“Yanımda bir partner var ama kendimi yalnız hissediyorum.”
Bazen insanın hayatında kimse yoktur ve yalnızdır.
Bazen ise yanında sevdiği, birlikte yaşadığı, aynı yatağı paylaştığı, gelecek planları yaptığı bir partner vardır; fakat yine de kendisini derin bir yalnızlığın içinde bulur.
“Aslında yalnız değilim. Bir ilişkim var. Ama kendimi onunla da yalnız hissediyorum.”
Bu cümle, ilişkilerde düşündüğümüzden çok daha sık karşımıza çıkar.
Çünkü ilişkide yalnızlık her zaman partnerin sevgisiz olmasıyla ya da ilişkinin kötü olmasıyla ilgili değildir. Bazen sevgi vardır, bağlılık vardır, ortak bir hayat vardır. Fakat kişi hayatın yükünü, düşünülmesi gerekenleri, planlanması gerekenleri ve duygusal sorumluluğu büyük ölçüde tek başına taşıdığını hissetmeye başlar.
Ve bir süre sonra insanın aklından şu geçebilir:
“Benim de bir partnerim var ama neden her şeyi yine ben düşünüyorum?”
Yanınızda biri varken neden yalnız hissedersiniz?
İlişkilerde yalnızlık çoğu zaman fiziksel bir yalnızlıktan değil, duygusal ve ilişkisel yükün tek taraflı hissedilmesinden doğar.
Örneğin; Tatile gidilecektir. Uçak bileti kim tarafından alınacak? Otel kim tarafından araştırılacak? Restoran rezervasyonunu kim yapacak?
Aile ziyareti ne zaman olacak?
Doğum gününü kim hatırlayacak?
Evde eksilenleri kim fark edecek?
Bir sorun çıktığında çözümü kim düşünecek?
Partnerinizin işi yoğunken onu da kim organize edecek?
Ve bazen bütün bunların arasında kişi şunu fark eder:
“Ben yalnızca kendi hayatımı değil, ilişkimizin hayatını da taşıyorum.”
İşte burada fiziksel olarak bir ilişkinin içinde olmasına rağmen psikolojik olarak yalnızlaşmaya başlayabilir.
“Bir kere de o benim yerime düşünsün.”
İlişkide yalnız hisseden bieylerden, maalesef çoğu zaman kadın erkek ilişkisinde kadınlardan, sık duyduğum cümlelerden biri şudur:
“Ben yardım istemiyorum aslında. Bir kere de ben söylemeden onun düşünmesini istiyorum.”
Çünkü mesele yalnızca bir işin yapılması değildir. Mesele, o işin fark edilmesi ve sorumluluğunun kendiliğinden alınmasıdır.
“Bana yardım eder misin?” talebinin gelmesi ile yapılan yardım ve “Bunun benim de sorumluluğum olduğunu fark ettim.” demek arasında önemli bir fark vardır.
Birincisinde sorumluluğun sahibi hâlâ sizsinizdir; yalnızca işi yapması için partnerinizi görevlendirirsiniz.
İkincisinde ise gerçekten ortak bir sorumluluk vardır.
Bu nedenle bazı partnerler zamanla sürekli istemekten, hatırlatmaktan, planlamaktan ve takip etmekten yorulur.
Bir noktadan sonra söylemek bile istemez. Çünkü içinden: “Yine ben söyleyeceksem ne anlamı var?” diye düşünür. Ve bu noktada ilişkide yalnızlık duygusu derinleşebilir.
Zihinsel yük Görünmeyen ama ilişkiyi yoran yük
İlişkilerde konuştuğumuz yük yalnızca fiziksel değildir. Asıl yorucu olan da çoğu zaman zihinsel yüktür.
Ne yapılması gerektiğini düşünmek, hatırlamak, planlamak, takip etmek, organize etmek ve gerektiğinde partnerine hatırlatmak…
Bir süre sonra kişi kendisini partnerinin sevgilisi ya da eşi olmaktan çok, ilişkinin yöneticisi gibi hissetmeye başlayabilir.
“Bunu da ben mi söyleyeceğim?”
“Ben söylemezsem yapmayacak.”
“Benim düşünmem gerekiyor.”
“Her şeyi ben takip ediyorum.”
“Bir şeyi de kendisi fark etsin.”
Bu cümleler yalnızca öfkeyi değil, zamanla ilişki içinde duygusal uzaklığı da artırabilir. Çünkü insan bir partnerinin yanında sürekli yönetici pozisyonunda hissettiğinde, yakınlık kurmakta zorlanabilir.
Fakat burada yalnızca bir partnere bakmak da yeterli değildir.
İlişki problemlerinde yalnızca “Partnerim neden sorumluluk almıyor?” sorusuna odaklanmak çoğu zaman ilişkinin tamamını görmemizi engeller. Çünkü bazen başka bir döngü de vardır:
Partner bir şey yapar.
Siz yeterince iyi bulmazsınız.
Düzeltirsiniz.
Partner zamanla geri çekilir.
Siz bunu “Yine hiçbir şeyi üstlenmiyor.” şeklinde deneyimlersiniz.
Daha fazla kontrol edersiniz.
Partner daha fazla geri çekilir.
Ve sonunda iki taraf da kendisini haksızlığa uğramış hisseder.
Bu nedenle çift terapisinde yalnızca “Kim haklı?” sorusuna bakmak çoğu zaman yeterli değildir.
“İlişkimizde nasıl bir döngü oluştu ve ikimiz bu döngünün neresinde duruyoruz?”
“Ben söylemeden anlamasını istiyorum.”
İlişkilerde sık karşılaştığımız başka bir ihtiyaç da budur.
“Ben söylemeden fark etsin.”
“Beni ben söylemeden anlasın.”
“Ben yorulduğumu söylemeden görsün.”
“Biraz da o beni düşünsün.”
Bu ihtiyaç küçümsenecek bir ihtiyaç değildir.
Çünkü burada çoğu zaman talep edilen şey yalnızca bir davranış değil, önemsenme ve düşünülme hissidir.
Fakat ilişkide önemli bir ayrım vardır:
Partnerinizin ihtiyaçlarınızı fark etmesini istemeniz anlaşılabilir bir ihtiyaçtır; ancak hiçbir partnerin diğerinin zihnini kusursuz biçimde okuması mümkün değildir.
Dolayısıyla bazen ilişkide ihtiyaçların açıkça ifade edilmesi gerekir.
“Beni anlamasını istiyorum.” ile “İhtiyacımı ifade edebiliyor muyum?”
aynı soru değildir.
Sağlıklı ilişkilerde hem duygusal sezgi hem de açık iletişim için alan vardır.
“İlişkim var ama kendimi kadın gibi hissetmiyorum.”
Bazı kadınlar bunu daha farklı ifade eder:
“Sürekli güçlü olmak zorundayım.”
“Her şeyi ben organize ediyorum.”
“Ben düşünmezsem hiçbir şey ilerlemiyor.”
“Onun yanında bile her şeyi kontrol etmek zorunda hissediyorum.”
“Birinin beni de taşımasına ihtiyacım var.”
Buradaki “kadın gibi hissetmek” ifadesini yalnızca cinsellik üzerinden değerlendirmek doğru olmaz.
Çoğu zaman anlatılan şey; sürekli yöneten, planlayan, kontrol eden, çözen ve sorumluluk alan kişi olmaktan yorulmuş olmaktır.
Popüler kültürde bu durum bazen “eril enerji–dişil enerji” kavramlarıyla anlatılır.
Ancak bu kavramlar bilimsel psikolojide yerleşik, ölçülmüş kişilik kategorileri değildir. İlişki dinamiklerini anlamak için daha işlevsel olan; inisiyatif, sorumluluk, güven, kontrol, bakım verme ve bakım alma arasındaki dengeye bakmaktır.
Bir ilişkide kadının her zaman yönetici, erkeğin her zaman yönlendirilen olması gerekmez.
Bir kadın çok güçlü olabilir.
Bir erkek zaman zaman destek alabilir.
Bir kadın ilişkiyi organize edebilir.
Bir erkek duygusal olarak daha hassas olabilir.
Sorun cinsiyetler arasındaki bu farklılıkların kendisi değildir.
Asıl mesele, ilişkinin bütün yükünün sürekli aynı kişinin üzerinde kalmasıdır.
Peki erkek tarafında ne oluyor olabilir?
Bazen kadın:
“Neden hiçbir şeyi kendiliğinden yapmıyor?”
diye sorarken erkek tarafında başka bir deneyim yaşanıyor olabilir:
“Nasıl olsa o daha iyi biliyor.”
“Ne yapsam beğenmiyor.”
“Ben yapmaya çalışınca müdahale ediyor.”
“Nasıl olsa yine kendisi yapacak.”
Bu, erkeğin sorumluluk almamasını otomatik olarak açıklamaz veya haklı çıkarmaz.
Fakat ilişkiyi anlamak açısından önemlidir.
Çünkü bazı çiftlerde şu döngü oluşur:
Kadın daha fazla kontrol eder → erkek geri çekilir → kadın daha fazla yalnız hisseder → daha fazla kontrol eder → erkek daha fazla geri çekilir.
Bir süre sonra kadın:
“Bütün yük benim üzerimde.”
der.
Erkek ise:
“Ne yaparsam yapayım yeterli olmuyor.”
diye hisseder.
İki taraf da kendi açısından haklıdır.
Ama ilişki giderek daha yalnız bir hale gelir.
Sevgi varken yalnızlık neden bu kadar acıtır?
Çünkü ilişkide yalnızlık, bazen ilişkinin bitmesinden daha karmaşık bir deneyimdir.
Partnerinizi seviyor olabilirsiniz.
Onun sizi sevdiğini de biliyor olabilirsiniz.
Birlikte güzel anılarınız olabilir.
Gelecek planınız olabilir.
Hatta ilişkinizin dışarıdan bakıldığında oldukça iyi göründüğünü düşünebilirsiniz.
Ama içeride başka bir şey vardır:
“Ben bu ilişkinin içinde kendimi ne kadar yalnız hissediyorum?”
Bu soru önemlidir.
Çünkü ilişkisel yalnızlık zaman içinde kızgınlığa, kırgınlığa, duygusal uzaklığa ve bazen cinsel yakınlığın azalmasına da eşlik edebilir.
İnsan sürekli:
“Bunu da ben mi yapacağım?”
diye düşünürken partnerine karşı romantik yakınlığını korumakta zorlanabilir.
Çünkü partnerlik duygusu zayıfladığında, ilişkinin içinde yönetici–yönetilen ya da anne–çocuk benzeri bir dinamik oluşmaya başlayabilir.
Ve bu dinamik, çiftin birbirine duyduğu sevgiden bağımsız olarak ilişkiyi yıpratabilir.
İlişkinizin içinde yalnız hissediyor olabilirsiniz eğer…
Partneriniz yanınızda olmasına rağmen önemli kararları çoğunlukla tek başınıza düşünüyorsanız,
Sürekli bir şeyleri hatırlatmak ve takip etmek zorunda hissediyorsanız,
“Ben söylemeden neden anlamıyor?” düşüncesi sık aklınızdan geçiyorsa,
Yardım istemekten bile yorulduysanız,
Partneriniz bir işi yaptığında sonrasında yeniden düzenleme ihtiyacı hissediyorsanız,
Sevginiz devam ettiği halde ona karşı giderek daha fazla öfke veya kırgınlık hissediyorsanız,
Birlikte olduğunuz halde duygusal olarak görülmediğinizi düşünüyorsanız,
Partnerinizle konuşmak yerine içinizde biriktirmeye başladıysanız,
“Beni seviyor ama bana iyi gelmiyor.” diye düşünüyorsanız,
Kendinizi partneriyle eşit bir ekipten çok ilişkinin yöneticisi gibi hissediyorsanız.
Bunların hiçbiri tek başına ilişkinizin sağlıksız olduğu anlamına gelmez. Ancak tekrar tekrar yaşanıyorsa, ilişkinizin içinde oluşmuş bir döngüyü anlamak için önemli ipuçları olabilir.
Çift terapisi yalnızca ilişki bitme noktasına geldiğinde mi gerekir?
Hayır.
Çift terapisi yalnızca ayrılık, aldatma veya büyük krizler yaşandığında başvurulan bir süreç değildir.
Bazen çiftler aslında birbirini severken, birbirlerine ulaşma biçimlerini kaybedebilirler.
Bazen sorun iletişimsizlik gibi görünür; ancak iletişimin altında kontrol ve geri çekilme, yük paylaşımı, güven, duygusal ihtiyaçlar, sınırlar veya geçmişten gelen ilişki kalıpları vardır.
Çift terapisinde amaç yalnızca “daha iyi iletişim kurmayı” öğretmek değildir.
“Biz neden aynı tartışmayı tekrar tekrar yaşıyoruz?”
“Ben neden bu kadar yalnız hissediyorum?”
“Partnerim neden benden giderek uzaklaşıyor?”
“Neden yardım istedikçe daha fazla kontrol ediyorum?”
“Neden o geri çekildikçe daha fazla yük alıyorum?”
“Birbirimizi sevdiğimiz halde neden birbirimize iyi gelmekte zorlanıyoruz?”
Bu soruların yanıtları çoğu zaman tek bir kişide değil, ilişkinin kurduğu döngünün içinde bulunur.
“Partnerim neden böyle?”
— daha dönüştürücü soru şudur: “Bizim aramızda nasıl bir ilişki döngüsü oluştu?”
Çünkü ilişkide yalnızlık yalnızca partnerin yanınızda olmaması değildir.
Bazen partneriniz yanınızdadır ama siz hâlâ her şeyi tek başınıza taşırsınız.
Bazen partneriniz sizi sever ama sizi gerçekten görmediğini hissedersiniz.
Bazen siz ondan daha fazla sorumluluk almasını beklersiniz; o ise sizin kontrolünüzün içinde kendisine alan kalmadığını hisseder.
Ve bazen iki taraf da aslında aynı şeyi ister:
“Bu ilişkinin içinde tek başıma kalmak istemiyorum.”
İlişkiyi değiştirmek, çoğu zaman önce bu döngüyü fark etmekle başlar.
Çünkü amaç bir tarafın kazanması değil; iki kişinin yeniden aynı takımda olduğunu hissedebilmesidir.
İlişkinizde sevgi olduğu halde kendinizi uzun zamandır yalnız hissediyorsanız, yaşadığınız şey yalnızca bir “iletişim problemi” olmayabilir.
İlişkide duygusal yalnızlık, sorumluluk paylaşımı, zihinsel yük, kontrol ihtiyacı, iletişim sorunları, duygusal uzaklık ve tekrarlayan ilişki döngüleri psikoterapi ve çift terapisi sürecinde birlikte ele alınabilir.
Bazen ilişkiyi değiştirmek için önce ilişkinin içinde ne olduğunu, sizin ve partnerinizin bu döngüye nasıl dahil olduğunu anlamak gerekir.
Uzman Klinik Psikolog olarak bireysel psikoterapi ve çift terapisi süreçlerinde; ilişkisel çatışmalar, duygusal uzaklık, sorumluluk paylaşımı, sınırlar, iletişim problemleri ve ilişkide yalnızlık üzerine çalışıyorum.
“Beni gerçekten sevseydi bunu yapardı.” “Ben söylemeden anlaması gerekirdi.” “Neden hep ben daha çok çabalıyorum?” “İlişkim aslında iyi ama neden sürekli bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorum?” “Aynı sorunları farklı ilişkilerimde neden tekrar tekrar yaşıyorum?”
Romantik ilişkilerde yaşanan pek çok çatışmanın görünen nedeni bir davranış olabilir: geç gelen bir mesaj, birlikte geçirilmeyen bir akşam, yerine getirilmeyen bir söz, yeterince ilgi gösterilmediği düşünülen bir an veya partnerin beklenen biçimde tepki vermemesi.
Ancak çoğu zaman çatışmanın psikolojik anlamı yalnızca bu davranıştan ibaret değildir.
Davranışın arkasında beklenti, ihtiyaç, ilişki standardı, bağlanma örüntüsü ve kişinin yaşanan olaya yüklediği anlam bulunabilir.
Bu nedenle ilişkilerde yaşanan hayal kırıklığını anlamak için yalnızca:
“Partnerim ne yaptı?”
sorusuna değil,
“Ben partnerimden ne bekliyordum ve olanı nasıl anlamlandırdım?”
sorusuna da bakmak gerekir.
İlişkilerde beklenti sahibi olmak tek başına problem değildir. Güven, saygı, sadakat, duygusal destek, yakınlık, dürüstlük ve karşılıklı sorumluluk gibi beklentiler sağlıklı bir ilişkinin önemli parçaları olabilir.
Klinik açıdan önemli olan; beklentinin ne olduğu, nereden geldiği, ne kadar esnek olduğu, partnerle ne ölçüde konuşulduğu ve karşılanmadığında kişinin bunu kendisi ve ilişkisi hakkında nasıl yorumladığıdır.
Araştırmalar, kişinin mevcut partnerini zihnindeki ideal standartlarla ne ölçüde uyumlu algıladığının ilişki değerlendirmeleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. İdeal partner ve ideal ilişki algıları ile mevcut ilişkinin değerlendirilmesi arasındaki uyum, ilişki kalitesinin nasıl algılandığını etkileyebilmektedir.
Bu yazıda ilginizi çekebilecek başlıklara tıklayarak hızlıca okuyabilirsiniz :
İlişkilerde beklenti nedir?
Beklenti, kişinin gelecekte gerçekleşmesini öngördüğü veya gerçekleşmesini istediği bir durumla ilgili zihinsel tasarımıdır.
Romantik ilişkilerde beklentiler çok geniş bir alana yayılabilir:
Partnerin sevgisini nasıl göstermesi gerektiği
Birlikte ne kadar zaman geçirilmesi gerektiği
İletişim sıklığı
Sadakat ve güven
Cinsellik ve fiziksel yakınlık
Maddi sorumlulukların paylaşılması
Ev içi sorumluluklar
Sosyal yaşam
Ailelerle ilişkiler
Özel günlerin nasıl kutlanacağı
Tartışmaların nasıl çözüleceği
Zor zamanlarda nasıl destek olunacağı
Geleceğe ilişkin planlar
Evlilik ve çocuk konusundaki beklentiler
Ancak bütün beklentiler aynı değildir.
Örneğin:
“Partnerimin zor zamanımda yanımda olacağını düşünüyorum.”
geleceğe ilişkin bir öngörüsel beklenti (predictive expectation) olabilir.
Buna karşılık:
“İyi bir partner zor zamanımda mutlaka yanımda olmalıdır.”
ifadesi daha çok normatif beklenti veya ilişki standardını (relationship standard) ifade eder.
Bunun yanında kişinin zihninde “ideal partner” veya “ideal ilişki” modeli de bulunabilir. Bu durumda kişi mevcut partnerini kendi ideal standartlarıyla (ideal standards) karşılaştırabilir.
İlişki araştırmalarında bu yaklaşım Ideal Standards Model kapsamında incelenmektedir. İdeal partner özellikleri arasında sıcaklık/güvenilirlik, canlılık/çekicilik ve statü/kaynaklar; ideal ilişki özellikleri arasında ise yakınlık/sadakat ve tutku gibi boyutlar tanımlanmıştır.
Dolayısıyla ilişkilerde beklentileri anlamak için yalnızca:
“Partnerimden ne bekliyorum?” değil,
“İyi bir partnerin ve iyi bir ilişkinin nasıl olması gerektiğine dair zihnimde nasıl bir model var?” sorusunu da sormak gerekir.
Partnerden beklentiler nereden gelir?
İlişkilerdeki beklentiler yalnızca mevcut partnerimiz tarafından oluşturulmaz.
Çocukluk dönemindeki aile ilişkileri, bakım verenlerle kurulan ilişkiler, bağlanma deneyimleri, önceki romantik ilişkiler, kültürel normlar, toplumsal cinsiyet rolleri, arkadaş çevresi ve romantik ilişkilerin medya ve sosyal medya aracılığıyla temsil edilme biçimleri beklentilerimizi şekillendirebilir.
Örneğin bir kişinin büyüdüğü ailede sevgi daha çok:
“İhtiyacın olduğunda senin için bir şey yapmak”
üzerinden gösterilmiş olabilir.
Başka bir kişi sevgiyi:
“Konuşmak, duyguları paylaşmak ve fiziksel yakınlık”
üzerinden deneyimlemiş olabilir.
Bu iki kişi yetişkinlikte birbirlerini gerçekten sevmelerine rağmen sevgiyi farklı biçimlerde gösterebilir.
Bir taraf:
“Seni seviyorum; bunun için senin işlerini kolaylaştırıyorum.”
diye düşünürken,
diğer taraf:
“Beni seviyorsan benimle daha fazla konuşmalı ve duygularını paylaşmalısın.”
diye düşünebilir.
Buradaki problem her zaman sevginin yokluğu değildir.
Bazen problem, sevginin ifade edilme ve algılanma biçimlerindeki farklılıktır.
İlişkilerde beklenti ile ihtiyaç arasındaki fark
İlişkilerde psikolojik olarak önemli ayrımlardan biri beklenti ile ihtiyaç arasındaki farktır.
Beklenti:
“Partnerim her gün bana mesaj atmalı.”
Bunun altında bulunabilecek ihtiyaç:
“İlişkinin güvende olduğunu hissetmeye ihtiyacım var.”
Beklenti:
“Partnerim beni arkadaşlarıyla mutlaka tanıştırmalı.”
Bunun altında bulunabilecek ihtiyaç:
“Onun hayatında önemli bir yere sahip olduğumu hissetmek istiyorum.”
Beklenti:
“Tartıştığımızda hemen konuşup çözmeliyiz.”
Bunun altında bulunabilecek ihtiyaç:
“İlişkinin çatışma sırasında da güvende olduğunu bilmeye ihtiyacım var.”
Bu nedenle psikoterapide yalnızca: “Partnerinizden ne bekliyorsunuz?” sorusu değil, “Bu beklentinin altında hangi ihtiyacınız var?” sorusu da önemlidir. Çünkü bazen kişi belirli bir davranışın gerçekleşmesine o kadar odaklanır ki, aslında karşılanmasını istediği temel duygusal ihtiyacı gözden kaçırabilir.
Partnerim beni anlamıyorsa ne anlama gelir?
İlişkilerde en sık karşılaşılan cümlelerden biri:
“Beni anlamıyor.”
Bu cümle farklı psikolojik durumları ifade edebilir. Partner gerçekten kişinin ihtiyacını anlamıyor olabilir. Kişi ihtiyacını yeterince açık ifade etmiyor olabilir. Partner ihtiyacı anlıyor ancak karşılamayı tercih etmiyor olabilir. İki taraf aynı davranışa farklı anlamlar yüklüyor olabilir. Ya da kişinin geçmiş deneyimleri nedeniyle mevcut davranış, olduğundan daha tehdit edici biçimde yorumlanıyor olabilir.
Örneğin:
“Üzgün olduğumu gördüğü halde neden yanıma gelmedi?”
sorusunun altında:
“Benim için önemli olduğumu hissetmek istiyorum.”
ihtiyacı bulunabilir.
Ancak partner:
“Biraz yalnız kalmak istiyor olabilir; üzerine gitmeyeyim.”
diye düşünüyor olabilir.
İki kişi aynı durumu farklı şekilde yorumladığında, taraflardan biri kendisini ihmal edilmiş, diğeri ise alan tanımaya çalışırken haksız yere suçlanmış hissedebilir.
Bu nedenle ilişkilerde sağlıklı iletişim yalnızca duyguları ifade etmek değil, ihtiyaçları mümkün olduğunca açık ve davranışsal olarak anlaşılabilir hale getirmek anlamına da gelir.
“Beni seviyorsa zaten anlamalı” düşüncesi
Romantik ilişkilerde oldukça yaygın bir beklenti şudur:
“Beni gerçekten seviyorsa neye ihtiyacım olduğunu söylemeden anlamalı.”
Bu düşüncenin altında çoğu zaman anlaşılma ve önemsenme ihtiyacı vardır. Ancak psikolojik açıdan önemli bir ayrım bulunur: İhtiyacın meşru olması ile partnerin bu ihtiyacı kendiliğinden bilmesi aynı şey değildir.
Örneğin:
“Beni hiç önemsemiyorsun.”
ifadesi karşı tarafın ne yapması gerektiğini tam olarak göstermeyebilir.
Buna karşılık:
“Zorlandığım zamanlarda önce beni dinlemene, ardından istersem çözüm düşünmemize ihtiyacım oluyor.”
daha açık bir iletişim sağlar.
Bu fark, ilişkilerde “zihin okuma” beklentisini azaltabilir.
İlişkilerde zihin okuma nedir?
Zihin okuma, kişinin karşı tarafın ne düşündüğünü veya hissettiğini yeterli kanıt olmadan bildiğini varsaymasıdır.
Örneğin:
“Kısa cevap verdi; kesin bana kızgın.”
“Bugün beni aramadı; artık benimle ilgilenmiyor.”
“Bunu yapmadı; demek ki benim için değerli değilim.”
Bu yorumların bazıları gerçek olabilir.
Ancak problem, olasılığın kesinlik olarak değerlendirilmesidir.
İlişkilerde bu tür yorumlar arttığında kişi partnerinin davranışını doğrudan gözlemlemek yerine davranışın arkasındaki niyeti tahmin etmeye başlayabilir.
Böylece:
Olay → yorum → duygu → davranış
zinciri oluşur.
Örneğin:
Partner geç cevap verdi.
↓
“Beni önemsemiyor.”
↓
Kaygı ve kırgınlık
↓
Suçlayıcı mesaj
↓
Partnerin geri çekilmesi
↓
“Gördün mü, zaten beni önemsemiyor.”
Bu döngü bir süre sonra kendi kendini güçlendirebilir.
Beklenti-gerçeklik farkı ilişki doyumunu nasıl etkiler?
İlişki doyumu yalnızca partnerin objektif olarak ne yaptığıyla açıklanamaz.
Kişinin ilişkisinden ne beklediği ve mevcut ilişkiyi hangi standartlara göre değerlendirdiği de önemlidir.
İdeal standartlar araştırmalarında, kişinin ideal partner algısı ile mevcut partnerine ilişkin algısı arasındaki uyumun ilişki değerlendirmeleriyle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Daha yüksek ideal-perception consistency, daha olumlu ilişki değerlendirmeleriyle ilişkilendirilmiştir.
Dahası, bu değerlendirmeler sabit değildir.
Günlük ilişki deneyimlerini inceleyen araştırmalar, olumsuz ilişki olaylarının kişilerin partnerlerini kendi ideallerinin altında değerlendirmeleriyle; olumlu ilişki deneyimlerinin ise partneri ideale daha yakın değerlendirmeleriyle ilişkili olduğunu göstermiştir.
Bu önemli bir noktaya işaret eder:
Partnerimize ilişkin değerlendirmemiz yalnızca partnerimizin özelliklerinden değil, ilişkinin içinde o sırada yaşanan deneyimlerden de etkilenebilir.
Örneğin kişinin zihnindeki ideal ilişki:
yoğun duygusal yakınlık,
sık iletişim,
romantik jestler,
birlikte geçirilen çok zaman
üzerine kurulmuşsa, daha fazla bireysel alan ihtiyacı olan bir partnerle yaşadığı ilişkiyi yetersiz değerlendirebilir.
Aynı ilişki, farklı ilişki standartlarına sahip başka bir kişi tarafından daha olumlu değerlendirilebilir.
İlişkilerde yüksek beklenti her zaman sorun mudur?
Hayır.
“Beklentileri azaltmak” ilişkilerdeki her problemi çözmez. Çünkü bazı beklentiler ilişkinin temel güvenlik ve saygı çerçevesiyle ilgilidir.
Örneğin:
saygı görmek,
sadakat konusunda ortak bir anlayışa sahip olmak,
sınırların korunması,
dürüstlük,
duygusal ve fiziksel güvenlik,
karşılıklı sorumluluk,
aşağılanmamak,
zorlayıcı kontrol ve şiddetten uzak olmak
“fazla beklenti” olarak değerlendirilmemelidir.
Bu nedenle klinik psikolojide amaç kişinin bütün beklentilerini düşürmesi değildir.
Daha çok şu ayrımlar yapılır:
Beklenti mi, ihtiyaç mı?
İhtiyaç mı, sınır mı?
Gerçekçi standart mı, katı kural mı?
Partnerle müzakere edilebilir bir farklılık mı, temel bir değer çatışması mı?
Bugünkü ilişkiye ait bir sorun mu, geçmiş deneyimlerin aktive ettiği bir örüntü mü?
Bu ayrımlar, ilişkide kişinin kendisinden vazgeçmeden daha esnek düşünebilmesine yardımcı olabilir.
Gerçekçi beklenti ile katı beklenti arasındaki fark
Bir beklentinin yüksek olması ile katı olması aynı şey değildir.
Daha esnek bir beklenti:
“Zor zamanlarımda partnerimin beni desteklemesini ve mümkün olduğunda yanımda olmasını bekliyorum.”
Daha katı bir beklenti:
“Beni gerçekten seviyorsa ne zaman kötü olduğumu anlamalı ve ben söylemeden neye ihtiyacım olduğunu bilmelidir.”
İkinci ifadede kişinin destek görme ihtiyacı anlaşılabilir. Ancak aynı zamanda partnerin kişinin zihnini okuyabilmesi gerektiğine ilişkin bir varsayım vardır. Katı beklentiler çoğu zaman şu ifadelerle kendini gösterebilir:
“Her zaman…”
“Asla…”
“Mutlaka…”
“Gerçekten seviyorsa…”
“Bunu söylememe bile gerek olmamalı.”
Bu tür mutlak ifadeler ilişkinin karmaşıklığını azaltarak tek bir davranıştan ilişkinin tamamına ilişkin sonuç çıkarılmasına neden olabilir.
Partnerimin davranışı bana neden bu kadar dokunuyor?
Aynı davranış farklı kişilerde farklı duygusal tepkiler yaratabilir.
Partnerin birkaç saat mesaj atmaması bir kişi için:
“Muhtemelen işi vardır.”
şeklinde yorumlanabilir.
Başka biri için:
“Benden uzaklaşıyor.”
şeklinde anlamlandırılabilir.
Olay aynıdır.
Ancak olayın psikolojik anlamı farklıdır.
Bu nedenle ilişkilerde yaşanan yoğun duyguları anlamak için şu zincire bakmak yararlı olabilir:
Olay → otomatik düşünce → duygu → davranış → partnerin tepkisi
“Partnerim bunu neden yaptı?”
sorusunun yanında:
“Ben bunu neden böyle yorumladım?”
sorusunu sormak önemli bir fark yaratabilir.
İlişkilerde felaketleştirme ve aşırı genelleme
Beklentiler karşılanmadığında bazı bilişsel süreçler hayal kırıklığını artırabilir.
Felaketleştirme
Bir olayın en olumsuz olası sonucuna doğru hızla ilerlemektir.
“Bugün ciddi bir tartışma yaşadık; bu ilişki zaten bitecek.”
Aşırı genelleme
Tek bir olaydan geniş bir sonuca ulaşmaktır.
“Bir kez sözünü tutmadı; zaten hiçbir zaman bana güven vermiyor.”
Kişiselleştirme
Karşı tarafın davranışını doğrudan kendisiyle ilişkilendirmektir.
“Bugün keyifsiz; demek ki benden sıkıldı.”
Zihin okuma
Karşı tarafın düşünce ve duygularını yeterli kanıt olmadan bildiğini varsaymaktır.
“Bana kısa cevap verdi; kesin bana kızgın.”
Bu düşünceler otomatik olarak ortaya çıkabilir.
Psikoterapide amaç kişinin bütün düşüncelerini “yanlış” kabul etmek değildir.
Amaç, düşünce ile gerçeklik arasındaki farkı değerlendirebilmesini ve alternatif açıklamaları dikkate alabilmesini sağlamaktır.
Bağlanma örüntüleri ilişkilerde beklentileri nasıl etkiler?
İlişkilerde beklentiler, kişinin yakın ilişkilerdeki bağlanma örüntüleri ile de ilişkili olabilir.
Bağlanma kaygısı yüksek kişiler, ilişkide güvence arama ve reddedilmeye karşı daha yüksek hassasiyet gösterebilir:
“Beni hâlâ seviyor mu?”
“Neden eskisi gibi davranmıyor?”
“Benden uzaklaşıyor mu?”
Bağlanmadan kaçınma eğilimi daha yüksek kişiler ise yakınlık ve bağımsızlık arasındaki dengede daha fazla zorlanabilir:
“Neden sürekli konuşmak zorundayız?”
“Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım olması neden problem?”
Bu iki örüntü aynı ilişkide karşı karşıya geldiğinde talep etme–geri çekilme (demand/withdraw) döngüsü oluşabilir. Bir partner yakınlık ve güvence aradıkça diğer partner baskı hissederek geri çekilebilir. Partner geri çekildikçe ilk partner daha fazla kaygılanabilir ve daha fazla güvence arayabilir. Böylece iki taraf da istemeden birbirinin davranışını güçlendirebilir.
Güncel bir yıllık boylamsal çalışmada 263 çiftin verileri incelenmiş; bağlanma güvensizliği ile daha düşük ilişki doyumu arasındaki bağlantılarda talep etme–geri çekilme ve diğer işlevsiz iletişim örüntülerinin rol oynayabildiği bulunmuştur. Araştırma, bağlanma özellikleri ile iletişim süreçlerinin çift düzeyinde birlikte değerlendirilmesinin önemini desteklemektedir.
Benzer biçimde önceki çift araştırmalarında da kaçınma yöneliminin geri çekilme davranışıyla ve daha düşük ilişki doyumuyla ilişkili olduğu bildirilmiştir.
Bu bulgular, ilişki problemlerinde yalnızca “Kim haklı?” sorusunun değil, “İki kişi arasında nasıl bir döngü oluşuyor?” sorusunun da önemli olduğunu göstermektedir.
Aynı ilişki problemini neden tekrar tekrar yaşıyorum?
Bazı kişiler farklı ilişkilerinde benzer sorunların tekrar ettiğini fark eder:
“Hep ben daha çok çabalıyorum.”
“Hep karşı taraf uzaklaşıyor.”
“Hep yeterince önemsenmediğimi hissediyorum.”
“Hep terk edilmekten korkuyorum.”
“İlişkilerim başlangıçta çok iyi oluyor ama sonra aynı şey yaşanıyor.”
Bu durumda yalnızca mevcut partnerin davranışlarını değerlendirmek yeterli olmayabilir.
Kişinin ilişkisel örüntülerine bakmak gerekir.
Örneğin:
Hangi partnerlere yöneliyorum?
Yakınlık kurduğumda nasıl davranıyorum?
Çatışma sırasında ne yapıyorum?
Partnerim uzaklaştığında nasıl tepki veriyorum?
Partnerim yaklaştığında nasıl tepki veriyorum?
Hangi davranışlar bende yoğun kaygı yaratıyor?
Hangi davranışları “sevilmiyorum” şeklinde yorumluyorum?
İlişkilerimde sürekli aynı rolü mü üstleniyorum?
Kendi ihtiyaçlarımı ifade etmek yerine karşı tarafın kendiliğinden anlamasını mı bekliyorum?
Bu sorular, ilişkinin yalnızca görünen probleminden daha derindeki örüntülere ulaşmaya yardımcı olabilir.
İlişkilerde sosyal karşılaştırma ve ideal ilişki algısı
İlişki beklentilerinin bir başka kaynağı sosyal karşılaştırmadır.
Özellikle sosyal medyada romantik ilişkilerin seçilmiş ve idealize edilmiş görüntülerine sürekli maruz kalmak, kişinin kendi ilişkisini dışarıdaki ilişkilerle karşılaştırmasına neden olabilir.
Bir çiftin:
romantik seyahatlerini,
özel gün kutlamalarını,
sürprizlerini,
hediyelerini,
birlikte geçirdiği keyifli zamanları
görmek kolaydır.
Ancak ilişkinin:
tartışmalarını,
yorgunluğunu,
ekonomik sorumluluklarını,
iş stresini,
aile sorunlarını,
hastalık dönemlerini,
bireysel alan ihtiyacını
görmek mümkün değildir.
Bu nedenle gerçek bir ilişkinin günlük yaşamını, başka insanların ilişkilerinin seçilmiş görüntüleriyle karşılaştırmak beklenti-gerçeklik farkının büyümesine katkıda bulunabilir.
İlişkilerde fedakârlık ve takdir
Romantik ilişkilerde partnerlerin birbirleri için fedakârlık yapması doğal olabilir.
Ancak zaman içerisinde yapılan fedakârlıklar:
“Zaten yapması gerekiyor.”
şeklinde algılanmaya başladığında, olumlu davranışların görünürlüğü azalabilir.
Araştırmalar, partnerin yaptığı fedakârlığın algılanması ile takdir ve ilişki doyumu arasında bağlantılar bulunduğunu; fedakârlığın zaten beklenen bir davranış olarak görülmesinin bu olumlu ilişkiyi zayıflatabildiğini göstermektedir.
Bu nedenle ilişkilerde yalnızca:
“Partnerim benim için ne yapıyor?”
değil,
“Partnerimin benim için yaptığı şeyleri ne kadar fark ediyor ve takdir ediyorum?”
sorusunu da sormak önemlidir.
Beklentiler karşılanmadığında neden öfkeleniyoruz?
İlişkilerde öfke çoğu zaman görünen duygudur.
Ancak öfkenin altında:
kırgınlık,
yalnızlık,
korku,
değersizlik,
reddedilme,
görülmeme,
önemsenmeme
gibi başka duygular bulunabilir.
Örneğin:
Partnerim beni aramadı.
↓
“Benim için önemli değilim.”
↓
Kaygı ve kırgınlık
↓
Öfke
↓
Suçlayıcı iletişim
şeklinde bir süreç gelişebilir.
Kişi çoğu zaman yalnızca son basamak olan öfkeyi fark eder.
Oysa terapötik çalışmada, öfkenin altında hangi duygunun ve hangi anlamlandırmanın bulunduğu da incelenebilir.
İlişkilerde beklentiler konusunda kendinize hangi soruları sorabilirsiniz?
Kendi ilişkinizde beklentileriniz üzerine düşünmek için şu sorular yardımcı olabilir:
Partnerimden tam olarak ne bekliyorum?
Bu beklentimi açıkça ifade ettim mi?
Bu beklentinin altında hangi ihtiyacım var?
Partnerim bu ihtiyacı karşılamanın tek yolu olarak gördüğüm davranışı gerçekten yapabilir mi?
Beklentim esnek mi, yoksa “mutlaka” veya “asla” şeklinde mi?
Partnerimin benden farklı ihtiyaçları olmasına alan tanıyor muyum?
Bir davranışı ilişkinin tamamının göstergesi olarak yorumluyor muyum?
Partnerimin davranışını kendi değerimle ilişkilendiriyor muyum?
Bu beklenti bugünkü ilişkimden mi kaynaklanıyor, yoksa geçmiş deneyimlerimle de bağlantılı olabilir mi?
Burada gerçekten karşılanmamış bir ihtiyaç mı var, yoksa ihlal edilmiş bir sınır mı söz konusu?
Partnerimle temel bir değer farklılığı mı yaşıyorum?
Aynı ilişki döngüsünü daha önce de yaşadım mı?
Bu soruların amacı kişinin kendisini suçlaması değildir.
Amaç beklenti, ihtiyaç, sınır, yorum ve gerçeklik arasındaki farkları daha net görebilmektir.
İlişkilerde hangi durumlarda psikolojik destek düşünülebilir?
Her ilişki anlaşmazlığı psikoterapi gerektirmez.
Bununla birlikte aşağıdaki durumlar kişinin yaşamını ve psikolojik iyi oluşunu belirgin biçimde etkiliyorsa profesyonel psikolojik destek değerlendirilebilir:
Aynı ilişki çatışmalarının tekrar tekrar yaşanması,
İletişimin sürekli suçlama ve savunma döngüsüne dönüşmesi,
Yoğun terk edilme veya reddedilme korkusu,
Partnerden sürekli güvence isteme,
Yoğun kıskançlık ve güven sorunları,
İlişkide kontrol davranışlarının artması,
Kendi ihtiyaçlarını ifade etmekte zorlanma,
Sınır koyamama veya sınır ihlaline karşılık verememe,
İlişkide sürekli değersiz, yetersiz veya yalnız hissetme,
Partnerin davranışlarını sürekli kişisel olarak yorumlama,
Ayrılık sonrasında yoğun ve uzun süren psikolojik zorlanma,
Geçmiş travmatik ilişki deneyimlerinin mevcut ilişkiyi etkilemesi,
Farklı ilişkilerde aynı sorunların tekrar etmesi,
Evlilik, çocuk, kariyer, yaşam biçimi veya maddi sorumluluklar konusunda çözülemeyen çatışmalar.
Duygusal, fiziksel, cinsel veya ekonomik şiddet, tehdit ya da zorlayıcı kontrol söz konusu olduğunda ise konu yalnızca “ilişki beklentilerinin uyuşmaması” olarak değerlendirilmemelidir. Bu durumlarda kişinin güvenliği ve uygun profesyonel destek önceliklidir.
Klinik psikolog ilişkilerde beklentiler konusunda nasıl çalışır?
İlişki sorunlarıyla psikoterapide çalışırken amaç kişiye yalnızca:
“Daha az beklentiye sahip olun.”
demek değildir.
Daha kapsamlı bir değerlendirmede kişinin:
ilişki beklentileri,
duygusal ihtiyaçları,
bağlanma örüntüleri,
otomatik düşünceleri,
temel inançları,
geçmiş ilişki deneyimleri,
sınırları,
çatışma biçimi,
partner seçimi,
tekrar eden ilişkisel döngüleri
birlikte ele alınabilir.
Bilişsel Davranışçı Terapi perspektifi
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) çerçevesinde kişinin ilişkide ortaya çıkan otomatik düşünceleri, bilişsel değerlendirmeleri ve bunlara eşlik eden duygusal ve davranışsal tepkileri incelenebilir.
Örneğin:
Olay: Partner geç cevap verdi.
Otomatik düşünce: “Artık beni önemsemiyor.”
Duygu: Kaygı ve kırgınlık.
Davranış: Suçlayıcı mesaj gönderme.
Partnerin tepkisi: Geri çekilme.
Sonuç: “Gördün mü, gerçekten beni önemsemiyor.”
Bu döngünün fark edilmesi, kişinin olay ile olay hakkındaki yorumunu birbirinden ayırmasına yardımcı olabilir.
Amaç her olumsuz düşünceyi olumlu düşünceyle değiştirmek değil; daha dengeli, gerçekçi ve kanıta dayalı değerlendirmeler geliştirebilmektir.
Şema Terapi perspektifi
Bazı ilişki problemleri mevcut ilişkiden daha eski bir psikolojik örüntüyü aktive edebilir.
Örneğin:
terk edilme,
duygusal yoksunluk,
güvensizlik,
kusurluluk,
onay arayıcılık,
kendini feda etme,
yüksek standartlar
gibi erken dönem uyumsuz şemalar, yetişkin romantik ilişkilerinde belirli durumlarda aktive olabilir.
Bu durumda kişinin bugünkü partnerinin davranışı yalnızca bugünkü davranış olarak değil, geçmişte öğrenilmiş ilişki kalıpları üzerinden de algılanabilir.
Şema terapi perspektifinde şu sorular önem kazanabilir:
“Bu beklentinin hayatınızdaki ilk izleri nerede?”
“Hangi durumlarda özellikle aktive oluyor?”
“Bugünkü partnerinizin davranışı gerçekten geçmişte yaşadığınız deneyimle aynı mı?”
“Şemanız aktive olduğunda nasıl tepki veriyorsunuz?”
Amaç geçmişi suçlamak değil, geçmiş deneyimlerin bugünkü ilişkisel tepkileri nasıl etkileyebildiğini fark etmektir.
Bağlanma odaklı çalışmalar
Bağlanma odaklı psikoterapötik çalışmalarda kişinin yakınlık, güven, reddedilme, ayrılık ve bağımsızlık karşısındaki tepkileri ele alınabilir.
Özellikle:
yaklaşma → geri çekilme → daha fazla yaklaşma
gibi döngülerin fark edilmesi önemlidir.
Burada amaç ilişkide “kaygılı olanı düzeltmek” veya “kaçınanı yakınlaştırmak” değildir.
Amaç, iki kişinin etkileşimi içinde oluşan döngüyü anlamak ve daha işlevsel iletişim biçimleri geliştirebilmektir.
Çift terapisi perspektifi
Çift terapisinde iki kişinin aynı ilişki içerisindeki farklı beklentileri ve ihtiyaçları görünür hale getirilebilir.
Çalışma alanları arasında:
iletişim,
çatışma çözme,
duygusal ihtiyaçlar,
güven,
kıskançlık,
cinsellik,
sınırlar,
ailelerle ilişkiler,
ev içi sorumluluklar,
maddi konular,
gelecek planları,
yakınlık ve bireysel alan dengesi
bulunabilir.
Amaç iki kişinin her konuda aynı düşünmesini sağlamak değildir.
Amaç, farklılıkların konuşulabilir, müzakere edilebilir ve ilişkinin içinde yönetilebilir hale gelmesidir.
Sağlıklı bir ilişkide hiç beklenti olmamalı mı?
Hayır.
Beklentisiz bir ilişki gerçekçi değildir.
Sağlıklı bir ilişkide insanlar birbirlerinden:
saygı,
güven,
dürüstlük,
sadakat konusunda ortak bir anlayış,
duygusal destek,
karşılıklı sorumluluk,
sınırların korunması
bekleyebilir.
Önemli olan beklentilerin açık, gerçekçi, karşılıklı ve mümkün olduğunca müzakere edilebilir olmasıdır.
Aynı zamanda hiçbir partnerin kişinin bütün psikolojik ihtiyaçlarının tek kaynağı olması beklenemez.
Romantik partner:
kişinin bütün sosyal çevresinin,
bütün duygusal desteğinin,
bütün eğlence ihtiyacının,
bütün özdeğerinin,
bütün psikolojik iyileşmesinin
tek kaynağı olmak zorunda değildir.
Sağlıklı yetişkin ilişkilerinde yakınlık ile bireysellik arasında bir denge kurabilmek önemlidir.
İlişkilerde beklentilerimizi değil, beklentilerimizle ilişkimizi fark etmek
İlişkilerde yaşanan bütün hayal kırıklıklarını “fazla beklenti” olarak açıklamak doğru değildir.
Bazen gerçekten karşılanmayan temel bir ihtiyaç vardır.
Bazen iki kişi arasında ciddi bir değer veya yaşam hedefi farklılığı bulunur.
Bazen sınırlar ihlal edilir.
Bazen ihtiyaçlar yeterince açık ifade edilmez.
Bazen beklenti gerçekçi değildir.
Bazen de bugün yaşanan küçük bir olay, geçmiş deneyimlerin oluşturduğu daha eski bir ilişki örüntüsünü harekete geçirir.
Bu nedenle ilişkilerde kendimize sorabileceğimiz önemli sorulardan biri:
“Partnerim neden böyle davranıyor?”
kadar,
“Ben onun davranışını nasıl anlamlandırıyorum?”
sorusudur.
Bunun yanında:
“Partnerimden ne bekliyorum?”
ve:
“Bu beklentinin altında hangi ihtiyacım var?”
soruları da önemlidir.
Çünkü bazen ilişkide tartıştığımız şey gerçekten bir mesaj, bir telefon, bir plan veya birlikte geçirilen zaman değildir.
Bazen asıl soru:
“Ben bu ilişkide görülüyor muyum?”
Bazen:
“Benim için önemli olan biri tarafından önemseniyor muyum?”
Bazen:
“Bu ilişkide güvende miyim?”
Bazen de: “Yakınlık kurarken kendimi kaybetmeden var olabiliyor muyum?” sorusudur.
Psikoterapinin önemli çalışma alanlarından biri, kişinin yalnızca partnerinin davranışlarını değil; kendi beklentilerini, ihtiyaçlarını, yorumlarını, bağlanma örüntülerini, geçmiş deneyimlerini ve ilişkide tekrar eden döngülerini fark edebilmesine yardımcı olmaktır.
Amaç beklentisiz yaşamak değildir.
Amaç, neyi beklediğimizi, neden beklediğimizi, bu beklentinin ne kadar gerçekçi olduğunu ve karşılanmadığında yaşadığımız duygunun bize ne anlattığını fark edebilmektir.
Çünkü ilişkilerde psikolojik olarak daha işlevsel bir noktaya ulaşmak, ne bütün beklentilerimizden vazgeçmek ne de partnerimizin bütün ihtiyaçlarımızı kendiliğinden karşılamasını beklemektir.
Daha çok; ihtiyaçlarımızı fark edebilmek,bunları açıkça ifade edebilmek,farklılıklara alan açabilmek,kendi sınırlarımızı koruyabilmek,geçmiş deneyimlerimizin bugünkü ilişkiyi nasıl etkilediğini anlayabilmek ve bir ilişki probleminden kendi değerimiz hakkında kesin bir sonuç çıkarmamak ile ilgilidir.
İlişkilerde beklentiler üzerine düşünmek, aslında yalnızca partnerimizi anlamaya çalışmak değildir.
Aynı zamanda kendimizi ilişkilerin içinde nasıl konumlandırdığımızı anlamaya çalışmaktır.
Uzman Klinik Psikolog Ecem Sercan Doğan İlişkilerde beklentiler, ilişki doyumu, bağlanma örüntüleri, ilişki problemleri ve psikoterapötik yaklaşımlar
Bu içerik genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Psikolojik değerlendirme veya tanı yerine geçmez. Kişisel bir psikolojik sorun yaşıyorsanız değerlendirme, kişinin kendi öyküsü ve ihtiyaçları doğrultusunda bir ruh sağlığı uzmanı tarafından yapılmalıdır.