‘ÇOCUĞUM HEP BENİ SUÇLUYOR’

“Çocuğum hep beni suçluyor” cümlesi, ebeveynlerin terapi odasında sıkça dile getirdiği, yoğun suçluluk, öfke ve çaresizlik barındıran bir ifadedir.

Suçlanmak insanın varoluşsal olarak en zorlandığı deneyimlerden biridir; özellikle de bunu yapan kişi kendi çocuğunuz olduğunda.

Bu yazıda, bir klinik psikolog bakış açısıyla, ergenlikten yetişkinliğe uzanan süreçte ebeveynini sürekli suçlayan bireyi çok yönlü ele alacağım; hiçbir tarafı mutlak doğru ya da mutlak yanlış ilan etmeden, tarafsız bir çerçeve sunmayı amaçlıyorum.


Suçlama Davranışı Nedir?

Suçlama, kişinin yaşadığı olumsuz duygu, durum ya da başarısızlığın sorumluluğunu dış bir nesneye – çoğu zaman bir kişiye – atfetmesidir. Psikolojik açıdan bakıldığında suçlama, her zaman kötü niyetli bir saldırı değildir; çoğu zaman baş etme mekanizmasıdır.

“Eğer suç bende değilse; o zaman ben kötü, yetersiz ya da çaresiz biri değilimdir.”

Bu içsel dengeyi koruma çabası, özellikle benlik algısı kırılgan olan bireylerde daha yoğun görülür.

Ergenlikte Ebeveyni Suçlama

Ergenlik, kimlik inşasının hızlandığı, bireyin “Ben kimim?” sorusuna yanıt aradığı bir dönemdir. Bu süreçte:
-Ebeveyn idealleştirilmesi çözülür
-Otorite sorgulanır
-Sınırlar test edilir

Bu nedenle ergenin ebeveyni suçlaması çoğu zaman patolojik değil, gelişimseldir.

  • “Ben özgüvensizim çünkü sen beni hiç desteklemedin.”
  • “Hayatım berbat çünkü beni bu okula sen gönderdin.”
  • “Herkes mutlu, bir tek ben değilim, bunun sebebi sizsiniz.”

Bu cümlelerden dünyasına dair şunları görürüz:

  • Yoğun öfke
  • Hayal kırıklığı
  • Anlaşılmama hissi
  • Ayrışma ihtiyacı

Ergen, kendi iç karmaşasını düzenleyemediğinde, bunu dışarıya yansıtarak ebeveyni hedef haline getirebilir.


Yetişkinlikte Devam Eden Suçlama

Ergenlikte başlayan suçlama davranışı yetişkinlikte de devam ediyorsa, burada artık gelişimsel değil, yapısal bir örüntüden söz edebiliriz.

  • İş hayatında: “Patronum haksız, sistem bozuk.”
  • İlişkilerde: “Hep yanlış insanları buluyorum.”
  • Hayat genelinde: “Şanssızım, kaderim böyle.”

Ancak ebeveyn hâlâ merkezdeyse:

  • “Başarısızsam bunun sebebi çocukluğum.”
  • “İlişkilerim yürümüyor çünkü sevgi görmedim.”

Burada kişi, geçmişi anlamak değil, bugünün yükünü taşımamak istiyordur

Klinik Psikoloji Açısından Olası Nedenler

Dışsallaştırma (Externalization)

Kişi içsel çatışmalarını ve yetersizlik duygularını tolere edemediğinde, sorumluluğu dışarıya verir.

Benlik Saygısı Kırılganlığı

Kendini eleştirmek, bazı bireyler için dayanılmazdır.
Suçlama, benliği korur.

Öğrenilmiş Aile Dinamikleri

Bazı ailelerde suçlama dili normdur:

  • “Sen yüzünden böyle oldu.”
  • “Beni hasta ettin.”

Çocuk bu dili öğrenir ve yetişkinlikte sürdürür.

Travmatik Yaşantılar

İhmal, duygusal istismar, aşırı kontrol ya da tutarsız ebeveynlik, çocuğun öfkesini yıllarca taşımasına neden olabilir.

DSM-5 Perspektifinden

*** DSM-5 tanıları kişinin psikiyatrist tarafından yüz yüze değerlendirmesi olmadan konulamaz. Aşağıda bahsedilenler olası çerçevelerdir, etiketleme amacı taşımaz. ***

  • Borderline Kişilik Örüntüleri
    • Siyah-beyaz düşünme
    • Yoğun öfke
    • Suçlama ve idealizasyon/değersizleştirme döngüsü
  • Narsisistik Kırılganlık
    • Eleştiriye tahammülsüzlük
    • Suçu dışarıya atma
    • Utançtan kaçınma
  • Depresif Bozukluklar
    • Öğrenilmiş çaresizlik
    • Sürekli mağduriyet algısı
  • Travma Sonrası Stres Örüntüleri
    • Geçmişe saplanma
    • Güvensizlik
    • Sürekli tetiklenme

*** Tekrar vurgulamak gerekir ki: Suçlama tek başına tanı kriteri değildir. ***


Herkesi Suçlayan Birinin Yaşamı

Bu bireyler çoğu zaman:

  • İlişkilerinde yalnız kalır
  • Sürekli anlaşılmadığını hisseder
  • Aynı sorunları tekrar tekrar yaşar
  • İçten içe boşluk ve tatminsizlik yaşar

Paradoksal olarak suçlama, kişiyi rahatlatmaz; yalnızlaştırır.

“Herkes suçluysa, ben neden hâlâ mutsuzum?”

Bu soru çoğu zaman cevapsız kalır.

Suçlanan Ebeveyn Gerçekten Suçlu Olabilir mi?

Bu soruya dürüstçe cevap vereceğim ; “Evet, olabilir”.

Bazı ebeveynler:

  • Duygusal olarak ihmal edici
  • Aşırı eleştirel
  • Kontrolcü
  • Tutarsız
  • Travmatize edici olabilir

Bu durumda çocuğun öfkesi haklıdır.
Ancak haklı olmak, ömür boyu aynı pozisyonda kalmayı zorunlu kılmaz.

Bu hayatta kendinizi seçtiğinizde yapmanız gereken; yaşananı inkâr etmeden, sorumluluğu bugünde yeniden alma ve acıyı kimliğe dönüştürmemektir.


Ebeveyniniz veya Çocuğunuz ile Aranızdaki İlişkiyi Düzenlemek için Neler Yapılabilir?

Ebeveyn

  • Savunmaya geçmeden dinlemeli
  • “Ama ben…” ile başlayan cümleleri azaltmalı
  • Gerçek hatalar varsa kabul edebilmeli
  • Sınır koyabilmek: Sürekli suçlanmaya izin vermemeli

Çocuk/Yetişkin Birey

  • Duyguyla sorumluluğu ayırmalı
  • “Başına gelenler” ile “hayatını nasıl yaşadığın” arasındaki farkı görmeli
  • Terapi sürecinde yas ve öfkeyi çalışmalı

Ortak Alanda Buluşmak

  • Aile terapisi
  • Yapıcı diyalog
  • Geçmişi silmeye değil, anlamlandırmaya odaklanmak

“Çocuğum hep beni suçluyor” ifadesi, tek taraflı okunamayacak kadar derin bir meseledir. Bazen suçlama bir savunmadır, bazen bir çığlık, bazen de gerçek bir hesaplaşma talebi.

Terapi odasında size şunu defalarca kez söyleyeceğim: İyileşme, suçlu aramakla değil, sorumluluğu paylaşmakla başlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YAVAŞLA

Psikolojinin Bize Öğrettikleri ve Kültürlerin İlham Veren Ritimleri

Bugün sizinle modern dünyanın hızına karşı bir panzehir olan “yavaşlamak” üzerine konuşalım mı?

Klinik psikolog olarak, danışanlarımla yaptığım görüşmelerde sık sık şu cümleyi duyuyorum: “Durup nefes alacak zamanım yok.” Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa biz mi kendimizi bu hıza mahkum ediyoruz?

Gelin, yavaşlamanın psikolojik faydalarına, farklı ülkelerdeki kültürlerin bize öğrettiklerine ve çocuklarla ilişkimize bir göz atalım.


Yavaşlamanın Psikolojik Faydaları

Yavaşlamak, sadece romantik bir fikir değil, aynı zamanda psikolojik sağlığımız için bir gereklilik. İşte bilimin bize söyledikleri:

  • Hızlı yaşam tarzı, kronik stresi tetikler ve kortizol seviyelerini yükseltir. Yavaşlamak ise parasempatik sinir sistemini aktive ederek, vücudun “dinlen ve sindir” moduna geçmesini sağlar (Sapolsky, 2004). Bu da stresi azaltır ve duygusal dengeyi destekler.
  • Mindfulness (anda kalma) pratikleri, yavaşlamanın en etkili yollarından biridir. Jon Kabat-Zinn’in 1990’larda geliştirdiği Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) programı, yavaşlamanın kaygı ve depresyonu azalttığını gösteriyor. Yavaşlamak, bize “şimdi ve burada” olmayı öğretir.
  • Beynimizin Default Mode Network (DMN) adı verilen bir ağı, dinlenme sırasında aktive olur. Bu ağ, yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlar (Buckner et al., 2008). Yani, yavaşladığımızda aslında beynimiz daha yaratıcı olur!

Hygge’den Ikigai’ye İlham Veren Gelenekler

Farklı kültürler, yavaşlamayı bir sanat haline getirmiş.

  • Hygge (Danimarka): Hygge, Danimarka’da sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına gelir. Araştırmalar, hygge’nin insanların mutluluk seviyelerini artırdığını gösteriyor (Sørensen, 2016). Mum ışığı, sıcak bir battaniye ve sevdiklerinizle geçirilen zaman, hygge’nin özünü oluşturur. Bu, yavaşlamanın en keyifli hali!
  • Lagom (İsveç): Lagom, “ne az ne çok, tam kararında” demek. Bu felsefe, dengeli bir yaşam sürmeyi öğütler. İsveçliler, lagom sayesinde iş-yaşam dengesini koruyor ve stresi minimumda tutuyor.
  • Ikigai (Japonya): Ikigai, “yaşam amacı” anlamına gelir. Japonlar, ikigai’lerini bulduklarında daha uzun ve mutlu bir yaşam sürüyor (Buettner, 2005). Yavaşlamak, ikigai’yi keşfetmek için bir fırsattır.

Çocuklar Hızlandırmak mı, Yavaşlamayı Öğrenmek mi?

“Hadi” ile Büyüyen Çocuklar

Modern ebeveynlik, çocukları sürekli bir aktivite ve başarı baskısı altında tutuyor. Ancak, çocukların yavaşlamaya ihtiyacı var. İşte nedenleri:

  • Doğal Öğrenme Hızı: Jean Piaget’nin bilişsel gelişim teorisine göre, çocuklar kendi hızlarında öğrenir. Onları hızlandırmak, öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyebilir (Piaget, 1952).
  • Oyunun Gücü: Oyun, çocukların duygusal ve sosyal becerilerini geliştirir. Yavaşlamak, onlara daha fazla oyun zamanı tanır. Carl Rogers’ın da dediği gibi, “Çocuklar, kendi hızlarında büyüdüklerinde daha sağlıklı bireyler olurlar.”
  • Duygusal Denge: Yavaşlamak, çocukların duygusal olarak dengeli olmalarına yardımcı olur. Sürekli koşuşturma, kaygı ve stres yaratabilir (Goleman, 1995).

Çocuklardan yavaşlamayı öğrenmek, aslında onların doğal ritimlerine saygı duymak anlamına gelir.

Onlara “hadi” demek yerine, onların keşfetme ve öğrenme süreçlerine eşlik etmek daha sağlıklıdır.


Yavaşlamayı Hayata Geçirmek

Yavaşlamak, bir yaşam tarzı haline getirilebilir. İşte bazı pratik öneriler:

  • Gün içinde belirli saatlerde teknolojiden uzak durun. Bu, zihninizi boşaltmanıza yardımcı olur.
  • Doğa yürüyüşleri, piknikler veya bahçe işleri, yavaşlamak için harika yollardır.
  • Sabah kahvenizi yavaşça içmek veya akşam yemeğini aileyle birlikte yemek gibi küçük ritüeller, yavaşlamanıza yardımcı olur.
  • Çocukların oyunlarına katılmak, hem onlarla bağ kurmanızı hem de yavaşlamanızı sağlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İçimizdeki Gölgeyle Yüzleşmek

Carl Gustav Jung’a göre, her insanın içinde bir “gölge” tarafı vardır. Bu gölge, bastırılmış duygularımız, korkularımız ve en ilkel yönlerimizden oluşur. Kıskançlık da bu gölgenin bir parçasıdır. Bir başkasının mutluluğunu kıskandığımızda, aslında kendi eksikliklerimizle yüzleşiyoruz.

“Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizde kabul etmeye cesaret edemediğimiz şeylerdir.”
“What irritates us about others is what we cannot accept in ourselves.”

Yani, kıskandığımız kişi bizde olmayan bir şeyi temsil eder.
Sevilen biri mi?
Belki de kendimizi yeterince sevilmeye değer görmüyoruzdur.
Başarılı mı?
Belki de kendi yeteneklerimize güvenmiyoruzdur.

Örneğin, bir arkadaşınızın yeni bir iş bulduğunu duyduğunuzda, kendi kariyerinizdeki durgunluğu düşünüp kıskançlık hissedebilirsiniz.
Bu durumda, aslında kendi başarısızlık korkunuzla yüzleşiyorsunuz.

Jung, gölgemizle yüzleşmenin kişisel gelişim için kritik olduğunu söyler:
“Gölgeyi bilinçli hale getirmek, kişinin kendini tamamlaması için atılması gereken ilk adımdır. Gölgeyi reddetmek, onu daha da güçlendirir.”
“To make the shadow conscious is the first step toward self-realization. To deny the shadow only strengthens it.”

Psikanalitik Perspektiften Kıskançlık

Psikanalitik psikoloji, kıskançlığı bilinçdışı süreçlerle ilişkilendirir. Freud’a göre, kıskançlık genellikle çocukluk dönemindeki deneyimlerle şekillenir. Özellikle, Oedipus kompleksi ve kardeş rekabeti, kıskançlık duygularının temelini oluşturabilir.

Örneğin, çocukken kardeşinizle ebeveynlerinizin ilgisini paylaşmak zorunda kaldıysanız, bu durum yetişkinlikte başkalarının başarılarını tehdit olarak algılamanıza neden olabilir.

Jung ise kıskançlığı, kolektif bilinçdışı ve arketipsel imgeler bağlamında ele alır. Örneğin, “gölge” arketipi, kıskançlık gibi olumsuz duyguları içerir. Bu duygular, bireyin kendi benliğini tamamlaması için keşfedilmesi ve bütünleştirilmesi gereken parçalardır.

“Kıskançlık, kendi potansiyelimizi göremediğimizde ortaya çıkar. Başkalarının başarıları, aslında kendi içimizde keşfedilmemiş olanı yansıtır.”
“Jealousy arises when we fail to see our own potential. The successes of others reflect what lies undiscovered within ourselves.”

Kıskançlık ve Benlik Saygısı

Kıskançlık, genellikle düşük benlik saygısıyla ilişkilidir. Kendimizi yetersiz hissettiğimizde, başkalarının sahip olduklarına odaklanırız. Bu durum, psikanalitik açıdan, narsisistik yaralar olarak adlandırılır. Bu yaralar, çocukluk döneminde ebeveynlerden yeterli ilgi ve onay görmemekten kaynaklanabilir.

Örneğin, bir öğrenci sınıf arkadaşının yüksek not almasını kıskanıyorsa, bu durum kendi akademik başarısına olan güvensizliğini yansıtıyor olabilir.

Jung’a göre, kıskançlık duygularıyla başa çıkmak için öncelikle kendi içimizdeki eksiklikleri kabul etmemiz gerekir:
“Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek, gölgemizle barışmanın ilk adımıdır. Ancak o zaman başkalarının başarılarını tehdit olarak görmekten vazgeçebiliriz.”
“Accepting ourselves as we are is the first step toward reconciling with our shadow. Only then can we stop seeing others’ successes as threats.”

Sevilmeyen Çocuklar, Kıskanılan Çocuklar

Bazı çocuklar sevgiyi kıt bir kaynak olarak görür:
“O mutlu olduğu için ben mutsuzum.”

Bu yanlış inanç, zamanla saldırganlığa, hatta şiddete yol açabilir. Eğer bir çocuk, sevgi ve takdir görmek için sürekli rekabet etmek zorunda kalmışsa, yetişkin olduğunda başkalarının mutluluğunu tehdit olarak algılayabilir. Yapılan araştırmalar, aile içinde yeterince duygusal destek görmeyen çocukların, ilerleyen yaşlarda daha yoğun kıskançlık duyguları yaşadığını göstermektedir.

Örneğin, bir çocuk ailesinden yeterli ilgi görmediğinde, okulda başarılı olan arkadaşlarını kıskanabilir ve bu duygularını saldırgan davranışlarla gösterebilir.

“Çocuklukta yaşanan duygusal yoksunluklar, yetişkinlikte gölgemizin en karanlık yönlerini besler. Kıskançlık, bu yoksunlukların bir yansımasıdır.”
“Emotional deprivations in childhood feed the darkest aspects of our shadow in adulthood. Jealousy is a reflection of these deprivations.”

Sağlıklı Başa Çıkma Yolları

Kıskançlık hissettiğinizde, bu duygunun altında yatan sebebi anlamaya çalışın. Hangi eksiklik hissi sizi rahatsız ediyor? Başkalarının sahip olduklarına odaklanmak yerine, kendi hayatınızda değerli olan şeyleri fark etmeye çalışın.

🔹Bir başkasının başarıları sizin başarısız olduğunuz anlamına gelmez. Kendi güçlü yönlerinizi keşfetmeye odaklanın.

🔹 Birini kıskanmak yerine, onun başarısından nasıl ders çıkarabileceğinizi düşünün.

🔹 Özellikle sosyal medya, kıskançlık duygularını tetikleyebilir. Unutmayın, insanlar genellikle hayatlarının en güzel anlarını paylaşır, zorluklarını değil.


Ayşe, uzun yıllardır çalıştığı şirkette aynı pozisyonda çalışıyordu. Bir gün, ofiste yakın çalıştığı meslektaşı Mehmet’in terfi aldığını öğrendi. İlk başta içinde bir burukluk hissetti. “Neden ben değilim?” diye düşünmeden edemedi. Ancak bu duygu onu harekete geçmeye itti. Kendi kariyer hedeflerini gözden geçirdi ve Mehmet’in başarısını bir ilham kaynağı olarak gördü. Yeni beceriler öğrenmeye başladı, sertifika programlarına katıldı ve kendini geliştirmek için adımlar attı. Zamanla, kıskançlık yerini motivasyona bıraktı ve Ayşe, kendi yolunda ilerlemeye odaklandı.

Elif, uzun zamandır yakın arkadaşı olan Deniz’in yeni bir ilişkiye başladığını öğrendiğinde kendini yalnız hissetti. Deniz, artık eskisi gibi onunla vakit geçiremiyordu ve bu durum Elif’i üzüyordu. Ancak bu duyguyu fark ettiğinde, kendi hayatına odaklanmaya karar verdi. Ailesiyle daha sık görüşmeye başladı, yeni hobiler edindi ve sosyal çevresini genişletmek için farklı etkinliklere katıldı. Kendi mutluluğunu başkalarının hayatına bağlamak yerine, içinde bulunduğu anın değerini keşfetti.

Can, sosyal medyada gezinirken bir arkadaşının lüks bir tatilde çekilmiş fotoğraflarını gördü. Kendisi ise yoğun iş temposundan dolayı uzun zamandır tatile çıkamamıştı. İçinde bir kıskançlık hissetti ve kendi hayatını sorgulamaya başladı. Ancak bu duygu onu rahatsız edince, sosyal medya kullanımını sınırlamaya karar verdi. Gerçek hayatta kendini mutlu edecek şeylere yöneldi: kitap okumak, doğa yürüyüşleri yapmak ve yakın arkadaşlarıyla vakit geçirmek. Zamanla, başkalarının hayatlarına odaklanmak yerine kendi hayatının güzelliklerini fark etmeye başladı.

Eğer kıskançlık duygusu sizi tüketiyor ve ilişkilerinize zarar veriyorsa, bir uzmandan destek almak faydalı olabilir.

“Kıskançlık, kendi içimizdeki ışığı göremediğimizde ortaya çıkar. Kendimizi keşfettiğimizde, başkalarının başarıları artık bizi rahatsız etmez.”
“Jealousy arises when we fail to see the light within ourselves. When we discover ourselves, the successes of others no longer disturb us.”

Kıskançlık doğal bir duygu olsa da, kontrol edilmediğinde bireyin ruh sağlığını ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Önemli olan, bu duyguyu tanıyıp sağlıklı bir şekilde yönetmeyi öğrenmektir. Jung’un dediği gibi, gölgemizle yüzleşmek, kendimizi tamamlamanın ilk adımıdır.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EYVAH, ÇOCUĞUM BÜYÜYOR!

Çocuğunuzun büyümesi, hem heyecan verici hem de zaman zaman endişe verici bir süreç olabilir. Her ebeveyn, çocuğunun büyüdüğünü fark ettiği anları farklı yaşar. Bu süreçte, değişen rollerinizi ve sorumluluklarınızı kabul etmek önemlidir. Çocuğunuzun bağımsızlığını teşvik etmek, sağlıklı bir yetişkin olma yolunda ona destek olmanın en iyi yollarından biridir.

Bu yazı, ailelere çocuklarının büyüme sürecinde karşılaşabilecekleri zorluklar ve bu zorluklarla nasıl başa çıkabilecekleri konusunda rehberlik edecek bilgiler sunmayı amaçlamaktadır. Unutmayın, her çocuk farklıdır ve onların gelişim süreçlerinde en büyük rehberleri siz ebeveynlerisiniz.

İyi ve Kötüyü Ayırt Edebilir mi?

Çocuğunuzun doğru ile yanlışı ayırt etme yeteneği, hem aile içinde aldığı değerler hem de çevresel faktörler tarafından şekillenir. Bu noktada, çocuğunuza ahlaki değerleri öğretmek, karar alma süreçlerinde ona rehberlik etmek büyük önem taşır. Özgüveni gelişmiş bir çocuk, doğruyu yanlıştan ayırt etme konusunda daha başarılı olacaktır.

Cinsellik, birçok ebeveyn için konuşması zor bir konudur. Ancak, bu konuyu açık ve net bir şekilde ele almak, çocuğunuzun cinsellik hakkında doğru bilgiye sahip olmasını sağlar. Çocuğunuzun yaşına uygun bir dil kullanarak, onun merakını giderebilir ve cinsellikle ilgili yanlış bilgileri düzeltmesine yardımcı olabilirsiniz. Unutmayın, bu konuşmalar çocuğunuzun sağlıklı bir cinsel kimlik geliştirmesi için çok önemlidir.

Ya Başına Bir Şey Gelirse?

Çocuğunuzun güvenliği konusunda endişe duymanız doğaldır. Ancak, bu endişelerinizi çocuğunuza hissettirmeden, ona güvende olmayı ve tehlikeleri tanımayı öğretmek daha etkili olacaktır. Çocuğunuzun tehlike anlarında nasıl davranması gerektiğini bilmesi, hem onun hem de sizin için rahatlatıcı olabilir. Güvenli bir ortamda büyüyen çocuklar, dış dünyayla daha sağlıklı bir şekilde başa çıkabilirler.

Çocuğum Zarar Görürse Diye Korkuyorum

Her ebeveyn çocuğunun zarar görmesinden korkar. Ancak, bu korkuların çocuğunuzu kısıtlamasına izin vermemek gerekir. Çocuğunuzun hatalar yapmasına ve bu hatalardan ders almasına izin vermek, onun kişisel gelişimi için önemlidir. Ona destek olduğunuzu hissettirmek, karşılaşabileceği zorluklarla daha iyi başa çıkmasını sağlar.

Büyüdüğünü Kabul Edemiyorum, Hep Bizle Olsun İstiyorum

Çocuğunuzun büyüdüğünü kabullenmek, ebeveyn olmanın zor yanlarından biridir. Ancak, onun bağımsız bir birey olma yolculuğunda yanında olmanız, aranızdaki bağı güçlendirecektir. Onun kendi kararlarını almasına izin vermek, size olan güvenini artıracaktır. Çocuğunuzun büyümesi, sizin ona olan sevginizi ve desteğinizi değiştirmez; aksine, bu sevgi onun hayatı boyunca yanında olacak en önemli güç kaynağıdır.

Çocuğunuzun arkadaşlarına daha fazla zaman ayırması, birçok ebeveynin karşılaştığı doğal bir gelişim sürecidir. Bu durum, çocuğunuzun bireyselleşmeye ve sosyal çevresini genişletmeye başladığının bir işaretidir. Ancak bu süreç, aile içi bağları zayıflatmak zorunda değildir. İşte bu durumu daha iyi yönetmenize yardımcı olabilecek bazı öneriler:

Çocuğunuzun Sosyal İhtiyaçlarını Anlayın
Ergenlik dönemi, çocukların kimliklerini keşfettikleri ve sosyal bağlarını güçlendirdikleri bir dönemdir. Arkadaşlarıyla vakit geçirme isteği, onların bağımsızlıklarını kazanma çabalarının bir parçasıdır. Bu durumu anlamak, çocuğunuzun gelişim sürecine saygı duymanızı kolaylaştıracaktır.
Aile Zamanını Değerli Hale Getirin
Aile içi zaman, çocuğunuzun yoğun sosyal hayatının yanında daha anlamlı hale getirilebilir. Birlikte yapılacak etkinlikler planlamak, onunla kaliteli zaman geçirmenizi sağlar. Örneğin, haftalık aile yemekleri, film geceleri ya da birlikte yapılan yürüyüşler, hem eğlenceli hem de bağları güçlendirici olabilir.
Açık İletişimi Sürdürün
Çocuğunuzla açık ve dürüst bir iletişim kurmak, onun ihtiyaçlarını ve duygularını anlamanıza yardımcı olur. Onunla vakit geçiremediğinizde, bunu nasıl hissettiğinizi nazikçe paylaşabilirsiniz. Ancak bu konuşmaları suçlayıcı ya da baskıcı bir dille değil, anlayış ve sevgi çerçevesinde yapmaya özen gösterin.
Sınırları Belirleyin, Esneklik Tanıyın
Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesi doğal olsa da, aile içi sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğini hatırlatmak önemlidir. Bu dengeyi kurarken esnek olun; örneğin, özel günlerde ailenizle birlikte olmasını isteyebilir, ama diğer zamanlarda arkadaşlarına zaman ayırmasına izin verebilirsiniz.
Onun Bağımsızlığını Destekleyin
Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesi, onun bağımsız bir birey olma yolunda attığı önemli adımlardan biridir. Bu süreçte ona destek vermek, güven duygusunu pekiştirir ve ileride daha güçlü bir aile bağınız olmasını sağlar.
Unutmayın, Bu Geçici Bir Dönem
Çocuğunuzun arkadaşlarına yoğun bir şekilde vakit ayırdığı bu dönem, onun gelişiminin doğal bir parçasıdır ve zamanla dengelenecektir. Sabrınızı koruyun ve onun bireysel ihtiyaçlarını anlamaya çalışın. Bu süreç sonunda, hem sizinle hem de arkadaşlarıyla dengeli bir ilişki kurmayı öğrenmiş olacaktır.

Çocuğunuzun arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirmesi, onu sizden uzaklaştırmak yerine, bireyselleşmesini ve olgunlaşmasını destekleyen bir süreçtir. Bu dönemi anlayışla karşılamak, hem çocuğunuzla olan ilişkinizi güçlendirir hem de onun sağlıklı bir yetişkin olmasına katkıda bulunur.

Çocuğum Benden Bir Şeyler Saklıyor

Çocuğunuzun sizden bir şeyler sakladığını fark etmek, ebeveyn olarak endişe verici olabilir. Ancak bu durum, genellikle çocuğunuzun büyüme ve bireyselleşme sürecinin bir parçasıdır. Onunla açık bir iletişim kurarak bu durumu daha iyi anlamak ve ona destek olmak önemlidir. İşte bu durumu yönetmenize yardımcı olabilecek bazı stratejiler:

Çocuğunuzun bir şeyler sakladığını hissettiğinizde, bu durumu hemen açığa çıkarmaya çalışmak yerine, önce sakin kalmaya çalışın. Panikle hareket etmek veya onu suçlayıcı bir şekilde sorgulamak, aranızdaki güveni zedeleyebilir. Önce durumu anlamaya çalışmak, daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.

Çocuğunuzun sizinle her şeyi paylaşabilmesi için, ona güvenli ve yargısız bir ortam sunmanız gerekir. Ona, ne olursa olsun yanında olduğunuzu ve onu yargılamayacağınızı hissettirin. Bu, çocuğunuzun size açılmasını kolaylaştıracaktır.

Çocuğunuzun neden bir şeyler saklıyor olabileceğini anlamaya çalışın. Belki de sizi üzmekten korkuyor, belki de nasıl tepki vereceğinizi kestiremiyor. Onun duygularını anlamaya çalışmak, aranızdaki bağı güçlendirebilir. “Bu durumu paylaşmak senin için zor olabilir, ama birlikte çözebiliriz” gibi cümleler, empatik bir yaklaşımı yansıtır.

Çocuğunuzun hemen her şeyi paylaşmasını beklemeyin. Onun da zaman zaman kendi iç dünyasında yaşadığı duyguları ve düşünceleri olabilir. Sabırlı olmak, ona alan tanımak, zamanla aranızdaki güveni pekiştirecektir.

Çocuğunuz size bir şeyler anlatmaya başladığında, onu kesmeden ve yargılamadan dinleyin. Sorularınızı yönlendirici değil, açıklayıcı bir şekilde sormaya çalışın. Örneğin, “Bana biraz daha anlatmak ister misin?” gibi cümleler, onun kendini ifade etmesine yardımcı olabilir.

Çocuğunuza, bir şeyleri paylaşmanın ne kadar rahatlatıcı olabileceğini ve birlikte çözüm bulmanın sorunları hafifletebileceğini anlatın. Paylaşmanın zor bir şey olmadığını, aksine güçlü bir bağ kurmanın bir yolu olduğunu vurgulayın.

Çocuğunuz size açıldığında, onun yanında olduğunuzu hissettirin. Ona destek verin ve çözüm bulmak için birlikte çalışabileceğinizi gösterin. Bu, aranızdaki güveni güçlendirecek ve onun gelecekte daha açık olmasını sağlayacaktır.

Çocuğunuzun her şeyi sizinle paylaşmasını istemeniz doğal, ancak bazı konularda gizliliğe ihtiyaç duyabileceğini de unutmamak gerekir. Bireysel alanına saygı göstermek, onun size olan güvenini artırabilir.

Unutmayın, çocuğunuzun sizden bir şeyler saklaması, her zaman kötü bir niyeti olduğu anlamına gelmez. Bu, onun kendini koruma, bağımsız olma veya duygusal olarak zorlandığı bir durumla başa çıkma çabası olabilir. Sabırlı ve anlayışlı bir yaklaşım, bu durumu daha kolay yönetmenize yardımcı olacaktır.

Eğer ilgili konularda zorlanıyorsanız, bir terapist ile görüşmek faydalı olabilir. Profesyonel destek almak, duygusal olarak daha sağlıklı bir şekilde başa çıkmanıza yardımcı olabilir














Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GENÇLER İÇİN HAYAT NASIL KOLAYLAŞTIRILIR?

Türkiye’de genç yaşta intihar oranları, son yıllarda artış göstermiştir. Ancak kesin verilere dayanarak Türkiye genelindeki intihar oranını belirtmek zordur, çünkü bu veriler genellikle kamuoyuna açık olarak sunulmamaktadır ve bazen yanlış ya da eksik olarak kaydedilebilir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) gibi resmi kurumların verileri genellikle yıllık bazda sunulur, ancak bu veriler genellikle yaş, cinsiyet ve coğrafi bölge gibi farklı değişkenler üzerinden detaylandırılmaz.

En fazla intihar eden yaş grubu 20-24 yaş aralığındaki gençler. 2021’deki toplam 4 bin 158 intiharın 523’ünü 25-29 yaş aralığındaki gençler oluşturdu. Bunu 508 intiharla 20-24 yaş aralığı ve 448 intiharla 30-34 yaş aralığı takip etti. 25-29 yaş aralığında intihar edenlerin sayısı 2019’da 364 kişi iken 2020’de 442’ye, 2021’de ise 523’e çıkmış oldu.
2021 sonrası , 2022 2023 2024?

İstanbul’da Marmaray gibi yoğun kullanılan toplu ulaşım araçlarında intihar vakalarının sık yaşanmaya başlaması benim gibi bir çoğunuza nedenini düşündürmüştür; birkaç sebebi olabilir. Toplumsal baskılar, ekonomik sıkıntılar, işsizlik, aile problemleri gibi faktörler aklımıza ilk gelenlerdir. İntihar girişimleri depresyon, anksiyete, travma sonucu da ortaya çıkabilir.

İntihar girişimi riskini azaltmak için duygusal destek, profesyonel yardım ve toplumsal farkındalık önemli rol oynamaktadır. Bu konuda dikkatli ve özenli bir iletişim yaklaşımıyla gençlerin desteklenmesi gerekmektedir. İntihar düşüncesi olan bir gençle iletişim kurarken ne yapılmalı?
Genç ile samimi bir iletişim kurun, duygularını gerçekten anlamaya çalışın. Onun yaşadığı zorlukları ve duygularını anlamaya çalışmanız, iletişimi güçlendirecektir. Bu iletişimde aktif dinleme önemlidir. Onun duygularını, düşüncelerini ve yaşadığı sıkıntıları dikkatlice dinleyin. İhtiyaç duyduğu konularda yönlendirme yapabilir ve profesyonel yardım almaya teşvik edebilirsiniz. Aranızda güvenilir bir iletişim ortamı oluşturarak konuşmalarınızın gizliliğini koruyun. Eğer ki genç birey size intihar düşüncelerine dair planlar paylaşır ise, mutlaka bir psikolog ve psikiyatrist ile görüşmesini teşvik edin. Profesyonel yardım almak, intihar girişimi riskini azaltmada önemli bir adımdır.

Türkiye’de intihar eden gençlerin başlıca nedenlerini bilirsek, çözüm de bulabiliriz.

  • Depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk gibi ruh sağlığı sorunları gençlerde intihar riskini artırabilir. Bu tür sorunlar gençlerin yaşam kalitesini düşürebilir ve umutsuzluk hissi yaratabilir.
  • Aile içi çatışmalar, ailede yaşanan şiddet, ayrılık gibi durumlar gençlerde intihar riskini artırabilir. Aile desteği eksik olduğunda gençler kendilerini yalnız hissedebilirler.
  • Yoksulluk, işsizlik, ekonomik sıkıntılar gençlerde umutsuzluk ve intihar düşünceleri yaratabilir.
  • Yoğun akademik baskılar, başarı beklentileri, işsizlik, iş yerindeki stres gibi faktörler de intihar riskini artırabilir. Gençler bu tür baskılar altında kendilerini değersiz hissedebilirler.
  • Uyuşturucu ve alkol gibi madde kullanımı, gençlerin kontrolsüz davranışlar sergilemelerine ve intihar riskini artırmalarına neden olabilir.
  • Teknoloji kullanımıyla birlikte fiziksel olarak bir arada olunsa bile gençler arasında sosyal izolasyon ve yalnızlık artmış durumda. Bu da intihar riskini artırabilir.
  • LGBT+ gençlerde aile ve toplumdan kabul görmeme, ayrımcılık ve dışlanma gibi sorunlar intihar riskini artırabilir.

Gençler için hayatı kolaylaştırmak için birçok farklı alan üzerinde çalışma yapılmalı;

  • Gençlerin eğitime erişimlerini artırmak ve kariyer olanakları sunmak önemlidir. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalı, mesleki rehberlik hizmetleri ve staj imkanları sunulmalıdır.
  • Gençlere psikolojik destek ve danışmanlık hizmetleri sunarak ruh sağlıklarını korumak önemlidir. Okullarda ve toplumda mental sağlık konularında farkındalık yaratılmalıdır.
  • Gençlerin sosyal çevrelerde aktif olmaları teşvik edilmeli, sosyal etkinlikler düzenlenmeli ve toplumsal dayanışma sağlanmalıdır.
  • Gençlerin dijital becerilerini geliştirmeleri ve bilgiye erişimlerini kolaylaştırmak için teknolojik altyapılar güçlendirilmeli, dijital okuryazarlık eğitimleri verilmelidir.
  • Gençlerin iş bulma ve girişimcilik fırsatlarına erişimlerini artırmak için destekleyici politikalar ve programlar oluşturulmalıdır.
  •  Gençlerin sağlık hizmetlerine erişimlerini kolaylaştırmak ve sağlıklı yaşam biçimleri konusunda bilinçlenmelerini sağlamak önemlidir.
  •  Gençler arasında cinsiyet, etnik köken, sosyoekonomik statü gibi farklılıkların neden olduğu ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlikçi politikaların desteklenmesi gereklidir.
  • Gençlere çatışma çözme becerileri kazandırılmalı ve empati güçlendirilmelidir. Bu sayede gençlerin sorunlarıyla başa çıkma yetenekleri artar ve toplumsal uyum sağlanabilir.

Tüm bunlar, gençlerin potansiyellerini gerçekleştirmelerini ve daha sağlıklı bir yaşam sürmelerini destekleyecektir.

Gençlerin güvenli alanlara ihtiyacı var

Fiziksel Güvenlik: Bu, sokaklarda, okullarda, parklarda ve diğer toplumsal alanlarda güvenliği sağlamakla ilgilidir. Aydınlatma, güvenlik kameraları, güvenlik personeli gibi önlemler alınarak gençlerin fiziksel güvenliği korunabilir.

Duygusal Destek: Güvenli alanlar gençlerin duygusal ihtiyaçlarına da yanıt verebilmelidir. Bu alanlarda gençlerin duygularını ifade edebilecekleri, anlaşıldıklarını hissedebilecekleri ve destek alabilecekleri ortamlar sağlanmalıdır. Okullarda danışmanlık hizmetleri, gençlik merkezleri gibi yerler duygusal destek sağlamak için önemlidir.

Eğitim ve Kariyer Olanakları: Gençlerin geleceklerini planlamalarına ve kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacak eğitim ve kariyer olanakları da güvenli alanların bir parçasıdır. Nitelikli eğitim imkanları, staj olanakları, mentorluk programları gibi uygulamalar gençlerin güvenli bir gelecek için adım atmalarına yardımcı olabilir.

Toplumsal Katılım ve İfade Özgürlüğü: Gençlerin toplumsal yaşama katılımını teşvik etmek ve farklı düşünceleri ifade edebilecekleri özgür alanlar yaratmak da önemlidir. Gençlik merkezleri, gençlik dernekleri gibi yerlerde gençlerin kendilerini ifade etmeleri ve topluma katkıda bulunmaları teşvik edilmelidir.

Bu alanlar gençlerin gelişimini desteklerken, aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendirir ve daha sağlıklı bir toplum oluşturulmasına katkı sağlar.

Sağlıklı aile içi iletişim, gençleri kurtarabilir!

Sağlıklı iletişim, bireyler arasında anlayış, saygı, açıklık ve empati temelinde kurulan iletişimdir; aile üyelerinin duygularını ifade etmelerini, ihtiyaçlarını açıkça belirtmelerini ve karşılıklı olarak birbirlerini dinlemelerini sağlar.

  • Aile üyeleri arasında iletişimde açıklık ve dürüstlük önemlidir. Duyguların ifade edilmesi, düşüncelerin paylaşılması ve sorunların açık bir şekilde konuşulması sağlıklı iletişimi destekler.
  • Aile üyeleri birbirlerinin duygularını anlamaya ve empati göstermeye çalışmalıdır. Empati, iletişimde karşılıklı anlayışı ve saygıyı artırır.
  • İyi bir iletişim için dinleme becerileri oldukça önemlidir. Aile üyeleri birbirlerini dikkatlice dinlemeli, söylenenleri anlamaya çalışmalı ve gerektiğinde geri bildirimde bulunmalıdır.
  • Eleştiri ve tartışmalar kaçınılmaz olabilir ancak bu süreçlerin yapıcı bir şekilde yönetilmesi gerekir. Eleştiri yapılırken olumlu geri bildirim verilmeli, tartışmalar ise saygılı bir şekilde yürütülmelidir.
  • Aile içi iletişimde hataların kabul edilmesi, özürleşme ve affetme süreçleri sağlıklı ilişkilerin temelini oluşturur. Bu süreçler sayesinde ilişkiler onarılarak güçlenir.
  • Aile üyeleri birlikte zaman geçirerek ilişkilerini güçlendirebilirler. Ortak ilgi alanlarına yönelik aktiviteler yapmak, iletişimi destekleyen bir etkidir.

Sağlıklı aile içi iletişimi desteklemek için aşağıdaki adımlar da önemlidir:

– Aile içi iletişim eğitimleri düzenlemek ve iletişim becerilerini geliştirmeye yönelik programlar sunmak.

– Aile içi ilişkileri güçlendirmek ve aile bireyleri arasındaki bağları artırmak için aile terapisi veya danışmanlık hizmetlerinden faydalanmak.

– Olumlu davranışları desteklemek, olumsuz davranışları ise yapıcı bir şekilde ele almak.

– Aile içinde iletişimi teşvik eden ve destekleyen bir ortam oluşturmak, her bireyin kendini ifade etmesine olanak sağlamak.

Sağlıklı aile içi iletişim, aile üyelerinin mutluluğunu ve sağlığını olumlu yönde etkilerken, aynı zamanda çatışma ve stresi azaltır, duygusal bağları güçlendirir ve bireylerin kişisel gelişimini destekler.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BOŞANIYORUZ

Yetişkinler ve Çocuklar Üzerinde Boşanmanın Psikolojik Etkileri

Boşanma, birçok çiftin karşılaştığı zorlu bir durumdur ve bu süreç, hem yetişkinler hem de çocuklar üzerinde derin psikolojik etkiler bırakabilir. Boşanmanın nedenlerine bakıldığında genellikle kişiden kişiye değişen çeşitli faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklanır. İletişim eksikliği, finansal sorunlar, sadakat ihlalleri ve çatışmalar, sıkça gözlemlenen boşanma nedenleri arasındadır.

Yetişkinler Üzerindeki Etkiler
Boşanma, birçok yetişkinde depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sağlık sorunlarına yol açabilir. Araştırmalar, boşanmanın bireylerde stres hormonlarının artışına neden olduğunu ve bu durumun duygusal dengeyi bozarak depresyon ve anksiyete riskini artırdığını göstermektedir (Johnson ve diğ., 2008).

Boşanmanın günlük hayata etkisi, bireylerin sosyal ilişkilerinden iş performanslarına kadar birçok alana yansıyabilir. Özellikle iş yerindeki performans düşüklükleri, boşanma sürecindeki stresin iş yaşamına yansımasının bir göstergesi olabilmektedir.

Boşanma, duygusal zorluklarla başa çıkmayı gerektiren bir süreçtir. Kayıp duygusu, özsaygı eksikliği ve yas (grief) benzeri reaksiyonlar, boşanmış bireylerde sıkça gözlemlenen psikolojik etkiler arasındadır.

Çocuklar Üzerindeki Etkiler
Boşanma, çocuklar üzerinde duygusal sorunlara neden olabilir. Çocuklar, ebeveynlerinin boşanmasıyla birlikte güvensizlik, terkedilmişlik hissi ve öfke gibi duygusal zorluklarla başa çıkabilirler.

Boşanma, bazı çocukların okuldaki akademik performansını olumsuz etkileyebilir.

Boşanan ailelere sahip çocuklar, romantik ilişkilerinde güvensiz bağlanma modellerine sahip olma eğiliminde olabilmektedir. Çocukluk dönemlerinde yaşanan ebeveynler arası çatışmaların, çocukların romantik ilişki becerilerini etkilediği gözlemlenmiştir.

Boşanan ailelere sahip çocuklar, duygusal bağlanma konusunda daha fazla belirsizlik yaşayabilir ve romantik ilişkilerinde yakınlık ve bağlılık konularında zorluklar yaşama eğiliminde olabilirler.

Kendi ilişki problemleri ile başa çıkma konusunda daha az etkili stratejilere sahip olabilirler. Çocukluk dönemlerinde yaşanan stres ve belirsizlik, yetişkinlikte ilişki sorunlarına yol açabilir (Brown, 2018).

Boşanma kararının çocuğa nasıl söylendiği, çocuğun bu süreci nasıl deneyimleyeceği üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Açık ve duyarlı iletişim, çocukların boşanma sürecini daha iyi anlamalarına ve başa çıkmalarına yardımcı olabilir. Çocuklara açık ve net bir dil kullanarak, duygusal ifadelerle desteklenmiş bir şekilde boşanma kararı anlatılmalıdır. Çocukların sorularını içtenlikle ve doğru bir şekilde yanıtlamak önemlidir.

Çocuğun yaşına uygun bir dil kullanmak, çocuğun boşanma kararını daha iyi anlamasına katkıda bulunabilir. Çocuğun yaşına ve duygusal olgunluğuna uygun bir dil kullanılmalıdır. Küçük çocuklara basitleştirilmiş, anlaşılır bir dil kullanılırken, daha büyük çocuklarla daha detaylı ve açık bir şekilde konuşmak önemlidir.

Ebeveynlerin birlikte, uyumlu bir şekilde çocuğa boşanma kararını anlatmaları, çocukların duygusal iyilik hallerini olumlu yönde etkileyebilir. Ebeveynler çocuk ile konuşurken boşanma kararını birlikte verildiklerini ve bu kararın çocuğun hatası olmadığını vurgulamalıdır. Olumlu bir birlikte hareket etme, çocuğun güven duygusunu artırabilir.

Çift – İlişki Terapisi, çiftlere ilişkilerini güçlendirmeleri ve sorunlarını çözmeleri konusunda yardımcı olabilir. Araştırmalar, çift terapisinin boşanma riskini azaltabileceğini göstermektedir (Doss ve diğ., 2003).

Boşanma durumunda Aile Terapisi, aile üyelerine uygun destek ve rehberlik sağlayarak, duygusal iyileşmeyi ve sağlıklı bir aile dinamiğini destekleyebilir (Wolchik ve diğ., 2000).

Ebeveynler, çocuklarına bu zorlu süreçte güven, sevgi ve anlayış sunarak onların duygusal iyilik hallerini destekleyebilirler.
– çocuğun duygusal ihtiyaçlarına özel bir dikkat göstermeli ve gerektiğinde uzman yardımı alarak çocuğun duygusal iyilik hallerini desteklemelidir.
– çocuklarının okul performansını dikkatlice izlemeli ve akademik zorluklarla başa çıkmalarına yardımcı olmalıdır.
– çocuğun sosyal çevresini desteklemeli ve duygusal olarak güvende hissetmelerine yardımcı olmalıdır.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HER ŞEYE KARŞI

Karşı Gelme Bozukluğu Nedir?

Karşı gelme bozukluğu, DSM-5 tarafından tanımlanan, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde sıkça görülen bir davranış sorunudur. Temelde sürekli bir düşmanlık, düşük sosyal uyum ve otoriteye karşı gelme eğilimi ile karakterizedir.

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (DSM-5) tanı ölçütlerine göre, en az altı ay süresince ve gelişimsel düzeyi dikkate alındığında anormal düzeyde sık bir şekilde gelişen sürekli bir deseni içermelidir. DSM-5’te, karşı gelme bozukluğu “disruptif, dürtüsel kontrol ve duygu düzenleme bozukluğu” başlığı altında yer alır. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öfke kontrolü problemleri veya duygudurum bozuklukları gibi başka bozukluklarla birlikte görülebilir. Bu nedenle, bir kişi karşı gelme bozukluğu belirtileri gösterdiğinde, bir uzman tarafından kapsamlı bir değerlendirme yapılması önemlidir.

Karşı gelme bozukluğu, genellikle çocukluk ve ergenlik dönemlerinde ortaya çıkar ve tanı konulabilmesi için belirli bir süre devam etmesi gerekmektedir. Dürtü kontrolü eksikliği, sürekli düşmanlık, kurallara uymama ve otoriteye karşı gelme gibi belirtiler gözlemlenmelidir. Günlük hayatta bu bozukluğa dair birkaç örnek:

Aile İçi İlişkiler
Çocuk ya da genç, aile üyelerinin kurallarına veya yönergelerine sürekli olarak karşı gelir. Örneğin, evde belirlenen bir kurala karşı gelerek istenen şeyi yapmayı reddeder veya aile toplantılarına katılmamak için direnir.

Okul Ortamı
Okulda öğretmenlerin talimatlarına veya sınıf kurallarına uyum sağlamada zorlanabilir. Örneğin, öğretmenin sınıf kurallarına uymamakta direnç göstererek sık sık disipline gitmeye neden olabilir.

Sosyal İlişkiler
Çocuk, arkadaşları veya diğer çocuklarla olan ilişkilerinde sürekli olarak çatışmacı bir tavır sergileyebilir. Başkalarının isteklerini görmezden gelme, kendi istediği şeyleri dayatma veya grup etkinliklerine katılmamak gibi davranışlar sergileyebilir.

Otoriteyle İlişki
Yetkililere karşı sürekli bir direnç gösterebilir. Örneğin, öğretmenin ya da diğer yetişkinlerin talimatlarına karşı gelmek, kuralları ihlal etmek veya kurumsal disiplinle sürekli sorun yaşamak gibi durumlar söz konusu olabilir.

Ev İşleri ve Sorumluluklar
Evde verilen sorumlulukları yerine getirmemekte direnç gösterebilir. Örneğin, odasını düzenlememe konusunda ısrar edebilir veya ev işlerine katılmamak için direnç gösterebilir.

Dışarıda İyi Davranış, Ev İçinde Sorunlar
Dışarıda (örneğin, okulda ya da arkadaşlarıyla) iyi bir davranış sergilerken, evde aile üyelerine karşı gelme eğilimi gösterebilir.

Bu davranışların bir çocuğun normal gelişimi içinde geçici olarak ortaya çıkabilen durumlarla karıştırılmaması önemlidir. Uzman bir psikolog ya da psikiyatrist, durumu değerlendirme ve uygun müdahaleleri belirleme konusunda yardımcı olabilir.

Karşı gelme bozukluğunun temel nedenleri arasında genetik faktörler, beyin kimyası, çevresel etmenler ve aile geçmişi bulunmaktadır.
– Genetik araştırmalar, belirli genetik faktörlerin bu bozukluğun gelişiminde rol oynayabileceğini göstermektedir.
– Nörolojik çalışmalar, karşı gelme bozukluğu olan bireylerin beyin yapılarında ve işlevlerinde farklılıklar olduğunu öne sürmektedir. Özellikle, ödül ve ceza sistemlerinin düzenlenmesindeki bozukluklar bu bozukluğun gelişiminde etkili olabilir.
Çocukluk dönemindeki travmatik olaylar, ihmal, kötü muamele ve aile içi çatışmalar gibi çevresel faktörler de karşı gelme bozukluğunun ortaya çıkmasında önemli bir rol oynayabilir.

Müdahale ve Tedavi
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), bireyin düşünce kalıplarını anlamasına ve değiştirmesine odaklanarak olumsuz davranışları azaltmaya yönelik etkili bir terapi yöntemidir.
Aile terapisi, aile içi ilişkileri güçlendirmeye ve iletişim becerilerini geliştirmeye odaklanır. Çocuğun davranışlarını anlamak için aile üyelerini bir araya getirmeyi amaçlar.
Bazı durumlarda, özellikle eşlik eden diğer psikiyatrik bozukluklar varsa, ilaç tedavisi de düşünülebilir.

Ancak her durum benzersizdir, bu nedenle uzman bir psikoloğun yönlendirmesi ve takibi önemlidir.














Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ERGENLİK VE GENÇ YETİŞKİNLİK PROBLEMLERİ

Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, bireylerin hayatlarının önemli ve karmaşık aşamalarından ikisidir. Bu dönemlerde bireyler, fiziksel, duygusal ve sosyal açıdan büyük değişimler yaşarlar.

Erik Erikson, kimlik gelişimi üzerine odaklanan bir teori geliştirmiştir. Ona göre, ergenlik döneminde gençler kimliklerini keşfetme ve tanımlama sürecinde bir “kimlik krizi” yaşarlar. Bu kriz, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusundaki belirsizlikleri ifade eder. Gençler bu krizi başarıyla aşarlarsa sağlıklı bir kimlik geliştirirler.

Jean Piaget, bilişsel gelişim üzerine çalışmış ve ergenlik dönemini “formel işlem dönemi” olarak tanımlamıştır. Bu dönemde gençler soyut düşünme yetenekleri geliştirirler ve karmaşık problem çözme becerileri kazanırlar.

Lawrence Kohlberg, ahlaki gelişimi inceleyen bir teori geliştirmiştir. Ona göre, gençler ahlaki değerleri ve prensipleri anlama ve içselleştirme sürecinde bulunurlar. Ergenlik döneminde, bireyler ahlaki konularda daha soyut ve karmaşık düşünmeye başlarlar.

Eleanor Ostrom, sosyal psikolog olarak genç yetişkinlik dönemini bağımsızlık ve sorumluluk dönemi olarak tanımlamıştır. Genç yetişkinler bu dönemde kendi kendilerine bakma, finansal kararlar alma ve bağımsız bir yaşam sürme becerilerini geliştirirler.

Jeffrey Arnett, “Yeni Yetişkinlik” adını verdiği bir dönem tanımlamıştır. Bu dönem, ergenlikten tam yetişkinliğe geçiş sürecini ifade eder. Arnett’e göre, genç yetişkinler bu dönemde kimliklerini bulma, bağımsızlık kazanma ve kariyerlerini inşa etme çabası içindedirler.

Ergenlik Dönemi
Ergenlik, 12 ila 18 yaş arasındaki dönemi kapsar, ancak değişkenlik gösterebilmekte ve günümüzde bu yaş aralığının daha geniş olduğu düşünülmektedir. Bireyin çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecini işaret eder.

Ergenlik dönemindeki bireylerin karşılaştığı başlıca sorunlar şunlar olabilir:

Bedensel Değişiklikler: Ergenlik, hızlı bedensel büyüme ve cinsel olgunlaşma ile karakterizedir. Bu dönemde vücutları hızla değişirken, bu değişikliklerle başa çıkmak gençler için zorlayıcı olabilir. Vücut imajı sorunları, obezite veya yeme bozuklukları bu dönemde sıkça görülebilir.

Kimlik Arayışı: Ergenler kimliklerini bulmaya çalışırlar. Kimlik arayışı sırasında, kim oldukları ve nereye ait oldukları konusunda sorular sorarlar. Bu süreç, kişilik gelişiminde önemli bir adımdır ancak bu belirsizlik bazen anksiyete ve depresyon bulgularına yol açabilir.

Sosyal İlişkiler: Arkadaşlık ilişkileri ergenlikte büyük bir rol oynar. Ergenler, arkadaşları ile bağlantı kurma, uyum sağlama ve sosyal becerileri geliştirme konularında baskı altındadır. Zorbalık, arkadaşlık krizleri ve yalnızlık bu dönem sıkça görülebilir.

Eğitim ve Gelecek Planları: Ergenler, gelecekleri hakkında kararlar vermeye başlarlar. Okul seçimi, meslek seçimi ve gelecekteki hedefleri belirleme konularında stres yaşayabilirler.

Genç Yetişkinlik
Genç yetişkinlik, ergenlik sonrası 18 ila 25 yaş arasındaki dönemi ifade eder, bazı kaynaklar genç yetişkinliği daha uzun bir aralık olarak da ele alabilmektedir

Genç yetişkinlik dönemindeki başlıca sorunlar şunlar olabilir:

Bağımsızlık ve Sorumluluk: Genç yetişkinler, ailelerinden ayrılarak bağımsız bir yaşam sürmeye karar verebilirler. Bu yeni sorumluluklar, mali zorluklar, iş bulma ve ev sahibi olma gibi konuları içerebilir.

Kariyer Baskısı: Genç yetişkinlikte, meslek seçimi ve kariyer hedefleri önemlidir. İş bulma süreci, rekabet ve iş değiştirme kararları stres yaratabilir.

İlişkiler ve Evlilik: Genç yetişkinler romantik ilişkiler ve evlilikle ilgili kararlar vermeye başlarlar. İlişki sorunları, boşanma ve çocuk sahibi olma konuları bu dönemde karşılaşılan zorluklardan bazılarıdır.

Ruhsal Sağlık Sorunları: Genç yetişkinlikte depresyon, anksiyete ve bağımlılık gibi ruhsal sağlık sorunları artabilir. Bu dönemde ruhsal sağlık hizmetlerine erişim ve destek önemlidir.

Nasıl Yardımcı Olunabilir?
Aileler, gençlerle açık iletişim kurmalı ve duygusal destek sağlamalıdır. Ergenlerin duygularını ifade etmelerine izin vermek önemlidir. Gençler, bu dönemde karşılaşabilecekleri sorunlar hakkında bilgilendirilmelidir. Eğitim ve farkındalık, olası sorunların önlenmesine yardımcı olabilir. Ciddi sorunlarla başa çıkmak için profesyonel yardım almak önemlidir. Psikoterapi ve danışmanlık, duygusal sorunların yönetilmesine yardımcı olabilir.

Ergenlik dönemi ve genç yetişkinlik, hayatın karmaşık ve zorlu aşamalarıdır. Bu dönemlerde karşılaşılan sorunları anlamak ve uygun destek sağlamak, gençlerin sağlıklı bir şekilde gelişmelerine yardımcı olabilir. Aileler, eğitimciler ve toplum olarak, gençlerin bu dönemleri sağlıklı bir birey olarak geçirmelerine destek olmalıyız. Takıldıkları yerlerde bize sorabilirler 🙂











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

SANAL ARKADAŞLIKLAR

Bu yazımda son zamanlarda klinik pratiğimde ve okullarda gözlemlediğim bir konuya odaklanmak istiyorum. Özellikle ergenler arasında, yüz yüze buluşmak yerine online platformları tercih etme eğilimi giderek artıyor. Bu değişimin nedenlerini, sanal arkadaşlıkların artılarını ve eksilerini, aynı zamanda beraberinde getirdiği tehlikeleri birlikte inceleyelim isterim.

Ergenlerin yüz yüze buluşma yerine online’ı tercih etmelerinin birkaç nedeni olabilir. Birincisi, teknolojinin hızla gelişmesi ve internetin yaygınlaşmasıyla birlikte sanal ortam hem kolay erişilebilir hem de kullanımı kolay bir hale geldi. Artık hemen hemen herkesin bir akıllı telefon veya bilgisayara erişimi var ve bu da online dünyayı daha çekici hale getiriyor.

İkincisi, online platformlar, sosyal etkileşimleri kontrol etme ve filtreleme olanağı sunar. Sanal ortamda, kendilerini daha rahat ifade edebilirler ve sosyal çekingenlikleri veya özgüven eksiklikleri olan bireyler için daha güvenli bir alan oluşmuş gibi hissettirebilir. Ayrıca, internet üzerinden gerçekleşen iletişim, zaman ve mekan sınırlamalarını ortadan kaldırarak, daha fazla esneklik sağlar.

Sanal arkadaşlıkların artılarından biri, çeşitlilik ve farklı kültürlerle tanışma imkanıdır. Online platformlar, farklı bölgelerden insanlarla iletişim kurma ve onların yaşam tarzlarını, düşüncelerini ve deneyimlerini öğrenme fırsatı sunar. Bu, ergenlerin dünya görüşlerini genişletirken empati yeteneklerini geliştirebilir.

Bununla birlikte, sanal arkadaşlıkların bazı eksileri ve tehlikeleri de var.

Birinci eksiklik, yüz yüze etkileşimlerin yerini tutamaması. “Medya Zenginliği Teorisi”ne göre, çevrimiçi etkileşimler arttıkça yüz yüze iletişimleri azalabilir. Gerçek dünyada, göz teması, beden dili ve ses tonu gibi iletişim unsurları sanal ortamda kaybolur ve iletişim karmaşıklaşır.

İkinci eksiklik, sanal arkadaşlıkların yalnızlık hissini artırabilmesidir. “Sosyal İzolasyon Teorisi”, sanal arkadaşlıkların ergenlerin sosyal bağlantılarını zayıflatabileceğini ve yalnızlık hissini artırabileceğini öne sürmektedir. Sanal ortamda, insanlar kendilerini daha izole hissedebilirler ve gerçek bağlantılar yerine yüzeysel ilişkilere yönelebilirler. Bu durum, ergenlerin sosyal becerilerini geliştirmesini engelleyerek sosyal destek ağlarının zayıflamasına neden olmaktadır.

İnternet üzerindeki tanışma platformları, kişisel bilgilerin kötüye kullanılma riskini beraberinde getirebilmekte. Ergenler, online ortamda tanıştıkları kişilerin gerçek kimliklerini doğrulamakta zorlanabilir ve yanlış bilgilendirme veya dolandırıcılık gibi risklerle karşılaşabilir. Bu nedenle 18 yaş altı bireylerin aileleri ile iletişimde kalmaları sağlanmalı ve alan tanınmalıdır.

Pandemi sürecinde ise online eğitim ve üniversite arkadaşlıklarının sanal ortamda başlamasıyla birlikte tüm bu konuştuklarımızın etkilerini daha da belirgin gözlemlemeye başladık. Öğrenciler, yüz yüze etkileşim yerine ekranlar aracılığıyla iletişim kurma zorunluluğuyla karşılaştılar. Bu durum, bazı öğrencilerin sosyal izolasyon ve motivasyon eksikliği gibi sorunlarla mücadele etmelerine neden oldu.

Ergenlerin sanal arkadaşlıkları sağlıklı bir şekilde yönetmeleri için ebeveynler, eğitimciler ve toplum kuruluşları birlikte çalışmalıdır. Bilinçlendirme eğitimleri düzenlemek, sosyal becerilerin geliştirilmesini desteklemek, sınırlar belirlemek, örnek olmak ve destek ağlarını güçlendirmek önemlidir. Bu adımlar, ergenlerin sanal ortamda sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurmalarına yardımcı olurken, gerçek dünyadaki bağlantılarını da güçlendirmelerine destek olur.

Unutmayalım ki, teknoloji günlük yaşamımızın ayrılmaz bir parçasıdır, ancak gerçek bağlantılar ve yüz yüze iletişim de insan sağlığı ve mental refahı için hayati öneme sahiptir. Sağlıklı ve dengeli bir şekilde sanal dünya ile gerçek dünya arasında köprüler kurarak, sosyal ve duygusal gelişime katkıda bulunabiliriz.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI

Major Depresif Bozukluk (Major Depressive Disorder), Bipolar Bozukluk (Bipolar Disorder), Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder), Distimik Bozukluk (Dysthymia)

Duygudurum bozuklukları, duygu ve düşünce süreçlerindeki dengesizlikler nedeniyle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen psikiyatrik durumlar arasında yer almaktadır. DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition) tarafından tanımlanan bu bozukluklar, belirli semptomlar temelinde sınıflandırılırlar.

Duygudurum bozukluklarının nedenleri karmaşık ve çok yönlüdür. Genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler, çevresel stres faktörleri ve çocukluk dönemi travmaları bu faktörlerden birkaçıdır. Her tür duygudurum bozukluğunun kendine özgü belirtileri vardı. Hüzün, enerji eksikliği, uyku sorunları ve ilgi kaybı. Yüksek enerji seviyeleri, azalmış uyku ihtiyacı, hızlı düşünce süreçleri ve riskli davranışlar. Sürekli endişe, sinirlilik ve panik ataklar. Hızlı ruh hali değişiklikleri ve öfke patlamaları. İş, okul ve kişisel ilişkilerde sorunlar. Duygudurum bozuklukları tedavi edilebilir. Tedavi, bireysel duruma ve bozukluğun türüne bağlı olarak değişebilir.

Major Depresif Bozukluk (MDD)
Major Depresif Bozukluk, depresyon olarak adlandırılır ve DSM-5’e göre, en az 2 hafta boyunca süren üzgün, umutsuz ve ilgisiz bir ruh hali ile karakterizedir. Ana semptomlar arasında enerji eksikliği, uyku düzensizlikleri, kilo değişiklikleri ve intihar düşünceleri yer almaktadır. Biyolojik ve çevresel faktörler bu bozukluğun gelişiminde rol oynar. Antidepresan ilaçlar ve psikoterapi tedavisinde etkili yöntemlerdir.

Bipolar Bozukluk
Bipolar Bozukluk, duygu durumu dalgalanmaları ile karakterize edilen bir durumdur. DSM-5, bu bozukluğu iki ana tipe ayırır:

  • Bipolar I: En az bir manik atak geçiren kişileri tanımlar.
  • Bipolar II: En az bir hipomanik atak geçiren kişileri tanımlar.

Mani ve hipomani dönemlerinin yanı sıra depresif epizodlar da bu bozukluğun bir parçasıdır. Genetik faktörler, sinirsel düzenlemeler ve çevresel faktörler bipolar bozukluğun gelişiminde etkilidir. Tedavi, duygusal dengeyi sağlamayı hedefler ve genellikle mood stabilizatör ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder)
DSM-5’e göre, bu bozukluk özellikle çocukları ve ergenleri etkileyen bir durumdur. Şiddetli öfke nöbetleri ve ciddi düşük ruh hali ile karakterizedir. Genellikle bu çocuklar ileride bipolar bozukluk gelişimi riski taşırlar. Tedavi, psikoterapi ve aile terapisini içerebilir.

Distimik Bozukluk
Distimik Bozukluk, sürekli düşük ruh hali (en az 2 yıl boyunca) ile karakterizedir. Bu bozukluk, kişinin günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir. Genellikle büyük depresif bozukluğa yatkınlığı artırır. Tedavi, antidepresan ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygudurum bozukluklarının tanı ve tedavisi, her bireyin özgün ihtiyaçlarına dayanmalıdır, her hastanın öyküsü ve semptomları göz önüne alınmalıdır. Tanı ve tedavinin doğru bir şekilde yapılması için duygudurum bozukluğu belirtileri gösteren kişiler, uzmanlığı olan bir psikolog ve psikiyatrist ile görüşmelidir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan