DEHB TANISI SONRASI KİMLİK: “Bu Ben miyim, Hastalığım mı?”

Yıllarca kendinizi “dağınık”, “sorumsuz”, “dikkatsiz” ya da “potansiyelini kullanamayan biri” olarak tanımlamış olabilirsiniz. Belki sık sık şunu duydunuz:

  • “Biraz daha disiplinli olsan yaparsın.”
  • “Zekisin ama kendini harcıyorsun.”
  • “Neden herkesin yaptığı şey sana bu kadar zor geliyor?”

Sonra bir gün bir psikiyatrist karşısında otururken o tanıyı aldınız: DEHB. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu.

İlk his çoğu zaman rahatlamadır. Çünkü yıllardır açıklayamadığınız birçok şey ilk kez anlam kazanır. Ama bu rahatlamanın hemen ardından çok daha derin bir soru gelir:

“Peki şimdiye kadar yaşadığım her şey neydi? Gerçekten ben kimim?”

Bu soru, yetişkinlikte alınan DEHB tanısının neden yalnızca tıbbi bir süreç değil; aynı zamanda güçlü bir kimlik dönüşümü olduğunu gösterir.


Tanı almak sadece belirtiyi değil, geçmişi de yeniden yorumlatır

Yetişkin yaşta DEHB tanısı alan birçok kişi, geçmiş yaşamını adeta yeniden izlemeye başlar.

Çocuklukta “dalgın” diye etiketlenmek…
Son dakikaya kadar ertelenen ödevler…
Bir anda büyük motivasyonlarla başlayıp yarım kalan projeler…
İlişkilerde “beni dinlemiyorsun” suçlamaları…
Toplantılarda zihnin başka yerlere gitmesi…
Sıradan görünen görevlerin bile aşırı yorucu hissettirmesi…

Tanı sonrasında bunların bazıları ilk kez nörolojik bir çerçeveye oturur.

Ancak bu farkındalık beraberinde yas benzeri duygular da getirebilir:

  • “Acaba yıllardır kendime haksızlık mı ettim?”
  • “Destek alsaydım hayatım farklı olur muydu?”
  • “Ben gerçekten başarısız biri miydim?”
  • “Yoksa mücadele ettiğim şey görünmeyen bir nörogelişimsel farklılık mıydı?”

Bu dönem birçok kişi için hem açıklayıcı hem de duygusal olarak sarsıcıdır.


“Ben tembel değil miydim?” sorusu neden bu kadar yaralayıcıdır?

DEHB’li bireylerin büyük bir kısmı yıllarca karakterleriyle ilgili olumsuz eleştirilere maruz kalır. Sorun çoğu zaman davranış değil, davranışın yorumlanış biçimidir.

Örneğin:
Bir işi başlatamamak çoğu zaman “isteksizlik” gibi görülür.
Oysa DEHB’de problem sıklıkla motivasyondan çok yürütücü işlevlerdir.

Yani kişi yapmak ister ama başlayamaz.
Önem verdiği şeyi bile erteleyebilir.
Sevdiği işe saatlerce odaklanırken sıradan bir e-postayı atmakta zorlanabilir.

Dışarıdan bakıldığında bu çelişkili görünür. Ancak DEHB beyninin dopamin regülasyonu ve dikkat sistemi tam da bu şekilde çalışır.

Sorun şudur: İnsan yıllarca aynı geri bildirimi aldığında bunu bir davranış olarak değil, kişiliğinin bir parçası olarak içselleştirmeye başlar.

“Ben düzensizim.”
“Ben güvenilmez biriyim.”
“Ben başarısızım.”

İşte terapi sürecinde en çok çalıştığımız alanlardan biri bu:
Belirtiyle kimliği birbirinden ayırabilmek.


DEHB Bir Karakter Kusuru Değil, Nörogelişimsel Bir Farklılıktır

DEHB; dikkat, dürtü kontrolü, motivasyon ve yürütücü işlevlerle ilişkili nörogelişimsel bir durumdur.

Sorun “yeterince istememek” değildir.
Sorun beynin bilgiyi organize etme, sürdürme ve düzenleme biçimidir.

Bu farkı anlamak kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi ciddi biçimde değiştirir.

Çünkü birçok danışanım terapiye yıllardır taşıdığı yoğun bir utançla geliyor.

Dışarıdan işlevsel görünseler bile içeride sürekli şu hissi taşıyorlar:

“Bende bir eksiklik var.”

Tanı bazen ilk kez şunu düşündürüyor:

“Belki de eksik değilim. Sadece farklı çalışıyorum.”

Bu düşünce küçümsenmeyecek kadar dönüştürücüdür.


“Bu gerçek ben mi?”

Tanı sonrası en sık duyduğum sorulardan biri budur.

Özellikle ilaç tedavisine başlandıktan sonra bazı kişiler şöyle hisseder:

“Daha sakinim ama yabancı hissediyorum.”
“Odaklanabiliyorum ama bu gerçek ben miyim?”
“İlaç beni değiştiriyor mu?”

Bu noktada önemli olan şeyi netleştirmek gerekir:

DEHB siz değilsiniz; ama yaşam deneyiminizin önemli bir parçasıdır.

Nasıl ki kaygı yaşayan biri sadece kaygısından ibaret değilse, DEHB’li biri de yalnızca tanısından ibaret değildir.

Ancak aynı zamanda şu da doğrudur:
DEHB hayatınızı, ilişkilerinizi, özgüveninizi, seçimlerinizi ve deneyimlerinizi etkiler. Dolayısıyla kimlik hikâyenizin bir parçasıdır.

Buradaki amaç DEHB’yi reddetmek değildir.
Ama tüm kimliği yalnızca onun üzerine kurmak da değildir.

Sağlıklı süreç şudur:

“Ben kimim?” sorusunu, DEHB gerçeğini dışlamadan yeniden cevaplayabilmek.


DEHB’nin Güçlü Taraflarını Görmek Önemlidir

Toplum DEHB’yi çoğunlukla yalnızca sorunlar üzerinden konuşur. Oysa birçok DEHB’li birey belirli alanlarda oldukça güçlü özelliklere sahiptir.

Örneğin:

  • Yüksek yaratıcılık
  • Hızlı bağlantı kurabilme
  • Kriz anlarında pratik düşünme
  • Güçlü sezgiler
  • Yoğun merak duygusu
  • Hiperfokus dönemlerinde derin üretkenlik
  • Rutin dışı düşünme becerisi

Elbette bu özellikler her DEHB’li bireyde aynı şekilde görülmez. Ancak terapi sürecinde kişinin sadece zorlandığı alanlara değil, doğal kapasitesine de bakmak çok önemlidir.

Çünkü yıllarca yalnızca “eksiklerine” odaklanan biri, güçlü taraflarını görmeyi çoğu zaman unutmuştur.


Kimlik Yeniden Yapılanırken Terapi Neden Önemli?

Tanı almak bazen yalnızca belirtileri değil, eski yaraları da görünür hale getirir.

Özellikle çocuklukta sık eleştirilen, kıyaslanan ya da “yetersiz” hissettirilen kişilerde bazı temel şemalar gelişebilir:

“Ben başarısızım.”
“Ben yetersizim.”
“Ben farklıyım.”
“Ne yaparsam yapayım yetmeyecek.”

Bu nedenle DEHB sonrası süreç yalnızca organizasyon becerileri çalışmak değildir. Aynı zamanda kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yeniden düzenlemektir.

Bu noktada özellikle iki terapi yaklaşımı oldukça faydalıdır:

Şema terapi, çocukluk ve ergenlik döneminde oluşan köklü inançları ele alır. DEHB’li bireylerde sık görülen “kusurluluk”, “başarısızlık” ve “yetersizlik” şemaları terapi sürecinde görünür hale gelir.

Kişi zamanla şunu fark etmeye başlar:

“Ben yıllardır kendime çok sert davranıyormuşum.”

Bu farkındalık iyileşmenin önemli parçalarından biridir.

BDT ise hem düşünce kalıpları hem de günlük yaşam becerileri üzerinde çalışır.

-Erteleme döngülerini anlamak
-Zaman yönetimi geliştirmek
-Dikkat dağıtıcılarla baş etmek
-Öz eleştiriyi fark etmek
-İşlevsel rutinler oluşturmak

Böylece kişi yalnızca kendini anlamaz; günlük yaşamını yönetmek için somut araçlar da geliştirir.


Tanıdan Sonra Yas Tutmak da Normaldir

Bu konu çok az konuşulur ama oldukça önemlidir. Bazı kişiler tanı aldıktan sonra geçmişleri için yas tutar:

  • “Keşke daha önce bilseydim.”
  • “Keşke çocukken destek alsaydım.”
  • “Keşke kendimden bu kadar nefret etmeseydim.”

Çünkü kişi aslında yıllarca yanlış anlaşılan tarafıyla karşılaşır.

Terapi bu noktada yalnızca “çözüm üretme” alanı değil; aynı zamanda kişinin geçmişte yaşadığı zorlanmaları duygusal olarak işlemleyebildiği güvenli bir alan haline gelir.


Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. DEHB tanısı ve tedavisi için uzman bir psikiyatristten; kimlik, öz saygı ve duygusal süreçler için ise uzman bir klinik psikologdan destek almanız önerilir.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MENOPOZ HAKKINDA KONUŞALIM

Menopoz, çoğu zaman sadece “adetin kesilmesi” olarak düşünülse de klinik açıdan bundan çok daha kapsamlı bir süreçtir. Danışanlarımla çalışırken şunu özellikle vurguluyorum: Bu dönem yalnızca hormonal bir değişim değil, aynı zamanda bedensel, bilişsel ve duygusal bir yeniden yapılanma sürecidir. Dolayısıyla yaşanan belirtileri tek bir başlık altında toplamak çoğu zaman yetersiz kalır.

Tıbbi olarak menopoz, over fonksiyonlarının kalıcı şekilde sona ermesi ve adet döngüsünün en az 12 ay boyunca görülmemesiyle tanımlanır. Bu sürece genellikle perimenopoz dediğimiz, hormonların dalgalandığı ve belirtilerin daha yoğun hissedildiği bir geçiş dönemi eşlik eder. Burada özellikle östrojen ve progesteron düzeylerindeki azalma, yalnızca üreme sistemiyle sınırlı kalmaz; merkezi sinir sistemi üzerinde de doğrudan etkiler yaratır. Östrojenin serotonin ve dopamin gibi nörotransmitterler üzerindeki düzenleyici rolü düşünüldüğünde, bu değişimin ruh hali üzerindeki etkileri daha anlaşılır hale gelir.

Klinikte en sık karşılaştığımız belirtiler arasında sıcak basmaları, gece terlemeleri ve uyku bozuklukları var. Ancak danışanların çoğu bu fiziksel belirtilerden çok, eşlik eden psikolojik değişimler nedeniyle başvuruyor. Özellikle şu ifadeleri sık duyuyorum: “Eskisi gibi odaklanamıyorum”, “Çok çabuk sinirleniyorum”, “Hiçbir şeyden keyif almıyorum” ya da “Sürekli bir huzursuzluk hali var”.

Bilimsel çalışmalar da bunu destekliyor. Perimenopoz döneminde depresif belirtilerin görülme sıklığında artış olduğu; anksiyete düzeyi ile vazomotor semptomların (örneğin sıcak basmaları) şiddeti arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu biliniyor. Yine uyku bozukluklarının hem duygudurum hem de bilişsel performans üzerinde doğrudan etkisi var. Yani aslında birçok belirti birbirini besleyen bir döngü oluşturuyor.

Danışanın kendi içinde fark edebileceği bazı işaretler var. Örneğin, günlük yaşamdan eskisi kadar keyif alamama, sürekli yorgun hissetme, sosyal ortamlardan geri çekilme, yoğun kaygı hali, uykuya dalmakta zorlanma ya da sık uyanma gibi durumlar bu sürecin sadece “normal” bir parçası olmayabilir. Özellikle kişinin işlevselliğini etkiliyorsa, burada psikolojik destek devreye girmeli.

Klinik psikolog olarak bu süreçte çalıştığımız alanlar oldukça geniş. Öncelikle psikoeğitim önemli bir yer tutuyor. Danışanın yaşadıklarını anlamlandırması, “Bende bir sorun var” düşüncesinden “Bu süreçte bedenim ve zihnim değişiyor” noktasına geçmesini sağlıyor. Bu bile başlı başına rahatlatıcı bir etki yaratıyor.

Bilişsel davranışçı terapi burada oldukça etkili. Özellikle menopozla birlikte ortaya çıkan “Artık yaşlandım”, “İşe yaramaz hale geldim”, “Eskisi gibi olamayacağım” gibi otomatik düşüncelerle çalışıyoruz. Bu düşünceler fark edilip yeniden yapılandırıldığında, duygudurumda da belirgin bir iyileşme görüyoruz.

Bunun yanında duygu düzenleme becerileri üzerine çalışıyoruz. Mindfulness temelli yaklaşımlar, bedensel farkındalığı artırmak ve anksiyeteyi azaltmak açısından oldukça işlevsel. Özellikle sıcak basmaları ve ani duygu değişimleri yaşayan danışanlarda, bu tekniklerin ciddi fayda sağladığını söyleyebilirim.

Uyku konusu da ayrı bir başlık. Uyku hijyeni, davranışsal düzenlemeler ve gerektiğinde bilişsel müdahalelerle uyku kalitesini artırmaya yönelik çalışmalar yapıyoruz. Çünkü uyku düzeldiğinde, çoğu zaman hem fiziksel hem psikolojik belirtilerde belirgin bir azalma oluyor.

Menopozun cinsel yaşam üzerindeki etkileri de sık konuşulmayan ama oldukça önemli bir alan. Libido azalması, vajinal kuruluk gibi fizyolojik değişimlerin yanı sıra, kişinin beden algısındaki değişimler de cinselliği etkileyebiliyor. Bu noktada hem bireysel hem de çift terapisi süreci oldukça destekleyici olabiliyor.

Bazı durumlarda ise psikolojik destek tek başına yeterli olmuyor. Özellikle majör depresyon, yoğun anksiyete ya da ciddi uyku bozuklukları söz konusuysa, psikiyatri ile iş birliği yapmak gerekebiliyor. Farmakolojik tedavi ile psikoterapinin birlikte yürütülmesi çok daha etkili sonuçlar verebiliyor.

Menopoz, yönetilmesi gereken bir kriz değil; doğru destekle sağlıklı bir şekilde uyum sağlanabilecek bir yaşam evresi.

Bu yazıyı yazmamdaki ana neden okuyucunun yaşanan değişimleri küçümsememesi ve gerektiğinde destek almaktan çekinmemesini sağlamak. Çünkü bu süreç, doğru ele alındığında, kişinin kendisiyle yeniden temas kurduğu, hayatını yeniden yapılandırdığı bir döneme de dönüşebiliyor.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

NAZAR DEĞMESİN

“Nazar değer paylaşmayayım” inanışı, genellikle bazı kültürlerde yaygın olan bir inançtır. Bu inanışa göre, kişinin başkalarıyla paylaştığı başarıları, mutluluğu veya güzellikleri başkalarının kıskanacağına ve onlara zarar vereceğine inanılır.

Bu düşünce, başkalarının negatif enerjileri veya kıskançlık duygularıyla kişiye zarar vereceklerine dair bir endişeyle ilişkilendirilir. Örneğin; iş mülakatları esnasında kimseye görüşmelerden bahsetmeyip imzalar atıldığında söylemek gibi, hatta bir ileri seviyede belki hiç söylememek…

Cognitive Behavioral Therapy (CBT) yani Bilişsel Davranışçı Terapi, bu tür inançlar ve düşüncelerle çalışmak için etkili bir terapi yaklaşımıdır. CBT, kişinin düşünce kalıplarını ve inançlarını sorgulayarak, daha gerçekçi ve işlevsel düşüncelere yönelmesini hedefler.

CBT çerçevesinde seanslarda şu adımları izleyebiliriz:

  1. Bireyin bu inanışının farkında olması ve onu tetikleyen durumları belirlemesi önemlidir. Bireyin düşünce süreçlerini ve inançlarını gözlemlemesi sağlanır.
  2. Bireyin “nazar değer paylaşmayayım” inanışının gerçekçilik düzeyini sorgulaması teşvik edilir. Bu inanışın gerçek temele dayanıp dayanmadığı, kanıtları veya somut delilleri olup olmadığı incelenir.
  3. Bireye, başkalarıyla paylaşmanın gerçekte olumsuz sonuçlara yol açmadığı veya zarar vermeyeceği yönünde kanıtlar sunulur. Bu, başkalarının mutluluğu paylaşma durumunda nasıl tepki verdiğine dair gerçek örneklerin sunulması veya kişinin kendi deneyimlerinden örneklerin hatırlanması olabilir.
  4. Birey, “nazar değer paylaşmayayım” inanışının yerine daha gerçekçi, olumlu ve işlevsel düşünceleri geliştirmeyi öğrenir. Örneğin, “Başkalarıyla mutluluğumu paylaşmak, ilişkilerimi güçlendirebilir ve beni daha fazla destekleyebilir” gibi alternatif düşünceler olabilir.
  5. Birey, yeni düşünce ve inançlarına dayanarak hareket etmeyi öğrenir. Başkalarıyla başarıları veya mutluluğu paylaşmada daha rahat hissetmeyi ve bu inanışı aşmayı deneyimleyerek davranış değişikliği gerçekleştirir.

CBT, bireyin inançlarını sorgulama, gerçekçi düşünce kalıpları geliştirme ve davranış değişikliği sağlama konusunda etkili bir terapi yöntemidir. Bu yaklaşım, “nazar değer paylaşmayayım” gibi inanışların bireyin yaşam kalitesini olumsuz etkilemesini azaltmaya yardımcı olabilir.

Siz veya bir tanıdığınızın bu tarz işlevsel olmayan ve onu kısıtlayan inanışları var ise bir ruh sağlığı profesyoneline başvurabilirsiniz.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan