YAVAŞLA

Psikolojinin Bize Öğrettikleri ve Kültürlerin İlham Veren Ritimleri

Bugün sizinle modern dünyanın hızına karşı bir panzehir olan “yavaşlamak” üzerine konuşalım mı?

Klinik psikolog olarak, danışanlarımla yaptığım görüşmelerde sık sık şu cümleyi duyuyorum: “Durup nefes alacak zamanım yok.” Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa biz mi kendimizi bu hıza mahkum ediyoruz?

Gelin, yavaşlamanın psikolojik faydalarına, farklı ülkelerdeki kültürlerin bize öğrettiklerine ve çocuklarla ilişkimize bir göz atalım.


Yavaşlamanın Psikolojik Faydaları

Yavaşlamak, sadece romantik bir fikir değil, aynı zamanda psikolojik sağlığımız için bir gereklilik. İşte bilimin bize söyledikleri:

  • Hızlı yaşam tarzı, kronik stresi tetikler ve kortizol seviyelerini yükseltir. Yavaşlamak ise parasempatik sinir sistemini aktive ederek, vücudun “dinlen ve sindir” moduna geçmesini sağlar (Sapolsky, 2004). Bu da stresi azaltır ve duygusal dengeyi destekler.
  • Mindfulness (anda kalma) pratikleri, yavaşlamanın en etkili yollarından biridir. Jon Kabat-Zinn’in 1990’larda geliştirdiği Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) programı, yavaşlamanın kaygı ve depresyonu azalttığını gösteriyor. Yavaşlamak, bize “şimdi ve burada” olmayı öğretir.
  • Beynimizin Default Mode Network (DMN) adı verilen bir ağı, dinlenme sırasında aktive olur. Bu ağ, yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlar (Buckner et al., 2008). Yani, yavaşladığımızda aslında beynimiz daha yaratıcı olur!

Hygge’den Ikigai’ye İlham Veren Gelenekler

Farklı kültürler, yavaşlamayı bir sanat haline getirmiş.

  • Hygge (Danimarka): Hygge, Danimarka’da sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına gelir. Araştırmalar, hygge’nin insanların mutluluk seviyelerini artırdığını gösteriyor (Sørensen, 2016). Mum ışığı, sıcak bir battaniye ve sevdiklerinizle geçirilen zaman, hygge’nin özünü oluşturur. Bu, yavaşlamanın en keyifli hali!
  • Lagom (İsveç): Lagom, “ne az ne çok, tam kararında” demek. Bu felsefe, dengeli bir yaşam sürmeyi öğütler. İsveçliler, lagom sayesinde iş-yaşam dengesini koruyor ve stresi minimumda tutuyor.
  • Ikigai (Japonya): Ikigai, “yaşam amacı” anlamına gelir. Japonlar, ikigai’lerini bulduklarında daha uzun ve mutlu bir yaşam sürüyor (Buettner, 2005). Yavaşlamak, ikigai’yi keşfetmek için bir fırsattır.

Çocuklar Hızlandırmak mı, Yavaşlamayı Öğrenmek mi?

“Hadi” ile Büyüyen Çocuklar

Modern ebeveynlik, çocukları sürekli bir aktivite ve başarı baskısı altında tutuyor. Ancak, çocukların yavaşlamaya ihtiyacı var. İşte nedenleri:

  • Doğal Öğrenme Hızı: Jean Piaget’nin bilişsel gelişim teorisine göre, çocuklar kendi hızlarında öğrenir. Onları hızlandırmak, öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyebilir (Piaget, 1952).
  • Oyunun Gücü: Oyun, çocukların duygusal ve sosyal becerilerini geliştirir. Yavaşlamak, onlara daha fazla oyun zamanı tanır. Carl Rogers’ın da dediği gibi, “Çocuklar, kendi hızlarında büyüdüklerinde daha sağlıklı bireyler olurlar.”
  • Duygusal Denge: Yavaşlamak, çocukların duygusal olarak dengeli olmalarına yardımcı olur. Sürekli koşuşturma, kaygı ve stres yaratabilir (Goleman, 1995).

Çocuklardan yavaşlamayı öğrenmek, aslında onların doğal ritimlerine saygı duymak anlamına gelir.

Onlara “hadi” demek yerine, onların keşfetme ve öğrenme süreçlerine eşlik etmek daha sağlıklıdır.


Yavaşlamayı Hayata Geçirmek

Yavaşlamak, bir yaşam tarzı haline getirilebilir. İşte bazı pratik öneriler:

  • Gün içinde belirli saatlerde teknolojiden uzak durun. Bu, zihninizi boşaltmanıza yardımcı olur.
  • Doğa yürüyüşleri, piknikler veya bahçe işleri, yavaşlamak için harika yollardır.
  • Sabah kahvenizi yavaşça içmek veya akşam yemeğini aileyle birlikte yemek gibi küçük ritüeller, yavaşlamanıza yardımcı olur.
  • Çocukların oyunlarına katılmak, hem onlarla bağ kurmanızı hem de yavaşlamanızı sağlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HASTALIK HASTASI OLMAK (HİPOKONDRİYAK BOZUKLUK)

Hastalık hastalığı (hipokondriyak bozukluk), kişilerin bedensel semptomları ya da normal bedensel duyumlarını aşırı bir şekilde sağlık problemi olarak yorumladıkları, gerçek bir hastalık bulunmamasına rağmen ciddi sağlık sorunları olduğuna dair sürekli bir korku ve endişe taşıdıkları bir tür anksiyete bozukluğudur.

DSM-5‘te Somatik Semptom Bozukluğu olarak tanımlanmakla birlikte, halk arasında “hipokondriyak bozukluk” olarak da bilinir.

Hastalık hastalığı (hipokondriya), kişinin normal bedensel duyumlarını (örneğin bir kas ağrısı, baş ağrısı veya mide bulantısı gibi yaygın ve genellikle zararsız hisler) bir hastalığın belirtisi olarak yanlış yorumlamasıyla karakterizedir. Bu kişiler, belirtilerinin ciddi ve yaşamı tehdit eden bir hastalığa işaret ettiğine inanır, ancak yapılan tıbbi testlerde veya muayenelerde herhangi bir organik bozukluk bulunmaz.

Hipokondriyak Bozukluğun Temel Özellikleri

Hipokondriya, somatik semptomlar (bedensel şikayetler) ile ilişkilidir, ancak bu semptomlar genellikle tıbbi bir açıklama bulamayan kişilerde ortaya çıkar. Temel özellikler şunlardır:

Kişi, vücudundaki herhangi bir küçük değişikliği ya da fiziksel duyumu (örneğin, baş ağrısı, mide bulantısı, yorgunluk, kalp çarpıntısı) ciddi bir hastalığın belirtisi olarak yorumlar ve bu konuda sürekli kaygı duyar. Hipokondriyak kişiler, sık sık doktorlara başvurur, tıbbi testler yaptırır ve teşhis konulmadıkça rahatlamazlar. Ancak, yapılan testler genellikle normaldir. Kişinin deneyimlediği semptomlar gerçek olabilir (örneğin ağrı), ancak bu semptomlar genellikle aşırıya kaçan bir kaygı ve korku ile ilişkilidir. Bu kişiler, sağlıklı olduklarına dair doktor raporları ve tıbbi test sonuçlarına rağmen, sağlıklarında ciddi bir sorun olduğuna dair endişe duymaya devam ederler.

DSM-5’te Tanımlanması

DSM-5, Somatik Semptom Bozukluğu ve İlişkili Bozukluklar altında hipokondriyak bozukluğu şu şekilde tanımlar:

Kişi, herhangi bir bedensel semptomu büyük bir sağlık sorununa bağlar. Bedensel semptomların ciddiyetine dair anksiyete, hastalıkla ilgili düşüncelerin yoğunluğu ile ölçülür. Kişi, semptomların varlığına rağmen tıbbi testlerin sonucu ve tıbbi değerlendirmelerle rahatlamaz. Bu durum, genellikle 6 ay süreyle devam eder. Semptomlar genellikle tıbbi olarak açıklanabilir, ancak birey, bu semptomların çok daha ciddi bir hastalık olduğuna inanır.

Şikayetler arasında:

  • En yaygın şikayetlerden biri vücutta yaygın ağrılardır (baş ağrısı, sırt ağrısı, kas ağrıları, vb.). Bu ağrılar genellikle tıbbi bir nedene dayanmaz, ancak kişi bunları çok ciddi bir hastalıkla ilişkilendirir.
  • Kişi kendini sürekli olarak yorgun hissedebilir ve bu, büyük bir sağlık probleminin belirtisi olarak kabul edilir.
  • Karın ağrıları, mide bulantıları, gaz, şişkinlik gibi sindirim şikayetleri de yaygındır.
  • Kalp çarpıntısı, göğüs ağrısı veya nefes darlığı gibi kardiyak semptomlar, genellikle anksiyetenin fiziksel etkileri olsa da, hipokondriyak kişiler bunları ciddi bir kalp hastalığının belirtileri olarak algılayabilirler.
  • Baş dönmesi, denge kaybı ve uyuşma gibi semptomlar da sıkça görülebilir.

Bu tür semptomlar genellikle kişi tarafından abartılır ve çoğu zaman aşırı tıbbi müdahale veya test talep edilmesine yol açar. Ancak, yapılan testler genellikle herhangi bir organik hastalığı işaret etmez.

Hastalık hastalığı, hem bireysel hem de sosyal yaşam üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir. Bu durumun sık görülen sonuçları şunlardır:

  • Hipokondriya, özellikle sürekli sağlık kaygıları nedeniyle depresyon ve anksiyeteye yol açabilir. Kişi, sağlıklı olduğunu bir türlü kabul edemediği için bu durum daha da kötüleşebilir.
  • Sürekli sağlık sorunlarından bahsetmek, kişiyi sosyal ilişkilerden uzaklaştırabilir. Aile ve arkadaşlar, bu sürekli kaygıdan yorulabilir ve kişi sosyal izolasyona girebilir.
  • Hipokondriya, iş gücü kaybına neden olabilir. Kişi sık sık hastalık bahanesiyle işe gitmeyebilir veya işinde verimsiz hale gelebilir.
  • Kişinin sürekli sağlık sorunlarından bahsetmesi, aile üyeleri arasında sıkıntılara yol açabilir. Aile üyeleri, sürekli doktor ziyaretleri ve testler nedeniyle duygusal ve maddi açıdan zorlanabilir.

Tedavi Yöntemleri

Hastalık hastalığının tedavisi, genellikle psikoterapi, ilaç tedavisi ve psiko-eğitim içerir. Tedavi süreci kişisel farkındalık yaratmak ve hastalıkla ilgili kaygıyı yönetebilmek üzerine odaklanır. Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): BDT, kişinin sağlıkla ilgili düşünce ve inançlarını değiştirmeyi hedefler. Bu terapi, kişinin sağlıklı olduğunu kabul etmesini sağlayarak, aşırı sağlık kaygılarının önüne geçmeyi amaçlar.

İlaç Tedavisi: Antidepresanlar (özellikle SSRI’lar) ve anksiyolitikler, hipokondriyak kişilerin eşlik eden depresyon ve anksiyetenin tedavisinde kullanılabilir. Ancak ilaç tedavisi psikoterapiyle desteklendiğinde daha başarılı sonuçlar elde edilir.

Psiko-eğitim ve Farkındalık: Bireylere sağlık kaygılarının doğası hakkında bilgi verilmesi, kaygılarını daha iyi anlamalarına ve yönetmelerine yardımcı olabilir.

Gevşeme Teknikleri: Yoga, meditasyon ve diğer gevşeme teknikleri, vücut duyumlarını daha sağlıklı bir şekilde algılamalarına ve kaygı düzeylerini düşürmelerine yardımcı olabilir.

Bu durum, tedavi edilmediği takdirde bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilir. Erken teşhis ve uygun tedavi, kişilerin bu kaygılarını yönetmelerine yardımcı olabilir ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini sağlayabilir.









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

AĞLAMAK GELİYOR İÇİMDEN

Duygusal İhtiyaç ve Psikolojik İçsel Çözümleme

Birçok kişi zaman zaman, “İçimden ağlamak geliyor” cümlesini kurar. Bu ifade, genellikle yoğun duygusal bir durumun, bazen depresyonun, bazen kaygının, bazen de travmatik bir olayın belirtisi olarak ortaya çıkar.

Bu tür bir duygu, insanın içsel dünyasında biriken, dışa vurulamayan, bastırılan duyguların dışa çıkma çabası olabilir. Peki, bu duygu ne anlama gelir? Ağlamak, neden ihtiyaç duyduğumuz bir eylem olabilir?

Ağlamak ve Duygusal Yük

Ağlamak, insanların duygusal yüklerini ifade etmek için başvurdukları bir savunma mekanizması olabilir. Psikolojik bağlamda, ağlama çoğunlukla bir boşalma, bir rahatlama süreci olarak anlaşılabilir. Ağlama, duygusal bir baskıyı, gerilimi ve sıkıntıyı dışa vurmanın bir yolu olarak kullanılabilir. Bazen yoğun stres, üzüntü, öfke veya hayal kırıklığı gibi duygular birikerek insanı ağlamaya yönlendirebilir.

İçinden ağlamak gelen bir danışanla çalışırken, bu tür duyguların neden biriktiğini ve bu duyguların ne kadar uzun süredir biriktiklerini anlamak benim için oldukça önemlidir. İnsanlar genellikle duygusal ihtiyaçlarını bastırdıklarında, bu duygular bilinçaltında birikir ve sonunda dışa vurum gereksinimi doğurur. Ağlamak, bu birikmiş duygusal yükün boşalması için bir tür çıkış noktasıdır.

Duygulanım Bozuklukları ve Ağlama

Ağlama, genellikle anlık bir rahatlama sağlasa da, bazen daha derin psikolojik durumların belirtisi de olabilir. Bu tür bir kendini ifade genellikle anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), kayıp ve yas süreçleri veya uzun süreli duygusal baskıların sonucu olarak ortaya çıkabilir.

Depresyonun temel belirtilerinden biri, kişinin kendisini boşlukta hissetmesi ve ağlama isteğiyle sıkça karşılaşmasıdır. Bu, kişinin içsel dünyasında hissettiği umutsuzluk, yalnızlık ve değersizlik duygularının bir yansımasıdır. Depresyon, genellikle kişi için çözülmesi zor gibi görünen duygusal yüklerle gelir ve bu yük biriken duygusal baskıyla, kişi zaman zaman ağlama isteği duyabilir.

Anksiyete bozuklukları da benzer şekilde biriktiğinde duygusal yükü artırır. Kişi, sürekli bir kaygı hali içinde olursa, bu kaygının yaratacağı duygusal baskı da ağlama dürtüsünü artırabilir. Kişi, bir yandan kontrol edemediği bu kaygıyla başa çıkmaya çalışırken, diğer yandan duygusal ifade biçimi olarak ağlamayı deneyebilir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) bir travma sonrası duygusal bozukluklar, kişiyi sürekli olarak geçmişte yaşadığı travmalarla yüzleştiren bir etki yaratabilir. Kişi, eski travmatik anıların tetiklenmesiyle, ağlama dürtüsüne kapılabilir.

Birini kaybetmek, ayrılık veya başka bir önemli kayıp, duygusal anlamda çok yoğun bir durumdur. Kaybın ardından ağlama, kişinin acısını dışa vurmasının ve yas sürecinin bir parçası olabilir.

Psikoterapi Sürecinde Ağlama

Bir danışanın “İçimden ağlamak geliyor” demesi, genellikle seanslarda derinlemesine bir keşfin başlangıcını işaret eder. Bu durum, kişinin duygusal yüklerinin birikmiş olduğunu gösterir ve bunun üzerinde çalışmak, ağlama dürtüsünün nedenini anlamak önemli bir adımdır. Normaldir.

İlk adımım, danışanın hissettiklerini anlamasına yardımcı olmaktır. Çoğu insan, ağlama dürtüsünü belirli bir duyguya bağlamaz, genellikle sadece “bunalım” veya “sıkıntı” gibi genel terimlerle ifade eder. Ancak duyguların daha net bir şekilde tanımlanması, kişinin bu duyguları anlamasına yardımcı olabilir. Burada önemli olan, danışanın içsel dünyasında neyin biriktiğini, hangi duyguların baskın olduğunu fark etmesini sağlamaktır.

“Hangi durumlarda ağlamak geliyor içinden? Kendini nasıl hissediyorsun? Bu duyguyu tanımlayabilir misin?”

Danışanla birlikte ağlamaya neden olan duyguların arkasındaki olayları, düşünceleri veya inançları araştırırız. Kişinin geçmişteki deneyimlerinden gelen travmalar, kayıplar veya uzun süredir bastırılan duygular bu ağlama isteğini tetikleyebilir. Bu süreç, kişinin kendine dair farkındalık kazanmasına olanak tanır. Burada Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ya da Psikodinamik Terapi gibi yöntemler devreye girebilir.

“Bu duygunun bir benzerini daha önce hissettin mi? Ne zaman? Neler yaşadığında?”

Ağlama isteği, bir duygusal regülasyon (duygusal denetim) sorununun belirtisi olabilir. Seanslarda, duygusal denetim sağlamak için çeşitli teknikler kullanılabilir. Özellikle, farkındalık ve mindfulness teknikleri, danışanın duygusal yoğunluğuyla sağlıklı bir şekilde başa çıkmasını sağlar. Kişinin duygularını daha sağlıklı bir şekilde ifade etmesi, ağlama dürtüsünü yönetmesine yardımcı olabilir.

“Duygularınızı fark ettiğinizde, bu duyguları bedensel hissiyatlar üzerinden gözlemleyebilir misiniz? Nerelerde yoğunlaşıyorlar?”

Ağlama dürtüsünü sadece bastırmak değil, kabul etmek ve ifade etmek de önemli bir adımdır. Duyguların dışa vurulması, kişinin kendisini rahatlatması açısından sağlıklıdır. Ancak bunun ne zaman, nerede ve nasıl yapılacağı önemlidir. Danışana, duygularını sağlıklı yollarla ifade edebilmesi için uygun mekanizmalar önerilebilir.

Ağlama duygusunun üstesinden gelmek için bazı stratejiler kullanılabilir:

  • Düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyku almak ve dengeli beslenmek, duygusal sağlığı destekler.
  • Yazı yazmak, sanatla uğraşmak veya bir güvenilir kişiyle konuşmak, duygusal yüklerin hafiflemesine yardımcı olabilir.
  • Kişinin olumsuz düşüncelerini sorgulaması ve daha dengeli bir bakış açısı geliştirmesi, ağlama dürtüsünü dengelemeye yardımcı olabilir.
Ağlamak, her zaman kötü bir şey değildir; bazen duygusal boşalmanın ve rahatlamanın bir yolu olabilir. Önemli olan, ağlamanın altında yatan duygusal ihtiyaçları tanımak ve bu ihtiyaçlara sağlıklı bir şekilde yanıt verebilmektir.








Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ANKSİYETE VE PANİK BOZUKLUK


Anksiyete Bozuklukları
Anksiyete bozuklukları, aşırı kaygı, korku ve endişe duygularını içeren bir grup psikiyatrik bozukluğu kapsar. DSM-5, anksiyete bozukluklarını aşağıdaki alt türlerde sınıflandırır:

Panik Bozukluk: Panik ataklarının tekrarlı olduğu bir bozukluk. Panik ataklar, ani ve yoğun korku nöbetleri ile karakterizedir. Bu ataklar sırasında kişinin kontrolünü kaybettiği ve fizyolojik semptomlar yaşadığı gözlenir.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu: Sosyal durumlarda yoğun kaygı hissi ile karakterizedir. Sosyal fobi olarak da bilinir ve sosyal etkileşimlerden kaçınma ile ilişkilidir.

Özgül Fobi: Belirli nesneler veya durumlar hakkında yoğun, mantıksız bir korku ve kaçınma tepkisi ile tanımlanır. Örnek olarak yükseklik korkusu veya uçak fobisi verilebilir.

Agorafobi: Açık alanlardan veya kalabalık mekanlardan korku ve kaçınma ile belirginleşen bir bozukluktur. Genellikle panik bozukluğu ile birlikte görülür.

Panik Bozukluk
Panik bozukluk, en belirgin şekilde panik atakların görüldüğü bir anksiyete bozukluğu türüdür. DSM-5’e göre, bir kişi panik bozukluğu tanısı alabilmesi için birden fazla beklenmedik panik atak yaşamış olmalıdır. Panik ataklar, bazı semptomlarla karakterizedir:

  • Kalp çarpıntısı, terleme, titreme
  • Göğüs ağrısı veya göğüste rahatsızlık
  • Nefes darlığı veya boğulma hissi
  • Baş dönmesi, bayılma veya sersemlik hissi
  • Ölüm korkusu veya çıldırma korkusu

Anksiyete ve panik bozuklukların tedavisinde farmakoterapi (ilaç tedavisi) ve psikoterapi (konuşma terapileri) gibi yöntemler kullanılır. İlaç tedavisi, antidepresanlar ve anksiyolitikler gibi ilaçları içerebilir. Psikoterapi ise bilişsel-davranışçı terapi (BDT), maruz bırakma terapisi ve rahatlama teknikleri gibi çeşitli terapi yöntemlerini içerebilir.

Tedavi, bireyin özgül durumuna ve semptomlarının şiddetine göre bir ruh sağlığı uzmanı tarafından uyarlanır, doğru tanı ve tedavi için güvenilir bir uzmana başvurmanın önemini unutmamak önemlidir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KORKUYORUM

FOBİ

Fobiler, genellikle korku ile karıştırılan ancak daha yoğun ve rahatsız edici olan bir tür anksiyete bozukluğu olarak kabul edilir. Fobiler, belirli nesnelere, durumlara veya koşullara karşı belirgin bir korku veya endişe duymakla karakterize edilir. Korku, genellikle aniden ortaya çıkar ve kişinin günlük yaşamını ciddi şekilde etkileyebilir.

Fobik reaksiyonlar, tehlike düzeyi ve sosyal veya kültürel bağlama orantısızdır. Bu nedenle, kişi belirli bir fobiye sahip olduğunda, bu nesne veya durumdan kaçınırlar veya yoğun bir korku ve endişe ile karşılaşırlar. Bu durum, kişinin sosyal, mesleki veya diğer önemli işlevsellik alanlarında sorunlara yol açabilir.

Fobilerin genellikle en az altı ay boyunca devam ettiği ve başka bir ruhsal bozukluğun semptomlarıyla daha iyi açıklanamayacağı kabul edilir. Örneğin, takıntılı düşünceler veya travmatik olayların hatırlatıcıları gibi diğer zihinsel sağlık sorunlarıyla karıştırılmamalıdır.

Yaygın Fobi Türleri
Fobiler çok çeşitli nesnelere veya durumlara odaklanabilir.

Yükseklik Korkusu (Akrofobi): Akrofobik bireyler, yüksek yerlere yaklaşmaktan, köprüleri geçmekten veya merdivenleri tırmalamaktan kaçınırlar. Bu fobi, yaşam boyu yaklaşık %6.4’lük bir yaygınlığa sahiptir.

Uçak Korkusu: Uçak fobisine sahip bireyler, uçağa binmekten kaçınırlar ve uçuş sırasında şiddetli bir düşme korkusu yaşarlar. Bu fobi, uçak yolculuklarının uzun süreli alternatiflerini tercih etmeye neden olabilir.

Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu): Topluluk önünde konuşma, topluluk içinde bulunma veya sosyal etkileşimlerden duyulan aşırı korku ve endişeyi içeren bir durumdur. Bu fobi, kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyebilir.

Kapalı Alan Korkusu (Klostrofobi): Kapalı veya dar alanlardan korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, nefes almada zorluk, terleme ve panik atak gibi fiziksel semptomlarla ilişkilendirilebilir.

Yabancı Korkusu: Yabancılardan veya yabancı kabul edilen nesnelerden duyulan korku veya nefreti ifade eder. Bu tür fobi, ırkçılığı içeren aşırı önyargıları içerebilir.

Yutma Korkusu: Bir şey yutarken boğulma korkusu yaşayan kişilerde görülür. Bu fobi, yemek yeme ve içme alışkanlıklarını olumsuz etkileyebilir ve kilo kaybına yol açabilir.

Örümcek Fobisi (Araknofobi): Örümcekler ve akrepler gibi böceklerden korkma durumunu ifade eder. Bu fobi, kişinin belirli alanlarda kendini rahatsız hissetmesine neden olabilir.

Fobilerin Tedavisi
Fobilerin tedavisi, genellikle bilişsel davranışçı terapi (BDT) ile yapılır. Uygun tedavi ile fobiler yönetilebilir. Tedaviye erken başlamak önemlidir.

Alıştırma/Maruz Bırakma terapi yöntemi, kişinin korktuğu nesne veya durumla yavaşça ve güvenli bir şekilde karşılaşmasını içerir. Bu, kişinin korkularıyla yüzleşmesine yardımcı olur ve tepkilerini kontrol etmeyi öğrenmelerine olanak tanır.

Bilişsel Terapi (BT) kişinin düşünce kalıplarını ve inançlarını incelemeyi ve olumsuz düşünceleri değiştirmeyi hedefler. Bu, fobik reaksiyonların altında yatan düşünsel süreçleri anlamalarına yardımcı olabilir.

Bazı durumlarda, antidepresanlar veya anksiyolitik ilaçlar gibi ilaçlar fobilerin semptomlarını hafifletmek için kullanılabilir. Ancak, ilaç tedavisi genellikle diğer terapilerle birleştirilir.

Fobilerin tedavisi, kişinin spesifik ihtiyaçlarına ve fobisinin türüne bağlı olarak değişebilir. Tedavi, bir uzman psikolog veya psikiyatrist tarafından yönlendirilmelidir. Erken tedavi, diğer anksiyete bozuklukları veya komorbid durumların gelişmesini önlemeye yardımcı olabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

”ŞU AN MÜSAİT DEĞİLİM YAZAR MISINIZ”

İletişimdeki Değişen Dinamikler

İletişimdeki değişen dinamiklerin bir yansıması olarak karşımıza çıkan “telefonu açamama anksiyetesi” hakkında konuşalım mı? Son zamanlarda danışanlarımdan ve çevremdeki insanlardan gözlemlediğim kadarıyla, telefonla konuşmak yerine mesajlaşmayı tercih eden bireylerin sayısında artış olduğunu fark ettim.

“Teknolojinin hız ve kolaylık sunması, mesajlaşmayı telefon görüşmelerine tercih etmemin en önemli nedenlerinden biri”

Mesajlaşmanın hızlı ve kolay bir iletişim yöntemi olduğunu düşünülmekte. Araştırmalar, genellikle hızlı yanıtlar almak ve işleri daha hızlı halledebilmek için mesajlaşmayı tercih ettiğimizi göstermekte. Bu şekilde, karşı tarafla anında iletişim kurmak mümkün oluyor ve zaman tasarrufu sağlanıyor.

“Mesajlaşma, duygularımı ve düşüncelerimi daha iyi ifade etme fırsatı sunuyor, ayrıca silebiliyorum da”

Mesajlaşma, anlık olarak verilen bir tepki yerine düşünme ve düzenleme imkanı sunuyor. Telefon görüşmelerinde anlık olarak söylenen sözler geri alınamazken, mesajlaşmada yazılan metinler düşünülerek düzenlenebiliyor. Düşüncelerinizi netleştirmek ve kendinizi daha iyi ifade etmek için mesajlaşma yöntemini tercih ediyor olabilirsiniz.

“Sosyal kaygım var, mesajlaşmak daha güvenli geliyor”

Telefonla konuşmak, bazı bireyler için sosyal kaygıya neden olmaktadır. Anında gerçekleşen konuşmalar ve karşı tarafın anlık tepkilerini gözlemleme gerekliliği, bazı bireylerde endişe ve tedirginlik yaratabilir. Mesajlaşma ise bu kaygıyı azaltabilir, çünkü tepkiler anlık olarak görülemez ve daha kontrollü bir iletişim ortamı sağlanır.

“Sanal dünyada nasıl görünmek istersem öyleyim”

Bireyler, sanal ortamda kendilerini olduklarından daha farklı gösterme seçeneği bulabilmektelerdir. Bu onları daha rahat hissettirebilir. Ancak bu durum, gerçek bir ilişki kurma becerilerinin zayıflamasına ve sosyal izolasyonun artmasına neden olabilmekte.

Telefonu açamama anksiyetesi, iletişimdeki değişen dinamiklerle birlikte ortaya çıkan bir durumdur. Sosyal anksiyete bozukluğu, genel anksiyete bozukluğu veya iletişim becerilerindeki zayıflıklar, telefonu açamama anksiyetesinin temelini oluşturabilir. Bu konuda bir ruh sağlığı uzmanına danışmanız, doğru tanı ve tedavi süreci için önemlidir. Bir psikolog ile çalışmak, iletişim becerilerinizi güçlendirme ve anksiyetenizi yönetmenize yardımcı olabilir.

  1. Öncelikle rahat hissettiğiniz kişilere telefonla konuşmayı deneyebilir, ardından zorlandığınız durumlarla yavaş yavaş yüzleşebilirsiniz.
  2. Anksiyetenizin nedenlerini ve tetikleyicilerini belirlemeye çalışın. Geçmişte yaşadığınız olumsuz bir deneyim, telefonla iletişim kurarken yanlış anlaşılmış veya eleştirilmiş olma korkusu gibi faktörler anksiyetenizi besleyebilir. Bu nedenleri fark etmek ve üzerinde çalışmak önemlidir.
  3. Kendinizi destekleyici düşünceler geliştirmek için çaba gösterin. Kendinize olumlu mesajlar verebilirsiniz, olumlu kognisyonlar belirlemek anksiyetenizi azaltmanıza yardımcı olabilir.

Telefonu açamamanın nedeni her bireyin deneyimleri ile farklılık gösterebilir. Önemli olan, kendimizi ve diğer insanları anlamaya ve desteklemeye devam etmek, iletişim becerilerimizi geliştirmek ve sağlıklı iletişim kurabilmeyi öğrenmektir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

‘ÇİKOLATA YEMELİSİN’

Çikolata gerçekten de sandığımız kadar sağlıksız bir besin mi?

Harvard’lı bilim insanları, ‘Çikolatanın kalp sağlığı üzerindeki etkilerini’ konu alan ve 13 yıl süren bir araştırmayı tamamladılar. Araştırma sonucunda, “Kadınlar haftada 1 defa 30 gram çikolata yemeli” uyarısında bulundular. 

Bilim insanları, yapılan araştırmada, kadınlar ve erkekler için optimal çikolata tüketiminde farklılık olması gerektiği belirlendi. 

  • Kadınlar haftada 1 kez 30 gram çikolata tüketmeliymiş, bu sayede bireyde düzensiz kalp atışı görülme riskinin yüzde 21 oranında azaldığı saptanmış. 
  • Erkeklerde ise durum daha rahat, haftada 2 ilâ 6 kez aynı miktarda çikolata yemelerinin, bireyde düzensiz kalp atışı görülme riskini yüzde 23 oranında azalttığı saptanmış. 

Uzmanlar yaptıkları araştırmalar sonucu, özellikle bitter çikolata tüketilmesinin koruyucu etkisinin daha yüksek olduğunu vurguluyorlar. 

Acil çikolata yemeliyim…

Çikolata krizine girdiğinizde, vücudunuzun istediği şey aslında çikolata değil de kakao olabilir. 

Kakao, çikolatanın içinde bulundurduğu yağlar ve şekerlerden dolayı sağlıksız olmasının aksine, birçok faydası bulunan sağlıklı bir besindir. 

Sütlü çikolata, beyaz çikolata ve krem çikolata tüketmekten uzak durmalı, mümkün olduğunca saf olan ve en az %70 oranında kakao içeren çikolataları ya da toz kakaoyu tercih etmelisiniz. 

Kakao mutluluk taşıyor…

Kakao, mutluluğa neden olan serotonin hormonu üretimini arttıran bir aminoasit olan triptofanı içerir. Kakao içerdiği triptofanı sayesinde, anksiyete, sinirlilik ve depresyon gibi sorunların üstesinden gelmenizde, size iyi gelecektir. Bu gibi durumlarda çikolata yemeniz, size faydalı olmuş olacaktır. 

Stresle başa çıkabilmenizi sağlar…

Kakao, yeşil çaydan bile daha fazla antioksidan içerir. Bu antioksidanlar stres seviyenizi azaltır, yaşlanmanızı geciktirir, kalp-damar hastalıklarına ve kansere yakalanmanızı önler.

Kakao kemiklerinizi ve dişlerinizi kuvvetlendirir…

Şeker içermeyen kakao, içerdiği kalsiyum ile kemiklerinizi ve dişlerinizi kuvvetlendirir. Beyaz şeker vücutta kalsiyum sindirimini zorlaştıracağı için şekersiz olanı tercih etmelisiniz. 

Kendinizi daha aktif ve enerjik hissedersiniz…

Kendinizi yorgun veya stresli hissettiğinizde yeterli miktarda kakao tüketmeniz, size ihtiyacınız olan enerjiyi sağlayacaktır.

Kakao rahatlamanıza yardımcı olur…

Kakao, magnezyum minerali açısından en zengin besinlerin başında gelir. Her gün bir miktar kakao tüketmeniz, sinir sisteminizi ve kaslarınızı besleyen bu minerali almanızı sağlar.  

Bağışıklık sisteminizi güçlendirir…

Kakao, C vitamini de içerir. Bu vitamin, bağışıklık sisteminizi güçlendirip sizi pek çok hastalığa karşı koruyacak ve ayrıca cildinizi de besleyecektir.  Üşüdüğünüzde veya soğuk algınlığınız olduğunda bir bardak sıcak çikolata içmeniz size iyi gelecektir. 




Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan