İş Yerimde Mutlu Değilim

Çalışma hayatı, bireylerin hem ekonomik hem de sosyal yaşantılarında önemli bir yer tutar. Fakat iş yerindeki huzursuzluk, ruhsal ve fiziksel sağlık üzerinde yıkıcı etkiler yaratabilir. “İş yerimde mutlu değilim” diyen bir çalışanın yaşadığı bu tür sorunlar, sadece kişiyi değil, tüm organizasyonu olumsuz yönde etkileyebilir.

İş yerindeki stres, bir çalışanın iş yükü, görev talepleri, çalışma koşulları veya yöneticisiyle yaşadığı problemler nedeniyle başa çıkma kapasitesinin aşılması sonucu ortaya çıkar. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), iş yerinde stresin yaygın bir sorun olduğunu ve uzun vadede hem bireylerin hem de kurumların büyük maliyetler yaşadığını vurgulamaktadır. Stresin uzun süreli etkileri; baş ağrıları, mide problemleri, uyku bozuklukları, anksiyete bozuklukları, depresyon ve tükenmişlik gibi daha ciddi ruhsal ve bedensel sağlık sorunlarına yol açabilir. Çalışanlar stres altında verimliliklerini kaybedebilir, bu da iş gücü kaybına neden olur.

Stresin en yaygın sebepleri arasında aşırı iş yükü, belirsiz iş tanımları, yetersiz kaynaklar, iş güvencesizliği ve zayıf yönetim yer alır. Çalışanların hissettikleri baskı, kendilerini değerli hissetmeme ve başarısızlık duygularına yol açabilir. Bu tür durumlar, psikolojik olarak tükenmişlik hissi doğurur ve kişinin işyerine olan bağlılığını zayıflatır.


Mobbing

Mobbing, işyerinde bir çalışanı sistematik olarak dışlama, psikolojik baskı yapma veya kişiyi itibarsızlaştırma biçiminde gerçekleşen davranışlardır. Mobbing, genellikle iş arkadaşları veya yöneticiler tarafından uygulanabilir ve çoğu zaman uzun süreli bir süreçtir. Mobbinge maruz kalan bireyler, kendilerini yalnızlaşmış, değer görmeyen ve çaresiz hissedebilirler. 2007 yılında yapılan bir araştırma, mobbinge uğrayan çalışanların %60’ının depresyon, anksiyete bozukluğu ve tükenmişlik gibi psikolojik sorunlarla karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Ayrıca, mobbingin iş yerinde çalışan bağlılığını büyük ölçüde azalttığı, tükenmişliğe yol açtığı ve yüksek işten ayrılma oranlarına sebep olduğu da bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

Mobbing, özellikle düşük özsaygısı olan kişilerde daha şiddetli psikolojik etkiler yaratabilir. Bu tür bir psikolojik şiddet, kişiyi yalnızlaştırır, güven duygusunu sarsar ve işyerine dair olumsuz düşüncelerle kişiyi bunalıma sürükler.


Hakkın Yenmesi ve Suistimaller

Çalışanlar, zaman zaman iş yerindeki yöneticileri tarafından haksızlığa uğrayabilir. Özellikle emeğinin altında maaş, çalışma şartlarının kötüleştirilmesi gibi suistimaller, çalışan üzerinde ciddi psikolojik etkiler yaratır. Bu tür durumlar, çalışanlarda değer kaybı ve kontrol kaybı duygularına yol açarak, stres seviyelerini artırır.

Bilimsel veriler, sosyal adaletin ve duygusal emek takdirinin çalışan motivasyonu üzerinde önemli etkiler yarattığını göstermektedir. Haksızlıkların ve suistimallerin sürekli hale gelmesi, çalışanların iş tatminsizliği yaşamasına, tükenmişlik sendromuna ve depresyon gibi ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir. Çalışanlar, sürekli haksızlıklarla karşılaştıklarında kendilerini dışlanmış hissedebilir ve bu da daha uzun vadede işten ayrılmalarına veya düşük performans göstermelerine neden olabilir.

İş yerindeki problemler, hem sıklığı hem de şiddeti açısından farklı psikolojik etkiler yaratabilir.

İşe geç kalma, aşırı yüksek talepler, sıkça yaşanan anlaşmazlıklar, sosyal izolasyon.
Bu tür günlük stres kaynakları, bireyde kontrol kaybı duygusu yaratabilir ve sürekli kaygı hali oluşturur. Yetersizlik hissi ve başarısızlık duygusu, depresyon riski taşır.

Artan iş yükü, yetersiz kaynaklarla çalışma, yönetimsel belirsizlikler.
Haftalık stres kaynakları, duygusal tükenmişlik ve motivasyon kaybı gibi duygusal bozukluklara yol açabilir. Bu durum, kişinin özsaygısının düşmesine ve yalnızlaşmasına neden olabilir.

Uzun vadeli stres, işyerindeki psikolojik baskılar, işyerine olan bağlılıkta azalma.
Aylık düzeyde biriken problemler, depresyon ve umutsuzluk gibi ciddi ruhsal sorunlara yol açabilir. İşe olan bağlılık kaybolur ve bu da iş performansında düşüşe neden olabilir.


İş yerindeki stres ve mobbingin psikolojik temelleri, bireylerin olayları nasıl algıladığı ve bu olaylarla nasıl başa çıktığıyla ilgilidir.

Çalışanlar, iş yerindeki talepleri kontrol edemediklerinde, bu durumu bir tehdit olarak algılarlar. Kontrol kaybı duygusu, özellikle anksiyete bozukluklarını tetikler.

Özsaygısı düşük çalışanlar, her hatalarını kişisel bir eksiklik olarak görürler. Bu da mükemmeliyetçi bir yaklaşım geliştirmelerine yol açar, bu da tükenmişliği artırır.

Sürekli stres, duygusal tükenmişliğe yol açar. Kişinin enerjisi tükenir, motivasyonu düşer ve iş tatmini kaybolur.

İşyerinde yalnızlaşmak, depresyon ve kaygı bozukluklarını artırır. Sosyal destek eksikliği, duygusal yükü daha da ağırlaştırır.


Başa Çıkma Yolları ve Çözüm Önerileri

İş yerindeki stres ve mobbingle başa çıkabilmek için hem bireysel hem de kurumsal düzeyde çözüm önerileri uygulanmalıdır:

Bireysel Stratejiler

  • Kendinizin ve duygularınızın farkında olmak, duygusal olarak sağlıklı bir yaşam sürdürmek için temel bir adımdır.
  • İş yükünü iyi organize etmek, kişisel sınırlar koyarak stresin etkilerini azaltabilir.
  • İş arkadaşlarınızla sağlıklı ilişkiler kurarak, gerektiğinde bir uzmandan destek almak önemlidir.
  • Mükemmeliyetçilikten kaçının ve başarılarınızı kutlayın. Bu, stresle başa çıkmanıza yardımcı olabilir.

Kurumsal Stratejiler

  • Stres Yönetimi Programları: Çalışanlara stresle başa çıkmayı öğretmek, daha verimli ve sağlıklı bir çalışma ortamı yaratılmasına yardımcı olur.
  • Mobbingle Mücadele: İşyerinde mobbingle mücadele etmek için net politikalar ve şikayet mekanizmaları oluşturulmalıdır.
  • Çalışan Katılımı: Çalışanları karar alma süreçlerine dahil etmek, onların işyerine bağlılıklarını artırabilir.

İş Değiştirmeli Miyim?

İşverenlerin, çalışanların ruh sağlığını önemseyen politikalar geliştirmesi, çalışanların ise kişisel sınırlarını koruyarak bu süreçte destek almaları, sağlıklı ve verimli bir iş ortamının temelini oluşturur.

İş değiştirmeniz gerektiğini gösteren bazı belirgin işaretler vardır.

Eğer iş yerindeki stres, sürekli hale gelmişse ve tükenmişlik hissi yaşamaya başladıysanız, bu ciddi bir uyarıdır. Sürekli yorgunluk, motivasyon kaybı ve duygusal tükenmişlik, işinizin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi için sürdürülemez bir durum olduğunu gösterebilir. Bu durum zamanla depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunlara da yol açabilir.

İşinize karşı bir tutku ve ilgi kaybı yaşamanız, işinizin size keyif vermemesi, her gün işe gitmek için zorluk çekmeniz, iş değiştirmeyi düşünmenizi tetikleyebilir. Bu, işin sizi tatmin etmediğini ve belki de daha anlamlı veya uygun bir alan arayışında olmanız gerektiğini gösterir.

Çalıştığınız ortamda psikolojik baskı, haksız eleştiriler, dışlanma, dedikodular veya alaylar gibi mobbing davranışlarıyla karşılaşıyorsanız, bu işyerinin sağlıklı bir ortam olmadığının işaretidir. Mobbing, yalnızca psikolojik sağlığınızı değil, fiziksel sağlığınızı da tehdit edebilir. Eğer bunlar kalıcı hale geldiyse, yeni bir iş aramak sizin için doğru bir çözüm olabilir.

Eğer patronunuz ya da işyerindeki yöneticiler sürekli olarak hakkınızı yemeye başlıyor, fazla mesai ödemeleri, maaş artışları ya da kariyerinizin ilerlemesi konusunda adaletsiz davranıyorlarsa, bu da iş değiştirme zamanının geldiğini gösteren önemli bir işarettir. İşyerinde adaletin eksikliği, kişisel ve profesyonel tatminsizliğe yol açar.

İşinize bağlı olarak sürekli fiziksel rahatsızlıklar (baş ağrıları, mide problemleri, uyku bozuklukları gibi) yaşıyorsanız, bu işin sizin için sürdürülebilir olmadığının bir göstergesi olabilir. Fiziksel ve psikolojik sağlık, uzun vadede kariyer başarınızın önünde engel teşkil edebilir.

İşinize gereğinden fazla vakit ayırarak özel yaşamınıza yeterince yer verememek, kişisel ilişkilerinizin zayıflaması veya sosyal yaşamınızın olmaması, iş değiştirmeniz gerektiğine dair bir sinyal olabilir. Sağlıklı bir iş-yaşam dengesi, verimli bir iş hayatının anahtarıdır.

Eğer mevcut işinizde kariyerinize dair bir ilerleme görmüyorsanız ve sürekli olarak gelişim fırsatları ile karşılaşmıyorsanız, bu bir iş değişikliğini gerektirebilir. Hedeflerinize ulaşamamak, motivasyon kaybına yol açabilir.

İşyerindeki çalışma arkadaşlarınızla sağlıklı ilişkiler kuramıyorsanız veya sürekli olumsuz bir atmosfer içerisindeyseniz, bu da iş yerinde mutsuzluk yaratabilir. İş yerindeki negatif bir ortam, çalışma verimliliğinizi ve ruhsal sağlığınızı olumsuz etkiler.

İşyerinin değerleri ile sizin değerleriniz arasında büyük bir uyumsuzluk varsa, bu da bir iş değişikliği sinyali olabilir. Özellikle işinizin sizin etik ya da kişisel değerlerinize uymadığını hissettiğinizde, bu durumu değiştirmeyi düşünmek gerekir.

İş yerinde sürekli olarak belirsizlik içinde olmak, gelecekle ilgili bir planın olmaması, iş güvenliğinizin tehdit altında olması gibi durumlar da bir iş değişikliğini işaret edebilir. Belirsizlik, kaygıyı artırır ve bu da ruhsal sağlığınız üzerinde uzun vadeli olumsuz etkiler yaratabilir.

  • İçsel Bir Değerlendirme Yapın: Kendi istekleriniz, hedefleriniz ve beklentileriniz üzerine düşünün. Mevcut işinizin bu ihtiyaçları karşılayıp karşılamadığını değerlendirin.
  • Alternatif İhtimalleri Araştırın: İş değişikliği yapmayı düşünüyorsanız, hangi alanda çalışmak istediğinizi netleştirin ve bu alandaki fırsatları araştırın.
  • Yeni Bir İş Arayın: İş değiştirmek, bazen zorlu bir süreç olabilir ama sağlığınız, huzurunuz ve mutluluğunuz her şeyden daha önemli. Yeni bir iş arayışı, sizi daha tatmin edici bir iş hayatına yönlendirebilir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

AĞLAMAK GELİYOR İÇİMDEN

Duygusal İhtiyaç ve Psikolojik İçsel Çözümleme

Birçok kişi zaman zaman, “İçimden ağlamak geliyor” cümlesini kurar. Bu ifade, genellikle yoğun duygusal bir durumun, bazen depresyonun, bazen kaygının, bazen de travmatik bir olayın belirtisi olarak ortaya çıkar.

Bu tür bir duygu, insanın içsel dünyasında biriken, dışa vurulamayan, bastırılan duyguların dışa çıkma çabası olabilir. Peki, bu duygu ne anlama gelir? Ağlamak, neden ihtiyaç duyduğumuz bir eylem olabilir?

Ağlamak ve Duygusal Yük

Ağlamak, insanların duygusal yüklerini ifade etmek için başvurdukları bir savunma mekanizması olabilir. Psikolojik bağlamda, ağlama çoğunlukla bir boşalma, bir rahatlama süreci olarak anlaşılabilir. Ağlama, duygusal bir baskıyı, gerilimi ve sıkıntıyı dışa vurmanın bir yolu olarak kullanılabilir. Bazen yoğun stres, üzüntü, öfke veya hayal kırıklığı gibi duygular birikerek insanı ağlamaya yönlendirebilir.

İçinden ağlamak gelen bir danışanla çalışırken, bu tür duyguların neden biriktiğini ve bu duyguların ne kadar uzun süredir biriktiklerini anlamak benim için oldukça önemlidir. İnsanlar genellikle duygusal ihtiyaçlarını bastırdıklarında, bu duygular bilinçaltında birikir ve sonunda dışa vurum gereksinimi doğurur. Ağlamak, bu birikmiş duygusal yükün boşalması için bir tür çıkış noktasıdır.

Duygulanım Bozuklukları ve Ağlama

Ağlama, genellikle anlık bir rahatlama sağlasa da, bazen daha derin psikolojik durumların belirtisi de olabilir. Bu tür bir kendini ifade genellikle anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), kayıp ve yas süreçleri veya uzun süreli duygusal baskıların sonucu olarak ortaya çıkabilir.

Depresyonun temel belirtilerinden biri, kişinin kendisini boşlukta hissetmesi ve ağlama isteğiyle sıkça karşılaşmasıdır. Bu, kişinin içsel dünyasında hissettiği umutsuzluk, yalnızlık ve değersizlik duygularının bir yansımasıdır. Depresyon, genellikle kişi için çözülmesi zor gibi görünen duygusal yüklerle gelir ve bu yük biriken duygusal baskıyla, kişi zaman zaman ağlama isteği duyabilir.

Anksiyete bozuklukları da benzer şekilde biriktiğinde duygusal yükü artırır. Kişi, sürekli bir kaygı hali içinde olursa, bu kaygının yaratacağı duygusal baskı da ağlama dürtüsünü artırabilir. Kişi, bir yandan kontrol edemediği bu kaygıyla başa çıkmaya çalışırken, diğer yandan duygusal ifade biçimi olarak ağlamayı deneyebilir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) bir travma sonrası duygusal bozukluklar, kişiyi sürekli olarak geçmişte yaşadığı travmalarla yüzleştiren bir etki yaratabilir. Kişi, eski travmatik anıların tetiklenmesiyle, ağlama dürtüsüne kapılabilir.

Birini kaybetmek, ayrılık veya başka bir önemli kayıp, duygusal anlamda çok yoğun bir durumdur. Kaybın ardından ağlama, kişinin acısını dışa vurmasının ve yas sürecinin bir parçası olabilir.

Psikoterapi Sürecinde Ağlama

Bir danışanın “İçimden ağlamak geliyor” demesi, genellikle seanslarda derinlemesine bir keşfin başlangıcını işaret eder. Bu durum, kişinin duygusal yüklerinin birikmiş olduğunu gösterir ve bunun üzerinde çalışmak, ağlama dürtüsünün nedenini anlamak önemli bir adımdır. Normaldir.

İlk adımım, danışanın hissettiklerini anlamasına yardımcı olmaktır. Çoğu insan, ağlama dürtüsünü belirli bir duyguya bağlamaz, genellikle sadece “bunalım” veya “sıkıntı” gibi genel terimlerle ifade eder. Ancak duyguların daha net bir şekilde tanımlanması, kişinin bu duyguları anlamasına yardımcı olabilir. Burada önemli olan, danışanın içsel dünyasında neyin biriktiğini, hangi duyguların baskın olduğunu fark etmesini sağlamaktır.

“Hangi durumlarda ağlamak geliyor içinden? Kendini nasıl hissediyorsun? Bu duyguyu tanımlayabilir misin?”

Danışanla birlikte ağlamaya neden olan duyguların arkasındaki olayları, düşünceleri veya inançları araştırırız. Kişinin geçmişteki deneyimlerinden gelen travmalar, kayıplar veya uzun süredir bastırılan duygular bu ağlama isteğini tetikleyebilir. Bu süreç, kişinin kendine dair farkındalık kazanmasına olanak tanır. Burada Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ya da Psikodinamik Terapi gibi yöntemler devreye girebilir.

“Bu duygunun bir benzerini daha önce hissettin mi? Ne zaman? Neler yaşadığında?”

Ağlama isteği, bir duygusal regülasyon (duygusal denetim) sorununun belirtisi olabilir. Seanslarda, duygusal denetim sağlamak için çeşitli teknikler kullanılabilir. Özellikle, farkındalık ve mindfulness teknikleri, danışanın duygusal yoğunluğuyla sağlıklı bir şekilde başa çıkmasını sağlar. Kişinin duygularını daha sağlıklı bir şekilde ifade etmesi, ağlama dürtüsünü yönetmesine yardımcı olabilir.

“Duygularınızı fark ettiğinizde, bu duyguları bedensel hissiyatlar üzerinden gözlemleyebilir misiniz? Nerelerde yoğunlaşıyorlar?”

Ağlama dürtüsünü sadece bastırmak değil, kabul etmek ve ifade etmek de önemli bir adımdır. Duyguların dışa vurulması, kişinin kendisini rahatlatması açısından sağlıklıdır. Ancak bunun ne zaman, nerede ve nasıl yapılacağı önemlidir. Danışana, duygularını sağlıklı yollarla ifade edebilmesi için uygun mekanizmalar önerilebilir.

Ağlama duygusunun üstesinden gelmek için bazı stratejiler kullanılabilir:

  • Düzenli egzersiz yapmak, yeterli uyku almak ve dengeli beslenmek, duygusal sağlığı destekler.
  • Yazı yazmak, sanatla uğraşmak veya bir güvenilir kişiyle konuşmak, duygusal yüklerin hafiflemesine yardımcı olabilir.
  • Kişinin olumsuz düşüncelerini sorgulaması ve daha dengeli bir bakış açısı geliştirmesi, ağlama dürtüsünü dengelemeye yardımcı olabilir.
Ağlamak, her zaman kötü bir şey değildir; bazen duygusal boşalmanın ve rahatlamanın bir yolu olabilir. Önemli olan, ağlamanın altında yatan duygusal ihtiyaçları tanımak ve bu ihtiyaçlara sağlıklı bir şekilde yanıt verebilmektir.








Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YAS

Yaşamın kaçınılmaz bir gerçeği olan ölüm ve kayıp, bireylerin duygusal dünyasında derin izler bırakır. Yas, duygusal, zihinsel ve fiziksel düzeylerde karmaşık bir süreçtir ve bireyden bireye farklılık gösterebilir. Her birimizin yas süreci biriciktir. Yasın doğası hakkında bilgi sahibi olmak, duygularımızı somutlaştırmada ve beden duyumlarımızı anlamakta bize kolaylık sağlayabilir.

Yasın Aşamaları

Yas süreci aşamaları, belirli bir sırayla yaşanmaz ve bireyden bireye değişebilir.

İnkâr: İlk aşamada kişi, kaybı kabul etmekte zorlanabilir ve inkâr edebilir. Bu, zihinsel bir savunma mekanizmasıdır ve kişinin gerçekle yüzleşmesini engeller.

Öfke: İkinci aşamada kişi, kayıp nedeniyle öfke duyabilir. Bu öfke, sıklıkla hedefe veya yaşanan olaya yönlendirilir.

Pazarlık: Üçüncü aşamada birey, kaybı geri getirebilmek için pazarlık yapabilir. Bu pazarlık genellikle içsel bir çabayı ifade eder.

Depresyon: Dördüncü aşamada kişi, gerçekliği daha fazla kabullenmeye başlayarak depresyona girebilir. Kaybın etkisiyle üzüntü, umutsuzluk ve çaresizlik hissedebilir.

Kabul: Son aşama, kaybı kabul etme aşamasıdır. Bu aşamada kişi, gerçekliği daha net bir şekilde görebilir ve uyum sağlamaya başlar.

Uzamış Yas: İyileşmeyi Geciktiren Süreç

Yas süreci genellikle birkaç ay ila birkaç yıl arasında değişebilir. Ancak, bazı durumlarda yas süreci “uzamış yas” olarak adlandırılan bir duruma dönüşebilir. Uzamış yas, normal yas sürecinin beklenenden daha uzun sürdüğü durumu ifade eder.

Uzamış yasın nedenleri çeşitlilik gösterebilir. Bu durum, kişinin kaybı kabullenememesi, duygusal desteğin yetersiz olması, travmanın etkisi veya kişinin daha önce yaşadığı kayıplarla ilişkilendirilebilir. Uzamış yas, kişinin günlük işlevselliğini etkileyebilir ve profesyonel yardım gerektirebilir.

Bir Arada İyileşme

Bir felaket veya kayıp, sadece bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir yas sürecini de tetikleyebilir. Toplumsal yas, bir topluluk veya toplumun geniş bir kesiminin bir olayın etkisi altında duygusal tepkiler gösterdiği bir süreçtir.

Toplumsal yas, dayanışmayı artırabilir. İnsanlar, bir araya gelerek destek sağlama ve duygusal yükleri paylaşma fırsatı bulabilirler. Toplumsal yas, aynı zamanda felaket sonrası toparlanma sürecine de katkıda bulunabilir.

Toplumsal Travmalarda Sosyal Medya kullanımı
hakkında okumak için tıklayınız

Geleceğe Bakış

Yas süreci zorlu ve karmaşık olsa da, zamanla acının dışında büyümek mümkündür. Uzamış yas durumunda, profesyonel yardım ve destek önemlidir. Terapi veya destek grupları gibi kaynaklar, bireyin yolculuğunu desteklemekte yardımcı olabilir.

Unutulmamalıdır ki, her bireyin yas süreci farklıdır ve kendi zamanlamasına ihtiyaç duyar. Duygusal tepkilerin ifade edilmesi ve destek aranması, iyileşme sürecini hızlandırabilir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HAYATTAN KEYİF ALAMIYORUM

Günümüzün hızlı tempolu dünyasında, hayattan keyif alamama durumu birçok insanın yaşadığı bir zorluktur. Ancak bu durumun altında yatan psikolojik boyutlar ve çözüm yolları, psikoloji bilimi sayesinde aydınlatılmıştır. Hayattan keyif alamama durumu herkesin başına gelebilir, ancak bazı faktörler riski artırabilir. Stresli yaşam olayları, travmalar, genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler gibi etmenler bu durumu tetikleyebilir. Hayattan keyif alamama, genel yaşam kalitesini düşürebilir, iş ve ilişki performansını olumsuz etkileyebilir ve fiziksel sağlığı zayıflatabilir.

Terapinin bu süreçteki rolü büyük önem taşır

Terapi, hayattan keyif alamayan bireyler için önemli bir destek mekanizmasıdır. Bir uzman rehberliğinde yapılan terapi seansları, bireyin duygusal sorunlarını anlamasına ve çözmesine yardımcı olur.

Duygusal Farkındalık Geliştirir: Terapi, bireyin içsel dünyasını anlamasına ve duygusal tepkilerini fark etmesine yardımcı olur. Bu sayede negatif düşünceler ve duygularla başa çıkma becerileri gelişir.

Olumsuz İnançları Değiştirir: Terapi, bireyin kendine dair olumsuz inançlarını sorgulamasına ve bunları olumlu yönde değiştirmesine yardımcı olur. Bu da genel yaşam tatminini artırabilir.

Stres ve Anksiyeteyi Yönetmeyi Öğretir: Terapi, stresle başa çıkma stratejileri ve anksiyete yönetimi konusunda bireye pratik bilgiler sunar. Bu, genel yaşam kalitesini artırmada etkili olabilir.

Bireyler, hayattan daha fazla keyif almak için kendi başlarına da adımlar atabilirler

  • Kişisel ilgi alanları ve hobiler bulmak, yaşamdan keyif almayı artırabilir. Bu aktiviteler, ruh halini olumlu yönde etkileyebilir.
  • Düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve yeterli uyku, ruh halini iyileştirebilir. Fiziksel sağlık, zihinsel sağlıkla sıkı bir şekilde bağlantılıdır.
  • Aile ve arkadaşlarla zaman geçirmek, sosyal ilişkileri güçlendirmek ve destek almak hayattan keyif almayı artırabilir.
  • Duyguları ifade etmek ve paylaşmak önemlidir. Günlük yazma, sanatsal ifade veya terapi gibi yöntemler duygusal yükü azaltabilir.

Hayattan keyif alamamanın altında yatan nedenler çeşitlilik gösterebilir ve bireyseldir

Hayattan keyif alamama, depresyon, bipolarite ya da tükenmişlik gibi bir dizi psikolojik rahatsızlığın belirtisi olabilir. DSM-5’e göre, majör depresif bozukluk en az iki hafta süren sürekli düşük ruh hali, ilgi kaybı ve enerji eksikliği gibi belirtilerle tanımlanır. Daha hafif düzeyde keyif alamama, distimi adı verilen bir durumda da görülebilir.

Unutulmamalıdır ki, profesyonel bir ruh sağlığı uzmanından yardım almak gerçek bilgiye ulaşmada ve sağlıklı tedavide önemli bir rol oynar.

İlgili Depresyondayım mı? yazısını okumak için tıklayınız.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DEPRESYONDAYIM? MI?

Son yıllarda depresyon terimi, maalesef gerçek anlamından uzak bir şekilde kullanılmaya başlandı. Gün içindeki normal duygusal iniş çıkışları “depresyon” olarak tanımlayan bir çok kişi duymaktayım. Bu nedenle, bugün sizlerle depresyonun gerçek yüzünü ve bu sorunla mücadele eden kişilere nasıl yardımcı olabileceğimizi konuşmak istiyorum.

Depresyon, duygusal, fiziksel ve bilişsel olarak ciddi bir sıkıntıya neden olan bir ruh hali bozukluğudur. Bu durum, normal hayat faaliyetlerini etkileyebilir ve insanların iş, ilişkiler ve kişisel refahlarına zarar verebilir. Ancak son zamanlarda, bu terim yaygın bir şekilde abartılı bir biçimde kullanılmaya başlandı ve herhangi bir hüzün veya üzüntü anında insanlar “depresyondayım” demeye başladı. Bu yanlış kullanım, depresyonun ciddiyetinin ve öneminin göz ardı edilmesine yol açabiliyor.

Depresyon, “kötü gün” değildir.

Depresyon, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin (APA) Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’na (DSM-5) göre, en az iki hafta boyunca süren depresif ruh hali veya ilgi ve zevk kaybı ile karakterize edilen bir ruh hali bozukluğudur. Bu ruh hali bozukluğu, günlük işlevleri, ilişkileri ve yaşam kalitesini etkileyebilir.

Depresyonun belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebilir, ancak yaygın olarak şu semptomlar görülebilir:

  1. Sürekli üzgün, hüzünlü veya boş hissetme
  2. İlgi ve zevk kaybı
  3. Enerji eksikliği ve sürekli yorgun hissetme
  4. Uyku problemleri (uykusuzluk veya aşırı uyuma)
  5. İştah değişiklikleri, kilo kaybı veya kilo alımı
  6. İçsel huzursuzluk
  7. Dikkat ve konsantrasyon güçlüğü
  8. Değersizlik, suçluluk duyguları veya düşünceleri
  9. Ölüm veya intihar düşünceleri

Depresyon, çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir. Genetik yatkınlık, çevresel stresörler, travmatik olaylar, beyin kimyasındaki dengesizlikler gibi etkenler depresyonun ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Birçok insan depresyonla mücadele ederken, onlara empati göstermek ve destek olmak son derece önemlidir.

Depresyonu ciddiye almak, bu konuda farkındalık yaratmak ve insanları anlamak için bilimsel verilere dayalı bir yaklaşım benimsememiz gerekiyor. Depresyon, “kendini iyi hissetmek için biraz çaba harcaman gerekiyor” demekle çözülebilecek bir sorun değildir.

Depresyonun birçok nedeni olabilir. Genetik faktörler, beyin kimyasındaki dengesizlikler, çocukluk travmaları, stresli yaşam olayları ve kronik fiziksel hastalıklar gibi etkenler depresyonun gelişimine katkıda bulunabilir. Beyindeki serotonin, norepinefrin ve dopamin gibi nörotransmitterlerin dengesizliği de depresyonla ilişkilendirilmektedir.

Depresyonun tedavisi mümkündür ve çeşitli yöntemler kullanılarak desteklenir. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) gibi terapi yöntemleri depresyonun tedavisinde etkili olabilir. Ayrıca, antidepresan ilaçlar, beyin kimyasındaki dengesizlikleri düzenlemeye yardımcı olabilir. Bu tedavi yöntemleri genellikle birlikte kullanılır ve bireysel ihtiyaçlara göre uyarlanır.

Depresyonun toplum üzerindeki etkisi de büyüktür. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, depresyon dünya genelinde yaygın bir sorundur ve yaklaşık 300 milyon kişiyi etkiler. Depresyonun ekonomik etkisi de önemlidir, iş kayıpları, iş veriminde azalma ve sağlık hizmetlerine olan yüksek maliyetler gibi faktörlerle ilişkilidir.

Depresyon gerçek bir mücadeledir ve hafife alınmamalıdır, depresyon hakkında doğru bilgileri paylaşmamız ve insanları bu konuda bilinçlendirmemiz önemlidir.

Eğer depresyonla mücadele ediyorsanız veya bir yakınınız bu sorunla karşı karşıyaysa, lütfen profesyonel yardım almayı önemseyin. Unutmayın, depresyon tedavi edilebilir.

Umarım bu yazı, depresyon hakkında gerçek bir farkındalık yaratmaya yardımcı olur, doğru bilgiye dayalı destek ve empati, yardımcı olmanın en etkili yollarından biridir.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI

Major Depresif Bozukluk (Major Depressive Disorder), Bipolar Bozukluk (Bipolar Disorder), Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder), Distimik Bozukluk (Dysthymia)

Duygudurum bozuklukları, duygu ve düşünce süreçlerindeki dengesizlikler nedeniyle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen psikiyatrik durumlar arasında yer almaktadır. DSM-5 (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition) tarafından tanımlanan bu bozukluklar, belirli semptomlar temelinde sınıflandırılırlar.

Duygudurum bozukluklarının nedenleri karmaşık ve çok yönlüdür. Genetik yatkınlık, kimyasal dengesizlikler, çevresel stres faktörleri ve çocukluk dönemi travmaları bu faktörlerden birkaçıdır. Her tür duygudurum bozukluğunun kendine özgü belirtileri vardı. Hüzün, enerji eksikliği, uyku sorunları ve ilgi kaybı. Yüksek enerji seviyeleri, azalmış uyku ihtiyacı, hızlı düşünce süreçleri ve riskli davranışlar. Sürekli endişe, sinirlilik ve panik ataklar. Hızlı ruh hali değişiklikleri ve öfke patlamaları. İş, okul ve kişisel ilişkilerde sorunlar. Duygudurum bozuklukları tedavi edilebilir. Tedavi, bireysel duruma ve bozukluğun türüne bağlı olarak değişebilir.

Major Depresif Bozukluk (MDD)
Major Depresif Bozukluk, depresyon olarak adlandırılır ve DSM-5’e göre, en az 2 hafta boyunca süren üzgün, umutsuz ve ilgisiz bir ruh hali ile karakterizedir. Ana semptomlar arasında enerji eksikliği, uyku düzensizlikleri, kilo değişiklikleri ve intihar düşünceleri yer almaktadır. Biyolojik ve çevresel faktörler bu bozukluğun gelişiminde rol oynar. Antidepresan ilaçlar ve psikoterapi tedavisinde etkili yöntemlerdir.

Bipolar Bozukluk
Bipolar Bozukluk, duygu durumu dalgalanmaları ile karakterize edilen bir durumdur. DSM-5, bu bozukluğu iki ana tipe ayırır:

  • Bipolar I: En az bir manik atak geçiren kişileri tanımlar.
  • Bipolar II: En az bir hipomanik atak geçiren kişileri tanımlar.

Mani ve hipomani dönemlerinin yanı sıra depresif epizodlar da bu bozukluğun bir parçasıdır. Genetik faktörler, sinirsel düzenlemeler ve çevresel faktörler bipolar bozukluğun gelişiminde etkilidir. Tedavi, duygusal dengeyi sağlamayı hedefler ve genellikle mood stabilizatör ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygusal Düzensizlik Bozukluğu (Disruptive Mood Dysregulation Disorder)
DSM-5’e göre, bu bozukluk özellikle çocukları ve ergenleri etkileyen bir durumdur. Şiddetli öfke nöbetleri ve ciddi düşük ruh hali ile karakterizedir. Genellikle bu çocuklar ileride bipolar bozukluk gelişimi riski taşırlar. Tedavi, psikoterapi ve aile terapisini içerebilir.

Distimik Bozukluk
Distimik Bozukluk, sürekli düşük ruh hali (en az 2 yıl boyunca) ile karakterizedir. Bu bozukluk, kişinin günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir. Genellikle büyük depresif bozukluğa yatkınlığı artırır. Tedavi, antidepresan ilaçlar ve psikoterapiyi içerir.

Duygudurum bozukluklarının tanı ve tedavisi, her bireyin özgün ihtiyaçlarına dayanmalıdır, her hastanın öyküsü ve semptomları göz önüne alınmalıdır. Tanı ve tedavinin doğru bir şekilde yapılması için duygudurum bozukluğu belirtileri gösteren kişiler, uzmanlığı olan bir psikolog ve psikiyatrist ile görüşmelidir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan