SEVİLİYOR MUYUM?

Bir zamanlar, yakınlığı kaybetmemek için çok dikkatli olman gerektiğini öğrenmiş olabilir misin?


“Seviliyor muyum?”

Bu soru, terapi odasında çok sık yankılanır. Bazen yüksek sesle sorulur, bazen neredeyse utanarak fısıldanır. Kimi zaman bir ilişkinin ortasında, kimi zaman yeni bitmiş bir ayrılığın ardından, kimi zamansa kişi yalnız kaldığında zihninin içinde döner durur.

Bu soru çoğu zaman yalnızca mevcut ilişkiyle ilgili değildir.
Çocukluktan gelir.
Geçmişte yaşanmış ama anlamlandırılamamış bağlardan gelir.
Ve çoğu zaman kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezinde yer alır.


Sevilme İhtiyacı, Sevilmek İstemek

Bağlanma kuramına göre, yaşamın ilk yıllarında bakım verenle kurulan ilişki, zihnimizde şu soruya verilen ilk cevabı oluşturur:

“Ben sevilebilir miyim?”

Eğer çocuklukta sevgi;

  • tutarlı
  • ulaşılabilir
  • güven verici

bir şekilde sunulmuşsa, kişi yetişkinlikte sevgiyi sürekli sorgulamaz. Sevgi onun için doğal ve güvenli bir zemindir.

Ancak sevgi;

  • tutarsız
  • koşullu
  • bazen var bazen yok

olmuşsa, bu soru cevapsız kalır.
Cevapsız kalan her soru gibi, hayat boyu tekrar tekrar sorulur.


Sevilme Kaygısı Neden Oluşur?

Sevilme kaygısı çoğu zaman bugüne ait değildir.
Geçmişten taşınır.

Çocuk, erken ilişkilerinde şunu öğrenmiş olabilir:

  • Sevgi garanti değil
  • Yakınlık kaybedilebilir
  • Dikkatli olmazsam terk edilirim

Bu öğrenme bilinçli bir karar değildir; hayatta kalma uyumudur.
Ve kişi yetişkin olduğunda şunu hisseder:

“Sevgi varsa bile, emin olamıyorum.”


Sevilmek İçin Bazen Kendimizden Vazgeçeriz

Sevilme kaygısı yükseldiğinde kişi farkında olmadan kendini küçültmeye başlar.

Terapi odasında sıkça şu cümleleri duyarım:

  • “Hayır dersem beni terk eder.”
  • “İdare etmezsem yalnız kalırım.”
  • “Ben böyleyken kim beni sevsin?”

Bu noktada fedakârlık sağlıklı bir paylaşım olmaktan çıkar.
Kişi:

  • sınırlarını siler
  • ihtiyaçlarını bastırır
  • kırıldığını söylemez
  • “sorun çıkaran” olmamaya çalışır.

Sevgi, karşılıklı bir bağ olmaktan çıkar;
kazanılması gereken bir ödül haline gelir.

Ve zamanla şu acı farkındalık oluşur:

“Sevilmek için kendimden vazgeçtikçe, ortada sevilecek bir ben kalmıyor.”


“Biri Bizi Neden Sever ya da Sevmez?”

Bu soru çoğu zaman yanlış yerden sorulur.
Çünkü cevap bizim yeterli olup olmamamızla ilgili değildir.

Birinin sevip sevmemesi çoğu zaman:

  • kendi bağlanma biçimiyle
  • duygusal kapasitesiyle
  • geçmiş ilişki deneyimleriyle
  • yakınlığa ne kadar dayanabildiğiyle

ilgilidir.

Ancak sevilmeyen kişi bunu otomatik olarak şöyle yorumlar:

“Ben yetmedim.”

Terapi sürecinde bu otomatik yorumlar fark edilir, görünür hale getirilir ve sorgulanır. Çünkü her mesafe, her reddedilme, her soğuma kişisel bir eksiklik kanıtı değildir.


Kaygılı Bağlanma Nedir? Nasıl Gelişir?

Kaygılı bağlanma, kişinin ilişkilerde:

  • yoğun yakınlık ihtiyacı
  • terk edilme korkusu
  • sevilip sevilmediğini sık sık sorgulama

yaşamasıyla kendini gösterir.

Bu bir kişilik kusuru değil, öğrenilmiş bir ilişki stratejisidir.

Kaygılı Bağlanmanın Yaygın Nedenleri

  • Tutarsız bakım verenler
    Sevginin ne zaman geleceği belli değildir.
  • Duygusal olarak ulaşılamayan ebeveynler
    Duygular ilişkiyi bozuyormuş gibi hissedilir.
  • Koşullu sevgi
    “Olduğum halim yetmiyor” inancı gelişir.
  • Ebeveynin kendi kaygısı
    Kaygı çocuğa bulaşır.
  • Erken kayıplar ve ayrılıklar
    Dünya öngörülemez hale gelir.
  • Çocuğun duygularının taşınamaması
    Çocuk kendini “fazla” hisseder.

Bu deneyimler yetişkinlikte şu inanca dönüşebilir:

“Çok istersem, çok seversem, çok önemsersem … beni terk ederler.”


Terapi Odasına Kimler Gelir?

Bu alanda terapiye en sık:

  • İlişkilerinde sürekli veren ama karşılık alamayanlar
  • Terk edilme korkusu yaşayanlar
  • Onay ihtiyacı yüksek olanlar
  • Kendini “fazla” ya da “yetersiz” hissedenler
  • Çocuklukta duygusal ihmal yaşamış olanlar

başvurur.

Bazıları ilişkideyken bile yalnız hisseder.
Bazıları ise yalnız kalmamak için yanlış ilişkilerde kalır.


Terapi Sürecinde Sevilme Kaygısıyla Nasıl Çalışılır?

Terapi odasında amaç “Herkes beni sevsin” değildir.

Asıl hedef:

– Sevilme kaygısının kökenini anlamak
– Kişinin kendi değer duygusunu dış onaydan ayırabilmesi
– Sınır koyabilme becerisini geliştirmek
– Sevgi ile terk edilme korkusunu ayırt edebilmek

“Seviliyor muyum?” sorusu çoğu zaman şuna dönüşür:

“Ben, olduğum halimle sevilebilir miyim?”

Terapi, bu sorunun cevabını başkalarından almaya çalışmak yerine, kişinin kendi iç dünyasında duymasına yardımcı olur.


DSM-5 Sevilme Kaygısı Hakkında Ne Söyler?

DSM-5’te sevilme ihtiyacı tek başına bir tanı değildir.
Ancak şu tanısal örüntülerde sıkça görülür:

  • Bağımlı Kişilik Örüntüleri
  • Borderline Kişilik Örüntüleri
  • Çekingen Kişilik Özellikleri
  • Kaygı Bozuklukları ve Anksiyöz Bağlanma

Önemli olan şudur:
Bu temaları yaşamak “hasta” olduğunuz anlamına gelmez. Çoğu zaman bu, zamanında yeterince güvende hissedememiş bir parçanın sesidir.


Bu yazıyı okurken kendinden bir parça bulduysan :

Eğer bu yazıyı okurken:

  • ilişkilerde sürekli tetikte olduğunu fark ettiysen,
  • sevilmek için kendinden çok fazla verdiğini hissettiysen,
  • yalnız kalma korkusunun seni yorduğunu düşünüyorsan

bu, çalışılabilecek bir alan olduğunu gösterir.

Terapi; sevilip sevilmeyeceğini garanti etmez.
Ama sevilme talebini yakından inceleyebiliriz.
Ve bu, sandığından çok daha güçlü bir kendine güven duygusu sağlayabilir.

Eğer bu konuları güvenli, yargısız ve profesyonel bir alanda çalışmak istersen, her zaman birlikte bakabiliriz.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

İYİLİĞİN FAZLASI, NİYETİ ZARARDA BULUŞTURUR

İyilik yapma isteği çoğu zaman saf, içten ve ahlaki olarak yüceltilen bir dürtü gibi görünür. Yardım etmek, beslemek, korumak ve büyütmek… Bunların hepsi insanın kendini iyi hissetmesini sağlar. Ancak bazen bu istek, sonuçları göremeyen bir aceleyle birleştiğinde iyiliğin kendisi zarar verici bir hâl alabilir. İşte bu hikâye, tam da bu çelişkinin etrafında şekillenir.

Bir gün balıklarına baktı. Cam fanusun içindeki küçük bedenlerin aç olabileceğini düşündü. “Kim bilir,” dedi içinden, “belki de yeterince doymuyorlardır.” Onları mutlu etmek, aç kalmamalarını sağlamak istiyordu. Bir tutam yem attı, sonra bir tutam daha. Yetmedi. Biraz daha… Balıklar yemlere üşüştü; bu manzara ona iyi hissettirdi. İyilik yapıyordu. Ertesi gün uyandığında annesi sakin bir sesle balıkların “tatile çıktığını” söyledi. Çocuk aklıyla anlamaya çalıştı; ama aslında balıklar, iyi niyetle verilen fazla yem yüzünden ölmüştü.

Başka bir zaman zeytin ağacına takıldı gözü. Yaprakları biraz cansız görünüyordu. “Susuz kalmasın,” diye düşündü. Her gün su verdi. Toprağı hep ıslaktı; bu ona güven veriyordu. İlgileniyordu, ihmal etmiyordu. Ama günler geçtikçe ağacın yaprakları sarardı, kökleri çürüdü. Zeytin ağacı, iyilik yüzünden kurumuştu.

Bir klinik psikolog bakış açısıyla bu örüntüye yaklaştığımızda, burada temel mesele sınırları ayırt edemeyen, yoğun bir iyilik yapma ihtiyacıdır. Bu tür kişiler genellikle empatik, duyarlı ve başkalarının ihtiyaçlarına karşı aşırı tetikte olurlar. Ancak bu tetiklik, karşı tarafın gerçek ihtiyacını anlamaktan çok, kendi içlerindeki huzursuzluğu yatıştırmaya hizmet eder.

Bu durum psikolojide her zaman tek bir başlık altında toplanmaz fakat aşırı telafi, kontrol ihtiyacı ve kaygı temelli yardım davranışları ile yakından ilişkilidir.

Kişi, “Yeterince yapmazsam kötü bir şey olur” inancıyla hareket eder.

Balıkların aç kalması ihtimali, zeytin ağacının susuz kalması ihtimali, dayanılmaz bir kaygı yaratır. Bu kaygıyı azaltmanın yolu ise daha fazla vermek, daha fazla yapmak, daha fazla müdahale etmektir.

Günlük hayatta bu kişiler şu örneklerle karşımıza çıkar:

-Bir arkadaşının üzüntüsünü hemen çözmeye çalışır, sadece dinlemenin yeterli olabileceğini fark edemez.

-Çocuğunun her sorununu önceden engelleyerek onun hayal kırıklığı yaşamasına hiç izin vermez.

-İş yerinde herkesin yükünü üstlenir, sonra tükenir ve kırılır.

-Sevdiği birine sürekli tavsiye verir; durması gerektiğini fark ettiğinde ise çok geçtir.

Bu davranışların temelinde çoğu zaman çocukluk deneyimleri yatar. Sevginin, ilginin ya da kabulün “bir şey yapmakla” kazanıldığı bir ortamda büyüyen kişiler, var olabilmek için faydalı olmak zorunda olduklarına inanırlar. İyilik yapmak, onlar için sadece ahlaki bir değer değil, aynı zamanda bir varoluş güvencesidir. Durduklarında, yapmadıklarında, vermediklerinde sevilmeyeceklerini hissederler.

Ancak iyilik, sınırla anlam kazanır. Balıklar bazen aç kalabilir, zeytin ağacı bazen susuzluğu tolere edebilir. İnsanlar da kendi eksiklikleriyle büyür. Klinik açıdan bakıldığında, bu kişinin iyiliği öğrenmesi değil; ne zaman duracağını, ne kadar yeterli olduğunu ve her ihtiyacın müdahale gerektirmediğini öğrenmesi gerekir.

Gerçek iyilik, her zaman çoğaltmak değildir. Bazen geri çekilmek, bazen izlemek, bazen de hiçbir şey yapmamaktır. Aksi hâlde en masum niyetler bile, balıkları tatile gönderebilir, zeytin ağaçlarını kurutabilir.


Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Yaren Leylek ve Adem Amca: Doğanın Bize Öğrettiği Duygusal Bağlar

Her yıl baharın gelişiyle birlikte Bursa’nın Karacabey ilçesinde yaşanan bir buluşma, hem yerel halk hem de doğa severler için büyük bir heyecan kaynağı. Yaren Leylek, 14 yıldır her bahar Adem Amca’nın yanına geliyor. Bu buluşma, sadece bir leylek ile bir insanın dostluğunu değil, aynı zamanda doğanın bize öğrettiği derin psikolojik dersleri de hatırlatıyor.

Kullanmış olduğum fotoğraf bu sabahtan, Alper Tüydeş’e aittir. O anlardaki hisleri, bana da geçiren bu fotoğraf için teşekkürler!

Duygusal Bağların Evrenselliği

Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, duygusal bağların türler üstü olduğunu gösteriyor. İnsanlar, hayvanlarla derin ve anlamlı ilişkiler kurabilir. Bu tür bağlar, aidiyet duygusunu besler ve yalnızlık hissini azaltır. Adem Amca’nın Yaren Leylek’e gösterdiği sevgi ve ilgi, onun hayatına anlam katan bir unsura dönüşmüş durumda. Bu, özellikle yaşlı bireyler için duygusal refahı artıran önemli bir faktördür.

Rutinler ve Aidiyet Duygusu

Yaren Leylek’in her yıl aynı yere geri dönmesi, rutinlerin ve aidiyet duygusunun önemini vurguluyor. Psikolojide, rutinler güvenlik ve istikrar hissi sağlar. Adem Amca için Yaren’in gelişi, baharın habercisi olmanın ötesinde, hayatında bir düzen ve anlam ifade ediyor. Bu tür ritüeller, özellikle belirsizliklerle dolu bir dünyada bize tutunacak bir dal sunar.

Doğanın İyileştirici Gücü

Doğa, insan psikolojisi üzerinde iyileştirici bir etkiye sahiptir. Yaren Leylek ve Adem Amca’nın hikayesi, doğayla kurulan bağın stresi azalttığını, mutluluk hormonu olan serotonin seviyelerini artırdığını ve genel duygusal refahı desteklediğini gösteriyor. Adem Amca’nın Yaren ile kurduğu ilişki, doğanın bize sunduğu terapiyi somutlaştırıyor.

Empati ve Şefkatin Gücü

Bu hikaye, empati ve şefkatin sadece insanlar arasında değil, tüm canlılar arasında var olabileceğini hatırlatıyor. Adem Amca’nın Yaren’e gösterdiği ilgi, onun ihtiyaçlarını anlamaya çalışması ve ona sevgiyle yaklaşması, şefkatin evrensel bir dil olduğunu gösteriyor. Empati, psikolojik sağlık için kritik bir beceridir ve bu hikaye, bunun sınırlarının olmadığını kanıtlıyor.


Yaren Leylek’in Gelişini Beklemek: Heyecan, Kaygı

Yaren Leylek’in her yıl bahar aylarında Bursa’nın Karacabey ilçesine gelişi, yalnızca doğal bir olay değil, aynı zamanda insanların duygusal ve psikolojik dünyasını derinden etkileyen bir ritüeldir. Bu bekleyiş süreci, heyecan, umut, aidiyet ve hatta kaygı gibi karmaşık duyguları beraberinde getirir.

Beklenti ve Dopamin: Beynin Ödül Sistemi

Yaren Leylek’in gelişini heyecanla beklemek, beynin ödül sistemini harekete geçirir. Dopamin, ödül ve motivasyonla ilişkili bir nörotransmitterdir. Bir şeyi dört gözle beklediğimizde, beynimiz dopamin salgılar ve bu da bizi mutlu, enerjik ve motive hissettirir. Yaren’in gelişini beklemek, bir tür “pozitif beklenti” yaratır. Bu beklenti, özellikle belirsizliklerle dolu bir dünyada bize umut ve neşe verir.

Ancak, Yaren’in gelişi geciktiğinde bu dopamin salınımı sekteye uğrar. Beklentiyle başlayan süreç, yerini belirsizliğe bırakır. Bu durum, beynin ödül sisteminde bir tür “ödül ertelenmesi” yaratır ve bu da kaygıya neden olabilir.

Belirsizlik ve Kaygı: Amigdalanın Rolü

Belirsizlik, insan beyni için en zorlu durumlardan biridir. Yaren’in gelişinin gecikmesi, belirsizliği artırır ve bu da amigdalanın (beynin korku ve kaygı merkezi) aktivasyonuna neden olur. Amigdala, tehdit algıladığında veya belirsizlik durumunda “savaş ya da kaç” tepkisini tetikler. Bu süreçte kortizol (stres hormonu) seviyeleri yükselir ve kaygı hissi artar.

Özellikle Yaren gibi sembolik bir figürün gelişinin gecikmesi, insanların bilinçaltında “bir şeylerin yanlış gittiği” hissini uyandırabilir. Bu, doğal bir savunma mekanizmasıdır çünkü insan beyni, belirsizliği bir tür tehdit olarak algılar.

Aidiyet ve Bağlanma: Sosyal Psikolojinin Rolü

Yaren Leylek, yalnızca bir leylek değil, aynı zamanda bir aidiyet sembolüdür. Onun gelişi, insanlar için bir tür “evine dönüş” hissi yaratır. Bu, bağlanma teorisiyle açıklanabilir. John Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, insanlar güvenli bağlanma figürlerine ihtiyaç duyar. Yaren, Adem Amca ve çevresindeki insanlar için bir tür güvenli bağlanma figürü haline gelmiştir. Onun gelişi, güven ve istikrar hissi sağlar.

Ancak, Yaren’in gelişinin gecikmesi, bu güvenli bağlanma hissini tehdit eder. Bu durum, özellikle bağlanma stilleri güvensiz olan bireylerde daha fazla kaygıya neden olabilir. Örneğin, kaygılı bağlanma stiline sahip bireyler, Yaren’in gelmeme ihtimaline karşı daha fazla endişe duyabilir.

Ritüeller ve Psikolojik Denge

Yaren’in gelişi, bir tür ritüeldir. Ritüeller, insan psikolojisi için denge ve düzen sağlar. Carl Jung’a göre, ritüeller bilinçdışı süreçleri düzenler ve bireyin psikolojik bütünlüğünü korumasına yardımcı olur. Yaren’in gelişi, insanlar için bir tür “doğal ritüel” haline gelmiştir. Bu ritüel, özellikle modern dünyanın kaotik yapısı içinde bir denge unsuru olarak işlev görür.

Ancak, ritüellerin bozulması (örneğin, Yaren’in gelişinin gecikmesi), bu dengeyi tehdit eder. Bu durum, insanlarda bir tür “ritüel kaybı” hissi yaratır ve bu da kaygıya neden olabilir.

Umut ve Çaresizlik: Öğrenilmiş Çaresizlik Teorisi

Yaren’in gelişinin gecikmesi, insanlarda umut ve çaresizlik arasında bir ikilem yaratır. Martin Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik” teorisine göre, bireyler kontrol edemedikleri durumlarda çaresizlik hissine kapılabilir. Yaren’in gelişi, insanların kontrol edemediği bir durumdur. Bu nedenle, gelişinin gecikmesi, özellikle hassas bireylerde çaresizlik hissini tetikleyebilir.

Ancak, Yaren’in nihayet gelmesi, bu çaresizlik hissini ortadan kaldırır ve umudu yeniden canlandırır. Bu süreç, insanların doğal döngülere olan inancını güçlendirir.

Toplumsal Bağ ve Kolektif Heyecan

Yaren’in gelişi, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir heyecan kaynağıdır. Bu tür kolektif deneyimler, sosyal psikolojide “toplumsal bağ” olarak adlandırılır. Emile Durkheim’a göre, kolektif ritüeller toplumun bir arada kalmasını sağlar. Yaren’in gelişi, insanlar arasında bir dayanışma ve paylaşım duygusu yaratır. Bu durum, özellikle modern toplumlarda giderek azalan sosyal bağları güçlendirir.

Ancak, Yaren’in gelişinin gecikmesi, bu toplumsal bağı tehdit eder. Bu nedenle, insanların kaygılanması sadece bireysel değil, kolektif bir tepkidir.

Belki de Yaren’in gelişini beklemek, modern dünyanın hızına karşı bir tür “yavaşlama” çağrısıdır. Doğayla kurduğumuz bu bağ, bize kendi iç dengemizi bulmamız için bir fırsat sunar.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan