SINAVDAN ÖNCE, SINAV ANINDA VE SINAVDAN SONRA

Lise’den Üniversite’ye Geçiş Sınavı 17 – 18 Haziran’da yapılıyor olacak. Günler kala sınav öncesi, sınav anında ve sınav sonrası için bazı öneriler sunacağım.

Sevgili Öğrenci,

Bu hafta sonu Lise’den Üniversite’ye geçiş sınavına gireceksin ve duyduğum kadarıyla endişelerin var. Bu normal bir duygu, ancak unutma ki sınavda başarılı olmanın birçok yolu vardır. İşte sınav öncesinde, sınav anında ve sınav sonrasında dikkate alman gereken öneriler:

Sınav gününden önce iyi bir planlama yap. Sınav tarihine uygun bir çalışma programı oluşturarak dersleri düzenli bir şekilde gözden geçir. Planına kısa aralar ekleyerek dinlenmeyi de unutma, çünkü dinlenmiş bir zihin daha iyi çalışır.

Sınava çalışırken farklı mekanlarda bulun, dikkatini yönetmeye çalış. Sesler veya ışıklar seni nasıl etkiliyor, deneyimle.

Sınavda çıkabilecek konuları belirlemek için geçmiş yılların sorularını ve müfredatı gözden geçir. Bu, sınavın formatını anlamanı ve hangi konulara daha fazla odaklanman gerektiğini belirlemen için yardımcı olur. Farklı konu sıralaması ile sınavı çözmeyi de deneyebilirsin, senin için en işlevsel olanı bulman için zamanın var.

Sınav başlamadan önce derin nefesler alarak rahatla. Derin nefes almak, stres seviyeni düşürmene ve zihnini sakinleştirmene yardımcı olur. Sakin ve odaklanmış bir zihinle daha iyi düşünebilirsin.

Kendine olan güvenini artırmak için sınavda daha önceki başarılarını hatırla. Geçmişteki zorlukları nasıl aştığını düşün ve bu sınavda da başarılı olabileceğine inan.

Her soruyu dikkatlice oku ve anladığından emin ol. Soruyu tam olarak anlamadan cevaplamaya çalışma. Gerekirse soruyu birkaç kez oku ve gereksiz detaylara takılmadan doğru cevabı bulmaya çalış.

Sınav süresini iyi değerlendir. Zamanı doğru bir şekilde yönetmek için sana ayrılan süreyi böl ve her soru için ne kadar süre harcaman gerektiğini belirle. Zamanın kalan kısmında geriye dönüp cevapları gözden geçirme şansın olsun.

Sınav bittiğinde hemen kendini değerlendirme veya diğer öğrencilerle karşılaştırma. Herkesin farklı bir performansı olabilir ve önemli olan senin kendi potansiyelini gerçekleştirmendir. İyi yaptığın şeyleri takdir et ve gelişmesi gereken alanları belirlemek için neler yapabileceğini düşün.

Sınav stresiyle başa çıkmak için dinlenmeye zaman ayır. Kendine bir ödül ver ve sınav stresinden uzaklaşacak aktiviteler yap. Spor yap, arkadaşlarınla zaman geçir, hobilerine odaklan veya rahatlamanı sağlayacak meditasyon veya nefes egzersizleri yap.

Sonuçları beklemek heyecan verici olabilir, ancak sonuçlarını kabullenmeye hazır ol ve eğer istediğin sonuçları alamazsan, alternatif planlar yapmaya hazırlıklı ol.

Unutma, sınavlar hayatın sadece bir parçasıdır ve başarı sadece bir sınav sonucuna dayanmaz. Sana bu sınavda en iyisini dilerim! Potansiyelinin farkına var ve hayallerine doğru emin adımlarla ilerle.

Ebeveyn ya da öğretmenseniz, sizin için yazdığım önerileri okumak için tıklayınız










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DEPRESYONDAYIM? MI?

Son yıllarda depresyon terimi, maalesef gerçek anlamından uzak bir şekilde kullanılmaya başlandı. Gün içindeki normal duygusal iniş çıkışları “depresyon” olarak tanımlayan bir çok kişi duymaktayım. Bu nedenle, bugün sizlerle depresyonun gerçek yüzünü ve bu sorunla mücadele eden kişilere nasıl yardımcı olabileceğimizi konuşmak istiyorum.

Depresyon, duygusal, fiziksel ve bilişsel olarak ciddi bir sıkıntıya neden olan bir ruh hali bozukluğudur. Bu durum, normal hayat faaliyetlerini etkileyebilir ve insanların iş, ilişkiler ve kişisel refahlarına zarar verebilir. Ancak son zamanlarda, bu terim yaygın bir şekilde abartılı bir biçimde kullanılmaya başlandı ve herhangi bir hüzün veya üzüntü anında insanlar “depresyondayım” demeye başladı. Bu yanlış kullanım, depresyonun ciddiyetinin ve öneminin göz ardı edilmesine yol açabiliyor.

Depresyon, “kötü gün” değildir.

Depresyon, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’na (DSM-5) göre, en az iki hafta boyunca süren depresif ruh hali veya ilgi ve zevk kaybı ile karakterize edilen bir ruh hali bozukluğudur. Bu ruh hali bozukluğu, günlük işlevleri, ilişkileri ve yaşam kalitesini etkileyebilir.

Depresyonun belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebilir, ancak yaygın olarak şu semptomlar görülebilir:

  1. Sürekli üzgün, hüzünlü veya boş hissetme
  2. İlgi ve zevk kaybı
  3. Enerji eksikliği ve sürekli yorgun hissetme
  4. Uyku problemleri (uykusuzluk veya aşırı uyuma)
  5. İştah değişiklikleri, kilo kaybı veya kilo alımı
  6. İçsel huzursuzluk
  7. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü
  8. Değersizlik, suçluluk duyguları veya düşünceleri
  9. Ölüm veya intihar düşünceleri

Depresyon, çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir. Genetik yatkınlık, çevresel stresörler, travmatik olaylar, beyin kimyasındaki dengesizlikler gibi etkenler depresyonun ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Birçok insan depresyonla mücadele ederken, onlara empati göstermek ve destek olmak son derece önemlidir.

Depresyonu ciddiye almak, bu konuda farkındalık yaratmak ve insanları anlamak için bilimsel verilere dayalı bir yaklaşım benimsememiz gerekiyor. Depresyon, “kendini iyi hissetmek için biraz çaba harcaman gerekiyor” demekle çözülebilecek bir sorun değildir.

Depresyonun birçok nedeni olabilir. Genetik faktörler, beyin kimyasındaki dengesizlikler, çocukluk travmaları, stresli yaşam olayları ve kronik fiziksel hastalıklar gibi etkenler depresyonun gelişimine katkıda bulunabilir. Beyindeki serotonin, norepinefrin ve dopamin gibi nörotransmitterlerin dengesizliği de depresyonla ilişkilendirilmektedir.

Depresyonun tedavisi mümkündür ve çeşitli yöntemler kullanılarak desteklenir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) gibi terapi yöntemleri depresyonun tedavisinde etkili olabilir. Ayrıca, antidepresan ilaçlar, beyin kimyasındaki dengesizlikleri düzenlemeye yardımcı olabilir. Bu tedavi yöntemleri genellikle birlikte kullanılır ve bireysel ihtiyaçlara göre uyarlanır.

Depresyonun toplum üzerindeki etkisi de büyüktür. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, depresyon dünya genelinde yaygın bir sorundur ve yaklaşık 300 milyon kişiyi etkiler. Depresyonun ekonomik etkisi de önemlidir, iş kayıpları, iş veriminde azalma ve sağlık hizmetlerine olan yüksek maliyetler gibi faktörlerle ilişkilidir.

Depresyon gerçek bir mücadeledir ve hafife alınmamalıdır, depresyon hakkında doğru bilgileri paylaşmamız ve insanları bu konuda bilinçlendirmemiz önemlidir.

Eğer depresyonla mücadele ediyorsanız veya bir yakınınız bu sorunla karşı karşıyaysa, lütfen profesyonel yardım almayı önemseyin. Unutmayın, depresyon tedavi edilebilir.

Umarım bu yazı, depresyon hakkında gerçek bir farkındalık yaratmaya yardımcı olur, doğru bilgiye dayalı destek ve empati, yardımcı olmanın en etkili yollarından biridir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

UYUYAMIYORUM, ÖNERİN NE?

Uyku, vücudumuzun ve zihnimizin yeniden şarj olduğu bir süreçtir. Ancak günümüzün yoğun tempolu yaşamında birçok insan uyku sorunlarıyla boğuşmaktadır. Endişe, stres, teknoloji bağımlılığı gibi faktörler, sağlıklı uyku alışkanlıklarını olumsuz yönde etkilemektedir.

Neyse ki, zihin ve beden sağlığınızı iyileştirmenin temel yollarından biri olan iyi uyku alışkanlıklarını geliştirebilirsiniz. Bu blog yazısında, benzersiz ve etkili yöntemlerle dolu bir yolculuğa çıkarak, huzurlu bir uyku elde etmenin sırlarını paylaşacağım.

Uyku Hijyenine Özen Gösterin
Uyku hijyenine uygun hareket etmek, iyi uyku alışkanlıkları oluşturmanın temelidir. Yatak odanızı sakinleştirici bir uyku mekanına dönüştürün. Bunun için loş bir aydınlatma kullanın, kokulu mumlar yakın veya rahatlama müziği dinleyin. Yatak odanızı dağıtmaktan ve gereksiz uyaranlardan arındırın. Yatağınızın rahatlığına önem verin ve ortopedik bir yastık seçerek boynunuzun doğru pozisyonda olduğundan emin olun.

Doğal Melatonin Salgılamak
Vücudumuzun uyku-uyanıklık döngüsünü düzenleyen melatonin hormonunun doğal salgılanmasını desteklemek için ışık yönetimine dikkat edin. Yatmadan önce parlak ışıklardan ve elektronik cihazlardan uzak durun. Bunların mavi ışığı, melatonin üretimini engelleyerek uyku kalitesini olumsuz etkiler. Bunun yerine, ışıkları kısın ve kitap okuma gibi sakin aktivitelere yönelin.

Stresten Arınma ve Zihni Sakinleştirme Yöntemleri
Stres ve endişe, uykunun en büyük düşmanlarındandır. Bu nedenle, uyku alışkanlıklarınızı iyileştirmek için zihinsel olarak rahatlama yöntemlerini benimseyin. Gece rutininize meditasyon veya derin nefes egzersizleri ekleyin. Yoga yaparak bedeninizin rahatlamasına ve zihninizi sakinleştirmesine yardımcı olun. Ayrıca, bir günlük tutarak düşüncelerinizi boşaltabilir ve zihinsel yüklerden kurtulabilirsiniz.

Doğru Beslenmeyle Uyku Kalitenizi Artırın
Beslenme alışkanlıklarınız, uyku kalitenizi doğrudan etkileyebilir. Gece geç saatlerde ağır ve yağlı yiyeceklerden kaçının. Bunlar sindirim sisteminizin çalışmasını zorlaştırarak uyku sorunlarına yol açabilir. Bunun yerine, uyku için faydalı olan yiyecekleri tercih edin. Örneğin, magnezyum açısından zengin ıspanak, avokado veya badem gibi yiyecekleri tüketmek, uyku kalitenizi artırabilir. Ayrıca, uyku düzeninizi desteklemek için öğün saatlerinize dikkat edin ve aşırı kafein tüketiminden kaçının.

Egzersizle Daha Derin Bir Uykuya Dalın
Egzersiz, vücudunuzun enerjisini harcamasına ve zihninizi sakinleştirmesine yardımcı olan mükemmel bir uyku destekçisidir. Ancak, egzersiz yaparken saatlere dikkat edin. Yatmadan hemen önce ağır bir egzersiz yapmak, vücudunuzun uyarılmasına neden olabilir. Bu yüzden, egzersiz rutininizi uyku saatlerinizden en az 2-3 saat önce tamamlayın.

İyi uyku alışkanlıkları oluşturmak, sağlıklı bir yaşamın temel taşlarından biridir. Zihninizi dinlendirir, enerjinizi yeniler ve genel yaşam kalitenizi artırır. Bu blog yazısında, uyku hijyenine dikkat etmekten doğru beslenmeye, stresten arınmaya kadar çeşitli ipuçlarını paylaştım. Kendi benzersiz uyku rutininizi oluşturarak, zihninizin ve bedeninizin uyku ihtiyacını karşılayabilirsiniz. Unutmayın, huzurlu bir uyku, hayata da daha pozitif bir perspektif ile uyanmanızı sağlar. Şimdi, sağlıklı uyku alışkanlıklarınıza adım atma ve enerjik bir yaşama doğru ilerleme zamanı!











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GÜNLÜK STRESLE BAŞA ÇIKMA İPUÇLARI


Yaşamın getirdiği zorluklar ve günlük streslerle baş etmek, psikolojik sağlığımızı korumak için önemli bir beceridir. Her ne kadar stres kaçınılmaz olsa da, bununla nasıl başa çıkacağımızı öğrenmek, sağlıklı bir yaşam sürdürmek ve daha mutlu olmak için hayati önem taşır. Bu blog yazısında bilimsel araştırmalardan elde edilen verileri, kişisel deneyimlerimi ve psikiyatristlerin görüşlerini birleştirerek, günlük stresle başa çıkma yolları konusunda bir bakış açısı sunacağım.

Stresin nasıl ortaya çıktığına ve bedenimiz üzerindeki etkilerine dair bir anlayışa sahip olmak, başa çıkma sürecinde önemli bir adımdır. Stresin fizyolojik, duygusal ve bilişsel tepkilere neden olduğunu anlamak, onunla daha etkili bir şekilde başa çıkmamızı sağlar. Araştırmalar, stresin kortizol gibi stres hormonlarının salınımını artırdığını ve uzun vadede beyin, kalp ve bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkileri olduğunu göstermektedir (Smith et al., 2019; Johnson & Smith, 2020).


Stresle başa çıkma stratejileri çeşitlilik gösterir ve her birey için farklılık gösterebilir. Ancak bazı evrensel teknikler, genel olarak etkili olabilmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:

Zihin ve Beden Bağlantısını Güçlendirme: Yoga ve derin nefes alma gibi teknikler, stresi azaltmak ve rahatlama sağlamak için beden ve zihin arasındaki dengeyi geliştirebilir (Hartfiel et al., 2011; Keng et al., 2011).

Duygusal Destek: Aile, arkadaşlar veya destek gruplarıyla bağlantı kurmak, duygusal destek sağlamak ve stresi paylaşmak, stresle başa çıkmada önemli bir rol oynar (Thoits, 2011).

Zaman Yönetimi: Görevleri önceliklendirme, zamanı etkili kullanma ve sınırlar belirleme gibi beceriler, stresle daha etkili bir şekilde başa çıkmayı sağlar (Pychyl et al., 2013).

Sanat Terapisi: Sanat terapisi, stresi azaltmak, duygusal ifadeyi teşvik etmek ve yaratıcı bir çıkış sağlamak için kullanılan etkili bir tekniktir (Stuckey & Nobel, 2010).

Doğa Terapisi: Doğa ile bağlantı kurma, ormanda yürüyüş yapma veya bahçe işleri gibi doğal ortamlarda vakit geçirme, stresi azaltır, zihni rahatlatır ve yeniden enerji sağlar (Bratman et al., 2015).

Teknoloji Denetimi: Teknoloji, stresi azaltmak için kullanılabilecek birçok uygulama ve araç sunmaktadır. Örneğin, meditasyon uygulamaları, gevşeme müzikleri veya stres azaltıcı oyunlar, günlük stresle başa çıkmada yardımcı olabilir (Flett et al., 2019).

Yapılan araştırmalar ve istatistiksel veriler, stresle başa çıkma stratejilerinin etkilerini destekler niteliktedir. Örneğin, yapılan bir araştırma, düzenli egzersiz yapan bireylerin stres seviyelerinin daha düşük olduğunu göstermiştir (Smith et al., 2022). Ayrıca, meditasyonun stresle başa çıkmada etkili olduğunu ve beyindeki stres bölgelerinin azaldığını ortaya koymuştur (Johnson et al., 2021).

Unutmayın, herkesin stresle başa çıkma yolları farklı olabilir, bu nedenle kendinize en uygun olanı bulmak için deneyimleyin ve açık olun.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TERAPİ YÖNTEMLERİ VE YAKLAŞIMLARI

Psikolojide ekoller ne demek, hangi ekoller ne anlama gelmekte?

Günümüzde psikolojik destek arayan birçok insan, farklı terapi yöntemlerinin ve yaklaşımlarının sunduğu faydalardan yararlanmaktadır. Terapi sürecinde kullanılan yöntemler ve yaklaşımlar, danışanların bireysel ihtiyaçlarına ve terapistin uzmanlık alanlarına göre değişiklik gösterebilir. Bu yazıda, en yaygın kullanılan terapi yöntemlerini ve yaklaşımlarını sizinle paylaşmak isterim.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)
BDT, düşüncelerimizin, duygularımızın ve davranışlarımızın birbirini etkilediği temel prensiplere dayanan bir terapi yaklaşımıdır. Olumsuz düşünce kalıplarını tanımlama, sorgulama ve değiştirme üzerine odaklanır. BDT, zihinsel sağlık sorunlarıyla mücadelede etkili bir yol sunarak, daha sağlıklı düşünceler geliştirme ve duygusal refahı artırma konusunda yardımcı olabilir.

Duygusal Odaklı Terapi (DOT)
DOT, duygusal deneyimleri, duygusal ifadeleri ve ilişkileri merkeze alan bir terapi yaklaşımıdır. Duygusal zorlukların altında yatan ihtiyaçları ve duygusal bağlantıları anlama üzerine odaklanır. DOT, bireyin duygusal farkındalığını artırarak, duygusal iyileşmeyi desteklemeye yardımcı olur.

EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)
EMDR, travma sonrası stres bozukluğu gibi travmatik deneyimlerin tedavisinde etkili olan bir terapi yöntemidir. Göz hareketleri veya diğer uyaranlar kullanılarak duyarsızlaştırma ve yeniden işleme yapılır. Bu süreç, travmatik anıların etkilerini azaltmaya ve duygusal iyileşmeyi desteklemeye yöneliktir.

Çözüm Odaklı Terapi
Çözüm odaklı terapi, sorunları çözmek ve hedeflere odaklanmak için geleceğe yönelik bir yaklaşımı benimser. Danışanın güçlü yönlerini ve çözüm bulma becerilerini vurgular. Küçük adımlarla ilerleyerek, olumlu değişikliklerin gerçekleşmesini destekler.

Psikanalitik Terapi
Psikanalitik terapi, Sigmund Freud’un teorilerine dayanan bir terapi yöntemidir. Bilinçdışı süreçlere ve geçmiş deneyimlere odaklanır. Danışanın bilinç dışındaki içerikleri keşfetmesine ve anlamlandırmasına yardımcı olur. Psikanalitik terapi, derinlemesine iç görü sağlama ve psikodinamik sorunların çözümünde etkili olabilir.

Şema Terapi
Şema Terapi, kişinin derinlemesine iç görü elde etmesini, olumsuz kalıpları değiştirmesini ve daha sağlıklı davranışlar geliştirmesini hedefleyen bütünsel bir terapi yaklaşımıdır. Şema; olumsuz inançlar, duygusal kalıplar ve davranışsal tepkilerden oluşan bilişsel yapıları ifade eder. Şema Terapi, bu olumsuz şemaları keşfetmek, anlamlandırmak ve değiştirmek için çalışır. Şema Terapinin temel amacı, bireyin daha memnun, sağlıklı ve tatmin edici bir yaşam sürdürmesini sağlamaktır.

Sanat Terapisi
Sanat Terapisi, yaratıcı süreçleri ve sanatsal ifadeyi kullanarak duygusal iyileşme ve kişisel gelişim sağlamayı hedefleyen bir terapi yöntemidir. Sanatın doğal ifade gücünden faydalanarak, bireyler duygusal zorlukları ifade etme, duygusal deneyimleri keşfetme ve içsel güçlerini ortaya çıkarma fırsatı bulurlar. Sanat Terapisi, resim, heykel, dans, müzik ve drama gibi farklı sanat formlarını kullanabilir.

Aile Terapisi
Aile Terapisi, aile ilişkilerini ve dinamiklerini merkeze alan bir terapi yaklaşımıdır. Aile içindeki etkileşimleri ve iletişim tarzlarını anlamak ve iyileştirmek için kullanılır. Aile Terapisi, aile üyelerinin birbirleriyle daha sağlıklı ilişkiler kurmalarına, çatışmaları çözmelerine ve birlikte büyümelerine yardımcı olur. Aile Terapisi; aile içi sorunlar, ebeveyn-çocuk ilişkileri, evlilik problemleri ve diğer aile odaklı zorluklar için etkili bir seçenektir.

Terapi sürecinde kullanılan yöntemler ve yaklaşımlar, bireysel ihtiyaçlara ve terapistin uzmanlık alanlarına göre değişiklik gösterir, farklı zorlukları ele almak ve bireylerin içsel dönüşüm sağlamalarına yardımcı olmak için kullanılır. En uygun terapi yöntemini seçmek için, bir uzmanla görüşmek ve ihtiyaçlarınızı değerlendirmek önemlidir. Unutmayın, terapi süreci kişisel bir deneyimdir. Size en uygun en uygun terapi yöntemi sizin hedeflerinize ve ihtiyaçlarınıza en uygun olanıdır.

Ruh sağlığı alanında uzman ve yetkin bir psikolog işe çalışmak önemlidir, nasıl psikolog seçeceğinize dair okumak için tıklayınız.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YEME BOZUKLUKLARI VE SAĞLIKLI YEME

Yeme Bozuklukları: Nedenleri, Etkileri ve Çözümleri


Yeme bozuklukları, modern toplumun karşılaştığı önemli bir sağlık sorunudur. Anoreksiya Nervoza, Bulimiya Nervoza ve Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu gibi yeme bozuklukları, bireylerin yeme alışkanlıklarını ve ilişkilerini olumsuz etkileyen ciddi psikolojik rahatsızlıklardır. Bu yazıda, yeme bozukluklarının nedenlerini, etkilerini ve çözüm yollarını ele alacağım.

Yeme Bozuklukları, bireylerin yeme alışkanlıklarını ve ilişkilerini olumsuz etkileyen ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. En yaygın yeme bozuklukları arasında anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğu bulunur. Bu bozukluklar, hem fiziksel hem de duygusal sağlık açısından ciddi sonuçlara yol açabilir ve kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. İşte yeme bozuklukları hakkında daha fazla bilgi:

  1. Anoreksiya Nervoza:
    Anoreksiya nervoza, aşırı kilo kaybı, düşük vücut ağırlığı ve yeme alışkanlıklarında ciddi kısıtlamalar ile karakterize edilen bir yeme bozukluğudur. Bireyler kendilerini kilolu hissederler ve sık sık yemek yemeyi reddederler. Bu bozukluk, özgüven eksikliği, mükemmeliyetçilik, düşük benlik değeri gibi psikolojik faktörlerle ilişkilidir.
  2. Bulimiya Nervoza:
    Bulimiya nervoza, tekrarlayan ataklar halinde aşırı yeme nöbetleri yaşayan ve ardından kusma, laksatif kullanımı veya aşırı egzersiz gibi kompansasyon davranışları sergileyen bir yeme bozukluğudur. Bu bozukluk genellikle gizli tutulur ve kişinin kilo kontrolüyle ilgili yo-yo diyetler yapmasına neden olabilir.
  3. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu:
    Tıkınırcasına yeme bozukluğu, kişinin kontrolsüz bir şekilde büyük miktarlarda yiyecek tüketmesiyle karakterizedir. Bu nöbetler sırasında kişi, kendini doymuş hissetmeyi sağlamak için hızlı bir şekilde yemek yer. Bu davranış, sık sık utanma, suçluluk ve öfke duygularına yol açar.

Yeme bozukluklarının pek çok karmaşık nedeni vardır ve her birey için farklı olabilir. İşte yaygın nedenlerden bazıları:

  1. Toplumsal Baskılar: Medya, reklamlar ve sosyal normlar, idealize edilen bir vücut görüntüsünün yaratılmasına katkıda bulunur. Bu, bireylerde kilo kaybı ve zayıflama hedeflerine odaklanma eğilimi yaratabilir.
  2. Duygusal Faktörler: Stres, depresyon, anksiyete gibi duygusal sorunlar, bazı insanlarda yeme alışkanlıklarını etkileyebilir. Yeme bozuklukları, duygusal zorluklarla başa çıkma mekanizmaları olarak ortaya çıkabilir.
  3. Kontrol Kaygısı: Yeme bozuklukları, yaşamda kontrol eksikliği hissi olan bireylerde daha sık görülür. Yiyeceklerle ilişkili olan kontrol alanını kullanarak, bu bireyler yaşamın diğer alanlarında denetimi ele geçirmeye çalışabilirler.


Yeme bozuklukları, hem fiziksel hem de psikolojik sağlık üzerinde ciddi etkileri olan bozukluklardır. Bazı yaygın etkiler şunlardır:

  1. Fiziksel Sağlık Sorunları: Anoreksiya nervoza gibi yeme bozuklukları, aşırı kilo kaybı ve düşük vücut ağırlığına yol açabilir. Bu durumda, beslenme yetersizliği, hormonal dengesizlikler, kas kaybı, kalp problemleri ve kemik erimesi gibi fiziksel sağlık sorunları ortaya çıkabilir.
  2. Psikolojik Sorunlar: Yeme bozuklukları; depresyon, anksiyete, düşük benlik değeri ve sosyal izolasyon gibi psikolojik sorunlara yol açabilir. Bireyler genellikle kendilerini yetersiz hisseder, mükemmeliyetçilik eğilimi gösterir ve beden imajı konusunda sürekli kaygı yaşarlar.

Yeme bozuklukları, karmaşık ve çok yönlü sorunlar olup, bireylerin fiziksel, duygusal ve sosyal yaşamını etkiler. Bu bozuklukların tedavisinde psikolojik yaklaşımlar, destekleyici terapi ve beslenme danışmanlığı önemli rol oynar. Tedavi sürecinde bireylerin kendilerini kabul etmeleri, sağlıklı yeme alışkanlıklarını geliştirmeleri ve olumsuz düşünceleriyle başa çıkmaları hedeflenir. İşte bazı etkili çözüm yolları:

  1. Psikoterapi: Terapötik destek, yeme bozukluklarıyla mücadelede temel bir adımdır. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Duygusal Odaklı Terapi (DOT) gibi terapi yöntemleri, bireylerin sağlıklı yeme alışkanlıkları ve olumlu beden imajı geliştirmelerine yardımcı olabilir.
  2. Beslenme Danışmanlığı: Bir beslenme uzmanından profesyonel destek almak, sağlıklı ve dengeli bir beslenme planı oluşturmanıza yardımcı olabilir. Bireylerin beslenme ihtiyaçlarını karşılamaları ve sağlıklı ilişkilerle yeme becerilerini geliştirmeleri önemlidir.
  3. Destek Grupları: Yeme bozukluğuyla mücadele eden kişilerle birlikte olmak, destek gruplarının sunduğu birçok avantaja sahiptir. Diğer insanlarla deneyimleri paylaşmak, destek almak ve motivasyon sağlamak, iyileşme sürecinde önemli bir rol oynar.

Yeme bozuklukları, karmaşık ve ciddi sorunlardır, ancak tedavi edilebilirler. Yeme bozukluğu olan bireylerin, profesyonel yardım alarak sağlıklı bir ilişkiyle yeme geliştirmeleri ve psikolojik iyiliklerini desteklemeleri önemlidir. Unutmayın, sağlıklı bir beden ve zihin için kendinizi sevin, kabul edin ve destek arayın.

#YemeBozuklukları #SağlıklıYaşam #İyilikHalindeOl YemeBozuklukları #Anoreksiya #Bulimiya #TıkınırcasınaYemeBozukluğu #SağlıklıYeme #TedaviYolu #ZihinVeBedenSağlığı

Bu gönderiyle, yeme bozuklukları hakkında farkındalık yaratmak ve destek arayanlara umut vermek hedeflenmektedir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

GELECEK KAYGISI BANA ZARAR VEREMEZ

Hayatımızın birçok döneminde, gelecek hakkında kaygılarımız bulunabilir. Gelecek kaygısı, bireyin yaşadığı deneyimler, çevresel faktörler, aile geçmişi veya kişilik özellikleri gibi çeşitli etmenler kaynaklı oluşabilir. Bu unsurları tek tek ele alarak, kaygının kökenlerini ve kişinin kaygı düzeyini anlamak önemlidir. 

Yazıyı okumak için tıklayın

Soyut bir kaygı nasıl oluyor da hayat kalitemi, mutluluğumu etkileyebilir?

Unutmayalım ki; kaygınız soyut bir düşünce ve sonuç olarak beden duyumundan ibarettir, hayatımızdaki belirsizliklerle başa çıkma stratejilerimiz ise somut; biz daha güçlüyüz!

Bu yazı Dr. Ayça Can Uz Muayenehanesi web sitesinde yayınlanmak üzere tarafımca kaleme alınmıştır, bilginize.

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI

Major Depresif Bozukluk (Major Depressive Disorder), Bipolar Bozukluk (Bipolar Disorder), Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder), Distimik Bozukluk (Dysthymia)

Duygudurum bozuklukları, duygu ve düşünce süreçlerindeki dengesizlikler nedeniyle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen psikiyatrik durumlar arasında yer almaktadır. DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition) tarafından tanımlanan bu bozukluklar, belirli semptomlar temelinde sınıflandırılırlar.

Duygudurum bozukluklarının nedenleri karmaşık ve çok yönlüdür. Genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler, çevresel stres faktörleri ve çocukluk dönemi travmaları bu faktörlerden birkaçıdır. Her tür duygudurum bozukluğunun kendine özgü belirtileri vardı. Hüzün, enerji eksikliği, uyku sorunları ve ilgi kaybı. Yüksek enerji seviyeleri, azalmış uyku ihtiyacı, hızlı düşünce süreçleri ve riskli davranışlar. Sürekli endişe, sinirlilik ve panik ataklar. Hızlı ruh hali değişiklikleri ve öfke patlamaları. İş, okul ve kişisel ilişkilerde sorunlar. Duygudurum bozuklukları tedavi edilebilir. Tedavi, bireysel duruma ve bozukluğun türüne bağlı olarak değişebilir.

Major Depresif Bozukluk (MDD)
Major Depresif Bozukluk, depresyon olarak adlandırılır ve DSM-5’e göre, en az 2 hafta boyunca süren üzgün, umutsuz ve ilgisiz bir ruh hali ile karakterizedir. Ana semptomlar arasında enerji eksikliği, uyku düzensizlikleri, kilo değişiklikleri ve intihar düşünceleri yer almaktadır. Biyolojik ve çevresel faktörler bu bozukluğun gelişiminde rol oynar. Antidepresan ilaçlar ve psikoterapi tedavisinde etkili yöntemlerdir.

Bipolar Bozukluk
Bipolar Bozukluk, duygu durumu dalgalanmaları ile karakterize edilen bir durumdur. DSM-5, bu bozukluğu iki ana tipe ayırır:

  • Bipolar I: En az bir manik atak geçiren kişileri tanımlar.
  • Bipolar II: En az bir hipomanik atak geçiren kişileri tanımlar.

Mani ve hipomani dönemlerinin yanı sıra depresif epizodlar da bu bozukluğun bir parçasıdır. Genetik faktörler, sinirsel düzenlemeler ve çevresel faktörler bipolar bozukluğun gelişiminde etkilidir. Tedavi, duygusal dengeyi sağlamayı hedefler ve genellikle mood stabilizatör ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder)
DSM-5’e göre, bu bozukluk özellikle çocukları ve ergenleri etkileyen bir durumdur. Şiddetli öfke nöbetleri ve ciddi düşük ruh hali ile karakterizedir. Genellikle bu çocuklar ileride bipolar bozukluk gelişimi riski taşırlar. Tedavi, psikoterapi ve aile terapisini içerebilir.

Distimik Bozukluk
Distimik Bozukluk, sürekli düşük ruh hali (en az 2 yıl boyunca) ile karakterizedir. Bu bozukluk, kişinin günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir. Genellikle büyük depresif bozukluğa yatkınlığı artırır. Tedavi, antidepresan ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygudurum bozukluklarının tanı ve tedavisi, her bireyin özgün ihtiyaçlarına dayanmalıdır, her hastanın öyküsü ve semptomları göz önüne alınmalıdır. Tanı ve tedavinin doğru bir şekilde yapılması için duygudurum bozukluğu belirtileri gösteren kişiler, uzmanlığı olan bir psikolog ve psikiyatrist ile görüşmelidir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

AMA BENİM İÇİN ÖNEMLİ

Değer ve Önem Algısı

“Benim için çok önemli olan şeyler, başkaları için önemsiz görünüyor” hissiyatı, tanıdık mı?

Öncelikle, değer ve önem algısını anlamamız gerekiyor. Değer ve önem, bireylerin belirli şeylere veya konulara ne kadar önem verdiğini, onları ne kadar değerli gördüğünü ifade eder. Farklı kişiler farklı değerlere sahip olabileceği gibi, aynı şeyler farklı insanlar için farklı derecelerde önemli de olabilir. Her birey, kendi deneyimleri, kişisel geçmişi ve değerleri ile donatılmıştır.

Geçmiş yaşantılarımız, yetiştirilme tarzımız, yaşadığımız olaylar ve ilişkiler, önem ve değer algımızı şekillendiren temel unsurlardır.

Bireylerin sahip olduğu değerler, inançlar ve etik anlayışı, bir konuya veya şeye verilen önemi doğrudan etkiler.

Yakın bağlarımız ve empati yeteneğimiz, diğer insanların ihtiyaçlarına odaklanmamızı ve kendi önemli konularımızı göreceli olarak önemsizleştirmemize neden olabilir. Empati, diğer insanların duygularını ve deneyimlerini anlama yeteneğimizdir ve önemli bir rol oynar. Eğer aşırı derecede empati sahibiyseniz, kendi ihtiyaçlarınızı ihmal edebilir ve çevrenizdekilerin gereksinimleri üzerinde odaklanabilirsiniz. Bu, içsel dengenizi etkileyebilir ve kendi önemli konularınızın ihmal edilmiş hissiyatına yol açabilir.

Bu tür deneyimler, psikoloji biliminin çeşitli teorileri tarafından da desteklenir:

Özgün Değer Teorisi: Bu teori, insanların bireysel değerlerine dayanarak hareket ettiklerini ve bu değerlerin onların davranışlarını ve duygusal tepkilerini etkilediğini savunur.

Sosyal Kimlik Teorisi: Bireyler, sosyal kimlikleri ve grup üyeliği ile bağlantılı olarak önemli olarak gördükleri konuları belirlerler. Bu da başkalarının ihtiyaçlarına olan duyarlılığı etkileyebilir.

Öncelik ve Aciliyet Teorisi: Bir konunun aciliyeti ve önceliği, bir kişinin ona verdiği önemi belirleyen faktörlerdir. Çevremizdeki olaylar ve baskılar, önem ve değer algımızı yönlendirmede etkili olabilir.

“Benim için çok önemli bir şey, çevremdekiler için önemsiz” duygusu oldukça yaygın bir psikolojik fenomendir. Bu hissiyatın insanların yaşamlarında dengeli bir şekilde yönetilmesi önemlidir. Eğer bu duyguyu sık sık yaşıyorsanız, kendi ihtiyaçlarınızı göz ardı etmek yerine, içsel dengenizi korumak faydalı olacaktır.

Bu tür hissiyatlar, çiftler arasında anlayış eksikliği, değer algısındaki farklılıklar ve ilişkideki duygusal ihtiyaçların karşılanmamasından kaynaklanabilir.

Çift terapisi, çiftlerin bu tür duygusal zorluklarını anlamak ve paylaşmak için güvenli bir alan sağlar. Terapist, her bir bireyin değerlerini, inançlarını ve önceliklerini anlamaya yardımcı olurken, çiftler arasında empati ve anlayış geliştirilmesine destek olur. Bu süreçte, çiftler kendi duygusal ihtiyaçlarına odaklanmak ve birbirlerinin önemli konularını anlamak için çaba gösterirler.

Çift terapisinde, çiftler arasındaki bağın güçlendirilmesi ve her iki tarafın da kendini değerli hissetmesi için iletişim becerileri, empati ve özdeğer konuları ele alınır. Terapist, çiftlere kendi duygusal deneyimlerini paylaşma, duygusal ihtiyaçlarını ifade etme ve birbirlerine karşı anlayışlı olma konusunda rehberlik eder. Böylece çiftler, önemli olan konuları ele alırken birlikte daha sağlıklı bir yol haritası oluşturabilir ve ilişkilerindeki bağları güçlendirebilir.

”Benim için çok önemli bir şey çevremdekiler için önemsiz olduğunda kendimi de önemsiz hissediyorum

Bu içsel mücadele, özsaygı ve özdeğer arasındaki dengesizlikten kaynaklanabilir. Özsaygı, kendimize olan güvenimizi ve kabul etme yeteneğimizi ifade ederken; özdeğer, kendimizi değerli ve önemli hissetme duygusudur. Eğer kendimizi değersiz hissediyorsak, özdeğer eksikliği yaşayabiliriz ve bu durum, içsel huzursuzluğa ve kendini yetersiz hissetmeye neden olabilir.

Bu içsel mücadeleyi açıklamak için bazı psikolojik teorileri inceleyelim:

Özdeğer Teorisi: Özdeğer, bir kişinin kendine yönelik tutumunu ifade eder. Negatif özdeğer, kişinin kendini değersiz hissetmesiyle ilişkilidir ve başkalarının ihtiyaçlarına odaklanırken kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmesine yol açabilir.

Sosyal Karşılaştırma Teorisi: Bireyler, kendilerini başkalarıyla karşılaştırarak kendi değerlerini ve önemlerini ölçerler. Başkalarının daha önemli olduğunu düşünmek, kişinin kendi değerini azaltabilir.

Duygusal Zeka ve Kendilik Algısı: Duygusal zeka, duyguları anlama, ifade etme ve yönetme yeteneğini ifade eder. Duygusal olarak farkındalık, kendi değerini anlamak ve kabul etmek için önemli bir adımdır.

Kendinizi daha iyi anlamak ve kabul etmek için adımlar atarak, içsel huzuru ve özsaygıyı yeniden keşfedebilirsiniz. İşte bu süreci destekleyecek bazı adımlar:

  1. Kendimizi anlamak ve içsel duygularımızı tanımak için duygusal farkındalığı geliştirmeye çalışalım.
  2. Kendinize yönelik olumlu ifadeler kullanın ve olumsuz özdeğer inançlarınızı olumlu yönde dönüştürmeye çalışın.
  3. Başkalarının ihtiyaçlarına önem vermek önemlidir, ancak kendi ihtiyaçlarınızı da göz ardı etmeyin. Kendinize zaman ayırın ve kendi değerinizi fark edin.

Unutmayın, bireyler arası farklılıklar normaldir ve herkesin kendine özgü değerleri ve öncelikleri vardır. Kendinizi anlamak ve içsel dengeyi korumak, sağlıklı bir ruh hali ve memnuniyet için önemli bir adımdır. Eğer bu duygusal durumunuz sizi çok rahatsız ediyorsa, bir psikologdan yardım almayı düşünebilirsiniz.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TOPLUMSAL TRAVMADA SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Travma görüntülerinin paylaşılmasının arkasındaki temel motivasyonlar hakkında yazmış olduğum yazıyı okumak için tıklayınız.

Travmatik görüntülere sürekli maruz kalmak, kaygı, depresyon ve travmaya dair duygulanımlara yol açabilir ve ruh sağlığı sorunlarının gelişmesine katkıda bulunabilir.

Bireylerin sosyal medyadaki eylemlerinin yaratabileceği etki konusunda dikkatli olmaları ve videoları paylaşmadan önce videolarda tasvir edilen kişilerin duygularını ve mahremiyetlerini göz önünde bulundurmaları çok önemlidir.

Bu yazı Dr. Ayça Can Uz Muayenehanesi web sitesinde yayınlanmak üzere tarafımca kaleme alınmıştır,
bilginize.

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ’DE İNANIŞLARI SORGULAMAK

Zihinsel Tuzaklar: Bilişsel Çarpıtmalar

Yaşamın içerisinde, olayları değerlendirme ve anlamlandırma ihtiyacı duyarız. Ancak bu düşünsel süreçler bazen yanıltıcı olabilir. Bilişsel çarpıtmalar, düşüncelerimizi gerçeklerden sapmasına neden olan otomatik düşünce kalıplarıdır.

Bilişsel çarpıtmalar ve bu çarpıtmaların altında yatan inançlar, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Stres, anksiyete ve depresyon gibi psikolojik sorunlar, sıkça bu tuzaklarla ilişkilendirilir. Ancak farkındalık kazanmak ve bu düşünce kalıplarını değiştirmek mümkündür. Psikoterapi, özellikle bilişsel davranışçı terapi gibi yöntemler, bu konuda etkili olabilir.

Siyah-Beyaz Düşünme
“Sınavda tek bir soruyu bile yanlış cevapladığımda, hemen tüm dersi başarısız sayıyorum.”
Olayları aşırı siyah-beyaz bir şekilde değerlendirme. Bu tuzak, gerçekliği göz ardı ederek her şeyi ya mükemmel ya da tamamen kötü olarak kategorize etmemize neden olur. Bu, yaşamın karmaşıklığını kaçırmanın bir yoludur.

Olumsuzu Filtreleme
“Sunumum sırasında katılımcıların çoğunun olumlu geri bildirimler verdiğini görmezden geliyorum, sadece bir kişinin eleştirilerine takılıyorum.”
Pozitif olanı görmemek ve sadece olumsuz detaylara odaklanmak. Başarılı bir iş sunumunun ardından bile, sadece bir küçük hata üzerinde takılıp kalabilir ve başarısızlık hissine kapılabiliriz.

Suçlama
“Her şeyin suçlusu annem ve babam”
Pozitif olanı görmemek ve sadece olumsuz detaylara odaklanmak. Başarılı bir iş sunumunun ardından bile, sadece bir küçük hata üzerinde takılıp kalabilir ve başarısızlık hissine kapılabiliriz.

Genelleme
“Bu bana hep oluyor, lanetliyim”
Genelleme yaparak düşünmek. Bir başarısızlık yaşandığında, kendimizi genel olarak başarısız olarak değerlendirebiliriz. Bu tuzak, olumlu tarafları görmezden gelmemize neden olabilir.

Kişiselleştirme
“Arkadaşımın üzgün olduğunu görünce, benim yüzümden olduğunu düşünüyorum.”
Olumsuz olayları sürekli olarak kendimize mal etme. Bir arkadaşımızın kötü bir gün geçirmesi durumunda, bunu kendi davranışlarımıza bağlayarak gereksiz suçluluk hissi yaşayabiliriz.

Falcılık
“Bu sınavı geçemeyeceğim”
Gelecekte olumsuz bir sonucun olacağını varsaymak ve bu düşünceye göre davranmak. Bu tuzak, sürekli endişe ve kaygı yaşamamıza neden olabilir.

Duygusal Muhakeme
“Canım sıkılıyor, evliliğim iyi gitmiyor mu?”
Duygularımızı gerçekler yerine koymak.

Etiketleme
“Bir yolu karıştırsa bile eşimi ‘beceriksiz’ olarak etiketliyorum.”
Kendimizi ya da başkalarını dar tanımlı etiketlerle tanımlamak. Örneğin, bir hata yaptığınızda kendinizi “aptal” olarak etiketleyerek bu düşünceyi tüm kimliğinizi belirleyen bir özellik olarak kabul etmek.

Zihin Okuma
“Bugün aramadı kesinlikle beni sevmiyor”
Somut delillere dayanmadan kesin sonuçlara varmak. Başkalarının düşüncelerini ve niyetlerini tahmin etmeye çalışmak.

Olumlu Deneyimleri Reddetmek
“İş yerinden terfi aldım, ne olmuş yani, herkese veriyorlar.”
Olumlu geri bildirimleri ya da başarıları küçümsemek veya reddetmek. Bu, kendine güvensizliği artırabilir ve kişinin olumlu yönlerini görmezden gelmesine neden olabilir.

Ya şöyle olursa?
“Ya dişçide ağzımı açamazsam”

Bilişsel çarpıtmalar sıklıkla belirli inançlarımızın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu inançlar, yaşamı ve dünyayı nasıl anladığımızı belirler.

Başarısızlık İnancı: “Başarılı olamam, sürekli hatalar yaparım.” Bu inanç, kişinin kendi yeteneklerine olan güvenini zedeler.

Reddedilme Korkusu: “Herkes beni reddedecek.” Bu inanç, sosyal etkileşimlerde endişe yaratarak izolasyona yol açabilir.

Mükemmeliyetçilik: “Sadece mükemmel sonuçlar kabul edilir.” Bu inanç, aşırı stres ve kendiyle barışık olmama hissi yaratır.

Sosyal Kabul İhtiyacı: “Başkalarının beni kabul etmesi gerekiyor.” Bu inanç, başkalarının düşüncelerini fazla önemseyerek kaygı ve baskı yaratabilir.

Kontrol İllüzyonu: “Her şeyi kontrol etmeliyim.” Bu inanç, sürekli bir endişe ve stres kaynağı olabilir.

Bu örnekler, bilişsel çarpıtmaların nasıl düşünce ve inanç kalıplarına dönüştüğünü ve insanların nasıl yanıltıcı düşünce kalıplarına kapılabileceğini göstermektedir. Bu tuzakların farkına varmak ve sağlıklı düşünce kalıpları geliştirmek, duygusal refahımızı artırmak için önemli bir adımdır.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (EMDR)

EMDR Terapisinde Temel Unsurlar

EMDR Nedir?
EMDR, 1980’lerin sonlarında Francine Shapiro tarafından geliştirilen bir terapi yaklaşımıdır. Temel amacı, travmatik anıları işleme almak ve bunların nötral hale gelmelerini sağlamaktır. EMDR terapisi, travmanın tetiklediği duygusal ve zihinsel reaksiyonları yönetme yeteneğini artırmayı hedefler. Terapide, bireyin dikkati bir uyarana odaklanırken, terapistin yönlendirmesiyle göz hareketleri veya başka uyarıcılar kullanılır.

EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) özellikle travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi rahatsızlıkların tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. EMDR, travmatik deneyimlerin nörobiyolojik temellerini göz önünde bulunduran, göz hareketleri gibi uyarıcıların kullanıldığı bir terapi yaklaşımıdır.

EMDR terapisindeki en önemli kavramlardan biri “güvenli alan” ve “güven” kavramlarıdır. Güvenli alan, bireyin terapistiyle birlikte çalışırken kendini güvende hissettiği bir psikolojik mekanizmadır.

Travmanın nasıl geçeceği konusunda ise EMDR, travmatik anıların yeniden işlenerek duygu ve düşüncelerin değişmesine yardımcı olmayı hedefler. Bu süreç, travmatik anıların zihindeki işleme biçimini değiştirerek duygu ve düşüncelerin daha adaptif hale gelmesini amaçlar. EMDR terapisi sırasında, birey travmatik anılarından parçaları hatırlar ve bu sırada terapist göz hareketleri, sesler veya dokunsal uyarılar gibi uyaranları kullanarak bireyin dikkatini dağıtır. Bu, travmatik anıların duygusal yükünü azaltmaya ve daha sağlıklı düşünce kalıplarını oluşturmaya yardımcı olabilir.

EMDR’ın temel tekniklerinden biri “işleme aşamaları“dır. Bu aşamada birey, travmatik deneyimi ve bu deneyimle ilişkilendirilmiş düşünceleri, duyguları ve bedensel duyumları hatırlar. Ardından, terapistin rehberliğinde, bu duygu ve düşüncelerle çalışarak daha adaptif düşünce kalıpları geliştirir.

EMDR terapisi genellikle sekiz aşamadan oluşur:

  1. Bireyin geçmişi, travma ve mevcut sorunlar hakkında bilgi toplanır.
  2. Bireye EMDR hakkında bilgi verilir, terapi süreci anlatılır ve güvenli bir alan oluşturulur.
  3. Terapiste işlem görmesi gereken travmatik anılar ve bu anılara ilişkin duygusal tepkiler aktarılır.
  4. Birey, travmatik anıları canlandırırken terapistin yönlendirmesiyle göz hareketleri veya sesler gibi uyarıcılar kullanarak duyarsızlaştırma sağlanır.
  5. Duyarsızlaştırma sonrasında birey, travmatik anının daha tarafsız ve az rahatsız edici bir şekilde nasıl hatırlanabileceğini düşünür.
  6. Olumlu düşünceler ve inançlar geliştirilerek gelecekteki benzer durumlar için kişinin daha adaptif tepkiler vermesi amaçlanır.
  7. Bireyin bedenindeki gerginlik ve rahatsızlık duygularına odaklanarak bu duyguların azalması hedeflenir.
  8. Terapi sürecindeki ilerleme gözlemlenir, değerlendirilir ve gerektiğinde gelecekteki oturumlar planlanır.

DSM-5, EMDR’ın travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) tedavisinde “kanıtlanmış tedaviler” kategorisine girmesini onaylar. Araştırmalar, EMDR’ın diğer terapi yöntemleriyle benzer veya daha etkili sonuçlar sunduğunu göstermektedir. Terapinin etkinliği, travmatik anıların duygu yükünün azalması, travmatik deneyimlerin daha tarafsız bir şekilde hatırlanabilmesi ve işlevsel yaşam kalitesinde artış gibi faktörlerle ölçülmüştür.

EMDR, farmakolojik tedaviye alternatif olarak veya onunla birlikte kullanılabilen bir seçenektir.

Daha detaylı bilgi ve randevumu alımı için iletişime geçebilirsiniz.













Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TSSB ve ASB

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ve Akut Stres Bozukluğu (ASB)

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

TSSB, travmatik bir olaya maruz kalan bireylerde görülen bir psikolojik reaksiyon durumudur. Kişi ya da başkaları için gerçek bir tehlike, ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel şiddet gibi olağandışı bir olayın yaşandığına dair şiddetli bir şekilde maruz kalınmış veya tanıklık edilmiş olması gereklidir.

DSM-5’e göre, TSSB tanısı için aşağıdaki kriterler bulunmalıdır:

  1. Kişi, olayı rüyalarında, düşüncelerinde veya anılarında tekrar yaşar.
  2. Birey, olayı hatırlatan yerlerden, insanlardan veya etkinliklerden kaçınır. Duygusal tepkilerde azalma veya duyarsızlaşma görülebilir.
  3. Kişi, kendisine veya başkalarına karşı olumsuz düşünceler geliştirir. Olumlu duygular azalır.
  4. Ani sinirlenme, uyku sorunları, konsantrasyon güçlüğü gibi artan fizyolojik tepkiler gözlenir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) gibi yöntemler, travmatik anının yeniden işlenmesini ve duyarsızlaşmayı amaçlar.

Akut Stres Bozukluğu (ASB)

ASB, TSSB’ye benzeyen ancak daha kısa süreli bir reaksiyon durumudur. DSM-5’e göre, ASB tanısı için aşağıdaki kriterler aranır:

  1. Kişi, olayı rüyalarında veya anılarında tekrar yaşar.
  2. Birey, olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınır.
  3. Ani sinirlenme, konsantrasyon güçlüğü, aşırı tetikte olma gibi fizyolojik tepkiler gösterir.

Güven ve Güvenli Alan Kaybı

Travmatik olaylar, bireylerin güven duygularını sarsabilir. Güven, bir bireyin kendini ve diğerlerini tehlikelerden korunmuş hissetme yeteneğidir. Travma, bu güveni zedeler ve bireyde güvensizlik duygusu oluşturabilir. Güvenli alan kaybı, bireyin çevresindeki dünyayı tehlikeli bir yer olarak algılaması sonucu oluşur. Bu duygu, TSSB ve ASB’nin belirgin özelliklerinden biridir.

Travmanın Geçişi ve Tedavi Süreci

Travmanın geçişi bireyden bireye farklılık gösterebilir ancak genel olarak aşağıdaki aşamaları içerebilir:

  1. Olayın yaşanması: Travmatik olayın gerçekleştiği an.
  2. Şok ve inkar: Birey olayın gerçekliğini kabul etmekte güçlük çeker.
  3. Tepki ve reaksiyonlar: Anksiyete, korku, öfke gibi duygusal reaksiyonlar görülür.
  4. Değerlendirme: Birey olayın etkilerini düşünmeye başlar.
  5. Kabul ve yeniden yapılanma: Olayın kabul edilmesi ve bireyin hayatını yeniden inşa etmeye başlaması.

Tedavi süreci, bireyin ihtiyaçlarına göre şekillenir. Terapötik yöntemler ile duygusal düzenleme, bilişsel yeniden yapılanma ve travmatik anının işlenmesine odaklanabiliriz.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

METAKOGNİTİF TERAPİ

düşünce hakkında düşünme

Metakognitif terapi, bireylerin zihinsel süreçlerini anlamalarına ve yönetmelerine yardımcı olarak duygusal sıkıntıları hafifletme ve psikolojik esnekliği artırma amacı taşır.

Metakognitif terapi, Wells ve Matthews tarafından geliştirilmiştir. Temel teorik yaklaşım, kişilerin düşünceleri nasıl işledikleri ve yorumladıkları konusuna odaklanır. Terapinin temel hipotezi, kişilerin olumsuz düşünceleriyle aşırı meşgul olmalarının ve bu düşünceleri sürekli olarak değerlendirmelerinin duygusal sıkıntıları artırabileceğidir. Bu nedenle, metakognitif terapi, bireylerin bu aşırı düşünme kalıplarını tanımalarını amaçlar.

Bireylerin düşünce süreçlerini gözlemlemelerine ve bu düşüncelerle nasıl sağlıklı başa çıkabileceklerini öğrenmelerine yardımcı olur. Terapinin merkezinde yer alan temel ilke, bireylerin metakognisyonları yani düşünce hakkındaki düşünceleri üzerinde farkındalık geliştirmeleridir.

Terapist, bireylerin metakognitif inançlarını ve düşünce kalıplarını anlamalarına yardımcı olurken, bu inançları sorgulamalarını teşvik eder.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, metakognitif terapinin online platformlarda da uygulanabilirliği artmıştır. Bireyler, uzaktan terapi seansları aracılığıyla bu terapi yönteminden faydalanabilirler. Bununla birlikte, terapinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için bireylerin terapistleriyle düzenli iletişim halinde olmaları ve terapi sürecine aktif katılım göstermeleri gerekmektedir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZEYTİN AĞACI GİBİ MİYİZ?

Türkiye’de çoğu kişinin son zamanlarda meraklandığı bir konu olan Kollektif Travma aslında nedir?

Travma, bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü derinden tehdit eden olay ya da durumdur. Kolektif travma ise çeşitli travmatik deneyimleri kapsayabilir, savaşlar, doğal afetler, toplu katliamlar, terörizm, salgın hastalıklar, kıtlık veya şiddetli yoksulluk bunlar arasında yer alabilir.

Toplumsal olarak paylaşılan ortak acılar, toplumun ruh sağlığını etkiler. Bir toplumdaki bireylerin geçmişlerini kolektif bir şekilde ortak anlamlarla hatırlamalarına ise kolektif hafıza denir. Kişilerin aynı zaman diliminde onlara ya da başkasına zarar veren bir olaya tanıklık etmeleri aslında birbirlerinin ne yaşadığına dair gözlemin ötesinde bir empati sağlamaktadır.

Ailemizdeki kişilerin yaşadıklarına dair duyumlarımızın hayatımıza etkisi olur mu? Tabii ki evet. Duyu organlarımızın herhangi biri ile küçük yaşlarımızdan itibaren anımsadığımız bu anılar başkalarının anısı olmaktan çıkar ve bizim anımız haline dönüşebilir.

Başkasının hayatını yaşamaktan çok başkasının korkusunu yaşamak seanslarda en çok çalıştığımız konulardandır. Yaşananları anlamlandırabilmek ve travma ile birlikte kayıpların yasının tutulması bu süreçte gerçekleşir. Yaşananların nedenine dair bir anlam geliştirebilmemiz, travmanın etkileri ile baş etmemizde ilk adımdır.
Bu sebeple travmatik olayların bizleri nasıl etkileyebileceği ile ilgili bilgi edinmemiz önemlidir.

Farklı ekollerin farklı bakış açıları ile tedavi sunduğu bir alan olması ile birlikte, Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT/BDT/KDT) kollektif travmalara kollektif biliş üzerinden bakar, kendinize dair ya da çevreye dair olan inanışlarınızı gözlemlemenizi ve sorgulamanızı sağlar.

Travma sonrasında yitirdiğimiz kimlikler ya da rutinler olabilmektedir, yaşantıları anlamlandırarak hayatımızda yer edineceğini kabul etmek ve onlara yer açmak kişinin hayatı algılayışı, kendi benlik algısı ve kişiler arası iletişimindeki doğan problemlerin çözümlenmesini sağlar.

~~~

📩pskecemsercan@gmail.com












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

”PSİKOLOG OLMAK İSTİYORUM”

”Meslek seçimi mi Üniversite seçimi mi yapmalıyım?” düşüncesinde olan bir çok öğrencinin benimle iletişime geçmesi sonrasında “Psikoloji okursam ne olurum?” sorususunu kendilerine sorduklarında buldukları cevapların yeterli olmadığını gözlemledim. Öncelikle “Psikolog olmak nedir, nasıldır?” sorusuna ait cevaplara bakmalısınız. Psikoloji okuduktan sonra sadece Psikolog ya da Klinik Psikolog olmak zorunda değilsiniz. 

4 sene Psikoloji Lisans eğitimi alarak kendinizi farklı ekolleri tanırken bulabilirsiniz. Yapacağınız Klinik alanındaki stajlar ile hangi ekolün size daha yakın geldiğini deneyimleme imkanınız olabilir. 

Lisans döneminizde Reklamcılık ya da İnsan Kaynakları gibi yolları da kurumlarda bu pozisyonlarda staj yaparak deneyimleyebilirsiniz.

Mezun olduğunuzda “Psikolog olmak istiyorum” diyorsanız, ‘Psikolog nasıl olunur, nedir?’ sorusunun cevaplarına birlikte bakalım;

Psikolog, üniversitelerin 4 senelik Psikoloji Lisans bölümlerinden mezun olan kişiye denir. Birçok üniversite diplomada ”psikoloji mezunu” ibaresi bıraksa da, Türkiye’de 4 yıllık psikoloji bölümünden mezun olan herkes psikolog olarak adlandırılır. Bunun dışında her hangi bir üniversitenin dört yıllık bölümünden mezun olup, bunun üzerine psikolojinin bazı bölümlerinde yüksek lisans yapmış kişiler veya ücret karşılığı bazı eğitimler alıp kendisini terapist diye adlandıran kişiler psikolog değildir.

Psikoloji okuyan herkes Klinik Psikolog mu olur? Hayır.

Klinik Psikoloji, Sosyal Psikoloji, Gelişim Psikolojisi, Adli Psikoloji, Endüstriyel Psikoloji, Spor Psikolojisi gibi alanlarda yüksek lisans ve doktora eğitimleri açılmaktadır, bu alanlarda Lisans eğitiminiz sırasında fikir sahibi olmaya çalışın. Mezun olduğunuzda hangi alanı seçmek istediğinize karar vermenizde yardımcı olacaktır.

Klinik Psikolog olabilmek için akredite edilmiş üniversitelerden birinde Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programının koşullarını yerine getirmeniz, başvurmanız ve sınavlarına girerek kabul almanız gerekmektedir.

Klinik Psikoloji Yüksek Lisansınızı hem Türkiye’de hem yurt dışında tamamlayabilirsiniz, fakat içeriğine ve alacağınız unvanın denkliğine dikkat etmelisiniz. Klinik Psikoloji Yüksek Lisansı çoğu okulda Tezli ve Tezsiz olarak ikiye ayrılmaktadır.

Lisans ve Yüksek Lisans eğitimlerinin yanı sıra ekol eğitimi almanız ve staj/asistanlık yapmanız yeterlilik ve beceri kazanmanız açısından değerlidir. Bu eğitimlerin süreleri aldığınız kurum ya da kişiye göre farklılık göstermektedir. Bazı eğitimler 2-3 yıl, bazıları ise 10 yıl sürmektedir. 2 hatta bir günde verilen terapi eğitimlerine özellikle sosyal medyada sıkça rastlanır, fakat bu eğitimlerin size belki bakış açısı kazandırmak dışında farklı bir değeri olmayacaktır.

Ekol eğitimlerinin en uzun sürenleri genelde Psikodinamik Psikoterapilerdir. Psikodinamik terapinin yanı sıra, Bilişsel Davranışçı Terapi, Varoluşçu Psikoterapi, Lego Terapi, Psikodrama ve çocuklarla çalışan psikologlar için Oyun Terapileri gibi bir çok farklı ekol ve alanda eğitim vardır. Her terapi ekolünün Psikodinamik ve Bilişsel Davranışçı terapiler gibi kendine has yöntem ve uygulamaları bulunmaktadır. Psikolog olarak bu terapi ekollerinden hangisini seçeceğinize siz karar verirsiniz.

Umuyorum ki herkes kendisini en mutlu hissettiği, kendisine en uygun olan mesleği seçme şansı bulur ve bu alanda doğru seçimlerle donanımlanarak hayatını sürdürebilir.

Bana pskecemsercan@gmail.com adresinden ulaşarak alanla ilgili farklı konularda sorularınızı yöneltebilirsiniz.

Sevgiler, Psk. Ecem Sercan





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

PSİKOLOG SEÇERKEN NELERE DIKKAT ETMELİSİNİZ?

Ruh sağlığı alanında çalışırken çok ince bir ipte iki cambaz oluruz, danışanın bu ipte kim ile yürüyeceğine dair aklındaki soru işaretlerini gidermiş olması önceliklidir. Psikolog seçerken sormanız ve cevap aramanız gereken başlıca konuları sizin için sıralamak isterim.

  • Psikoloji Lisans ve Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimi almış mı? 
  • Lisanslarını almış olduğu okullar akredite edilmiş okullar mı?
  • Klinik Psikolog mu, tecrübesi var mı?
  • Hangi eğitimleri almış?
  • Kendi terapi sürecinden geçmiş ve geçmekte mi?
  • Hangi ekolde çalışmakta?
  • Çalışma alanları ve koşulları nedir?

Seans sonrası;

  • Kendinizi anlaşılmış hissediyor musunuz?
  • Kendinizi yargıdan uzak şekilde dikkatlice dinlenmiş hissediyor musunuz?
  • Belli farkındalıklar kazandırdı mı?

Tüm bu sorulara aldığınız cevaplar sizin için olumlu ise size yollanan ya da fiziksel olarak verilen Onam Formu’nu da dikkatlice okumayı ve sonrasında imzalamayı unutmayın. Aklınıza takılan her türlü konuda sorularınızı Psikoloğunuza yönlendirmekten çekinmeyin.

Benimle iletişime geçmek isterseniz pskecemsercan@gmail.com adresine mail atarak iletişim kurabilirsiniz.





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HORMONLAR HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?

Beyne gelen sinyalleri taşıyan dopaminin eksikliğinde duygu, davranış, algı, hafıza gibi birçok fonksiyon bozulabilmektedir. Dopamin seviyesi yüksek olan kişiler ise huzursuz, stresli, hareketli, kaygılı olabilirler. 

Peki nasıl dengeleyebiliriz? 

• Protein açısından zengin olan besinleri tüketmek
• Doymuş yağ içeren besinleri azaltmak
• Düzenli egzersiz yapmak
• Uyku düzenini ayarlamak
• Güneş ışığından mahrum kalmamak
• Vitamin ve mineral takviyesi almak
• Müzik dinlemek, meditasyon yapmak
• Açık havada yürüyüş yapmak

Ağrı ve stresin etkilerini azaltan hormon Endorfin’dir. Anksiyete ve depresyonun hafifletilmesine yardımcı olur. Düzenli egzersiz ve gülmek endorfin salınımını tetiklemenin en kolay yollarıdır. Komik videolar izlerken ya da arkadaşlarınızla şakalaşırken endorfin seviyeniz yükselir. 

İnsanlarda ve hayvanlarda yapılan birçok çalışma oksitosinin bağlanma ve sosyal davranışlarda rol oynadığını göstermektedir. Nukleus akkumbens ve plazmada Oksitosin düzeyi yüksek olan tarla farelerinin yavrularıyla daha çok ilgilendikleri ve oksitosin antagonisti verilmesinin annelik davranışını engellediği gösterilmiştir. 

Oksitosinin, Otizm ve Şizofreni başta olmak üzere pek çok psikiyatrik bozuklukta tedavi amaçlı kullanımı araştırılmaya devam etmektedir. Oksitosini arttırmanın en basit yolu ise birisine sarılmaktır. 

Serotonin, bize mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. “Mutluluk Hormonu” olarak da bilinir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Probiyotik Yiyecekler, Makarna, Çikolata, Muz, Kivi, Ananas, Ispanak, Bezelye, Ceviz, Somon Balığı, Serotonin’i arttırmaya yardımcı olabilir besinlerdir. 







Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

FOBİ

Birey, toplumun genelinin korkmayacağı belli bir durum ya da nesne ile karşılaştığında, anksiyete ile birleşerek ortaya çıkan korkulara “fobik bozukluklar” denmektedir. Korkmasına gerek olmadığını bilmesine ve korkusunu anlamsız bulmasına rağmen kişi nesne ya da durumdan korkmaya ve kaçmaya devam eder. Fobik bozukluk yaşamın her döneminde ortaya çıkabilir. Bir uzman eşliğinde kişinin biyolojik, psikolojik ve sosyal öyküsü̈ ile kişiyi tetikleyen sebepler anlaşılabilir.

Agorafobi, sosyal fobi ve özgül fobiler, fobik bozuklukların alt kategorileridir. 

Agorafobi dünyada yaygın gözlemlenen bir fobidir. Agorafobi yaşayan kişiler yalnız kalmaktan, tek başlarına sokağa çıkmaktan ve kalabalık yerlere gitmekten kaçınırlar. Evden çıkmak, kamuya açık yerlerde bulunmak, alışveriş̧ merkezlerine veya dükkanlara girmek, dar ve kapalı odalarda bulunmak istemezler. Tren, otobüs veya uçak gibi toplu taşımalar anksiyetelerini tetikler, seyahat etmekten korkarlar. 

Bu korkularının başlıca sebeplerinden biri de panik anında ne yapacaklarından / yapamayacaklarından korkmalarıdır. Agorafobi yaşayan bireylere bakıldığında çoğunluğun daha önce talihsiz bir olay ile karşı karşıya kalmış̧ olduğu ya da uzun süredir maruz kalıyor olduğu gözlemlenmektedir. 

Sosyal Fobi yaşayan kişiler, korkulan durumla karşılaştıklarında bedensel belirtiler ortaya çıkar. Bu anksiyetelerinin altında yatan neden kendilerini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkularıdır. Kişi bu korkusu sebebiyle topluluk içinde kendini ifade etmekten kaçınmaya başlar. 

Sosyal Anksiyete yaşayan kişi toplum içinde sözlü ya da eylemsel olarak kendini ifade ederken yüzünde kızarma, ellerinde titreme, terleme, ağız kuruluğu, çarpıntı, nefes darlığı gibi tepkiler ortaya çıkar. Bu tepkilerin ortaya çıkışında kişinin kendine yönelttiği düşünceler etkilidir. Kişi farkında olmadan “güçsüzüm, yetersizim, sevilmeye layık değilim, mükemmel olmalıyım” gibi belli kalıp cümleleri tekrar eder. 

“Özgül Fobi” belli nesnelere veya durumlara yönelik olarak ortaya çıkan yoğun korkulara verilen addır. Hayvanlara yönelik, karanlık, kapalı yer ya da yükseklik gibi korkular en sık karşılaşılan özgül fobilerdendir. Örneğin yaygın olan örümcek korkusu bir özgül fobidir. 

Saymış olduğum özgül fobiler, her 100 kişiden 3’ünde görülür. Bu korkulara sahip bireylerle yapılan araştırmalar özgül korkuların çoğunlukla çocukluklarından beri olduğunu ya da nadiren ergenlik döneminden sonra oluştuğunu ortaya koymuştur. 

Kalıtsal genetik özelliklerimizin yanı sıra çevremizin tutumu da özgül fobilerin oluşumunda etkilidir. Klasik koşullanmalarımız ve gözlemsel öğrenmelerimizin fobilerimizi yaratan psikolojik etkenler olabileceği düşünülmektedir. 

Bir ruh sağlığı uzmanı ile görüşmeleriniz sonucu Fobilerinizin üstünüzdeki etkilerini azaltabilirsiniz. 






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan



OTHELLO SENDROMU

Bir diğer adlandırılışı ‘Patolojik Kıskançlık’ olan bu sendrom, kişide saplantılı düşüncelere neden olur ve tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak kabul edilir.

  • Hiç saç bulmak isteyerek eşinin kıyafetlerini arayan bir kadın gördünüz mü? 
  • Size telefon açıp ulaşamadığında aşırı tepkiler vererek, yersiz imalarda bulunan bir sevgiliniz oldu mu?
  • Okuldan sadece 5dk geç geldiğiniz için ne yaptığınızı irdeleyen, şüphelenen bir ebeveyniniz oldu mu?

Eğer cevabınız evet ise, Othello Sendromu size çok da uzak bir kavram değil demektir. 

Othello Sendromu’na sahip kişilerde kıskançlık, kendilerine olan güvensizliklerinden dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu duygu aynı zamanda değersizlik ve çaresizlik duygularını da beraberinde getirerek kısır bir döngü oluşturur. 

Belirtileri nelerdir…

  • Basit bir olaya duruma karşı aşırı tepkiler verirler
  • Kafalarında hayal ürünü senaryolar üretir ve kendilerine inandırırlar
  • Aşırı derecede saldırganlık ve şiddet eğilimleri vardır
  • Birlikte oldukları kişiyi her şeyden ve herkesten saplantılı şekilde kıskanırlar
  • Sevgililerinden ya da eşlerinden ayrılmaktan kaçınırlar
  • Terk edilme ve yalnız kalma fobileri vardır

Son yıllarda sosyal medyanın da tetiklediği bir hastalık olmuştur. Kişinin sosyal medyada takıntılı şekilde takip ettiği kişiler, herkesi mutlu görmek bu durumu tetikler. 

Bu kişiler kendilerini sürekli olarak,

  • Hüzünlü,
  • Çaresiz,
  • Değersiz,
  • Mutsuz                             hissederler.

Bu hastalıkta en etkili tedavi yöntemi, bir uzmana başvurarak, kişinin terapi sürecinden geçmesidir. 






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ANOREKSİ

Gençlerde, dış görünüşleriyle ilgilenmeye başladıklarında kendilerini başkaları ile karşılaştırıp diyet yapmak isteği sıklıkla gözlemlenmekte. Bu durum, yeme bozukluğu olduğu anlamına gelmez. Yeme bozukluğu teşhisi konulması için, bir uzman tarafından anormal davranışlar ve fiziksel bulgular saptanması gereklidir.

Anoreksi teşhisi koyulan kişilerde,

  • Belirgin kilo kaybı (Boyuna göre kilosunun normalin %15 altında olması)
  • Sürekli zayıflama düşüncesi içinde olması ve zayıf olsa bile diyet yapmak istemesi
  • Kilo kaybettikten sonra bile şişman olduğunu düşünmesi
  • Kilo alma korkusu yaşaması
  • Kızlarda adet düzensizliği ya da hiç adet görememe problemi
  • Yemeklerin kalorilerini sürekli değerlendirmesi
  • Toplum içinde yemek yemekten rahatsızlık duyması (Her zaman yalnız yemek istemesi)
  • Aşırı egzersiz yapması
  • Yeme krizleri geçirmesi ve sonrasında kendini kusturması
  • Uzun süreli uykusuzluk
  • Saçlarının ve tırnaklarının kolay kırılması
  • Sosyal olarak içine kapanması ve depresyon gibi belirtiler olabilir.

Anoreksi, ciddi bir yeme bozukluğu hastalığıdır. Aynı zamanda mental anlamda bir davranışsal sağlık sorunudur ve birçok fiziksel sağlık problemlerine de yol açmaktadır.

Anoreksi, çocukluk döneminde görüldüğünde, çocuğunuzun büyüme hücrelerinin yenilenmesini etkileyerek, kemik yoğunluğunda azalma, kalp ritim bozuklukları ve kan basıncında düşmeye neden olabilmektedir. 

Anoreksik bir bireyde,

  • Sıvı kaybı 
  • İleri evrelerde beyin fonksiyonlarında hasarlar
  • Baş dönmesi
  • Bayılma
  • Sinirlilik
  • Konsantrasyon yetersizliği 
  • Hafıza kayıpları                                            görülebilmektedir.

Çocuğunuzu yeme bozukluklarından korumak için,

  • Ebeveynler olarak, sağlıklı bir yaşam biçimi benimseyerek çocuğunuza örnek olmalısınız. 
  • Sağlıklı ve besleyici yemekleri hazırlarken, çocuğunuzdan da size yardım etmesini isteyin.
  • Yemeğin acıkınca yenmesi gerektiği, tok olduğunda hayır diyebileceğini çocuğunuza öğretin.
  • Düzenli egzersiz yapmayı, ailecek eğlenceli hale getirin. 

Tedavisi nedir?

Beslenme danışmanlığı ve Psikoterapi ile tedavisi mümkündür. Bozulmuş olan yemek yeme davranışı değiştirilerek, yeni bir yeme algısı ve düzeni oluşturulması amaçlanır. Eğer, beslenme bozukluğu gelişmeden teşhis koyulursa, tedavi süreci daha kolay olacaktır. 





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

PAMUK NEDEN PRENS DEĞİL?

Disney animasyonlarında, erkekler kahraman olarak ve erkeklikleriyle gösterilirken kadını tasvir eden de basmakalıp bir prenses türü vardır. Bu gösterimler çocukların kadınların zayıf olduğunu düşünmelerine neden olabilir. Küçük kızlar ve erkekler bu masallara göre yaşarlar. Kızlar bu animasyonlarda hayatlarını prensesler gibi yaşamaya çalışırlar. Ancak bu masallarda kadınların pasif olduklarının ve bir prensin kurtarılmasını beklediklerinin farkında değillerdir.

Örneğin, Pamuk Prenses ve Uyuyan Güzel’de, Pamuk Prenses yedi cücenin onlarla kalmasına izin vermesi için kabini temizlemelidir. Bu durumda kadınlar ev işlerinden-temizlikten sorumlu olarak gösterilmektedir.

Uyuyan Güzel’de Aurora, “Kalbim şarkı söylemeye devam ederse / Şarkım kanatlanmaya devam edecek mi / Beni bulacak birine” derken bir gün büyüleyici prensiyle tanışacağına dair hayaller kuruyor.

Küçük Deniz Kızı’nda, Ariel ilk önce babasına karşı çıkan asi bir genç olarak sunuluyor, ancak Ursula’ya, bacakları için sesini veriyor. Kadınların bir koca bulmaları için duyulmasının gerekmediği, sadece görülmesinin yeteceği gibi bir mesaj olarak yorumlanabilir.

Güzel ve Çirkin’de Belle romantik bir ilişki aramıyor, ancak babası onun yakışıklı ve güçlü bir adam olan Gaston ile birlikte olmasını istiyor.

Hepimizin severek izlediği ve okuduğu, The Disney Company, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili ilk bakışta fark edemediğimiz derin mesajlar veriyor ve bu mesajlar kalıp fikirlerin oluşmasında maalesef ki etkili oluyor.









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

‘ÇİKOLATA YEMELİSİN’

Çikolata gerçekten de sandığımız kadar sağlıksız bir besin mi?

Harvard’lı bilim insanları, ‘Çikolatanın kalp sağlığı üzerindeki etkilerini’ konu alan ve 13 yıl süren bir araştırmayı tamamladılar. Araştırma sonucunda, “Kadınlar haftada 1 defa 30 gram çikolata yemeli” uyarısında bulundular. 

Bilim insanları, yapılan araştırmada, kadınlar ve erkekler için optimal çikolata tüketiminde farklılık olması gerektiği belirlendi. 

  • Kadınlar haftada 1 kez 30 gram çikolata tüketmeliymiş, bu sayede bireyde düzensiz kalp atışı görülme riskinin yüzde 21 oranında azaldığı saptanmış. 
  • Erkeklerde ise durum daha rahat, haftada 2 ilâ 6 kez aynı miktarda çikolata yemelerinin, bireyde düzensiz kalp atışı görülme riskini yüzde 23 oranında azalttığı saptanmış. 

Uzmanlar yaptıkları araştırmalar sonucu, özellikle bitter çikolata tüketilmesinin koruyucu etkisinin daha yüksek olduğunu vurguluyorlar. 

Acil çikolata yemeliyim…

Çikolata krizine girdiğinizde, vücudunuzun istediği şey aslında çikolata değil de kakao olabilir. 

Kakao, çikolatanın içinde bulundurduğu yağlar ve şekerlerden dolayı sağlıksız olmasının aksine, birçok faydası bulunan sağlıklı bir besindir. 

Sütlü çikolata, beyaz çikolata ve krem çikolata tüketmekten uzak durmalı, mümkün olduğunca saf olan ve en az %70 oranında kakao içeren çikolataları ya da toz kakaoyu tercih etmelisiniz. 

Kakao mutluluk taşıyor…

Kakao, mutluluğa neden olan serotonin hormonu üretimini arttıran bir aminoasit olan triptofanı içerir. Kakao içerdiği triptofanı sayesinde, anksiyete, sinirlilik ve depresyon gibi sorunların üstesinden gelmenizde, size iyi gelecektir. Bu gibi durumlarda çikolata yemeniz, size faydalı olmuş olacaktır. 

Stresle başa çıkabilmenizi sağlar…

Kakao, yeşil çaydan bile daha fazla antioksidan içerir. Bu antioksidanlar stres seviyenizi azaltır, yaşlanmanızı geciktirir, kalp-damar hastalıklarına ve kansere yakalanmanızı önler.

Kakao kemiklerinizi ve dişlerinizi kuvvetlendirir…

Şeker içermeyen kakao, içerdiği kalsiyum ile kemiklerinizi ve dişlerinizi kuvvetlendirir. Beyaz şeker vücutta kalsiyum sindirimini zorlaştıracağı için şekersiz olanı tercih etmelisiniz. 

Kendinizi daha aktif ve enerjik hissedersiniz…

Kendinizi yorgun veya stresli hissettiğinizde yeterli miktarda kakao tüketmeniz, size ihtiyacınız olan enerjiyi sağlayacaktır.

Kakao rahatlamanıza yardımcı olur…

Kakao, magnezyum minerali açısından en zengin besinlerin başında gelir. Her gün bir miktar kakao tüketmeniz, sinir sisteminizi ve kaslarınızı besleyen bu minerali almanızı sağlar.  

Bağışıklık sisteminizi güçlendirir…

Kakao, C vitamini de içerir. Bu vitamin, bağışıklık sisteminizi güçlendirip sizi pek çok hastalığa karşı koruyacak ve ayrıca cildinizi de besleyecektir.  Üşüdüğünüzde veya soğuk algınlığınız olduğunda bir bardak sıcak çikolata içmeniz size iyi gelecektir. 




Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MİSOFONYA

Başkalarının dikkatini bile çekmeyen sesler, sizi aşırı derecede rahatsız ediyorsa ve hemen orayı terk etmek istiyorsanız bu Misofonya olabilir. 

Mesela sinemadayken tanımadığınız birinin mısır yerken çıkardığı sese tahammül edemediğiniz oldu mu? 

Bireyin seslere seçici olarak duyarlılık sendromu olarak adlandırılabileceğimiz bu hastalığın ismi, aşırı derecede iğrenme anlamına gelen Yunanca ‘Miso’ kelimesi ile, ses anlamınna gelen ‘Phonia’ kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor.

Misofonya, özellikle diğer insanların çıkardığı seslerden aşırı düzeyde bir rahatsızlık hissetmek olarak tanımlanır.

Bireyi nasıl etkiliyor?

Olağan seslerden aşırı derecede rahatsız olmak, iğrenmek, tiksinmek, endişelenmek ve kaçınma şeklinde davranışsal tepkiler verilmesi Misofonya olan bireylerde gözlemlenmektedir.

Başkalarına sıradan gelen seslerden rahatsız olan kişiler, çoğu zaman bu tür seslerin olduğu ortamlara girmiyor, girmek zorunda kaldıklarında da kaçmanın yollarını arıyorlar. Misofonya olan bireyler, hassasiyet yaratan seslerle karşılaştıklarında öfke patlamaları yaşayabiliyor, tepkiler verebiliyorlar.

Neden oluyor?

Misofonyanın nedeni, günümüzde tam olarak bilinmiyor ve bu durumun nedenini açıklamak için ortaya atılan birçok hipotez var. 

Bazı araştırmacılar, duygusal beyin olarak bilinen Limbik Sistem ile İşitme Merkezi arasındaki anormal aktivitenin bu rahatsızlığa neden olduğunu düşünüyorlar. 

Yakın zamanda yapılan bir araştırmada, beyin aktivitesinin ölçülmesinde kullanılan bir yöntem olan Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRI) yöntemi ile Misofonya sorunu olan kişiler ve Misofonya şikâyeti olmayan kişiler kontrol grubu olarak karşılaştırıldı. Araştırmadaki katılımcılara, yemek yerken, nefes alıp verirken çıkan sesler, yağmur sesi gibi olağan sesler dinletildikten sonra bebek ağlaması ve çığlık gibi insanların çoğunluğunu rahatsız eden sesler dinletildi.

Araştırma sonucunda, Misofonya sorunu olan kişilerin beyinlerindeki duygusal farkındalık ve bilinçli kontrol gerektiren davranışlarda önemli düzenleme rolü olan Anterior Insular Korteks (AIC) bölümünün, kontrol grubuna göre daha aktif olduğu gözlemlendi. AIC’nin beyindeki diğer duygu düzenleme merkezleriyle olan bağlantısının da normalden daha fazla olduğu gözlemlendi. Ayrıca sese karşı hassasiyetin şiddeti arttıkça, bu bağlantılarda da artış olduğu not edildi.

Misofonya tedavi edilebilir mi?

Dönemimizde Misofonya sorunun çözümlenmesi için kanıtlanmış bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Ancak, hastalığın nedeni daha iyi anlaşıldığında tedavi yöntemlerinin de bulunacağı düşünülmekte. 






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇİÇEKLERİN ÜZERİMİZDEKİ ETKİLERİ

Mis gibi kokan çiçekler hepimizin mevsim geçişlerinde ilk dikkatini şey olur. Peki güzelliklerinin, kokularının bizi büyülemesinin bilimsel kanıtları var mı?

Amerika Birleşik Devletleri’nin New Jersey eyaletinde bulunan Rutgers Üniversitesi’nde yapılan araştırma, kendisine çiçek gönderilen kişilerin uzun süreli pozitif duygular hissettiklerini ortaya koymuş. 

Bu bilimsel araştırma, çiçeklerin yarattığı bir güç olduğunu ve bu gücü kullanarak çeşitli duygu hallerinin oluştuğunu işaret ediyor.  En önemli etkenlerin de çiçeklerin renkleri ve kokusu olduğu belirtiliyor. 

Her bir çiçeğin sahip olduğu bir renk var ve bu renkler uzmanlara göre, retinadan geçip optik sinirlere giderek vücudun cevap vermesini sağlayan zinciri uyaran bir ışık dalgası yaratıyorlar. Sinir sistemi boyunca da sinirsel sinyallerin iletilmesine yardımcı olan Nörotransmitterların salınımı gerçekleşiyor. 

Bu salınım sonucunda ise vücudunuzda,

  • İnsanı sakinleştiren bir hormon olarak kabul edilen melatonin
  • Uyarıcı etkisi ile adrenalin 
  • Mutluluk hormonu olan serotonin 

gibi yararlı hormonlar salgılanıyor.

Ruh halimize etkileri…

Jeannette Haviland-Jones ve eşi Terry McGuire çiçeklerim stres azaltmaya yardımcı olduğunu ve olumlu duygular geliştirdiğini gözlemledikleri araştırmalar yapmışlardır.

Kırmızı güller, 

  • Kırmızı rengi ile dikkat çekicidirler
  • Adrenalin seviyesini arttırıcı etkiye sahiptir
  • Enerjinin ortaya çıkmasını sağlar
  • Romantizm ve aşk gibi hisler ile ilişkilendirilir

İris çiçeği,

  • Süsen ya da Nevruz çiçeği olarak da bilinir
  • Mavi renkli olanları, beyin epifizini uyararak, uyku düzeninizi olumlu etkiler
  • Sakinlik yaratır
  • Stres ve endişe seviyenizi azaltır
  • Güven hissi ortaya çıkar
  • Korku hissi kaybolur

Ayçiçeği

  • Dikkat arttırıyor
  • Kişinin daha kararlı olmasına etki ediyor
  • Daha iyimser hissetmenizi sağlıyor

Çan çiçeği

  • Uyumanızı sağlayan melatonin hormonunu tetikliyor
  • Tiroksin hormonunu uyararak, tiroit bezinin ve metabolik hızın düzenlenmesini sağlar

Zinya çiçeği

  • Nefes hızınızı yavaşlatır
  • Sakinleşmenizi sağlar






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan