hisseder ve değişimden kaçınma eğiliminde olabilir.
Aşırı Uyum Modu: Bu mod, kişinin sürekli olarak başkalarını memnun etmeye çalıştığı ve kendi ihtiyaçlarını ihmal ettiği bir durumu ifade eder. Aşırı uyum modu, kişinin sınırlarını belirlemekte zorlanmasına ve başkalarının onayına bağımlı hale gelmesine neden olabilir.
İçsel Boşluk Modu: Bu mod, kişinin içinde bir boşluk hissi yaşadığı, anlamsızlık ve amaçsızlık duygularının baskın olduğu bir durumu temsil eder. İçsel boşluk modu etkin olduğunda, kişi yaşamdan tatminsizlik veya eksiklik hissi yaşar.
Mağduriyet Modu: Bu mod, kişinin kendini sürekli olarak mağdur hissettiği, haksızlığa uğradığını düşündüğü bir durumu ifade eder. Mağduriyet modu, kişinin başkalarını suçlama, öfke ve intikam hissetme eğiliminde olduğu bir durumu temsil eder.
Terk Edilme/Kayıp Şeması: Kişinin sürekli olarak terk edileceğini veya kaybedeceğini düşündüğü bir inanç sistemini temsil eder. Bu şema, güvensizlik, bağlanma zorluğu ve yakınlıktan kaçınma ile ilişkilidir.
Mükemmeliyetçilik Şeması: Kişinin sürekli olarak mükemmeliyetçilik hedeflediği, hataları kabul etmekte zorlandığı bir inanç sistemini ifade eder. Mükemmeliyetçilik şeması, aşırı eleştirel olma, takıntılar ve düşük özgüvenle ilişkilidir.
Mahrumiyet Şeması: Kişinin sürekli olarak eksiklik, tatminsizlik ve yetersizlik hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Mahrumiyet şeması, doyum sağlama güçlüğü, sürekli bir arayış ve huzursuzluk ile ilişkilidir.
Kölelik Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının ihtiyaçlarına öncelik verdiği, kendi sınırlarını ihmal ettiği bir inanç sistemini ifade eder. Kölelik şeması, kişinin kendi gereksinimlerini ifade etmekte güçlük çekmesine ve başkalarının kontrolü altında hissetmesine neden olabilir.
Utanç ve Değersizlik Şeması: Kişinin sürekli olarak utanç, değersizlik ve kabul edilmeme korkusu yaşadığı bir inanç sistemini ifade eder. Utanç ve değersizlik şeması, düşük özgüven, sosyal çekingenlik ve kendini sürekli olarak eleştirme ile ilişkilidir.
İzole Edilmişlik Şeması: Kişinin sürekli olarak yalnızlık ve bağlantısızlık hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. İzole edilmişlik şeması, sosyal geri çekilme, sosyal bağlantılardan kaçınma ve kendini dışlanmış hissetme ile ilişkilidir.
Şüphecilik ve İhanet Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarını şüpheyle yaklaştığı, güvenmekte zorlandığı bir inanç sistemini ifade eder. Şüphecilik ve ihanet şeması, ilişkilerde güven eksikliği, sürekli şüphe ve başkalarını suçlama ile ilişkilidir.
Yetersizlik Şeması: Kişinin sürekli olarak yetersizlik ve beceriksizlik hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Yetersizlik şeması, düşük özgüven, motivasyon kaybı ve başarısızlık korkusu ile ilişkilidir.
Abartılı Sorumluluk Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının sorunlarından sorumlu olduğunu düşündüğü bir inanç sistemini ifade eder. Abartılı sorumluluk şeması, sınırlarını koruma güçlüğü, aşırı yüklenme ve başkalarının ihtiyaçlarını önceleme ile ilişkilidir.
Kendini Feda Etme Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının ihtiyaçlarını kendinden ön planda tuttuğu, kendi gereksinimlerini ihmal ettiği bir inanç sistemini temsil eder. Kendini feda etme şeması, kendi kendine özverili davranma, sürekli fedakarlık yapma ve kendi sınırlarını aşma eğilimi ile ilişkilidir.
Yüzleşilmemiş Duygular Şeması: Kişinin sürekli olarak duygularıyla başa çıkmakta zorlandığı, duygusal deneyimleri bastırdığı bir inanç sistemini ifade eder. Yüzleşilmemiş duygular şeması, duygusal kaçınma, duygusal patlamalar ve duygusal çalkantılar ile ilişkilidir.
Özgürlükten Yoksunluk Şeması: Kişinin sürekli olarak kısıtlanmışlık, bağımlılık ve özgürlük eksikliği hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Özgürlükten yoksunluk şeması, kişinin kendi yaşamını kontrol etme güçlüğü, bağımlılıklar ve kendini sınırlama eğilimi ile ilişkilidir.
Duyarsızlık ve Reddetme Şeması: Kişinin sürekli olarak duygusal tepkisizlik, ilgisizlik ve reddedilme hissi yaşadığı bir inanç sistemini ifade eder. Duyarsızlık ve reddetme şeması, kişinin duygusal bağlantıdan kaçınması, duygusal duvarlar oluşturması ve başkalarının ilgisini reddetmesi ile ilişkilidir.
Haksızlık Şeması: Kişinin sürekli olarak haksızlık yaşadığını düşündüğü, adaletsizlik hissi yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Haksızlık şeması, öfke, intikam düşünceleri ve başkalarını suçlama ile ilişkilidir.
Emniyet Şeması: Kişinin sürekli olarak güvende hissetme, tehlikeden korunma ihtiyacı hissettiği bir inanç sistemini ifade eder. Emniyet şeması, sürekli tetikte olma, endişe ve kontrollü davranma eğilimi ile ilişkilidir.
Olumsuz İzlenim Şeması: Kişinin sürekli olarak başkalarının olumsuz bir izlenim yarattığını düşündüğü, eleştiriye maruz kalma korkusu yaşadığı bir inanç sistemini temsil eder. Olumsuz izlenim şeması, sosyal çekingenlik, sürekli kendini kanıtlama çabası ve başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışma ile ilişkilidir.
Gelecekten Beklenti Şeması: Kişinin sürekli olarak olumsuz bir gelecek beklediği, geleceğe dair umutsuzluk ve kaygı yaşadığı bir inanç sistemini ifade eder. Gelecekten beklenti şeması, umutsuzluk, karamsarlık ve motivasyon eksikliği ile ilişkilidir.
Kaybetme Şeması: Kişinin sürekli olarak bir şeyleri kaybetme korkusu yaşadığı, kaybetme ve ayrılık duygularının baskın olduğu bir inanç sistemini temsil eder. Kaybetme şeması, bağlanma güçlüğü, kaygı ve korku ile ilişkilidir.
Şema Terapisi, kişinin bu modları ve şemaları tanıması, anlaması ve dönüştürme sürecine girmesi için kullanılan bir terapi yaklaşımıdır. Terapistin rehberliğiyle, kişi bu modları tanıyabilir, şemaları sorgulayabilir ve sağlıklı davranış ve düşünce kalıpları geliştirebilir. Bu süreç, kişinin duygusal ve zihinsel refahını artırmaya yardımcı olabilir ve daha sağlıklı ilişkiler kurmasına olanak sağlayabilir.
“Nazar değer paylaşmayayım” inanışı, genellikle bazı kültürlerde yaygın olan bir inançtır. Bu inanışa göre, kişinin başkalarıyla paylaştığı başarıları, mutluluğu veya güzellikleri başkalarının kıskanacağına ve onlara zarar vereceğine inanılır.
Bu düşünce, başkalarının negatif enerjileri veya kıskançlık duygularıyla kişiye zarar vereceklerine dair bir endişeyle ilişkilendirilir. Örneğin; iş mülakatları esnasında kimseye görüşmelerden bahsetmeyip imzalar atıldığında söylemek gibi, hatta bir ileri seviyede belki hiç söylememek…
Cognitive Behavioral Therapy (CBT) yani Bilişsel Davranışçı Terapi, bu tür inançlar ve düşüncelerle çalışmak için etkili bir terapi yaklaşımıdır. CBT, kişinin düşünce kalıplarını ve inançlarını sorgulayarak, daha gerçekçi ve işlevsel düşüncelere yönelmesini hedefler.
CBT çerçevesinde seanslarda şu adımları izleyebiliriz:
Bireyin bu inanışının farkında olması ve onu tetikleyen durumları belirlemesi önemlidir. Bireyin düşünce süreçlerini ve inançlarını gözlemlemesi sağlanır.
Bireyin “nazar değer paylaşmayayım” inanışının gerçekçilik düzeyini sorgulaması teşvik edilir. Bu inanışın gerçek temele dayanıp dayanmadığı, kanıtları veya somut delilleri olup olmadığı incelenir.
Bireye, başkalarıyla paylaşmanın gerçekte olumsuz sonuçlara yol açmadığı veya zarar vermeyeceği yönünde kanıtlar sunulur. Bu, başkalarının mutluluğu paylaşma durumunda nasıl tepki verdiğine dair gerçek örneklerin sunulması veya kişinin kendi deneyimlerinden örneklerin hatırlanması olabilir.
Birey, “nazar değer paylaşmayayım” inanışının yerine daha gerçekçi, olumlu ve işlevsel düşünceleri geliştirmeyi öğrenir. Örneğin, “Başkalarıyla mutluluğumu paylaşmak, ilişkilerimi güçlendirebilir ve beni daha fazla destekleyebilir” gibi alternatif düşünceler olabilir.
Birey, yeni düşünce ve inançlarına dayanarak hareket etmeyi öğrenir. Başkalarıyla başarıları veya mutluluğu paylaşmada daha rahat hissetmeyi ve bu inanışı aşmayı deneyimleyerek davranış değişikliği gerçekleştirir.
CBT, bireyin inançlarını sorgulama, gerçekçi düşünce kalıpları geliştirme ve davranış değişikliği sağlama konusunda etkili bir terapi yöntemidir. Bu yaklaşım, “nazar değer paylaşmayayım” gibi inanışların bireyin yaşam kalitesini olumsuz etkilemesini azaltmaya yardımcı olabilir.
Siz veya bir tanıdığınızın bu tarz işlevsel olmayan ve onu kısıtlayan inanışları var ise bir ruh sağlığı profesyoneline başvurabilirsiniz.
Ergenlik dönemi, gençlerin kimliklerini bulmaya çalıştıkları ve birçok değişim ve baskıyla karşılaştıkları karmaşık bir dönemdir. Bu dönemde girilen sınavlar, ergenlerde gizli ya da çok belirgin şekilde kaygıya neden olabilir.
Sınav dönemindeki ergen danışanlarımdan gördüğüm yaygın kaygıları ve çözüm önerilerini sizlerle de paylaşmak isterim.
Başarısızlık korkusu: Sınavlarda başarısız olacaklarından endişe edebilirler. Bu kaygı, düşük notlar almak, gelecekteki hedeflerine ulaşamamak veya toplumdaki beklentileri karşılayamamak gibi düşüncelerle kendini gösterebilir.
Çözüm: Başarının sadece sınav sonuçlarıyla ölçülmeyen bir kavram olduğunu anlatmak önemlidir. Onlara destekleyici bir ortam sağlamak, hedeflerini belirlemelerine ve kendi potansiyellerini keşfetmelerine yardımcı olabilir.
Rekabet baskısı: Sınavlarda diğer öğrencilerle rekabet etmek, ergenlerde kaygıyı artırabilir. Sıralama, notların karşılaştırılması ve akranlar arasındaki rekabet, gençlerin kendilerini yetersiz hissetmelerine neden olabilir.
Çözüm: Rekabet yerine kişisel gelişime odaklanmalarını teşvik etmek önemlidir. Öğrencilere, kendi ilgi alanlarına ve yeteneklerine odaklanmalarını, kendileriyle yarışmalarını ve sürekli kendilerini geliştirmeye çalışmalarını öğütlemek kaygıyı azaltabilir.
Rutinde değişim: Sınav öncesinde stres, sınav anında odaklanma sorunu, test kaygısı, karın ve baş ağrısı, uykusuzluk, iştahsızlık veya yeme krizleri gibi belirtiler gösterebilirler.
Çözüm: Kaygıyı azaltmak için gevşeme tekniklerini öğrenmelerine yardımcı olabilirsiniz. Derin nefes almak, meditasyon, yoga gibi teknikler stresi azaltabilir. Ayrıca düzenli egzersiz yapmalarını ve sağlıklı yaşam tarzını sürdürmelerini teşvik edebilirsiniz.
Mükemmeliyetçilik: Bazen ebeveynlerin yüklediği, bazen kendilerinde var olduğu şekli ile sınavlarda mükemmeliyetçilik beklentileri oluşabilir, kendilerine aşırı yüklenebilirler. Her zaman mükemmel sonuçlar elde etmek ve her alanda başarılı olmak isteme eğiliminde olabilirler.
Çözüm: Ergenlere mükemmeliyetçilik yerine gerçekçi hedefler belirlemelerini ve kendilerine daha esnek bir yaklaşım benimsemelerini öğütleyin. Hataların doğal olduğunu ve bunlardan öğrenme fırsatı olduğunu vurgulayın.
Eğer sizin ya da tanıdığınız birinin sınav kaygısı ciddi bir düzeyde ise, bir uzmana başvurmak faydalı olabilir. Psikologlar, psikiyatristler veya rehberlik hizmetleri, ergenlere kaygıyla başa çıkmaları için destek sağlayabilir ve gerekirse uygun tedavi yöntemlerini önerebilir.
Sınav öncesi, sınav anı ve sınav sonrasına dair önerilimi okumak için tıklayınız
Lise’den Üniversite’ye geçiş sınavları çoğumuza çocuklarımız için önemli bir dönemeç gibi görünür. Sınav öncesi, sınav anında ve sınav sonrası için ebeveynlere ve öğretmenlere sunduğum bu öneriler umarım ki bu sürecin daha sağlıklı ve olumlu geçmesini sağlar.
Sevgili Veliler,
Çocuklarınızın sınav öncesi stresini azaltmak için destekleyici bir ortam sağlamak önemlidir. Onlara güveninizi hissettirin ve başarılarının sadece sınav sonucuna bağlı olmadığını anlatın.
Çocuklarınızın sınavlara iyi hazırlanmaları için planlı bir çalışma düzeni oluşturmalarına yardımcı olun. Sınav öncesinde tamamlanması gereken konuları belirlemek ve buna uygun bir çalışma programı oluşturmak motive edici olabilir.
Sağlıklı bir yaşam tarzı, çocukların sınav döneminde daha iyi performans göstermelerine yardımcı olabilir. Düzenli uyku, dengeli beslenme ve düzenli egzersiz sınav stresini azaltmada etkili olabilir.
Çocuğunuzun sınav sonucu ne olursa olsun, onunla gurur duyduğunuzu ve başarısını takdir ettiğinizi gösterin. Sınav sonucunu sadece bir ölçüt olarak değil, bir deneyim olarak ele almanın önemini vurgulayın.
Sınav sonrası dinlenme ve rahatlama zamanı önemlidir. Çocuğunuzun ihtiyaçlarına göre keyifli aktiviteler yapmasına izin verin ve stresten uzaklaşmasını sağlayın.
Sınav sonucuna bakılmaksızın, çocuğunuza gelecekteki hedefleri için motivasyon sağlayın. Sınav sonucunu bir adım olarak görmelerini ve ilgi duydukları alanda başarıya ulaşmaları için destek olacağınızı hatırlatın.
Çocuğunuza sınavlarla ilgili konuşmak için destekleyici bir ortam sağlayın, hislerini ve endişelerini anlamaya çalışarak duygusal destek sağlayın.
Çocuğunuzun kendi potansiyelini keşfetmesine ve kendi hedeflerini belirlemesine izin verin. Aşırı baskı, sınav stresini artırabilir ve motivasyonu düşürebilir, unutmayın!
Çocuğunuzun çabalarını takdir edin, motive etmek için olumlu geri bildirimlerde bulunun. Kendilerine olan güvenlerini artırmak için destekleyici ve teşvik edici bir tutum sergileyin.
Sevgili Öğretmenler,
Öğrencilerinizi sınav döneminde motive etmek için olumlu bir sınıf ortamı oluşturun. Onlara ne kadar geliştiklerini gösterin ve teşvik edin. Her birinin gelişim sürecinin ve yolunun farklı olabileceği üzerinde durun.
Öğrencilerinizin ruh halleriyle ilgili duyarlı olun. Stresle başa çıkmaları için onlara farklı yöntemler sunun ve gerektiğinde yardımcı olun.
Öğrencilere sınavlara hazırlık sürecinde yardımcı olun. Sorularını yanıtlayın, kaynak önerileri sunun ve gerektiğinde ek öğrenme kaynakları sağlayın.
Sınav kaygısına dair ergenlerin bazı belirgin sorunlarını ve çözüm yollarını okumak için tıklayınız
Çocukların potansiyellerini keşfetmelerine, stresle başa çıkmalarına ve motivasyonlarını korumalarına yardımcı olmak, onların gelişimlerine destek olmanın önemli bir parçasıdır.