DAĞA DOĞRU GİDEN PENGUEN: UYUM SAĞLAMAK, SEÇİMLER, PİŞMANLIK VE ÖFKE

KALMANIN VEYA GİTMENİN PSİKOLOJİK BEDELİ

Son günlerde herkes dağa doğru yürüyen pengueni konuşuyor. Sürüden ayrılan, “yanlış yöne giden”, doğasına aykırı bir seçim yaptığı düşünülen pengueni.

Bu geçmişten gelen hikâye bizi bugün etkiledi, çünkü yalnızca bir penguenin yönüyle ilgili değil. Bu görsel kesit, seçim yapma cesareti, uyum sağlama ihtiyacı, pişmanlık, öfke ve sorumluluk alma süreçleriyle ilgili düşüncelere yol açmış olabilir.

Klinik psikolog olarak şunu söyleyebilirim: Dağa giden o penguen, danışanla odada çok sık karşılaştığım bir içsel çatışmanın güçlü bir metaforu gibi.

Uyum Sağlama İhtiyacı

İnsan Neden Kendi Yolundan Vazgeçer?

İnsan sosyal bir varlıktır. Ait olmak, kabul görmek, dışlanmamak ve sevilmek temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasındadır. Bu nedenle çoğu zaman:

Ailemizin beklentilerine göre yaşarız
Partnerimizin istediği kişi olmaya çalışırız
Toplumun “doğru” dediği yoldan sapmamaya çabalarız
“Elalem ne der?” sorusunu iç pusulamızın önüne koyarız

Bu noktada uyum sağlamak bir hayatta kalma stratejisidir. Kısa vadede işe yarar. Çatışmayı azaltır. Yalnızlık kaygısını bastırır. Seçim yapmanın getirdiği belirsizliği ortadan kaldırır.

Ama terapide şunu çok net görürüz:
Kendi iç sesini uzun süre bastıran kişi, bir noktadan sonra bedel ödemeye başlar.

“Ben Seçmedim” Demenin Geçici Rahatlığı

Birçok danışan şu cümlelerle gelir:

“Aslında ben istememiştim ama…”
“Başka şansım yoktu.”
“Onlar öyle istedi.”
“Beni bu yola soktular.”

Bu cümleler ilk bakışta rahatlatıcıdır. Çünkü sorumluluk başkasındadır.

Seçimi ben yapmadıysam, sonuçtan da ben sorumlu değilimdir.

Ancak psikolojik olarak bu durum uzun süre sürdürülemez. Çünkü kişi hayatının sonuçlarını yaşamaya devam eder, ama kontrol duygusunu kaybetmiştir.
İşte bu noktada öfke ortaya çıkar.

Pişmanlık ve Öfke Neden Birikir?

Pişmanlık çoğu zaman yanlış bir seçimden değil, kendi adına karar vermemiş olmaktan doğar.

Öfke ise şu soruyla birlikte büyür:
“Bu hayatı ben mi seçtim, yoksa bana mı seçtirildi?”

Danışan odasında öfkenin ardında sıkça gördüğüm; Kişi aslında yönünü başkasının belirlemesine izin vermiştir. Ama bedeli öderken yalnızdır.

Bu yalnızlık, zamanla:
-Pasif agresyona
-İlişkilerde gizli kızgınlıklara
-Sürekli başkalarını suçlama ihtiyacına
-Kendine yabancılaşmaya
dönüşebilir.

Başkasının Bizim Yerimize Seçmesi Neden Bu Kadar Cazip?

Çünkü seçim yapmak zordur.

Seçmek demek:
Yanılma ihtimalini kabul etmek demektir.
Sonuçların sorumluluğunu almak demektir.
“Keşke” deme riskini göze almak demektir.
Bazen yalnız kalmayı göze almak demektir.

Başkasının bizim yerimize seçmesi ise kısa vadede konforludur. Ama uzun vadede şu duygu kalır: “Hayatım bana ait değil.”

Dağa Doğru Giden Penguenin Asıl Mesajı

Penguen doğruyu mu yapıyor, yanlışı mı?
Bunu bilmiyoruz.
Ama bildiğimiz çok önemli bir şey var: Penguen seçimini kendisi yapıyor.
Bu, psikolojik olgunluğun temelidir.

Klinik açıdan baktığımızda; sağlıklı birey, her zaman doğru seçimler yapan kişi değildir. Sağlıklı birey; seçimin sorumluluğunu alabilen kişidir.

Penguen şunu kabul ediyor:
İyi olursa da benim
Kötü olursa da benim
Ödül de benim
Ceza da benim

Bu, sert ama özgürleştirici bir kabuldür.

Neden Bazı Erkekler Dağa Giden Penguenle Güçlü Bir Empati Kuruyor?

Sosyal medyada dolaşan “Hiçbir şeyle empati kuramayan erkekler dağa giden penguenle empati kuruyor” cümlesi aslında alaycı gibi dursa da, altında önemli bir psikolojik gerçek barındırıyor.

Bu empati, duygusal empati değil; çoğu zaman varoluşsal empati.

Birçok erkek, çok küçük yaşlardan itibaren şu mesajlarla büyür:
“Ağlama.”
“Güçlü ol.”
“Duygularını belli etme.”
“Erkek adam böyle olmaz.”

Bu mesajlar, erkek çocukların:
-Duygularını tanımasını
-İfade etmesini
-Başkalarının duygularını anlamasını
zorlaştırır.

Klinikte sık gördüğüm bir durumdur:
Erkek danışan duygusunu anlatamaz ama bir yön, bir mücadele, bir karar metaforu üzerinden kendini anlatabilir.

Penguen tam da burada devreye giriyor olabilir.
Dağa giden penguen:
-Duygusunu anlatmaz
-Yardım istemez
-Açıklama yapmaz
-Haklılığını kanıtlamaya çalışmaz

Sadece yürür.

Birçok erkek için bu çok tanıdık bir içsel haldir:

“Anlatamam ama giderim.”
“Konuşamam ama yönümü değiştiririm.”
“Hissettiğimi söyleyemem ama koparım.”

Bu yüzden empati kurulan şey, penguenin duygusu değil;
yalnızlığı, yükü ve sessiz kararlılığı olabilir.

Suçlamadan Sorumluluğa Geçiş

Bir noktada psikoterapide şu dönüşüm gerçekleşir:

Danışan başkalarını suçlamayı bırakmaz; suçlamaya ihtiyaç duymamaya başlar. Çünkü artık şunu söyleyebilir:
“Evet, zor bir seçimdi.
Evet, korktum.
Evet, yanlış olabilir.
Ama bu benim yolumdu.”

Öfke tam da burada çözülmeye başlar.

Eğer bu yazıyı okurken bir şeyler sana tanıdık geldiyse, kendine şu soruları sorabilirsin:

Bu hayatı ne kadar ben seçtim?
Hangi kararlarımda başkalarının onayına daha çok ihtiyaç duydum?
Bugün kızgın olduğum kişiler gerçekten mi sorumlu, yoksa ben mi sorumluluğu devrettim?
Seçmemek beni gerçekten korudu mu?

Bu sorular suçlamak için değil; kendini anlamak için sorulur.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MUTLULUĞUN FORMÜLÜ

Modern hayatın hızı bizi öyle bir sarıp sarmaladı ki, durup nefes alacak zaman bulamaz olduk. Sürekli bir koşuşturma, bitmeyen to-do list’leri, sosyal medyanın tüketen enerjisi… Peki, bu hız bizi nereye götürüyor? Mutluluğu yakaladık mı? Yoksa sadece koşarken yorulduk mu? Gelin, bugün biraz yavaşlayalım ve mutluluğun gerçek formülüne birlikte bakalım.

Bu yolculukta, belki de aradığımız cevaplar sandığımızdan daha yakındır 🙂

Hygge

Danimarkalılar dünyanın en mutlu insanları arasında. Peki sırları ne? Hygge. Bu kelime, sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına geliyor. Hygge, bir felsefe değil, bir yaşam tarzı. Mum ışığında oturup sıcak bir kahve içmek, sevdiklerinizle uzun sohbetler etmek, yumuşak bir battaniyeye sarılıp kitap okumak… İşte hygge tam da bu. Küçük, basit ama derin mutluluklar.

Hygge bize ne öğütlüyor?

“Dur, etrafına bak, anda kal ve küçük şeylerin tadını çıkar.”

Bu kadar basit.

Lagom

İsveçlilerin lagom felsefesi “ne az ne çok, tam kararında” diyor. Bu, hayatın her alanında denge kurmayı öğütleyen bir yaklaşım. İşte, evde, ilişkilerde, harcamalarda… Her şey tam kararında.

Lagom, bize “aşırılıklardan uzak dur, kendine yetecek kadarını al, fazlasını değil” diyor.

“Daha fazlasını istemekten vazgeç, sahip olduklarınla mutlu ol.”

Bu, modern dünyanın “daha çok, daha hızlı, daha büyük” anlayışına adeta bir başkaldırı. Belki de mutluluğun sırrı, sürekli bir şeyler peşinde koşmak değil, sahip olduklarımızın değerini bilmektir.

Ikigai

Japonların ikigai kavramı bize “yaşam amacı”nı bulmayı öğütlüyor. Ikigai, tutku, misyon, meslek ve yeteneklerin kesişim noktası. Yani, her sabah yataktan kalkmak için bir nedeniniz varsa, işte o sizin ikigai’niz.

“Hayatınızın anlamını bulun ve onun peşinden gidin.”

İster bir hobi, ister bir iş, ister bir ilişki olsun, sizi heyecanlandıran bir şey bulun. Çünkü mutluluk, bir amaçla yaşamaktan geçer.

Fika

İsveçlilerin bir başka güzelliği fika. Fika, gün içinde kahve ve tatlı eşliğinde mola vermek demek. Ama bu sadece bir kahve molası değil, bir sosyalleşme ve yavaşlama ritüeli. Fika, bize “dur, nefes al, etrafındakilerle bağ kur” diyor.

“Hayat, sadece iş değil. Biraz yavaşla, insanlarla sohbet et, anda kal.”

Gerçek bir mola vermek, gerçek bir sohbet etmek.

Antik filozoflardan modern psikologlara kadar herkes mutluluğun formülünü aradı.

Stoacılık: Kontrol Edebileceklerine Odaklan

Stoacı filozoflar, mutluluğun kontrol edebileceğimiz şeylere odaklanmakta yattığını söylüyor. Dış dünyada olanları değil, kendi tutum ve davranışlarımızı kontrol edebiliriz.

“Değiştiremeyeceğin şeyleri kabullen, değiştirebileceklerine odaklan.”

Budizm: Anda Kal ve İsteklerden Kurtul

Budizm, mutluluğun anda kalmak ve isteklerden özgürleşmekle mümkün olduğunu öğütlüyor.

“Geçmişe takılı kalma, geleceğe endişelenme. Şu anda yaşa.”

Aristoteles: Erdemli Bir Yaşam Sürmek

Aristoteles, mutluluğun erdemli bir yaşam sürmekle mümkün olduğunu savunuyor.

“Kendini geliştir, potansiyelini ortaya çıkar ve anlamlı bir hayat yaşa.”

PERMA Modeli

Martin Seligman’ın PERMA modeli, mutluluğun beş temel unsurdan oluştuğunu söylüyor: Pozitif duygular, bağlılık, ilişkiler, anlam ve başarı. “Hayatında bu beş unsura yer ver, mutluluğu yakala.”

Akış (Flow) Teorisi: Kendini Kaybet

Mihaly Csikszentmihalyi’nin akış teorisi, bir aktiviteye tamamen odaklandığımızda yaşadığımız mutluluk halini açıklıyor. “Seni tamamen içine çeken bir şey bul ve onu yap.”

Minnettarlık: Şükretmek

Araştırmalar, minnettarlık pratiklerinin mutluluğu artırdığını gösteriyor. “Her gün minnettar olduğun üç şeyi yaz. Küçük şeylerin değerini bil.”

Hygge’nin sıcaklığı, lagom’un dengesi, ikigai’nin amacı… Tüm bunlar bize mutluluğun aslında basit şeylerde saklı olduğunu hatırlatıyor. Modern dünyanın karmaşasına kapılıp gitmek yerine, biraz yavaşlayalım. Sevdiklerimizle zaman geçirelim, doğayla bağ kuralım…

Mutluluk, bir yerde değil, burada. Şimdi. Küçük şeylerde. Hadi, bugün biraz mutluluğun tadını çıkaralım.







Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HATIRLATICI : KENDİNE ZAMAN AYIR

GÜN İÇİNDE KENDİMİZE KÜÇÜK MOLALAR VERMEK

Yoğun iş temposu, akademik sorumluluklar, aile içi görevler ya da günlük hayatın hızla akıp giden düzeni… Tüm bu koşuşturmacanın içinde çoğu zaman durup kendimize kısa bir zaman ayırmayı ihmal ediyoruz. Oysa bilimsel araştırmalar, gün içinde verilen küçük molaların hem zihinsel hem de bedensel sağlık üzerinde düşündüğümüzden çok daha büyük etkiler yarattığını gösteriyor.

Molaların Beyin Üzerindeki Etkisi

Nörobilim çalışmalarına göre insan beyninin sürekli odaklanma kapasitesi sınırlıdır. Ortalama 45–90 dakikalık yoğun bir odaklanma süresinden sonra dikkat azalır ve hata oranı artar. Bu noktada verilen 5–10 dakikalık kısa molalar, beynin “varsayılan ağ modu” (default mode network) olarak bilinen dinlenme sistemini devreye sokar. Bu sistem aktif hale geldiğinde öğrenilen bilgilerin pekiştiği, yaratıcılığın arttığı ve problem çözme becerilerinin güçlendiği görülür.

Görev Temelli Verimlilik
Bir deneyde 5 dakikalık molaların her 20 dakikalık çalışmadan sonra programlandığı bir düzen oturtuldu. Bu düzenli molaları kullanmayanlara kıyasla katılımcıların %75’i daha fazla iş bitirdi (PubMed).

Doğayla Temasın Gücü
“Green micro-break” yaklaşımıyla, katılımcılar 40 saniye boyunca çiçekli bir çatı (green roof) manzarasına bakarken, beton çatı görenlere göre daha az dikkatsizlik yaşadı, daha istikrarlı tepki gösterdi. Bu da kısa süreli doğa temalarının bile zihinsel kontrolü artırabileceğini gösteriyor (The Conversation).

Stres ve Kaygı Üzerine Etkisi

Küçük molalar yalnızca zihinsel verimlilik için değil, aynı zamanda stres düzenleme mekanizmaları için de kritiktir. Kısa bir yürüyüş, derin nefes egzersizi ya da gözleri kapatarak yapılan birkaç dakikalık dinlenme, kortizol (stres hormonu) seviyelerinde düşüşe yol açabilir. Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) raporlarına göre, gün içinde düzenli aralıklarla kısa mola veren kişilerin kaygı seviyeleri, mola vermeyenlere kıyasla daha düşüktür.

Akşam Molası ve Doğada Zaman: 20–30 dakikalık doğa yürüyüşlerinin kortizol düzeylerini %21,3 oranında düşürdüğü bulunmuştur—bu, stres yönetiminde doğanın gücünü vurguluyor (Daily Telegraph).

Progresif Kas Gevşetme (PMR): Aralıklı pranlama molaları ve PMR (kas gevşetme) teknikleri, benzer sürelerde sadece dinlenmeye kıyasla daha fazla rahatlama ve kortizol düşüşü sağladı (ScienceDirect).

Molaların Fizyolojik Yararları

Sürekli oturmak, kas-iskelet sistemi üzerinde yıpratıcı etkilere sahiptir. Kısa aralar verip hareket etmek; dolaşım sistemini canlandırır, kas gerginliğini azaltır ve uzun vadede kronik ağrı riskini düşürür. Harvard Tıp Okulu’ndan yapılan araştırmalar, gün boyunca verilen kısa hareket molalarının kalp-damar sağlığı üzerinde koruyucu etkisi olduğunu ortaya koymuştur.

Küçük fiziksel aktivitelerin (örneğin yürüyüş, esneme) dolaşımı canlandırdığı, kas gerginliğini azalttığı ve kronik ağrı riskini düşürdüğü düşünülüyor (zengin literatürde destekleniyor) (HealthSAGE Journals).


Molaların, Kendini “Yenileme” Üzerine Etkisi

Romanya’daki West University of Timișoara’daki araştırmacılar, 22 farklı çalışmayı kapsayan meta-analizlerinde, toplamda 2.335 katılımcıyla yürütülen çalışmaları incelediler. Bulgular, 10 dakikayı geçmeyen “micro-break”lerin (mikro molaların) tükenmişlik hissini azaltıp canlılık ve enerji (“vigour”) hissini anlamlı şekilde artırdığını gösterdi. Ancak performans üzerindeki etkiler, görev türüne bağlı olarak değişkenlik gösteriyordu: mesleki işlerde (clerical tasks) etkili olurken, zihinsel becerilerde anlamlı etki daha azdı. (HealthThe GuardianSAGE JournalsPubMed).

Günlük Hayatta Uygulanabilir Küçük Molalar

Bilimsel kanıtların ışığında, gün içine küçük molaları dahil etmek oldukça basittir:

  • 2 dakikalık derin nefes egzersizi: Burundan derin nefes alıp yavaşça vermek, sinir sistemini sakinleştirir.
  • Mini yürüyüş: Evin içinde ya da iş yerinde kısa bir tur atmak bile dolaşımı canlandırır.
  • Duyusal mola: Bir fincan çayı yavaşça içmek, kokusuna ve tadına odaklanmak.
  • Mikro meditasyon: Gözleri kapatıp bedende neler hissedildiğine dikkat etmek.

Bu uygulamaların her biri, zihni toparlama ve bedeni dengeleme işlevi görür.

Molaları Kültür Haline Getirmek

Kendimize mola vermek, lüks ya da erteleme değil; psikolojik dayanıklılığın temel taşlarından biridir. Molaları hayatımıza dahil etmek, yalnızca verimliliğimizi değil, yaşam doyumumuzu da artırır. Tıpkı beslenme ve uyku gibi, mola da sağlıklı yaşamın bir parçası olarak düşünülmelidir.

Kısacık bir mola, günümüzün akışını değiştirebilir. Zihnimizi tazeler, bedenimizi rahatlatır, duygularımızı dengeler. Bu yüzden gün içinde kendinize küçük molalar vermeyi bir alışkanlık haline getirmek, uzun vadede hem ruhsal hem de bedensel sağlığınızı korumanın en basit ama en etkili yollarından biridir.


Önerebileceğim bir uygulama planı

  1. Görev aralarında 5 dakikalık molalar: Derin nefes, hareket ya da sessizlik.
  2. Doğa teması katın: Mümkünse kısa yürüyüş; değilse pencere manzarası.
  3. Kas gevşetme ya da nefes egzersizi ekleyin: Özellikle öğle molasında.
  4. Rutin oluşturun: Pomodoro bir yöntemi kullanmak işe yarayabilir (örneğin 25–5).
  5. Kendi deneyiminizi not edin: Hangi molada daha iyi hissettiğinizi gözlemleyin. (dilerseniz benimle de paylaşabilirsiniz)

Bu yazımı okurken durmak korkutucu geldi mi?
Hep koşturmaca içindeyken, durduğumuzda huzur değil de huzursuzluk hissettiğimiz anlar vardır. Sessizliğin içinde kaybolmak, boşlukla karşılaşmak ya da kendimizi “yetersiz” hissetmek…
Başka bir yazıda, bu duygunun arka planını ve onunla nasıl baş edebileceğimizi birlikte inceleyeceğiz.

Görüşmek dileğiyle 🌿





Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BİR ÇOCUĞA HASTALIĞI ANLATMAK

Bir çocuğa sevdikleri birinin hastalığını (kanser teşhisi gibi) anlatmak, birçok ebeveyn için zorlayıcı olabilir. Çocuğu koruma isteğiyle bu bilgiyi saklamayı düşünebilirsiniz; ancak çocuklar etrafındaki değişiklikleri fark eder. Bu durumda, çocuklar hayal güçlerini kullanarak eksik bilgileri doldurabilir ve bu da daha fazla korku ve kaygıya yol açabilir. Çocuğa doğru bilgiyi açıkça vermek, güven ve aidiyet hislerinin gelişmesini destekleyecektir.

Konuşmaya Hazırlanın

Çocuğunuzla konuşmadan önce, ne söyleyeceğinizi planlayın. Bu konuşmayı yaparken sakin bir ortamda olmayı tercih edin. Çocuğa yaşına uygun açıklamalar yaparak sorularını yanıtlayın. Çocuğunuzun öğretmeni veya yakın çevresiyle de iletişimde olmak, onun daha iyi destek almasını sağlar.

Yaşlarına uygun kelimeler ve fikirler kullanarak, onların anlama seviyesine göre bilgi verin. Çocukların soruları, onların ne kadar bilgi almak istediklerini gösterir. Çoğunlukla, yetişkinler gibi, yeterince bilgi aldıklarında dinlemeyi bırakırlar. Çocukları korkuları ve kaygıları hakkında konuşmaya teşvik edin. Kanserin bulaşıcı olmadığını ve hastalığa dair yanlış anlaşılmaları ortadan kaldıran bilgiler verin. Aynı bilgileri birden fazla kez vermeniz gerekebilir.

Bazen, çocukların sizinle konuşmaktansa başka bir yetişkinle konuşmasının daha uygun olduğunu düşünebilirsiniz. Bir ruh sağlığı uzmanı, başka bir yetişkinin bu konuşmayı yapmasının gerekip gerekmediğine karar vermenize yardımcı olabilir. 

Çocuklarınızın size yardım etmesine izin verin. Küçük çocuklar geçmiş olsun kartları yapabilir veya bir çiçek getirebilir. Daha büyük çocuklar kitap okuyabilir veya bazı ev işlerinde yardımcı olabilir. Her yaş grubundan çocuklar size eşlik edebilir ya da sizinle kısa bir yürüyüşe çıkabilir. 

Onları ne kadar sevdiğinizi hatırlatarak başlayabilirsiniz. Yorgun veya gergin hissetseniz bile onları sevdiğinizi ve her zaman seveceğinizi bilmelerini sağlayın. Onlarla ne kadar gurur duyduğunuzu anlatın. Hasta olmanızın onların suçu olmadığını da vurgulayın.

0-3 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaz ancak çevrelerindeki değişiklikleri ve duygusal tepkileri fark ederler. Rutin değişiklikleri, uyku ve yeme düzenlerinde bozulmalar yaratabilir. Bu durumda, çocuk fiziksel ve sözlü güvenceye ihtiyaç duyabilir.

4-6 Yaş

Bu yaş grubundaki çocuklar hastalığı anlamaya başlar ama kanser gibi ciddi hastalıkların ne anlama geldiğini kavrayamaz. Kendi veya sevdikleri birinin hastalığa neden olmadığı konusunda onları rahatlatın. Günlük rutin değişikliklerini önceden açıklamak, çocukların belirsizlik korkusunu azaltır.

7-12 Yaş

Bu yaş grubu hastalıklar hakkında daha fazla bilgiye sahip olabilir. Çocuğun okulda veya arkadaş çevresinden duyduğu yanlış bilgileri düzeltin ve ona kanserin bulaşıcı olmadığını açıklayın. Sevdiklerinin geçirebileceği fiziksel değişimleri önceden anlatarak, hazırlıklı olmalarını sağlayabilirsiniz. Çocuğun duygularını gizlemesi durumunda depresyon belirtilerine dikkat edin.

13-18 Yaş

Ergenler, hastalıkların ne olduğunu anlayabilir ve bazen sevdiklerine yardım etmek isteyebilirler. Ancak bu sorumluluğu fazlaca üstlenmemelerine dikkat edin. Ayrıca, bu yaş grubundaki gençler bağımsızlık arayışı içinde oldukları için duygularını paylaşmakta zorlanabilirler. Kızgınlık, riskli davranışlar veya içe kapanma gibi tepkiler görülebilir. Duygu durumlarını takip edin ve okul danışmanlarından destek almaktan çekinmeyin.

Her çocuğun bu süreçte bireysel bir tepki verebileceğini unutmayın ve gerektiğinde sağlık profesyonelleri ile iletişime geçerek ek destek alın. Çocuğunuzun yaşına ve duygusal ihtiyacına uygun bir şekilde bilgi paylaşmak, bu zorlu süreci daha sağlıklı bir şekilde aşmanıza yardımcı olacaktır.

Yetişkin Çocuklarla Konuşmak

Yetişkin çocuklarınız ya da torunlarınızla ilişkiniz, kanser teşhisinizle birlikte değişebilir. Onlara duygusal destek ya da fiziksel bakım için başvurmanız gerekebilir. Ancak onları üzmek ya da günlük yaşamlarını zorlaştırmak istemediğiniz için teşhisi paylaşmaktan çekinebilirsiniz. Yine de, yakın aile üyelerinin durumunuzdan haberdar olması önemlidir.

  • Özel bir yerde konuşmayı tercih edin.
  • Kimsenin acele etmediği bir zamanı seçin ve tüm söylemek istediklerinizi rahatça ifade edin.
  • Hazır hissettiğinizde sahip olduğunuz bilgileri onlarla paylaşın.
  • Duygularınız hakkında dürüst olun.
  • Size destek olabilecek durumdalarsa, yardımlarını sunmalarına izin verin. Yardım için başka kimseye başvuramayacağınız durumları da açıkça ifade edin.
  • İleriye dönük sağlık bakımınızla ilgili kararları onlara bırakmayı planlıyorsanız, bunu da onlarla paylaşın.

Bu tür bilgiler, özellikle yakın aile üyeleri için yeni ve zorlayıcı olabilir. Beklediğinizin dışında bir tepki verebilirler; durumu kendi hızlarında ve kendi yöntemleriyle kabullenmeleri için onlara zaman tanıyın.

Desteğe ihtiyacınız olduğunda size destek sağlamak için buradayım…








Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇOCUK VE ERGENLERDE ÖLÜM KORKUSU

Çocuklarda ve Ergenlerde Ölüm Fobisi (Tanatofobi) ve Ölüm Kaygısı: Nedenleri, Belirtileri ve Başa Çıkma Yöntemleri

Ölüm fobisi (tanatofobi) veya ölüm kaygısı, çocuklar ve ergenlerde sıkça görülen ancak genellikle göz ardı edilen bir durumdur. Bu kaygı, özellikle ergenlik döneminde kimlik arayışı ve varoluşsal sorgulamalarla birlikte daha belirgin hale gelebilir. Ölüm korkusu, çocuk ve ergenlerin günlük yaşamını, akademik performansını ve sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Bu yazıda, ölüm kaygısının nedenleri, kendini nasıl gösterdiği, ebeveynlere öneriler ve terapi süreçleri hakkında detaylı bilgiler bulacaksınız.


Ölüm Kaygısının Nedenleri

Gelişimsel Faktörler:

  • Çocuklar ve ergenler, özellikle 5-7 yaşları arasında ölüm kavramını anlamaya başlar. Bu dönemde ölümün geri dönülemez olduğunu fark ederler ve bu durum kaygıya neden olabilir.
  • Ergenlik döneminde ise soyut düşünme yeteneği gelişir. Bu, ölüm gibi soyut kavramlar üzerinde daha fazla düşünmelerine ve kaygılanmalarına yol açabilir.

Travmatik Deneyimler:

  • Ailede veya yakın çevrede bir kayıp yaşanması, çocuk ve ergenlerde ölüm kaygısını tetikleyebilir. Özellikle ebeveyn kaybı, bu durumu daha da derinleştirebilir.
  • Medyada ölümle ilgili haberler, filmler veya diziler de çocukların ölüm korkusunu artırabilir.

Varoluşsal Kaygı:

  • Ergenler, kimlik arayışı sürecinde varoluşsal sorgulamalara girer. “Ben kimim?”, “Hayatın anlamı nedir?”, “Ölümden sonra ne olacak?” gibi sorular, ölüm kaygısını tetikleyebilir.

Ailevi ve Kültürel Etkiler:

  • Aile içinde ölümle ilgili konuşmaların yasaklanması veya ölümün tabu olarak görülmesi, çocukların bu konuda kaygı geliştirmesine neden olabilir.
  • Bazı kültürlerde ölümle ilgili korkutucu hikayeler veya inanışlar, çocukların ölüm korkusunu pekiştirebilir.

Psikolojik Faktörler:

  • Düşük benlik saygısı, kaygı bozuklukları veya depresyon gibi psikolojik sorunlar, ölüm kaygısını artırabilir.
  • Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) gibi durumlarda, ölümle ilgili takıntılı düşünceler sıkça görülebilir.

Ölüm Kaygısının Kendini Gösterme Biçimleri

Duygusal Belirtiler:

  • Sürekli ölümle ilgili düşünceler.
  • Ölüm hakkında konuşmaktan kaçınma veya aşırı ilgi gösterme.
  • Ölümle ilgili kabuslar veya uyku bozuklukları.
  • Sevdiklerini kaybetme korkusu.

Davranışsal Belirtiler:

  • Ölümle ilgili konulardan kaçınma (örneğin, cenaze törenlerine katılmak istememe).
  • Sürekli güvence arama davranışları (“Sen ölmeyeceksin, değil mi?”).
  • Ölümle ilgili takıntılı davranışlar (örneğin, sürekli ölümle ilgili kitaplar okuma).

Fiziksel Belirtiler:

  • Kaygıya bağlı mide bulantısı, baş ağrısı veya kalp çarpıntısı.
  • Uyku bozuklukları veya iştah değişiklikleri.

Ebeveynlere Öneriler

Açık ve Dürüst İletişim:

  • Çocuğunuzun ölümle ilgili sorularını geçiştirmeyin. Yaşına uygun bir dil kullanarak dürüstçe cevaplayın.
  • Ölümü bir tabu olarak değil, hayatın doğal bir parçası olarak anlatın.

Güven Verici Olun:

  • Çocuğunuza sevgi ve güven verin. “Seni her zaman koruyacağım” gibi ifadeler, çocuğun kaygısını azaltabilir.
  • Ölümle ilgili korkularını küçümsemeyin veya yargılamayın.

Rutinleri Koruyun:

  • Çocuğun günlük rutinlerini korumak, ona güven ve istikrar hissi verir. Bu, kaygıyı azaltmaya yardımcı olabilir.

Sosyal Destek Sağlayın:

  • Çocuğunuzun arkadaşlarıyla vakit geçirmesini teşvik edin. Sosyal aktiviteler, kaygıyı hafifletebilir.
  • Aile içinde birlikte vakit geçirin ve çocuğunuzun duygularını ifade etmesine olanak tanıyın.

Profesyonel Destek Almaktan Çekinmeyin:

  • Çocuğunuzun ölüm kaygısı günlük hayatını etkiliyorsa, bir çocuk psikoloğu veya psikiyatristinden destek alın.

Terapi Süreçleri ve İşe Yarar Mı?

Ölüm kaygısı, özellikle çocuk ve ergenlerde terapiyle başarılı bir şekilde yönetilebilir. İşte terapide kullanılan yöntemler:

Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT): CBT, ölümle ilgili olumsuz düşünceleri değiştirmeye odaklanır. Örneğin, “Ölüm korkutucudur” gibi düşünceler yerine, “Ölüm hayatın bir parçasıdır” gibi daha gerçekçi düşünceler geliştirilir.

Varoluşçu Terapi: Bu terapi yöntemi, ergenlerin varoluşsal kaygılarını anlamalarına ve hayatın anlamını keşfetmelerine yardımcı olur.

Oyun Terapisi (Çocuklar İçin): Özellikle küçük çocuklar için oyun terapisi, ölümle ilgili korkularını ifade etmelerine yardımcı olabilir.

Aile Terapisi: Aile içindeki iletişimi güçlendirmek ve ölümle ilgili konuları açıkça konuşmak, çocuğun kaygısını azaltabilir.


Değerlendirme Araçları

Ölüm kaygısını değerlendirmek için kullanılan bazı psikolojik ölçekler ve yöntemler şunlardır:

Ölüm Kaygısı Ölçeği (Death Anxiety Scale)
Bu ölçek, ölümle ilgili korku ve kaygı düzeyini değerlendirir. Örnek sorular:

  • “Ölüm hakkında düşünmek beni endişelendirir.”
  • “Öldükten sonra ne olacağını bilmemek beni korkutur.”

Collett-Lester Fear of Death Scale
Bu ölçek, ölüm korkusunu farklı boyutlarda (kendi ölümü, başkalarının ölümü vb.) değerlendirir.

Projektif Testler
Rorschach Mürekkep Lekesi Testi veya Tematik Algı Testi (TAT), ergenin bilinçaltındaki korkularını ortaya çıkarabilir.

Klinik Görüşme
Bir uzman tarafından yapılan klinik görüşme, ergenin ölüm kaygısını anlamak için en etkili yöntemlerden biridir.


Ölüm kaygısı, çocuk ve ergenlerde doğal bir duygu olabilir, ancak bu kaygı günlük hayatlarını etkiliyorsa dikkate alınmalıdır. Ebeveynler, çocuklarının duygularını anlamalı ve onlara güven verici bir ortam sunmalıdır. Terapi süreçleri, özellikle bilişsel davranışçı terapi ve varoluşçu terapi, bu kaygıyı yönetmede oldukça etkilidir. Unutmayın, ölüm kaygısıyla başa çıkmak, çocuk ve ergenlerin sağlıklı bir şekilde büyümesine ve hayatın anlamını keşfetmesine yardımcı olabilir.

Kaynakça
Templer, D. I. (1970). The construction and validation of a Death Anxiety Scale.
Collett, L. J., & Lester, D. (1969). The fear of death and the fear of dying.
Adolescent Death Anxiety Scale (ADAS).





Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YAVAŞLA

Psikolojinin Bize Öğrettikleri ve Kültürlerin İlham Veren Ritimleri

Bugün sizinle modern dünyanın hızına karşı bir panzehir olan “yavaşlamak” üzerine konuşalım mı?

Klinik psikolog olarak, danışanlarımla yaptığım görüşmelerde sık sık şu cümleyi duyuyorum: “Durup nefes alacak zamanım yok.” Peki, gerçekten öyle mi? Yoksa biz mi kendimizi bu hıza mahkum ediyoruz?

Gelin, yavaşlamanın psikolojik faydalarına, farklı ülkelerdeki kültürlerin bize öğrettiklerine ve çocuklarla ilişkimize bir göz atalım.


Yavaşlamanın Psikolojik Faydaları

Yavaşlamak, sadece romantik bir fikir değil, aynı zamanda psikolojik sağlığımız için bir gereklilik. İşte bilimin bize söyledikleri:

  • Hızlı yaşam tarzı, kronik stresi tetikler ve kortizol seviyelerini yükseltir. Yavaşlamak ise parasempatik sinir sistemini aktive ederek, vücudun “dinlen ve sindir” moduna geçmesini sağlar (Sapolsky, 2004). Bu da stresi azaltır ve duygusal dengeyi destekler.
  • Mindfulness (anda kalma) pratikleri, yavaşlamanın en etkili yollarından biridir. Jon Kabat-Zinn’in 1990’larda geliştirdiği Mindfulness Temelli Stres Azaltma (MBSR) programı, yavaşlamanın kaygı ve depresyonu azalttığını gösteriyor. Yavaşlamak, bize “şimdi ve burada” olmayı öğretir.
  • Beynimizin Default Mode Network (DMN) adı verilen bir ağı, dinlenme sırasında aktive olur. Bu ağ, yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlar (Buckner et al., 2008). Yani, yavaşladığımızda aslında beynimiz daha yaratıcı olur!

Hygge’den Ikigai’ye İlham Veren Gelenekler

Farklı kültürler, yavaşlamayı bir sanat haline getirmiş.

  • Hygge (Danimarka): Hygge, Danimarka’da sıcaklık, rahatlık ve samimiyet anlamına gelir. Araştırmalar, hygge’nin insanların mutluluk seviyelerini artırdığını gösteriyor (Sørensen, 2016). Mum ışığı, sıcak bir battaniye ve sevdiklerinizle geçirilen zaman, hygge’nin özünü oluşturur. Bu, yavaşlamanın en keyifli hali!
  • Lagom (İsveç): Lagom, “ne az ne çok, tam kararında” demek. Bu felsefe, dengeli bir yaşam sürmeyi öğütler. İsveçliler, lagom sayesinde iş-yaşam dengesini koruyor ve stresi minimumda tutuyor.
  • Ikigai (Japonya): Ikigai, “yaşam amacı” anlamına gelir. Japonlar, ikigai’lerini bulduklarında daha uzun ve mutlu bir yaşam sürüyor (Buettner, 2005). Yavaşlamak, ikigai’yi keşfetmek için bir fırsattır.

Çocuklar Hızlandırmak mı, Yavaşlamayı Öğrenmek mi?

“Hadi” ile Büyüyen Çocuklar

Modern ebeveynlik, çocukları sürekli bir aktivite ve başarı baskısı altında tutuyor. Ancak, çocukların yavaşlamaya ihtiyacı var. İşte nedenleri:

  • Doğal Öğrenme Hızı: Jean Piaget’nin bilişsel gelişim teorisine göre, çocuklar kendi hızlarında öğrenir. Onları hızlandırmak, öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyebilir (Piaget, 1952).
  • Oyunun Gücü: Oyun, çocukların duygusal ve sosyal becerilerini geliştirir. Yavaşlamak, onlara daha fazla oyun zamanı tanır. Carl Rogers’ın da dediği gibi, “Çocuklar, kendi hızlarında büyüdüklerinde daha sağlıklı bireyler olurlar.”
  • Duygusal Denge: Yavaşlamak, çocukların duygusal olarak dengeli olmalarına yardımcı olur. Sürekli koşuşturma, kaygı ve stres yaratabilir (Goleman, 1995).

Çocuklardan yavaşlamayı öğrenmek, aslında onların doğal ritimlerine saygı duymak anlamına gelir.

Onlara “hadi” demek yerine, onların keşfetme ve öğrenme süreçlerine eşlik etmek daha sağlıklıdır.


Yavaşlamayı Hayata Geçirmek

Yavaşlamak, bir yaşam tarzı haline getirilebilir. İşte bazı pratik öneriler:

  • Gün içinde belirli saatlerde teknolojiden uzak durun. Bu, zihninizi boşaltmanıza yardımcı olur.
  • Doğa yürüyüşleri, piknikler veya bahçe işleri, yavaşlamak için harika yollardır.
  • Sabah kahvenizi yavaşça içmek veya akşam yemeğini aileyle birlikte yemek gibi küçük ritüeller, yavaşlamanıza yardımcı olur.
  • Çocukların oyunlarına katılmak, hem onlarla bağ kurmanızı hem de yavaşlamanızı sağlar.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EBEVEYNLERE NOTLAR

Ebeveyn Rehberliği

Ebeveynlik, insan hayatının en önemli ve en zorlu rollerinden biridir. Bu süreçte ebeveynler, çocuklarının fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimlerini desteklemek için birçok zorlukla karşı karşıya kalır.

Eleştirel Ebeveynlik ve Duygusal İhtiyaçlar

Eleştirel ebeveynlik, çocuğun kendini değersiz hissetmesine ve özgüven eksikliği yaşamasına yol açabilir.

Psikolog Dr. Carl Rogers, koşulsuz kabul ve empatinin çocukların sağlıklı bir benlik algısı geliştirmesi için kritik olduğunu vurgular. Ebeveynler, çocuklarının hatalarını düzeltmek yerine, onların duygularını anlamaya ve kabul etmeye odaklanmalıdır.

Terapide, eleştirel ebeveynlik davranışlarının altında yatan nedenler (örneğin, ebeveynin kendi kaygıları veya kusurluluk duyguları) araştırılır. Ebeveynler, çocuklarına daha şefkatli ve destekleyici bir yaklaşım benimsemeleri için yönlendirilir.

Şemalar ve Epigenetik Kodlar

Şemalar, hem mizacımızın hem de yaşantılarımızın birleşiminden oluşur. Örneğin, bir çocuğun sürekli eleştirilmesi, duygusal yoksunluk veya kusurluluk şemalarının gelişmesine neden olabilir. Bu şemalar, çocuğun yetişkinlik döneminde de etkili olabilir ve ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.

Psikolog Jeffrey Young, şema terapisinde, erken dönem yaşantıların bireyin hayatı boyunca nasıl etkili olduğunu inceler. Şemaların değiştirilebilir olduğunu ve terapötik müdahalelerle dönüştürülebileceğini savunur.

Terapide, çocukluk döneminde oluşan şemalar tanımlanır ve bu şemaların yetişkinlikteki etkileri incelenir. Ebeveynler, çocuklarının şemalarını besleyen davranışlardan kaçınmaları için bilinçlendirilir.

Hayat Dersleri ve Öğrenme Yolları

İnsanlar hayat derslerini dört farklı yolla öğrenirler: kendi hatalarını yaşayarak, başkalarının hatalarını gözlemleyerek, kitaplardan veya diğer kaynaklardan okuyarak ve nasihat yoluyla. Ebeveynler, çocuklarının hatalarını önlemek için sık sık nasihat yolunu tercih ederler. Ancak, nasihat ederken neden-sonuç ilişkisini kurmak önemlidir.

Eğitimci Maria Montessori, çocukların kendi deneyimleriyle öğrenmelerinin önemini vurgular. Ebeveynler, çocuklarının hatalarını düzeltmek yerine, onlara rehberlik etmeli ve öğrenme sürecini desteklemelidir.

Terapide, ebeveynlerin çocuklarına nasıl daha etkili bir şekilde rehberlik edebilecekleri üzerinde çalışılır. Nasihat etmek yerine, çocukların kendi deneyimlerini yaşamalarına izin vermenin önemi vurgulanır.

Anne ve Baba ile Güvenli Bağlanma

Aile ile güvenli bağlanma, çocukların sosyal iletişim becerilerini artırır, davranış problemlerini azaltır ve duygusal özdenetimlerini geliştirir. Sağlıklı bağlanma, sadece geçirilen zamanın süresi ile değil, içerikle de ilişkilidir.

Psikolog John Bowlby, bağlanma teorisinde, çocukların güvenli bir bağlanma geliştirmelerinin, yetişkinlikteki ilişkilerini ve duygusal sağlıklarını etkilediğini belirtir. Güvenli bağlanma, çocuğun kendini değerli hissetmesini ve çevresine güvenmesini sağlar.

Terapide, baba ile çocuk/anne ile çocuk arasındaki bağlanma dinamikleri incelenir. Bakım verenler çocuğun duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik davranışlar geliştirmesi için desteklenir.

Okulun İlk Günü Kaygı Yönetimi

Okulun ilk günü, hem çocuklar hem de ebeveynler için kaygı verici olabilir. Çocuklar, kaygılarını yetişkinler gibi ifade edemeyebilirler. Bu nedenle, ebeveynlerin çocuklarının duygularını anlamaları ve onları rahatlatmaları önemlidir.

Psikolog Dr. Stanley Greenspan, çocukların duygularını anlamaları ve ifade etmeleri için ebeveynlerin onlarla empati kurmalarını önerir. Duyguları isimlendirmek ve kabul etmek, çocukların kaygılarını azaltmalarına yardımcı olur.

Terapide, ebeveynlerin çocuklarının kaygılarını nasıl yönetebilecekleri üzerinde çalışılır. Çocukların duygularını ifade etmeleri için güvenli bir ortam yaratmanın önemi vurgulanır.


Çocuklarda Duygusal Zeka Gelişimi

Duygusal zeka (EQ), çocukların kendi duygularını anlama, yönetme ve başkalarının duygularını empati ile anlama becerisidir. Duygusal zekası yüksek çocuklar, ilişkilerde daha başarılı, stresle başa çıkma konusunda daha yetenekli ve akademik hayatta daha motive olurlar.

  • Çocuğunuzun duygularını isimlendirmesine yardımcı olun. Örneğin, “Şu an kızgın görünüyorsun, bunun nedeni nedir?” gibi sorular sorun.
  • Duygularını ifade etmesi için onu teşvik edin. Örneğin, “Bugün okulda neler hissettin?” diye sorarak duygularını paylaşmasını sağlayın.
  • Kendi duygularınızı da açıkça ifade ederek model olun. Örneğin, “Bugün işte biraz stresliydim, bu yüzden biraz yürüyüş yaptım ve kendimi daha iyi hissettim” gibi cümleler kurun.

Çocuklarda Özgüven Gelişimi

Özgüven, çocukların kendilerini değerli hissetmeleri ve yeteneklerine güvenmeleri anlamına gelir. Özgüveni yüksek çocuklar, yeni deneyimlere açıktır ve zorluklarla başa çıkma konusunda daha dirençlidir.

  • Çocuğunuzun başarılarını takdir edin, ancak abartılı övgülerden kaçının. Örneğin, “Bu resmi yaparken çok çaba harcadığını gördüm, gerçekten harika olmuş” gibi spesifik geri bildirimler verin.
  • Hata yapmalarına izin verin ve hatalarını bir öğrenme fırsatı olarak görün. Örneğin, “Bu sefer olmadı, bir dahaki sefere nasıl daha iyi yapabileceğini düşünüyorsun?” diye sorun.
  • Çocuğunuzun ilgi alanlarını keşfetmesine ve bu alanlarda kendini geliştirmesine destek olun.

Çocuklarda Sınır Koyma ve Disiplin

Sınır koyma, çocukların güvende hissetmelerini sağlar ve davranışlarını düzenlemelerine yardımcı olur. Ancak, disiplin ceza odaklı değil, öğretici olmalıdır.

  • Kuralları net bir şekilde belirleyin ve nedenlerini açıklayın. Örneğin, “Yemekten önce şeker yememeliyiz çünkü bu iştahımızı kapatır ve sağlıklı beslenmemizi engeller” gibi açıklamalar yapın.
  • Tutarlı olun. Kuralların her zaman ve her yerde geçerli olduğunu gösterin.
  • Olumlu davranışları ödüllendirin. Örneğin, “Bugün oyuncaklarını topladığın için teşekkür ederim, bu gerçekten sorumluluk sahibi bir davranış” gibi ifadeler kullanın.

Çocuklarda Teknoloji Kullanımı ve Dijital Denge

Teknoloji, çocukların hayatının önemli bir parçası haline geldi. Ancak, teknolojinin aşırı kullanımı, çocukların sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimini olumsuz etkileyebilir.

  • Teknoloji kullanımı için sınırlar belirleyin. Örneğin, günde 1-2 saatten fazla ekran süresi olmamasına dikkat edin.
  • Teknolojiyi bir ödül veya ceza aracı olarak kullanmayın. Örneğin, “Ödevini bitirirsen tablet kullanabilirsin” gibi yaklaşımlardan kaçının.
  • Çocuğunuzla birlikte kaliteli içerikler seçin ve teknolojiyi bir öğrenme aracı olarak kullanın. Örneğin, eğitici oyunlar veya belgeseller izlemek gibi.

Kardeş Kıskançlığı ve Rekabet

Kardeşler arasındaki kıskançlık ve rekabet, doğal bir süreçtir. Ancak, bu durum ebeveynlerin doğru yaklaşımı ile yönetilebilir.

  • Her çocuğa bireysel zaman ayırın. Örneğin, her çocukla ayrı ayrı ilgilenerek kendilerini özel hissetmelerini sağlayın.
  • Kıyaslama yapmaktan kaçının. Örneğin, “Abin senden daha iyi yapıyor” gibi cümleler kurmayın.
  • Kardeşler arasındaki çatışmalarda taraf olmayın. Onlara sorunlarını kendi aralarında çözmeleri için fırsat verin.

Çocuklarda Özerklik ve Sorumluluk Bilinci

Çocukların özerklik kazanmaları ve sorumluluk almaları, onların özgüvenlerini ve bağımsızlıklarını geliştirir.

  • Küçük yaşlardan itibaren sorumluluklar verin. Örneğin, oyuncaklarını toplamak, masayı kurmaya yardım etmek gibi.
  • Karar verme süreçlerine dahil edin. Örneğin, “Bugün hangi kıyafeti giymek istersin?” gibi seçenekler sunun.
  • Hatalarını düzeltmek yerine, çözüm bulmaları için onları teşvik edin. Örneğin, “Bu problemi nasıl çözebiliriz?” diye sorun.

Çocuklarda Uyku Düzeni ve Uyku Hijyeni

Uyku, çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimi için kritik öneme sahiptir. Düzenli ve kaliteli uyku, çocukların öğrenme becerilerini ve duygusal dengelerini olumlu etkiler.

  • Uyku saatlerini düzenli tutun. Her gün aynı saatte yatmalarını ve kalkmalarını sağlayın.
  • Uyku öncesi rutinler oluşturun. Örneğin, kitap okumak veya hafif bir müzik dinlemek gibi.
  • Yatak odasını uykuya uygun hale getirin. Örneğin, odanın karanlık ve sessiz olmasına dikkat edin.

Çocuklarda Beslenme Alışkanlıkları

Sağlıklı beslenme, çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimi için temel bir unsurdur. Ebeveynler, çocukların doğru beslenme alışkanlıkları kazanmalarına yardımcı olmalıdır.

  • Örnek olun. Çocuklar, ebeveynlerinin yeme alışkanlıklarını taklit eder. Sağlıklı beslenme konusunda model olun.
  • Yemek saatlerini keyifli hale getirin. Örneğin, birlikte yemek pişirmek veya sofrada sohbet etmek gibi.
  • Abur cubur tüketimini sınırlandırın. Örneğin, evde sağlıklı atıştırmalıklar bulundurun.

Çocuklarda Sosyal Beceriler ve Arkadaşlık İlişkileri

Sosyal beceriler, çocukların akranlarıyla sağlıklı ilişkiler kurmalarını ve toplum içinde kendilerini ifade etmelerini sağlar.

  • Çocuğunuzun sosyal ortamlara katılmasını teşvik edin. Örneğin, spor aktiviteleri veya sanat atölyeleri gibi.
  • Empati kurmayı öğretin. Örneğin, “Arkadaşın üzgün görünüyor, ona nasıl yardımcı olabilirsin?” diye sorun.
  • Çatışma çözme becerilerini geliştirin. Örneğin, “Bu problemi birlikte nasıl çözebiliriz?” diye sorarak çözüm üretmelerini sağlayın.

Çocuklarda Stres Yönetimi

Çocuklar da yetişkinler gibi stres yaşayabilir. Okul, sınavlar, arkadaşlık ilişkileri veya aile içi sorunlar, çocukların stres düzeyini artırabilir.

  • Çocuğunuzun stres kaynaklarını anlamaya çalışın. Örneğin, “Son zamanlarda neler seni üzüyor?” diye sorun.
  • Rahatlama tekniklerini öğretin. Örneğin, derin nefes almak veya meditasyon yapmak gibi.
  • Duygularını ifade etmeleri için güvenli bir ortam sağlayın. Örneğin, “Her zaman seni dinlemeye hazırım” mesajını verin.

Bu konulardaki paylaşımlarım ebeveynlerin çocuklarıyla daha sağlıklı ve dengeli bir ilişki kurmalarına umarım ki yardımcı olabilir. Her bir konu, çocukların fiziksel, duygusal ve sosyal gelişimini desteklemeye yönelik pratik öneriler içerir. Daha güçlü bir bağ kurmada sizin izlediğiniz yöntemleri de lütfen benimle pskecemsercan@gmail.com üzerinden paylaşın!











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB/ADHD)

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), nörogelişimsel bir bozukluk olarak tanımlanır ve dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri ile karakterizedir. Bu bozukluk, çocukluk döneminde başlasa da belirtilerin bir kısmı yetişkinlikte de devam edebilir. DEHB, bireyin akademik, sosyal ve mesleki işlevselliğini önemli ölçüde etkileyebilir.

DEHB, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan karmaşık bir bozukluktur. Araştırmalar, DEHB’li bireylerin beyin yapısında ve işlevselliğinde farklılıklar olduğunu göstermektedir. Özellikle prefrontal korteks, bazal ganglia ve serebellum gibi bölgelerdeki işlevsel bozukluklar, dikkat, dürtü kontrolü ve planlama becerilerinde zorluklara yol açmaktadır. Nörotransmitter sistemlerinde, özellikle dopamin ve norepinefrin düzeylerindeki dengesizlikler, DEHB’nin temel nörobiyolojik mekanizmalarından biridir.

DEHB tanısı alan bireylerde, dikkat süresinin kısalığı, odaklanma zorluğu, aşırı hareketlilik ve dürtüsel davranışlar sıklıkla gözlemlenir. Ancak bu belirtilerin yanı sıra, nöropsikolojik işlevlerde de bozulmalar görülebilir. Örneğin, DEHB’li bireylerde kısa süreli hafıza, zaman yönetimi, planlama ve organizasyon becerilerinde eksiklikler sıktır. Bu durum, akademik ve mesleki performansı olumsuz etkileyebilir.


DEHB’nin Günlük Hayata Etkileri

DEHB, bireyin günlük yaşamını çeşitli şekillerde etkileyebilir. Bu etkiler, çocukluk döneminde okul başarısızlığı, sosyal ilişkilerde zorluklar ve özgüven eksikliği olarak kendini gösterebilir. Yetişkinlikte ise iş hayatında verimsizlik, evlilik ilişkilerinde çatışmalar ve zaman yönetimi sorunları gibi sonuçlara yol açabilir.

Duygudurum Bozuklukları: DEHB’li bireylerde depresyon ve anksiyete gibi duygudurum bozuklukları sık görülür. Bu durum, DEHB’nin neden olduğu kronik stres, düşük özgüven ve sosyal ilişkilerde yaşanan zorluklarla ilişkilidir.

Öfke Kontrol Güçlüğü: Dürtüsellik, DEHB’nin temel belirtilerinden biridir. Bu durum, öfke patlamaları ve saldırganlık davranışları ile sonuçlanabilir. Öfke kontrolünde yaşanan zorluklar, kişinin sosyal ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.

Uyku Problemleri: DEHB’li bireylerde uyku düzensizlikleri sık görülür. Gece uyanık kalma, uykuya dalma zorluğu veya sabah erken uyanma gibi sorunlar, günlük işlevselliği daha da bozabilir.

Bağımlılık Eğilimi: DEHB’li bireylerde madde bağımlılığı, kumar ve riskli davranışlara yatkınlık daha yüksektir. Bu durum, dürtüsellik ve ödül mekanizmalarındaki bozukluklarla ilişkilidir.

Davranışsal Bozukluklar: DEHB’li bireylerde saç yolma (trikotillomani), deri yolma (dermatillomani) ve sivilce sıkma gibi tekrarlayıcı davranışlar görülebilir. Bu davranışlar, stres ve kaygı ile başa çıkma mekanizmaları olarak ortaya çıkabilir.


DEHB ve Terapi Süreçleri

DEHB tedavisinde farmakoterapi (ilaç tedavisi) ve psikoterapi birlikte kullanılır. İlaç tedavisi, özellikle dopamin ve norepinefrin düzeylerini düzenleyerek dikkat ve dürtü kontrolünde iyileşme sağlar. Ancak ilaç tedavisi tek başına yeterli değildir; psikoterapi süreçleri de büyük önem taşır.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): BDT, DEHB’li bireylerin düşünce ve davranış kalıplarını değiştirmelerine yardımcı olur. Özellikle zaman yönetimi, organizasyon becerileri ve öfke kontrolü gibi alanlarda etkilidir. BDT, bireye daha işlevsel başa çıkma stratejileri öğretir.

Davranışçı Terapi: Özellikle çocuklarda, olumlu davranışları pekiştirme ve olumsuz davranışları azaltmaya yönelik teknikler kullanılır. Ebeveynlerin de sürece dahil edilmesi, terapi etkinliğini artırır.

Destekleyici Terapi: DEHB’li bireylerin duygusal ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir yaklaşımdır. Özgüven artırma, stres yönetimi ve sosyal becerilerin geliştirilmesi hedeflenir.

Aile Terapisi: DEHB, sadece bireyi değil, aileyi de etkiler. Aile terapisi, aile içi iletişimi güçlendirmeyi ve DEHB’nin neden olduğu çatışmaları azaltmayı amaçlar.


DEHB ile yaşamak zor olabilir, ancak doğru stratejiler ve destekle bu süreç yönetilebilir. Unutulmamalıdır ki, DEHB bir engel değil, yönetilmesi gereken bir durumdur.


DEHB, sadece dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsellikle sınırlı değildir.

Bu bozukluk, çeşitli davranışsal ve duygusal zorluklarla da ilişkilidir. Özellikle istifleme bozukluğu (biriktirme bozukluğu), DEHB’li bireylerde sıkça görülen bir durumdur. İstifleme bozukluğu, gereksiz veya değersiz nesneleri atamama, yaşam alanlarının bu nesnelerle dolması ve işlevselliğin bozulması ile karakterizedir. DEHB’li bireylerde bu davranış, kontrol duygusunu artırma veya duygusal güvenlik sağlama ihtiyacından kaynaklanabilir. Ayrıca, dürtüsellik ve planlama zorlukları, istifleme davranışını tetikleyebilir.

DEHB ile ilişkili diğer davranışsal bozukluklar şunlardır:

  • Saç yolma (Trikotillomani): Stres, kaygı veya dikkat dağınıklığı ile başa çıkma mekanizması olarak ortaya çıkar.
  • Deri yolma (Dermatillomani): Cildi tırnaklarla kazıma veya yaralama davranışı, dürtüsellik ve kaygı ile ilişkilidir.
  • Sivilce sıkma: Dürtüsel davranışların bir sonucu olarak görülebilir.
  • Öfke patlamaları: Dürtüsellik ve duygu düzenleme zorlukları nedeniyle ortaya çıkar.

Bu davranışlar, DEHB’li bireylerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Ancak, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve destekleyici tedavilerle bu davranışlar kontrol altına alınabilir.


Ailede DEHB Görünümü ve Kişiler Arası İlişkilere Etkisi

DEHB, genetik yatkınlığı olan bir bozukluktur. Araştırmalar, DEHB’li bir çocuğun ebeveynlerinden en az birinde de DEHB belirtileri olma olasılığının yüksek olduğunu göstermektedir. Ailede DEHB varlığı, hem genetik hem de çevresel faktörler nedeniyle kişiler arası ilişkileri önemli ölçüde etkileyebilir.

Ailede DEHB’nin Etkileri:

DEHB’li bir ebeveyn, çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanabilir. Örneğin, dikkat eksikliği nedeniyle çocuğun duygusal ihtiyaçlarını fark edemeyebilir veya dürtüsellik nedeniyle tutarsız disiplin yöntemleri uygulayabilir.

DEHB’li bir eş, evlilik ilişkisinde iletişim sorunlarına, unutkanlığa ve sorumlulukların paylaşımında dengesizliklere neden olabilir. Bu durum, çatışmaları artırabilir.

DEHB’li bir çocuğa odaklanan ailelerde, diğer kardeşler kendilerini ihmal edilmiş hissedebilir. Bu durum, kardeşler arasında rekabet ve kıskançlığa yol açabilir.


Farklı İlişkilerde DEHB’nin Etkileri

DEHB, sadece aile içi ilişkilerde değil, iş, okul ve sosyal yaşamda da önemli etkilere sahiptir. İşte farklı ilişkilerde DEHB’nin nasıl görülebileceğine dair örnekler:

Annem DEHB

  • Unutkanlık: Anneniz randevuları unutabilir, önemli tarihleri karıştırabilir.
  • Düzensizlik: Evde sürekli bir dağınıklık olabilir ve organize olmakta zorlanabilir.
  • Duygusal Dalgalanmalar: Ani öfke patlamaları veya duygusal tepkiler gösterebilir.
  • Destek Eksikliği: DEHB’li bir anne, çocuğunun duygusal ihtiyaçlarını fark etmekte zorlanabilir.

Babam DEHB

  • İşe Odaklanma Zorluğu: Babamız işte sık sık hatalar yapabilir veya projeleri tamamlamakta zorlanabilir.
  • Dürtüsellik: Ani kararlar alabilir veya finansal konularda riskli davranışlar sergileyebilir.
  • İletişim Sorunları: Konuşmalarda sık sık söz kesebilir veya konudan konuya atlayabilir.

Patronum DEHB:

  • Organizasyon Eksikliği: Toplantıları unutabilir veya projeleri takip etmekte zorlanabilir.
  • Tutarsız Kararlar: Bir gün verdiği kararı ertesi gün değiştirebilir.
  • Aşırı Hareketlilik: Sürekli ofiste dolaşabilir veya uzun süre oturmakta zorlanabilir.

En Yakın Arkadaşım DEHB:

  • Dikkat Dağınıklığı: Konuşurken dalıp gidebilir veya konuyu takip etmekte zorlanabilir.
  • Dürtüsellik: Ani planlar yapabilir veya riskli davranışlara yönelebilir.
  • Sosyal İlişkilerde Zorluk: Söz kesme veya konuşmaları domine etme eğilimi gösterebilir.

Öğretmenim DEHB:

  • Ders Planlamada Zorluk: Dersleri organize etmekte veya zamanında tamamlamakta zorlanabilir.
  • Tutarsız Disiplin: Kuralları sık sık değiştirebilir veya öğrencilere karşı tutarsız davranabilir.
  • Dikkat Dağınıklığı: Öğrencilerin ihtiyaçlarını fark etmekte zorlanabilir.

Terapistim DEHB:

  • Seansları Unutma: Randevuları karıştırabilir veya unutabilir.
  • Odaklanma Zorluğu: Seans sırasında dalıp gidebilir veya konudan sapabilir.
  • Dürtüsellik: Terapi sürecinde ani müdahalelerde bulunabilir.

Aile içi ilişkilerden iş yaşamına kadar pek çok alanda zorluklara neden olabilir. Ancak, doğru tedavi ve destekle bu zorluklar aşılabilir. DEHB’li bireylerin çevresindekilerin, bu durumu anlaması ve destekleyici bir yaklaşım benimsemesi büyük önem taşır. Unutulmamalıdır ki, DEHB bir kişilik özelliği değil, yönetilmesi gereken bir durumdur.












Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZOR BİR AİLEDE BÜYÜMEK

Zor bir ailede büyümek, birçok olumsuz etkenin bir araya geldiği, aile içindeki ilişkilerin sağlıksız olduğu, duygusal ve psikolojik zorlukların sıkça yaşandığı bir çocukluk deneyimini ifade eder. Bu deneyim, çocuğun duygusal gelişimini, sosyal becerilerini ve genel yaşam kalitesini önemli ölçüde hem çocukluk hem de yetişkinliğinde etkileyebilir.

“Çocukluğumda ailem arasındaki ilişkiler hiçbir zaman kolay olmadı. Evdeki atmosfer genellikle gergindi ve tartışmalardan geçilmiyordu. Ebeveynlerim arasındaki iletişim kötüydü ve evde hissettiğim güvenlik duygusu neredeyse hiç yoktu.

Bu zorlu atmosfer, beni duygusal olarak da etkiledi. Özsaygım düşüktü, sürekli bir endişe içinde yaşardım. Ayrıca, evdeki bu gergin ortam nedeniyle sosyal ilişkilerimde de zorlanıyordum. Arkadaşlarımla bağlantı kurmakta ve duygusal ihtiyaçlarımı ifade etmekte zorlanıyordum.

Bu zor aile ortamı, benim için birçok olumsuz inanç geliştirmeme neden oldu. Örneğin, başkalarının bana zarar vereceğine dair sürekli bir korku taşıyarak ilişkilerimde güvenmekte zorlanıyordum. Ayrıca, kendime değer vermediğim ve başkalarının saygı göstermeyeceği inancını içselleştirmiştim.

Yetişkinliğe adım attığımda, bu zorlu çocukluk deneyiminin izleri hala üzerimdeydi. Başkalarına güvenmekte, duygusal bağ kurmakta ve kendi ihtiyaçlarımı ifade etmekte güçlük çekiyordum.”

diyorsanız, profesyonel bir ruh sağlığı uzmanı ile her zaman iletişime geçebilirsiniz, pskecemsercan@gmail.com üzerinden bana ulaşabilirsiniz.

Duygusal Zorluklar
Zor bir aile ortamı, çocuğun duygusal sağlığını olumsuz etkileyebilir. Sürekli stres, aile içi çatışmalar, ihmaller veya istismar, çocuğun duygusal dengesizliklere, kaygıya ve depresyona yatkın olmasına neden olabilir.

Sosyal Becerilerde Zayıflık
Zor bir aile ortamında büyüyen çocuklar, sağlıklı sosyal etkileşimler kurma ve sürdürme becerilerinde zayıflık gösterebilirler. Aile içindeki çatışmalar, çocuğun duygusal anlamda kapalı olmasına veya diğer insanlarla ilişkilerde güven sorunları yaşamasına neden olabilir.

Özsaygı Problemleri
Zor bir aile ortamında yetişen çocuklar, kendilerini değersiz veya sevilmeye layık olmayan bireyler olarak görebilirler. Bu durum, özsaygı sorunlarına ve kendine güven eksikliğine yol açabilir.

Akademik Zorluklar
Aile içindeki stres ve çatışmalar, çocuğun okul başarısını etkileyebilir. Dikkat eksikliği, konsantrasyon zorlukları veya öğrenme güçlükleri gibi akademik sorunlar ortaya çıkabilir.

Davranış Sorunları
Zor bir aile ortamında büyüyen çocuklar, duygusal zorluklarından dolayı davranış sorunları geliştirebilirler. Agresiflik, isyan, içe kapanıklık veya başkalarına karşı düşmanlık gibi davranışsal sorunlar ortaya çıkabilir.

Bağlanma Sorunları
Aile içindeki istikrarsızlık, ihmaller veya ayrılıklar, çocuğun güvenli bağlanma ilişkileri kurmasını engelleyebilir. Bu durum, çocuğun yetişkinlikte ilişki sorunları yaşamasına neden olabilir.

Yetişkinlikteki İlişki Kalitesi
Zor bir aile geçmişi, yetişkinlikteki ilişkileri de etkileyebilir. Güven sorunları, bağlanma problemleri ve duygusal zorluklar, romantik, arkadaşlık veya profesyonel ilişkilerde sorunlara neden olabilir.

Unutulmaması gereken önemli bir nokta, bireyin geçmişi ne olursa olsun, destek ve kaynaklara ulaşarak olumlu bir yönde değişim sağlayabileceğidir.

Zor bir aile ortamından kaynaklanan zorlukları fark ettiğinizde, kişiye nasıl yaklaşılacağı önemlidir. Duyarlı ve destekleyici bir tutumla yaklaşmak, kişinin duygusal iyilik halini ve sağlığını güçlendirebilir.

Empatiyle Yaklaşın
Kişinin yaşadığı zorlukları anlamaya çalışın. Ona duygularını ifade etmesi için güvenli bir ortam sağlayın. Empatik bir dinlemeyle, hissettiklerini anlamaya çalışın ve ona destek olduğunuzu hissettirin.

Eleştirici Olmaktan Kaçının
Zor bir aile geçmişiyle başa çıkan bir kişi, genellikle eleştirilere daha hassas olabilir. Bu nedenle, eleştiri yerine destek sunmaya odaklanın. Onu suçlamadan, anlayışla yaklaşın.

Açık İletişimi Teşvik Edin
Kişinin hissetiklerini açıkça ifade etmesine ve düşüncelerini paylaşmasına teşvik edin. Açık iletişim, duygusal yükü azaltabilir ve kişinin içsel dengeyi bulmasına yardımcı olabilir.

Yardım Aramaya Cesaret Verin
Profesyonel yardım almaktan çekinmeyi destekleyin. Bir terapist veya danışman ile görüşmek, zorlukları anlamak ve başa çıkma stratejileri geliştirmek konusunda yardımcı olabilir.

Pratik Yardım Sunun
Eğer kişi günlük yaşamında zorluk yaşıyorsa, pratik yardımla destek olun. Örneğin, ev işlerine yardım etmek, çocuğunuza bakım sağlamak veya günlük sorumluluklarında destek olmak gibi.

Güven ve Güvenlik Sağlayın
Kişiye güvenli bir ortam sağlayın. Ona, duygularını ifade ettiğinde eleştirilmeyeceğini ve destek alabileceğini hissettirin. Güven ortamı, duygusal iyilik halini destekleyebilir.

Zaman Tanıyın
Kişinin kendini ifade etmesi ve sorunlarıyla başa çıkması zaman alabilir. Sabırlı olun ve ona zaman tanıyın. Zorlukların çözümü bir süreçtir ve kişinin kendi hızında ilerlemesi önemlidir.

Kendi Sınırlarınızı Belirtin
Yardım etmeye çalışırken, kendi sınırlarınızı da belirtin. Kişinin sorunlarına tamamen dahil olamayabilirsiniz, ancak destek sunabilir ve yönlendirebilirsiniz.

Bu adımlar, zor bir aile geçmişi ile başa çıkan bir kişiye sağlıklı bir destek sunma konusunda yardımcı olabilir. Ancak, kişi duygusal sıkıntılar yaşıyorsa, profesyonel yardım alması önemlidir.








Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

KEŞKE EVLENMEDEN ÖNCE BİLSEYDİM

Evlenmeden önce, birçok birey gelecekteki eşleriyle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmayı arzu eder. Ancak, bazen evlilikle ilgili bazı deneyimler ancak deneyimlendikten sonra anlaşılır. Evlilikteki mutluluğun, çiftin birbirini anlama, destekleme ve çatışmaları çözme becerilerine bağlı olduğu bulunmuştur.

Evlilik öncesi danışmanlık, çiftlere evlilikle ilgili olası sorunları ve çözümleri hakkında bilgi sağlama amacı taşır. Araştırmalar, evlilikteki en yaygın sorunların iletişim eksikliği, mali sorunlar, çocuk yetiştirme konuları ve cinsel uyumsuzluk olduğunu göstermektedir. Bu sorunların, çiftlerin birbirleriyle duygusal ve zihinsel olarak bağlantı kurmalarını zorlaştırabileceği belirlenmiştir. DSM’deki bazı bozukluklar, özellikle duygusal ve ilişkisel sorunlarla ilgili olanlar, evlilikte ortaya çıkabilir. Örneğin, depresyon veya anksiyete, çift ilişkilerini olumsuz etkileyebilir.

Evlilik sorunlarına karşı terapötik yaklaşımlar, çiftlerin ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlar. Bilişsel davranış terapi, duygu odaklı terapi ve çift terapisi gibi psikoterapik yöntemler, çiftlerin sorunlarına odaklanarak iletişim becerilerini geliştirmelerine yardımcı olabilir. Terapi ayrıca çiftlere, sorunlarını birlikte çözmelerine yardımcı olacak araçlar sağlar.

Evlenme Düşüncesinde Olmak veya Olmamak

Evlenme düşüncesi, kişisel, kültürel, sosyal ve ekonomik faktörlere bağlı olarak değişebilir.

İnsanlar genellikle bir bağ kurma ve yakın ilişkiler kurma ihtiyacı hisseder. Evliliği, bağlanma ihtiyacını karşılayabilecek önemli bir sosyal kurum olarak görebilirler.

Toplumun evliliğe yüklediği değerler, bireyin evlenme düşüncesini etkileyebilir. Aile, arkadaşlar ve kültürel faktörler, evliliği destekleyen veya teşvik eden etmenler olabilir.

Evlilik, birçok kişi için duygusal ve ekonomik güvenlik sağlama potansiyeli taşır. Ortak bir yaşam, destek ve güvenlik duygusu oluşturabilir.

Bazı bireyler, aile kurma ve çocuk sahibi olma arzusuyla evlenme düşüncesine yönelebilir. Bir aile birimi oluşturmak isteyen bireyler arasında yaygın bir motivasyondur.

Evlenen Bireylerin Birbirlerine ve Kendilerine Sorabileceği Sorular

Evlilik öncesi çiftler, birbirlerini daha iyi anlamak ve potansiyel sorunları önceden ele almak için şu soruları düşünebilir:

Gelecekteki Hedefler
Kariyer, çocuk sahibi olma, yerleşim yeri gibi gelecek planları hakkında ortak hedeflere sahip olup olmadıklarını anlamak önemlidir.

Değerler ve İnançlar
Din, ahlaki değerler, kültürel inançlar gibi temel değerleri paylaşıp paylaşmadıklarını keşfetmek önemlidir.

İletişim Tarzları
Çiftler arasındaki iletişim tarzları, çatışma çözme becerileri ve anlayış seviyeleri üzerinde düşünmek, ilişkiyi güçlendirebilir.

Finansal Durum
Maddi konularda beklentileri, harcama alışkanlıkları ve finansal hedefleri açıklığa kavuşturmak önemlidir.

Aile ve Arkadaş İlişkileri
Aile bağları, arkadaş çevreleri ve sosyal ilişkiler konusunda beklentileri ve sınırları konuşmak önemlidir.

Evlilik Korkusu

Evlilik korkusu, evlenmeye yönelik olumsuz duygusal tepkilerle karakterizedir; geçmiş deneyimler, aile öyküsü, önceki ilişkilerden kaynaklanan olumsuz tecrübeler veya kişisel güven eksikliği ile ilişkilendirilebilir.

Evlilik, sağlıklı bir şekilde yönetildiğinde aşkı öldürmez, aksine olgunlaştırır ve derinleştirir. Ancak, çiftler arasındaki iletişim eksikliği, güvensizlik, çatışma yönetimi sorunları gibi faktörler evliliği zorlayabilir. İlişkinin sağlıklı olması için açık iletişim, saygı, anlayış ve uzlaşma önemlidir.

İletişim Önemlidir
Açık iletişim kurun. Duygularınızı paylaşın, endişelerinizi ifade edin ve ortak çözümler bulun.

Esneklik
Planlarınızı esnek tutun ve değişen şartlara uyum sağlamaya çalışın.

Empati
Partnerinizin duygusal ihtiyaçlarına anlayış gösterin ve birbirinizin perspektifini anlamaya çalışın.

Çatışma Çözme Becerileri Geliştirin
Anlaşmazlıkları sakin bir şekilde çözme becerileri, sağlıklı bir ilişkinin temelidir.

Bireysel Gelişim Değerli
Her bir partner, bireysel olarak gelişmeye ve kendi kişisel hedeflerine odaklanmaya devam etmelidir.

Evlilik, karşılıklı anlayış, özveri ve çaba gerektiren bir süreçtir. İyi bir evlilik için çiftlerin birbirlerini anlamaya, desteklemeye ve birlikte büyümeye odaklanmaları önemlidir.












Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BOŞANIYORUZ

Yetişkinler ve Çocuklar Üzerinde Boşanmanın Psikolojik Etkileri

Boşanma, birçok çiftin karşılaştığı zorlu bir durumdur ve bu süreç, hem yetişkinler hem de çocuklar üzerinde derin psikolojik etkiler bırakabilir. Boşanmanın nedenlerine bakıldığında genellikle kişiden kişiye değişen çeşitli faktörlerin bir kombinasyonundan kaynaklanır. İletişim eksikliği, finansal sorunlar, sadakat ihlalleri ve çatışmalar, sıkça gözlemlenen boşanma nedenleri arasındadır.

Yetişkinler Üzerindeki Etkiler
Boşanma, birçok yetişkinde depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sağlık sorunlarına yol açabilir. Araştırmalar, boşanmanın bireylerde stres hormonlarının artışına neden olduğunu ve bu durumun duygusal dengeyi bozarak depresyon ve anksiyete riskini artırdığını göstermektedir (Johnson ve diğ., 2008).

Boşanmanın günlük hayata etkisi, bireylerin sosyal ilişkilerinden iş performanslarına kadar birçok alana yansıyabilir. Özellikle iş yerindeki performans düşüklükleri, boşanma sürecindeki stresin iş yaşamına yansımasının bir göstergesi olabilmektedir.

Boşanma, duygusal zorluklarla başa çıkmayı gerektiren bir süreçtir. Kayıp duygusu, özsaygı eksikliği ve yas (grief) benzeri reaksiyonlar, boşanmış bireylerde sıkça gözlemlenen psikolojik etkiler arasındadır.

Çocuklar Üzerindeki Etkiler
Boşanma, çocuklar üzerinde duygusal sorunlara neden olabilir. Çocuklar, ebeveynlerinin boşanmasıyla birlikte güvensizlik, terkedilmişlik hissi ve öfke gibi duygusal zorluklarla başa çıkabilirler.

Boşanma, bazı çocukların okuldaki akademik performansını olumsuz etkileyebilir.

Boşanan ailelere sahip çocuklar, romantik ilişkilerinde güvensiz bağlanma modellerine sahip olma eğiliminde olabilmektedir. Çocukluk dönemlerinde yaşanan ebeveynler arası çatışmaların, çocukların romantik ilişki becerilerini etkilediği gözlemlenmiştir.

Boşanan ailelere sahip çocuklar, duygusal bağlanma konusunda daha fazla belirsizlik yaşayabilir ve romantik ilişkilerinde yakınlık ve bağlılık konularında zorluklar yaşama eğiliminde olabilirler.

Kendi ilişki problemleri ile başa çıkma konusunda daha az etkili stratejilere sahip olabilirler. Çocukluk dönemlerinde yaşanan stres ve belirsizlik, yetişkinlikte ilişki sorunlarına yol açabilir (Brown, 2018).

Boşanma kararının çocuğa nasıl söylendiği, çocuğun bu süreci nasıl deneyimleyeceği üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Açık ve duyarlı iletişim, çocukların boşanma sürecini daha iyi anlamalarına ve başa çıkmalarına yardımcı olabilir. Çocuklara açık ve net bir dil kullanarak, duygusal ifadelerle desteklenmiş bir şekilde boşanma kararı anlatılmalıdır. Çocukların sorularını içtenlikle ve doğru bir şekilde yanıtlamak önemlidir.

Çocuğun yaşına uygun bir dil kullanmak, çocuğun boşanma kararını daha iyi anlamasına katkıda bulunabilir. Çocuğun yaşına ve duygusal olgunluğuna uygun bir dil kullanılmalıdır. Küçük çocuklara basitleştirilmiş, anlaşılır bir dil kullanılırken, daha büyük çocuklarla daha detaylı ve açık bir şekilde konuşmak önemlidir.

Ebeveynlerin birlikte, uyumlu bir şekilde çocuğa boşanma kararını anlatmaları, çocukların duygusal iyilik hallerini olumlu yönde etkileyebilir. Ebeveynler çocuk ile konuşurken boşanma kararını birlikte verildiklerini ve bu kararın çocuğun hatası olmadığını vurgulamalıdır. Olumlu bir birlikte hareket etme, çocuğun güven duygusunu artırabilir.

Çift – İlişki Terapisi, çiftlere ilişkilerini güçlendirmeleri ve sorunlarını çözmeleri konusunda yardımcı olabilir. Araştırmalar, çift terapisinin boşanma riskini azaltabileceğini göstermektedir (Doss ve diğ., 2003).

Boşanma durumunda Aile Terapisi, aile üyelerine uygun destek ve rehberlik sağlayarak, duygusal iyileşmeyi ve sağlıklı bir aile dinamiğini destekleyebilir (Wolchik ve diğ., 2000).

Ebeveynler, çocuklarına bu zorlu süreçte güven, sevgi ve anlayış sunarak onların duygusal iyilik hallerini destekleyebilirler.
– çocuğun duygusal ihtiyaçlarına özel bir dikkat göstermeli ve gerektiğinde uzman yardımı alarak çocuğun duygusal iyilik hallerini desteklemelidir.
– çocuklarının okul performansını dikkatlice izlemeli ve akademik zorluklarla başa çıkmalarına yardımcı olmalıdır.
– çocuğun sosyal çevresini desteklemeli ve duygusal olarak güvende hissetmelerine yardımcı olmalıdır.











Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

BU DÜNYAYA ÇOCUK GETİRMEK

Ebeveyn Olma Tercihi & Kaygısı


Bu dönemde çocuk sahibi olmaya yönelik korkular ve görüşler, pek çok çift için oldukça yaygın konuşulan bir konu. Çocuk büyütmek, büyük sorumluluklar ve değişiklikler gerektiren bir deneyim, bu nedenle birçok insan için endişe kaynağı olması çok olağan.

Bazı insanlar, çocuk büyütmek için yeterli yeteneklere sahip olmadıkları konusunda endişe duyarlar. Bu, onların kendi yetileri hakkında bir özgüven eksikliği yaşamalarına neden olabilir. Ancak, çocuk büyütmek, deneyim kazandıkça ve ihtiyaç duyulan becerilerin öğrenilebildiği bir süreçtir.

çocuk sahibi olmak kaygısı

Çocuk sahibi olmanın, bireyin zaman ve özgürlüğünde büyük bir değişiklik yarattığı doğrudur. Bazı insanlar, çocuk sahibi olmanın kariyerlerine, sosyal hayatlarına ve kişisel özgürlüklerine sınırlama getireceğinden endişe ederler. Ancak, çocuk büyütmek, kişisel büyüme, sevgi ve anlam dolu bir deneyim getirebilir. Terapilerde zaman yönetimi ve destek sistemleri hakkında konuşmamız bu endişeleri azaltabiliyor. Çiftlere birlikte planlama yaparak, bireysel zamanlarını ve özgürlüklerini koruyabilecek stratejiler geliştirmelerini öneririm.

Bir çocuğun büyütülmesi, ekonomik olarak pek tabii bir yük oluşturabilmekte. Çiftlerin çocuk sahibi olmadan önce mali durumlarını değerlendirmeleri, bütçeleme yapmaları ve gerekirse destek aramalarını tavsiye ederiz. Araştırmalar, çocukların sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçları için mali kaynakların planlanmasının önemli olduğunu göstermektedir. İlk yıllarda bebek bezi, bebek bakımı ürünleri, sağlık masrafları ve eğitim gibi masrafların artması hayatın gerçekleri. Finansal zorluklar, çiftler arasında stres ve çatışmalara neden olan etkenler arasında üst sıralarda. Ancak, doğru bir mali planlama ve bütçeleme stratejisi ile bu endişelerin üstesinden de bir olarak gelinebilir.

Çocuk sahibi olmanın getirdiği geleceğe dair belirsizlikler de bazı insanlar için endişe kaynağı olabilmekte. Ebeveynler, çocuklarının sağlığı, mutluluğu, başarısı ve güvenliği konusunda endişe duyarlar. Bu endişeler normaldir, ancak çocukların büyüme sürecinde onlara destek olma ve onların ihtiyaçlarına cevap verme yeteneğimizin önüne geçmemelidir. Sağlıklı bir ebeveyn-çocuk ilişkisi ve çocuğun güvenli bir ortamda büyümesi için önemli faktörleri seanslarda konuşabiliriz.

çocuk sahibi olmak kaygısı

Çocuk sahibi olmanın, bireyin kendi hayat deneyimlerini yitirmesine neden olabileceği endişesi de seanslarda yaygın gözlemlediğim bir durum. Çocukların bakımı ve büyütülmesi, zaman, enerji ve dikkat gerektiren bir süreçtir. Bu nedenle, bazı insanlar kendi bireysel hedeflerine ve ilgi alanlarına zaman ayıramayacaklarını düşünerek endişeye kapılabilirler. Ancak, çocuk sahibi olmak, yaşamın farklı bir aşamasına geçmek anlamında yeni deneyimlerin kaynağı da olabilir. Çocuğun büyümesiyle birlikte aile içindeki dengeyi bulmak da mümkündür. Yeni bir yaşam aşamasında bireylerin kendi ilgi alanlarına ve hedeflerine zaman ayırmalarının önemini her seans vurgulamaktayım. Araştırmalar gösteriyor ki; ebeveynlerin kendi ihtiyaçlarını da gözetmeleri çocuklarıyla daha iyi ilişkiler kurmalarına yardımcı olmakta.

Bu korkular ve görüşler, bireylerin geçmiş deneyimleri, öğretileri, değerleri ve beklentileriyle şekillenmektedir. Bireyler, bu konuda kendi duygularını ve ihtiyaçlarını açıkça ifade etmeli ve partnerleri/aileleri ile açık bir iletişim kurarak ortak kararlar almalıdır. Bu çatışma anlarını yönetebilmek ve kaynaklarınızı güçlendirmek adına bir ruh sağlığı uzmanından destek almak da önemlidir.

Unutulmamalıdır ki, çocuk sahibi olmak ya da olmamak her bireyin kendi görüşüne saygı duyulması gerekilen bir konudur.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

OKUL KAYGISI

Okulun ilk günü çocukların duygusal tepkiler göstermeleri oldukça yaygın bir durumdur. Bu tepkilerin nedenleri farklı olabilir ve ebeveynlerin bu konuda nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair bilinçli olmaları önemlidir.

Bazı Çocukların Okulun İlk Gününde Ağlamaları Olası ve Ağlamamak Kadar Normal

Okula gitmek, çocuklar için ayrılmak anlamına gelir ve bu ayrılık kaygısı yaratabilir. Anne ve babalarından ayrılmaktan endişe duyan çocuklar, bu kaygılarını gözyaşlarıyla ifade edebilirler.

Okula yeni başlayan çocuklar için okulun fiziksel ortamı, öğretmenleri ve arkadaşlarıyla tanışmak yeni ve korkutucu olabilir. Bu da endişe ve hüzün yaratabilir.

Bazı çocuklar sosyal durumlarda daha fazla kaygı yaşayabilirler. Okulun ilk günü, yeni insanlarla tanışma ve tanınmadık yüzlerden oluşan bir grup içinde olma durumu, bu çocuklarda ağlamalara yol açabilir.

Öğrenciler için öğretmenin ilgisi ve tutumu çok önemlidir. Eğer bir çocuk öğretmenden olumsuz bir tepki veya ilgisizlik hissederse, bu da ağlamalara neden olabilir.

Daha önceki olumsuz okul deneyimleri veya ayrılık kaygısı yaşamış çocuklar, yeni bir okula başlama durumunda daha hassas olabilirler.

Ebeveynlerin Yaklaşımı Ne Olmalı?

Destek ve Anlayış
Ebeveynler çocuklarının duygusal tepkilerini anlamalı ve desteklemelidirler. Çocuğunuzun bu dönemde daha fazla sevgi ve güvenceye ihtiyacı olabilir.

Hazırlık Süreci
Okula başlamadan önce çocuğunuzu hazırlamak önemlidir. Okulu ziyaret etmek, öğretmeni ve sınıf arkadaşları hakkında bilgi vermek çocuğun daha rahat hissetmesini sağlayabilir.

Güven Vermek
Çocuğunuza, okula gitmenin birçok çocuk için normal bir deneyim olduğunu ve kendisinin de bu deneyimi başarılı bir şekilde atlatabileceğini anlatmak önemlidir.

Olumlu Bir Ortam Yaratmak
Çocuğunuzun okulu olumlu bir şekilde algılamasına yardımcı olun. Okulu, yeni arkadaşlar edinme ve yeni şeyler öğrenme fırsatı olarak tanıtın.

Sabır Göstermek
Ebeveynler, çocuklarının duygusal tepkilerine sabırla yaklaşmalılar. İlk gün ağladıklarında onları teselli etmek ve desteklemek önemlidir.

Kaygı Yaşar İse O An Söylenebilecekler

Okulun güvenli bir yer olduğunu ve öğretmenlerin / diğer yetişkinlerin ona iyi bakacaklarını söyleyebilirsiniz

Çocuğunuzun duygusal tepkilerini anlayışla karşılayın ve onun duygusal deneyimlerini geçerli kabul edin. Ona hissettiği duyguları ifade etme ve paylaşma fırsatı verin.

Okula başlamayı heyecan verici bir macera olarak sunun. Yeni arkadaşlar edinme, yeni şeyler öğrenme ve eğlenme fırsatlarından bahsedin.

Okulun kapısında veya sınıfın kapısında onunla vedalaşırken pozitif ve neşeli bir şekilde davranın. “Okulda harika zaman geçireceksin ve ben senin dönüşünü sabırsızlıkla bekliyor olacağım” gibi olumlu mesajlar verin.

Çocuğunuzun okul hakkında sorular sormasına ve düşüncelerini paylaşmasına fırsat verin. “Okul senin için nasıldı?” veya “Bugün neler öğrendin, seni şaşırtan bilgiler oldu mu?” gibi sorularla onun deneyimini anlamaya çalışın.

Günlük bir rutin oluşturarak çocuğunuza okula gitme sürecini daha öngörülebilir hale getirin. Sabahları aynı sırayla giyinmek, kahvaltı yapmak ve okula gitmek gibi bir rutin oluşturmak çocuğunuzun kendini daha güvende hissetmesine yardımcı olabilir.

Çocuğunuz anaokuluna başlıyor ise ona bir rahatlatıcı nesne vermek, örneğin sevdiği bir oyuncak veya bir mendil, onun okula gitme sürecini daha kolay atlatmasına yardımcı olabilir.

Eğer çocuğunuz ağlıyorsa, onunla duygusal bir şekilde iletişim kurun. “Üzgün olduğunu anlıyorum, ben de bazen bilmediğim şeylerde kaygılanırım ama sonra zamanla alıştığımı fark ederim, her şey zamanla yoluna girer” gibi cümlelerle ona destek olun.

Okulda ne yapacakları hakkında çocuğunuza bilgi verin. Hangi aktivitelerin onu beklediğini açıklamak, okula gitmeyi daha çekici hale getirebilir.

Okulun ilk gününden sonra çocuğunuzun deneyimini sık sık ama boğmadan konuşun. Onun duygusal ve sosyal gelişimini desteklemek için açık bir iletişim sürdürün.

Unutmayın ki her çocuk farklıdır ve ona özgü bazı reaksiyonlar geçici de olabilir. Eğer çocuğunuzun bu tepkileri uzun süre devam ederse veya daha ciddi sorunlar yaşarsa, bir uzmana başvurmak önemlidir. Çocuğunuzun okula uyum sağlaması ve duygusal olarak rahat hissetmesi için zaman ve destek gerekebilir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZORBALIĞA UĞRUYORUM

Zorbalık, bir kişinin kasıtlı olarak bir başkasına fiziksel veya duygusal zarar verme girişimidir. Zorbalık, farklı biçimlerde ortaya çıkabilen bir davranıştır. Zorbalık türleri arasında çeşitli benzerlikler olabilir ve bir kişi birden fazla türde zorbalığa maruz kalabilir. Ayrıca, zorbalık genellikle bir güç dengesi sorununu yansıtır ve kurbanın savunmasız olduğu durumları içerebilir; bu nedenle müdahale edilmesi önemlidir.

Fiziksel Zorbalık
Şiddet içeren fiziksel temas veya saldırılar.
Vurma, itme, tekmeleme gibi davranışlar.

Sözlü Zorbalık
Sözcükler veya dil kullanarak kişiyi aşağılama, küçümseme veya incitme.
Hakaret etme, alay etme, tehdit etme.

Duygusal Zorbalık
Kişinin duygusal refahını kasıtlı olarak etkileyen davranışlar.
Manipülasyon, duygusal şantaj, sürekli eleştiriler.

Sosyal Zorbalık
Bireyi toplum içinde dışlama veya itibarını zedeleme.
Dedikodu yayma, arkadaşlarından soyutlama.

Cinsel Zorbalık
Cinsel içerikli taciz veya saldırı.
Cinsel dokunma, cinsel sözlü taciz, cinsel şantaj.

Siber Zorbalık
Dijital platformlarda gerçekleşen zorbalık.
Saldırgan mesajlar, çevrimiçi tehditler, hakaret içeren paylaşımlar.

Irkçı veya Etnik Zorbalık
Kişinin ırk veya etnik kökenine dayalı saldırgan davranışlar.
Ayrımcı dil kullanma, etnik köken üzerinden hakaret etme.

Dini Zorbalık
Kişinin dini inançlarına yönelik saldırgan davranışlar.
Dinî aşağılama, dini inançlara hakaret etme.

Homofobik veya Transfobik Zorbalık
Cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temelli saldırganlık.
Homofobik söylemler, LGBTQ+ bireylere yönelik ayrımcılık.

Akademik Zorbalık
Eğitim veya iş ortamlarında gerçekleşen zorbalık türü.
Sözlü aşağılama, başkalarını küçümseme, başarılarına sürekli olarak engel olma.

Okulda zorbalık, genellikle bir veya daha fazla öğrencinin diğer bir öğrenciye karşı sistematik olarak kötü davranışlar sergilemesiyle tanımlanır. Bu kötü davranışlar şunları içerebilir: hakaret etme, tehdit etme, dışlama, fiziksel saldırı ve internet üzerinden siber zorbalık.

Okulda zorbalığa uğramak, hem duygusal hem de fiziksel sağlığınıza zarar verebilecek ciddi bir sorundur. Zorbalık, uzun vadeli etkileri olan bir travma türü olabilir ve bu nedenle bu konuda ciddi bir şekilde ele alınmalıdır.

Zorbalığa uğramak, birçok olumsuz etkiye neden olabilir:

Duygusal Sorunlar: Zorbalık mağdurları genellikle düşük öz saygı, depresyon, anksiyete ve intihar düşünceleri gibi duygusal sorunlar yaşayabilirler.

Akademik Başarısızlık: Zorbalık, öğrencilerin okulda başarısız olmalarına neden olabilir. Mağdurlar, okula gitmekten kaçınabilirler veya okulda konsantre olmakta zorlanabilirler.

Sosyal İzolasyon: Zorbalık mağdurları sıklıkla diğer öğrencilerden izole edilirler ve arkadaşlık ilişkileri zarar görür. Kendilerini dışlanmış hissedebilirler.

Fiziksel Sağlık Sorunları: Stres ve anksiyete, fiziksel sağlık sorunlarına yol açabilir. Baş ağrıları, mide rahatsızlıkları ve uyku sorunları gibi fiziksel bulgular ortaya çıkabilir.

Zorbalığa uğruyorsanız veya biri bu durumla karşı karşıyaysa, aşağıdaki adımları düşünmeli ve uygulamalısınız:

Zorbalığa uğramak, duygusal ve fiziksel sağlığı olumsuz etkileyen ciddi bir durumdur. Bu zorlayıcı durumu ele almak ve korunmak için aşağıdaki adımları düşünmek ve uygulamak önemlidir

Zorbalığa uğradığınızı fark etmek ve durumu tanımlamak ilk adımdır. Zorbalık genellikle açık ve belirgin olmayabilir. Ancak, sürekli olarak kötü muamele gördüğünüzü hissediyorsanız, durumu kabul etmek önemlidir. Bu gerçeği kabullenmek, etkileşimleri değerlendirme ve çözüm arama sürecine geçiş yapmanıza yardımcı olabilir.

Zorbalıkla başa çıkmak için yalnız olmamanız önemlidir. Aile üyeleri, arkadaşlar, öğretmenler veya bir danışman gibi güvendiğiniz kişilere durumu anlatın. Destek, duygusal yükü hafifletebilir ve çözüm yolları bulmanıza yardımcı olabilir.

Zorbalık, mağdurların kendi değerlerini sorgulamasına neden olabilir. İçselleştirilmiş inançları incelemek ve olumsuz düşünce kalıplarını tanımlamak, olumlu bir benlik algısı oluşturmada yardımcı olabilir.

Kendinizi güvende hissetmediğiniz bir ortamda, zorbalığa karşı koymak zor olabilir. Güvende hissettiğiniz bir yer bulun. Aile üyeleri, güvendiğiniz arkadaşlar veya destek grupları gibi güçlü bir sosyal destek ağı oluşturmak, duygusal dayanıklılığı artırabilir ve izolasyonun etkilerini azaltabilir.

Zorbalık durumlarını yazılı veya diğer şekillerde belgeleyin. Bu, durumu başkalarına anlatmak veya gerekirse hukuki adımlar atmaktan önce önemli kanıtlar sağlar. Eğer zorbalık bir okul veya iş ortamında gerçekleşiyorsa, durumu ilgili yetkililere bildirin. Okul müdürü, öğretmenler veya işyeri yönetimi gibi kişilere başvurarak durumu çözme sürecini başlatın. Zorbalığı okul yetkililerine veya ailenize bildirin. Zorbalıkla başa çıkmak için yetişkin desteği önemlidir. Bir ruh sağlığı uzmanından destek almak yardımcı olabilir. Güvendiğiniz arkadaşlarınızla ve öğretmenleriniz ile konuşabilir, okulda zorbalığı durdurmayı hedefleyen programlar ve eğitimlerin yaygınlaştırılmasını talep edebilirsiniz. Okul yetkilileri bu tür programlara katılmaları için teşvik edilmelidir. Eğer durum ciddi ise ve kişisel güvenliğiniz tehdit altındaysa, hukuki yardım almayı düşünün. Polise başvurmak veya bir avukattan destek almak, hukuki haklarınızı korumanıza yardımcı olabilir.

Sınırlarınızı belirlemek ve korumak, kişisel gücünüzü artırabilir. Zorbalıkla başa çıkmak için profesyonel yardım almayı düşünün. Bir terapist, duygusal olarak destek sağlayabilir ve başa çıkma stratejileri konusunda rehberlik edebilir. Duygusal düzenleme becerilerini güçlendirmek, zorbalıkla başa çıkmada önemlidir. Olumsuz duyguları tanıma, ifade etme ve uygun şekilde ele alma becerilerini geliştirmek, duygusal iyilik halini destekleyebilir.

Zorbalıkla başa çıkmak karmaşık bir süreç olabilir, bu nedenle destek almak ve önemsiz görünen sağlıklı adımları bile atmak önemlidir. Unutmayın ki, her birey hak ettiği saygı ve güvenliği sağlamak için çaba göstermelidir. Zorbalıkla başa çıkarken, kendinize iyi bakım yapmayı unutmayın. Düzenli olarak dinlenmek, spor yapmak ve hobilerle uğraşmak, duygusal sağlığınızı destekleyebilir. Zorbalıkla mücadele ederken, içsel gücünüzü hatırlayın ve kendinize güveninizi artırın; kendi kendinize olumlu mesajlar vermek, zor zamanlarda güç bulmanıza yardımcı olabilir.

Siber Zorbalık Nedir?

Siber zorbalık, dijital ortamda gerçekleşen kasıtlı saldırgan davranışları tanımlar. Bu davranışlar genellikle kişinin itibarını zedelemek, duygusal acı çektirmek veya birine zarar vermek amacını taşır.

Hakaret, tehdit veya iftira içeren mesajlar veya paylaşımlar. Sosyal medya platformlarında saldırgan yorumlar yapma, aşağılama veya kişisel bilgileri yayma. Bir kişiyi sürekli olarak dijital ortamda takip etme ve rahatsız etme. Kişisel bilgilerin izinsiz paylaşılması veya sızdırılması. Kişinin güvenliği üzerine tehdit içeren elektronik mesajlar.

Siber zorbalık da çağımızda maalesef ki oldukça yaygın, kişisel bilgilerinizi paylaşmaktan kaçının ve siber zorbalığa uğrarsanız bunu yetkililere bildirin.

  • Saldırgan e-postalar, mesajlar veya sosyal medya iletişimi alıyorsanız.
  • İtibarınızın çevrimiçi ortamda hedef alındığını fark ediyorsanız.
  • Sizi izleyen, takip eden veya sürekli olarak sosyal medya aktivitelerinizi gözleyen birinin varlığını fark ediyorsanız.
  • Kişisel bilgilerinizin izinsiz olarak paylaşıldığını veya ele geçirildiğini fark ediyorsanız.

Ciddi zorbalık durumlarında yasal adımlar atılabilir. Bir avukat, bu süreçte size yardımcı olabilir.

Unutmayın ki zorbalık bir suçtur, bu nedenle sessiz kalmamalısınız; duygusal ve fiziksel sağlığınız için yardım arayışında bulunmaktan çekinmeyin.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan