AŞKIN ÜZERİMİZDEKİ ETKİLERİ

Havaların ısınmasıyla birlikte insanların daha sosyal hale geldiğini ve aşık olma eğilimlerinin arttığını sizler de fark ediyor musunuz?

Aşk, insanların en temel duygusal deneyimlerinden biri olarak kabul edilir ve yüzyıllardır üzerine birçok araştırma yapılmıştır. Gelibolu Yarımadası’nda çıkan arkeolojik buluntular, aşkın insanlık tarihi boyunca var olduğunu göstermektedir. Peki, aşk nedir?

Yakınlık teorisi, aşkın temelinde insanlar arasındaki duygusal, fiziksel ve sosyal yakınlığın yattığını ileri sürer. İnsanlar, birbirlerine yakın oldukça, duygusal bağlarını güçlendirir ve aşkı deneyimleme olasılıkları artar. Bu teori, aşkın zamanla gelişebileceğini ve uzun süreli ilişkilerde temel bir rol oynadığını göstermektedir.

Bağlanma teorisi ise aşkın temelinde güven ve bağlanma duygusunun yer aldığını öne sürer. İnsanlar, bebeklik döneminde ebeveynleriyle kurdukları güvenli bağlanma ilişkilerini romantik ilişkilerinde de ararlar. Güvenli bir bağlanma stiline çocukluk döneminde sahip olan bireyler, daha sağlıklı ilişkiler kurma eğilimindedir.

Aşkın psikolojik boyutunun yanı sıra, beyin ve hormonlar da aşkı etkileyen faktörler arasındadır. Beyindeki nörotransmitterler, özellikle dopamin, norepinefrin ve serotonin, aşk duygusunu güçlendiren kimyasallardır. Dopamin, ödül ve zevk hissiyle ilişkilendirilirken; norepinefrin, heyecan ve enerjiyi artırır. Serotonin ise duygusal bağlanma ve istikrarla ilişkilendirilir. Bu kimyasallar, aşık olduğumuzda ortaya çıkan heyecan, mutluluk ve bağlanma hissiyle ilişkilendirilir.

Aşk, insanların hayatında büyük bir rol oynar. Ruh halimizi, davranışlarımızı ve sosyal ilişkilerimizi etkiler. Romantik bir ilişkide olmanın psikolojik iyi oluşa katkı sağladığı birçok araştırma tarafından desteklenmiştir. Örneğin, romantik ilişkisi olan bireyler genellikle daha düşük stres seviyelerine ve daha yüksek bir yaşam tatmini düzeyine sahiptirler.

Ergenlik dönemi, duygusal ve sosyal değişimlerin en yoğun yaşandığı dönemdir. Ergenlik kimliklerimizi keşfettiğimiz ve bağımsızlık arayışında olduğumuz zamanlardır. Bu dönemde bireyler romantik ilişkileri deneyimlemek isteme eğilimindedirler. Ergenlik döneminde ‘aşk’ özgüveni artırma, sosyal becerileri geliştirme ve kişisel kimlik oluşumuna katkı sağlama gibi önemli bir rol de oynayabilmektedir. Bu dönemdeki partnerlik ilişkileri genellikle yoğun ve duygusal olabilir, çünkü ergenler duygusal açıdan daha hassas hale gelir.

Yetişkinlik döneminde aşk, romantik ilişkilerin temel bir unsuru olmaya devam eder. Kişinin kendini ifade etme, destek alma, güven duyma ve birlikte büyüme gibi ihtiyaçlarını karşılayabilir. Ayrıca, romantik ilişkilerin yetişkinlerin sağlıkları üzerinde olumlu etkileri olduğu, stres seviyelerini azalttığı ve duygusal refahlarını artırdığı da gözlemlenmiştir.

Aşkın evrimsel boyutunu anlamak için ise evrimsel psikolojiye başvuralım. Aşkın, insanların çiftleşme ve üreme süreçlerindeki evrimsel avantajlardan kaynaklandığını ileri sürerler. Cinsel çekim duygusu, genetik çeşitlilik ve sağlıklı nesillerin üretilmesine katkıda bulunması örneklerdendir.

Aşk, farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Sternberg’ün üç bileşenli aşk modeli, aşkı; tutku, bağlılık ve yakınlık olmak üzere üç bileşene ayırır. Tutku ağırlıklı bir aşk, romantik bir ilişkinin başlangıcında yaygınken, bağlılık ve yakınlık ağırlıklı bir aşk, uzun süreli bir ilişkinin temelini oluşturabilir.

Aşkın tam olarak ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var gibi..

Son yıllarda popülerlik kazanan tanışma uygulamaları (dating apps) da aşkın psikolojik boyutunu etkileyen bir faktördür. Bu uygulamalar, insanların daha geniş bir potansiyel partner havuzuna erişmesini sağlar, ancak aynı zamanda ilişkilerin yüzeysel olmasına ve seçeneklerin fazlalığından dolayı kararsızlık yaşanmasına da neden olabilir. Araştırmalar, tanışma uygulamalarının insanların romantik ilişki kurma sürecini değiştirdiğini göstermektedir, ancak bu uygulamaların uzun vadeli ilişkilere olan etkileri hala tartışmalıdır. Farklı cinsel yönelimler ve açık ilişki modelleri aşkın ve ilişkilerin yapısını anlamak için daha fazla araştırma yapmayı gerektirir.

Unutmayın, aşk kişiden kişiye değişen bir deneyimdir ve her birey aşkı farklı şekillerde deneyimleyebilir. Terapide bireysel deneyimlerimizi dikkate almamız gerektiğini sık sık hatırlatırım. Aşkı keşfetmek, biricik bir yolculuktur.











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

EVCİL HAYVANIM BEN OLMADAN YAPAMAZ


Tatillerde uzun süreli veya gün içinde evcil hayvanlarımızı bırakmak zorlayıcı bir deneyim olabilmekte. Bu yazıda, bu zorlukları anlamak ve psikoloji temelli bilimsel verilerle desteklenen önerilere odaklanacağız.

Bir hayvanın bakımını üstlenmek ve onunla vakit geçirmenin psikoloji üzerindeki bazı olumlu etkilerini konuşarak başlayalım mı?

  • “Stresin etkilerini azaltan bir evcil hayvana sahip olmak, insanlarda daha düşük kortizol seviyeleri, daha düşük tansiyon ve daha düşük kalp hızıyla ilişkilendirilmiştir. Evcil hayvanlarla etkileşim, stresle başa çıkma mekanizmalarını geliştirir ve ruh halini düzeltir.” (Beetz, Uvnäs-Moberg, Julius, & Kotrschal, 2012)
  • “Hayvanların varlığı, sosyal destek sağlar ve birçok insan için duygusal bağ oluşturur. Evcil hayvan sahipleri, hayvanlarının onlara sevgi ve destek sunduğunu hisseder ve bu da psikolojik iyilik hallerine katkıda bulunur.” (Herzog, 2011)
  • “Evcil hayvanlar, sosyal etkileşimi artırır ve insanlar arasında iletişimi kolaylaştırır. Örneğin, köpek sahipleri yürüyüşe çıktıklarında diğer köpek sahipleriyle etkileşim kurabilir ve bu, sosyal bağları güçlendirir.” (Wood, Giles-Corti, & Bulsara, 2005)
  • “Hayvanlarla etkileşim, serotonin ve oksitosin seviyelerini artırır ve psikolojik iyilik hallerini destekler. Evcil hayvan sahipleri, hayvanlarıyla zaman geçirdiklerinde daha mutlu hisseder ve depresyon ve anksiyete semptomlarının azaldığını bildirir.” (McNicholas & Collis, 2000)

Bu veriler, evcil hayvan sahipliğinin psikoloji üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Evcil hayvan sahipliği terapötik bir yöntem olarak da kullanılmakta ve psikoterapi süreçlerine destek sağlayabilmektedir.

Ayrılma Kaygısı ve Duygusal Bağlantı
Evcil hayvanlarımızla aramızda güçlü bir duygusal bağ vardır ve ayrılma kaygısı gibi duygusal zorluklar yaşayabiliriz.

Psikolojik olarak, ayrılık kaygısı genellikle “ayrılık anksiyete bozukluğu” olarak adlandırılan bir durumla ilişkilendirilir. Bu bozukluk, DSM-5 (Amerikan Psikiyatri Derneği’nin Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) tarafından tanınan bir bozukluktur. Bu bozukluğa sahip olan kişiler, evcil hayvanlarından ayrı kaldıklarında aşırı endişe ve stres yaşayabilirler.

Ayrılık kaygısı birçok farklı etkene dayanabilir. Çocukluk dönemindeki aile dinamikleri ve yetişme tarzıyla ilişkilendirilebilir. Araştırmalar, çocukluk döneminde güvensiz bağlanma tarzına sahip olan bireylerin, yetişkinlikte ayrılık kaygısı yaşama olasılığının daha yüksek olduğunu göstermiştir.

Örneğin, aşırı koruyucu ve aşırı bağımlı bir ebeveynlik tarzı, çocuğun bağımsızlık duygusunu engelleyebilir ve onun ayrılık kaygısını artırabilir. Bu tarzda yetişen bireyler, ileriki yaşamlarında da başkalarına olan güvenlerini kolayca sürdüremeyebilir ve ayrılık kaygısı yaşama eğiliminde olabilirler.

Evcil hayvanlar, birçok insan için sadakat, sevgi ve destek kaynağıdır. Onlarla olan bağlarımız, güvenli bir bağlanma duygusu oluşturabilir ve onları ailemizin bir parçası hissetmemize yol açabilir. Bu nedenle, evcil hayvanlardan ayrılmak, bazı insanlar için güçlü bir duygusal stres kaynağı haline gelebilir.

Evcil hayvanlarımızın bize olan ihtiyacı düşüncesi de ayrılık kaygısını etkileyebilir. Birçok insan, evcil hayvanlarının kendilerine bağımlı olduğunu düşünür ve onları terk etmek veya yalnız bırakmak konusunda suçluluk duygusu yaşayabilir. Bu düşünce, ayrılık kaygısının artmasına katkıda bulunabilir.

Evcil hayvan sahipleri, evcil hayvanlarıyla bir bağ oluşturur, bu bağ ve güvenlik duygusu, ayrılık anında zedelenebilir ve ayrılık kaygısına neden olabilir. Bu kaygı, evcil hayvanımızın bakımını başkasına emanet ettiğimizde daha da artabilir. Ancak, aşağıdaki stratejileri kullanarak bu kaygıyı hafifletebiliriz:

  1. Evcil hayvanınızla olan ayrılıkları kademeli olarak artırarak onu alıştırmaya çalışın. Kısa süreli ayrılıklarla başlayın ve süreyi zamanla artırın.
  2. Evcil hayvanınızın güvende olduğunu bildiğinden emin olun. Onlara rahat bir alan sağlayın ve güvende olduklarını hissettirecek oyuncaklar veya eşyalarla çevreleyin.
  3. Evcil hayvanınızın ayrılık anında ne zaman gerçekleşeceğini öngörmelerine yardımcı olacak işaretler oluşturun. Örneğin, her ayrılma öncesi belirli bir işareti kullanabilirsiniz.
  4. Evcil hayvanlarımızı bırakacağımız bakıcıyı dikkatlice seçmek önemlidir. Güvendiğimiz, hayvanlarla iyi iletişim kurabilen birini tercih etmek, kaygımızı azaltabilir.
  5. Evcil hayvanımızı bırakacağımız yer veya bakıcı ile önceden tanışmak, hem bizim hem de hayvanımızın rahatlamasına yardımcı olabilir. Bu tanışma sürecinde, bakıcıyla iletişim kurmamıza ve beklentilerimizi paylaşmamıza olanak sağlar.
  6. Evcil hayvanımızı bırakacağımız yerde bir geçiş dönemi oluşturmak, adaptasyon sürecini kolaylaştırabilir. Önceden belirlenmiş zaman dilimlerinde hayvanımızı bırakacağımız yerde bırakarak, onun yeni ortama alışmasını sağlayabiliriz.
  7. Evcil hayvanınızı işe/kahveye gitmeden önce iyi bir egzersiz seansıyla yorarak enerjisini boşaltmasını sağlayın. Bu, onları daha sakin ve rahatlatıcı bir ayrılık sürecine hazırlayabilir.
  8. Evcil hayvanınıza net bir rutin ve sınırlar sağlamak, onlara güvende olduklarını hissettirebilir. Bu, ayrılık anında daha az kaygı yaşamalarına yardımcı olabilir.

Kendi Duygusal İhtiyaçlarımızı Yönetmek
Evcil hayvanlarımızı bırakırken, kendi duygusal ihtiyaçlarımızı da göz önünde bulundurmak önemlidir. Ayrılma kaygınızı yönetmek için aşağıdaki önerileri dikkate alabilirsiniz:

  1. Ayrılma kaygısını anlamak, başa çıkma sürecinde önemlidir. Ayrılma kaygısının belirtilerini ve nedenlerini öğrenmek, duygularınızı anlamanıza ve yönetmenize yardımcı olabilir.
  2. Ayrılma kaygısı genellikle güvensiz bağlanma ile ilişkilidir. Kendinizi güvende hissetmenizi sağlayacak sağlıklı ve destekleyici ilişkiler kurmaya çalışın.
  3. Kendinize zaman ayırmak, kendi ihtiyaçlarınızı ve duygusal refahınızı önemsemek anlamına gelir. Kendi ilgi alanlarınıza yönelin, hobiler edinin ve kendinize iyi bakın. Bu, bağımsızlık duygusunu güçlendirebilir ve ayrılma kaygısını hafifletebilir.
  4. Kendinizi güçlü hissetmek, ayrılma kaygısını yönetmek için önemlidir. Kendi iç kaynaklarınızı güçlendirmek için meditasyon, derin nefes alma, gevşeme teknikleri veya yoga gibi stres azaltıcı aktiviteleri deneyebilirsiniz.
  5. Ayrılma kaygısıyla başa çıkmak için yavaş ve kademeli olarak ayrılma deneyimlerine maruz kalmak etkili olabilir. Örneğin, kısa süreli ayrılıklarla başlayarak zamanla süreyi artırabilirsiniz. Bu, kaygı seviyelerinizi azaltmaya yardımcı olabilir.
  6. Evcil hayvanımızı bıraktıktan sonra, bakıcımızla iletişimi sürdürmek önemlidir. Güncellemeler almak, fotoğraflarını görmek ve onun iyi olduğunu bilmek duygusal olarak bizi rahatlatabilir.

Ayrılık kaygısı ciddi bir sorun haline gelirse, bir klinik psikolog veya terapistten destek almak önemlidir. Profesyonel yardım, bireysel ihtiyaçlarınıza göre daha uygun ve etkili stratejiler sunabilir.

Unutmayın, her bireyin deneyimleri ve ihtiyaçları farklı olabilir. Size en uygun olan yöntemleri deneyerek kendi kişisel yolunuzu bulmanız önemlidir.

🐾❤️

Kaynaklar:

Beetz, A., Uvnäs-Moberg, K., Julius, H., & Kotrschal, K. (2012). Psychosocial and psychophysiological effects of human-animal interactions: The possible role of oxytocin. Frontiers in Psychology, 3, 234.

Herzog, H. (2011). The impact of pets on human health and psychological well-being: Fact, fiction, or hypothesis? Current Directions in Psychological Science, 20(4), 236-239.

McNicholas, J., & Collis, G. M. (2000). Dogs as catalysts for social interactions: Robustness of the effect. British Journal of Psychology, 91(1), 61-70.

Wood, L., Giles-Corti, B., & Bulsara, M. (2005). The pet connection: Pets as a conduit for social capital? Social Science & Medicine, 61(6), 1159-1173.









Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan


MEZUNLARA MEKTUP VAR

Sevgili Mezunlar,

Öncelikle mezuniyetinizi kutlarım!

Bu mektubu, üniversite mezunu olarak geleceğe dair kaygılar yaşayanlarınıza ithaf etmek istiyorum. Ülkemizdeki birçok mezun, mezuniyet sonrası ne yapacaklarını, hangi yolda ilerlemeleri gerektiğini ve hatta kim olduklarını bile bilmeden büyük bir belirsizlik içerisine düşebilmekte. Ancak, bu zorlu dönemde unutmayın ki mutsuzluk yerine umut, kafa karışıklığı yerine kendi iç sesinizi dinleme ve keşfetme zamanıdır.

Mezuniyet sonrası dönem, kendinizi keşfetmek için bir fırsattır. Kim olduğunuzu, neye ilgi duyduğunuzu, güçlü yönlerinizi ve tutkularınızı bulmaya odaklanın. Belki de yeni bir hobi veya aktiviteyle tanışarak kendinizi daha iyi anlayabilirsiniz. Bu süreçte kendinizi sorgulayın, iç sesinizi dinleyin ve kendi değerlerinizle uyumlu bir gelecek inşa etme yolunda ilerleyin.

“Gerçek potansiyelimize ulaşmak, özümüzü keşfetmekle başlar.” – Carl Jung

Büyük hedeflerinizi kovalarken, küçük adımlarla başlamak önemlidir. Hedeflerinizi parçalara böler ve her birine odaklanırsanız, ilerleme kaydetmek daha kolay olacaktır. Küçük başarılar, motivasyonunuzu artırarak ilerlemenizi destekleyecektir. Unutmayın, her yolculuk küçük adımlarla başlar.

“Her büyük yolculuk, bir adımla başlar.” – Lao Tzu

Gelecekle ilgili kaygılarınızın olumsuz düşüncelerden kaynaklandığını unutmayın. Negatif düşünceleri fark etmek ve bunları olumlu düşüncelere dönüştürmek önemlidir. Gelecekte başarısız olacağınızı düşündüğünüzde, başarılarınızı hatırlayın ve kendinize güveninizi yeniden kazanın. Olumsuz düşünceleri yakalamak ve değiştirmek, geleceğe daha olumlu bir bakış açısıyla yaklaşmanızı sağlayacaktır.

“Olumsuz düşüncelerinizin sadece farkında olun ve onları değiştirebilirsiniz.” – Wayne Dyer

Gelecek kaygısıyla başa çıkmak zor olabilir, ancak yalnız değilsiniz. Çevrenizdeki destek sistemini kullanın. Aileniz, arkadaşlarınız veya bir psikolog size yardımcı olabilir. Sizi anlayan, destekleyen ve yol gösteren insanlarla iletişim kurarak içsel gücünüzü keşfetmenize yardımcı olacak destek bulabilirsiniz. İhtiyaç duyduğunuzda destek aramaktan çekinmeyin.

“Yalnız gitmek daha hızlı olabilir, ancak birlikte gitmek daha uzağa götürür.” – Helen Keller

Sevgili mezunlar, unutmayın ki bu dönem geçici ve herkesin kendi yolunda yaşadığı farklı deneyimleri içermekte. Kendinize zaman tanıyın, sabırlı olun ve yolu keşfederken keyif almaya bakın. Kendinize inanın, potansiyelinizin farkına varın ve geleceğe birlikte umutla bakmayı seçelim.

Sevgiyle kalın,
Psk. Ecem Sercan











Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

YEME BOZUKLUKLARI VE SAĞLIKLI YEME

Yeme Bozuklukları: Nedenleri, Etkileri ve Çözümleri


Yeme bozuklukları, modern toplumun karşılaştığı önemli bir sağlık sorunudur. Anoreksiya Nervoza, Bulimiya Nervoza ve Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu gibi yeme bozuklukları, bireylerin yeme alışkanlıklarını ve ilişkilerini olumsuz etkileyen ciddi psikolojik rahatsızlıklardır. Bu yazıda, yeme bozukluklarının nedenlerini, etkilerini ve çözüm yollarını ele alacağım.

Yeme Bozuklukları, bireylerin yeme alışkanlıklarını ve ilişkilerini olumsuz etkileyen ciddi bir psikolojik rahatsızlıktır. En yaygın yeme bozuklukları arasında anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza ve tıkınırcasına yeme bozukluğu bulunur. Bu bozukluklar, hem fiziksel hem de duygusal sağlık açısından ciddi sonuçlara yol açabilir ve kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. İşte yeme bozuklukları hakkında daha fazla bilgi:

  1. Anoreksiya Nervoza:
    Anoreksiya nervoza, aşırı kilo kaybı, düşük vücut ağırlığı ve yeme alışkanlıklarında ciddi kısıtlamalar ile karakterize edilen bir yeme bozukluğudur. Bireyler kendilerini kilolu hissederler ve sık sık yemek yemeyi reddederler. Bu bozukluk, özgüven eksikliği, mükemmeliyetçilik, düşük benlik değeri gibi psikolojik faktörlerle ilişkilidir.
  2. Bulimiya Nervoza:
    Bulimiya nervoza, tekrarlayan ataklar halinde aşırı yeme nöbetleri yaşayan ve ardından kusma, laksatif kullanımı veya aşırı egzersiz gibi kompansasyon davranışları sergileyen bir yeme bozukluğudur. Bu bozukluk genellikle gizli tutulur ve kişinin kilo kontrolüyle ilgili yo-yo diyetler yapmasına neden olabilir.
  3. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu:
    Tıkınırcasına yeme bozukluğu, kişinin kontrolsüz bir şekilde büyük miktarlarda yiyecek tüketmesiyle karakterizedir. Bu nöbetler sırasında kişi, kendini doymuş hissetmeyi sağlamak için hızlı bir şekilde yemek yer. Bu davranış, sık sık utanma, suçluluk ve öfke duygularına yol açar.

Yeme bozukluklarının pek çok karmaşık nedeni vardır ve her birey için farklı olabilir. İşte yaygın nedenlerden bazıları:

  1. Toplumsal Baskılar: Medya, reklamlar ve sosyal normlar, idealize edilen bir vücut görüntüsünün yaratılmasına katkıda bulunur. Bu, bireylerde kilo kaybı ve zayıflama hedeflerine odaklanma eğilimi yaratabilir.
  2. Duygusal Faktörler: Stres, depresyon, anksiyete gibi duygusal sorunlar, bazı insanlarda yeme alışkanlıklarını etkileyebilir. Yeme bozuklukları, duygusal zorluklarla başa çıkma mekanizmaları olarak ortaya çıkabilir.
  3. Kontrol Kaygısı: Yeme bozuklukları, yaşamda kontrol eksikliği hissi olan bireylerde daha sık görülür. Yiyeceklerle ilişkili olan kontrol alanını kullanarak, bu bireyler yaşamın diğer alanlarında denetimi ele geçirmeye çalışabilirler.


Yeme bozuklukları, hem fiziksel hem de psikolojik sağlık üzerinde ciddi etkileri olan bozukluklardır. Bazı yaygın etkiler şunlardır:

  1. Fiziksel Sağlık Sorunları: Anoreksiya nervoza gibi yeme bozuklukları, aşırı kilo kaybı ve düşük vücut ağırlığına yol açabilir. Bu durumda, beslenme yetersizliği, hormonal dengesizlikler, kas kaybı, kalp problemleri ve kemik erimesi gibi fiziksel sağlık sorunları ortaya çıkabilir.
  2. Psikolojik Sorunlar: Yeme bozuklukları; depresyon, anksiyete, düşük benlik değeri ve sosyal izolasyon gibi psikolojik sorunlara yol açabilir. Bireyler genellikle kendilerini yetersiz hisseder, mükemmeliyetçilik eğilimi gösterir ve beden imajı konusunda sürekli kaygı yaşarlar.

Yeme bozuklukları, karmaşık ve çok yönlü sorunlar olup, bireylerin fiziksel, duygusal ve sosyal yaşamını etkiler. Bu bozuklukların tedavisinde psikolojik yaklaşımlar, destekleyici terapi ve beslenme danışmanlığı önemli rol oynar. Tedavi sürecinde bireylerin kendilerini kabul etmeleri, sağlıklı yeme alışkanlıklarını geliştirmeleri ve olumsuz düşünceleriyle başa çıkmaları hedeflenir. İşte bazı etkili çözüm yolları:

  1. Psikoterapi: Terapötik destek, yeme bozukluklarıyla mücadelede temel bir adımdır. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Duygusal Odaklı Terapi (DOT) gibi terapi yöntemleri, bireylerin sağlıklı yeme alışkanlıkları ve olumlu beden imajı geliştirmelerine yardımcı olabilir.
  2. Beslenme Danışmanlığı: Bir beslenme uzmanından profesyonel destek almak, sağlıklı ve dengeli bir beslenme planı oluşturmanıza yardımcı olabilir. Bireylerin beslenme ihtiyaçlarını karşılamaları ve sağlıklı ilişkilerle yeme becerilerini geliştirmeleri önemlidir.
  3. Destek Grupları: Yeme bozukluğuyla mücadele eden kişilerle birlikte olmak, destek gruplarının sunduğu birçok avantaja sahiptir. Diğer insanlarla deneyimleri paylaşmak, destek almak ve motivasyon sağlamak, iyileşme sürecinde önemli bir rol oynar.

Yeme bozuklukları, karmaşık ve ciddi sorunlardır, ancak tedavi edilebilirler. Yeme bozukluğu olan bireylerin, profesyonel yardım alarak sağlıklı bir ilişkiyle yeme geliştirmeleri ve psikolojik iyiliklerini desteklemeleri önemlidir. Unutmayın, sağlıklı bir beden ve zihin için kendinizi sevin, kabul edin ve destek arayın.

#YemeBozuklukları #SağlıklıYaşam #İyilikHalindeOl YemeBozuklukları #Anoreksiya #Bulimiya #TıkınırcasınaYemeBozukluğu #SağlıklıYeme #TedaviYolu #ZihinVeBedenSağlığı

Bu gönderiyle, yeme bozuklukları hakkında farkındalık yaratmak ve destek arayanlara umut vermek hedeflenmektedir.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

AMA BENİM İÇİN ÖNEMLİ

Değer ve Önem Algısı

“Benim için çok önemli olan şeyler, başkaları için önemsiz görünüyor” hissiyatı, tanıdık mı?

Öncelikle, değer ve önem algısını anlamamız gerekiyor. Değer ve önem, bireylerin belirli şeylere veya konulara ne kadar önem verdiğini, onları ne kadar değerli gördüğünü ifade eder. Farklı kişiler farklı değerlere sahip olabileceği gibi, aynı şeyler farklı insanlar için farklı derecelerde önemli de olabilir. Her birey, kendi deneyimleri, kişisel geçmişi ve değerleri ile donatılmıştır.

Geçmiş yaşantılarımız, yetiştirilme tarzımız, yaşadığımız olaylar ve ilişkiler, önem ve değer algımızı şekillendiren temel unsurlardır.

Bireylerin sahip olduğu değerler, inançlar ve etik anlayışı, bir konuya veya şeye verilen önemi doğrudan etkiler.

Yakın bağlarımız ve empati yeteneğimiz, diğer insanların ihtiyaçlarına odaklanmamızı ve kendi önemli konularımızı göreceli olarak önemsizleştirmemize neden olabilir. Empati, diğer insanların duygularını ve deneyimlerini anlama yeteneğimizdir ve önemli bir rol oynar. Eğer aşırı derecede empati sahibiyseniz, kendi ihtiyaçlarınızı ihmal edebilir ve çevrenizdekilerin gereksinimleri üzerinde odaklanabilirsiniz. Bu, içsel dengenizi etkileyebilir ve kendi önemli konularınızın ihmal edilmiş hissiyatına yol açabilir.

Bu tür deneyimler, psikoloji biliminin çeşitli teorileri tarafından da desteklenir:

Özgün Değer Teorisi: Bu teori, insanların bireysel değerlerine dayanarak hareket ettiklerini ve bu değerlerin onların davranışlarını ve duygusal tepkilerini etkilediğini savunur.

Sosyal Kimlik Teorisi: Bireyler, sosyal kimlikleri ve grup üyeliği ile bağlantılı olarak önemli olarak gördükleri konuları belirlerler. Bu da başkalarının ihtiyaçlarına olan duyarlılığı etkileyebilir.

Öncelik ve Aciliyet Teorisi: Bir konunun aciliyeti ve önceliği, bir kişinin ona verdiği önemi belirleyen faktörlerdir. Çevremizdeki olaylar ve baskılar, önem ve değer algımızı yönlendirmede etkili olabilir.

“Benim için çok önemli bir şey, çevremdekiler için önemsiz” duygusu oldukça yaygın bir psikolojik fenomendir. Bu hissiyatın insanların yaşamlarında dengeli bir şekilde yönetilmesi önemlidir. Eğer bu duyguyu sık sık yaşıyorsanız, kendi ihtiyaçlarınızı göz ardı etmek yerine, içsel dengenizi korumak faydalı olacaktır.

Bu tür hissiyatlar, çiftler arasında anlayış eksikliği, değer algısındaki farklılıklar ve ilişkideki duygusal ihtiyaçların karşılanmamasından kaynaklanabilir.

Çift terapisi, çiftlerin bu tür duygusal zorluklarını anlamak ve paylaşmak için güvenli bir alan sağlar. Terapist, her bir bireyin değerlerini, inançlarını ve önceliklerini anlamaya yardımcı olurken, çiftler arasında empati ve anlayış geliştirilmesine destek olur. Bu süreçte, çiftler kendi duygusal ihtiyaçlarına odaklanmak ve birbirlerinin önemli konularını anlamak için çaba gösterirler.

Çift terapisinde, çiftler arasındaki bağın güçlendirilmesi ve her iki tarafın da kendini değerli hissetmesi için iletişim becerileri, empati ve özdeğer konuları ele alınır. Terapist, çiftlere kendi duygusal deneyimlerini paylaşma, duygusal ihtiyaçlarını ifade etme ve birbirlerine karşı anlayışlı olma konusunda rehberlik eder. Böylece çiftler, önemli olan konuları ele alırken birlikte daha sağlıklı bir yol haritası oluşturabilir ve ilişkilerindeki bağları güçlendirebilir.

”Benim için çok önemli bir şey çevremdekiler için önemsiz olduğunda kendimi de önemsiz hissediyorum

Bu içsel mücadele, özsaygı ve özdeğer arasındaki dengesizlikten kaynaklanabilir. Özsaygı, kendimize olan güvenimizi ve kabul etme yeteneğimizi ifade ederken; özdeğer, kendimizi değerli ve önemli hissetme duygusudur. Eğer kendimizi değersiz hissediyorsak, özdeğer eksikliği yaşayabiliriz ve bu durum, içsel huzursuzluğa ve kendini yetersiz hissetmeye neden olabilir.

Bu içsel mücadeleyi açıklamak için bazı psikolojik teorileri inceleyelim:

Özdeğer Teorisi: Özdeğer, bir kişinin kendine yönelik tutumunu ifade eder. Negatif özdeğer, kişinin kendini değersiz hissetmesiyle ilişkilidir ve başkalarının ihtiyaçlarına odaklanırken kendi ihtiyaçlarını göz ardı etmesine yol açabilir.

Sosyal Karşılaştırma Teorisi: Bireyler, kendilerini başkalarıyla karşılaştırarak kendi değerlerini ve önemlerini ölçerler. Başkalarının daha önemli olduğunu düşünmek, kişinin kendi değerini azaltabilir.

Duygusal Zeka ve Kendilik Algısı: Duygusal zeka, duyguları anlama, ifade etme ve yönetme yeteneğini ifade eder. Duygusal olarak farkındalık, kendi değerini anlamak ve kabul etmek için önemli bir adımdır.

Kendinizi daha iyi anlamak ve kabul etmek için adımlar atarak, içsel huzuru ve özsaygıyı yeniden keşfedebilirsiniz. İşte bu süreci destekleyecek bazı adımlar:

  1. Kendimizi anlamak ve içsel duygularımızı tanımak için duygusal farkındalığı geliştirmeye çalışalım.
  2. Kendinize yönelik olumlu ifadeler kullanın ve olumsuz özdeğer inançlarınızı olumlu yönde dönüştürmeye çalışın.
  3. Başkalarının ihtiyaçlarına önem vermek önemlidir, ancak kendi ihtiyaçlarınızı da göz ardı etmeyin. Kendinize zaman ayırın ve kendi değerinizi fark edin.

Unutmayın, bireyler arası farklılıklar normaldir ve herkesin kendine özgü değerleri ve öncelikleri vardır. Kendinizi anlamak ve içsel dengeyi korumak, sağlıklı bir ruh hali ve memnuniyet için önemli bir adımdır. Eğer bu duygusal durumunuz sizi çok rahatsız ediyorsa, bir psikologdan yardım almayı düşünebilirsiniz.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TOPLUMSAL TRAVMADA SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Travma görüntülerinin paylaşılmasının arkasındaki temel motivasyonlar hakkında yazmış olduğum yazıyı okumak için tıklayınız.

Travmatik görüntülere sürekli maruz kalmak, kaygı, depresyon ve travmaya dair duygulanımlara yol açabilir ve ruh sağlığı sorunlarının gelişmesine katkıda bulunabilir.

Bireylerin sosyal medyadaki eylemlerinin yaratabileceği etki konusunda dikkatli olmaları ve videoları paylaşmadan önce videolarda tasvir edilen kişilerin duygularını ve mahremiyetlerini göz önünde bulundurmaları çok önemlidir.

Bu yazı Dr. Ayça Can Uz Muayenehanesi web sitesinde yayınlanmak üzere tarafımca kaleme alınmıştır,
bilginize.

ZEYTİN AĞACI GİBİ MİYİZ?

Türkiye’de çoğu kişinin son zamanlarda meraklandığı bir konu olan Kollektif Travma aslında nedir?

Travma, bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü derinden tehdit eden olay ya da durumdur. Kolektif travma ise çeşitli travmatik deneyimleri kapsayabilir, savaşlar, doğal afetler, toplu katliamlar, terörizm, salgın hastalıklar, kıtlık veya şiddetli yoksulluk bunlar arasında yer alabilir.

Toplumsal olarak paylaşılan ortak acılar, toplumun ruh sağlığını etkiler. Bir toplumdaki bireylerin geçmişlerini kolektif bir şekilde ortak anlamlarla hatırlamalarına ise kolektif hafıza denir. Kişilerin aynı zaman diliminde onlara ya da başkasına zarar veren bir olaya tanıklık etmeleri aslında birbirlerinin ne yaşadığına dair gözlemin ötesinde bir empati sağlamaktadır.

Ailemizdeki kişilerin yaşadıklarına dair duyumlarımızın hayatımıza etkisi olur mu? Tabii ki evet. Duyu organlarımızın herhangi biri ile küçük yaşlarımızdan itibaren anımsadığımız bu anılar başkalarının anısı olmaktan çıkar ve bizim anımız haline dönüşebilir.

Başkasının hayatını yaşamaktan çok başkasının korkusunu yaşamak seanslarda en çok çalıştığımız konulardandır. Yaşananları anlamlandırabilmek ve travma ile birlikte kayıpların yasının tutulması bu süreçte gerçekleşir. Yaşananların nedenine dair bir anlam geliştirebilmemiz, travmanın etkileri ile baş etmemizde ilk adımdır.
Bu sebeple travmatik olayların bizleri nasıl etkileyebileceği ile ilgili bilgi edinmemiz önemlidir.

Farklı ekollerin farklı bakış açıları ile tedavi sunduğu bir alan olması ile birlikte, Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT/BDT/KDT) kollektif travmalara kollektif biliş üzerinden bakar, kendinize dair ya da çevreye dair olan inanışlarınızı gözlemlemenizi ve sorgulamanızı sağlar.

Travma sonrasında yitirdiğimiz kimlikler ya da rutinler olabilmektedir, yaşantıları anlamlandırarak hayatımızda yer edineceğini kabul etmek ve onlara yer açmak kişinin hayatı algılayışı, kendi benlik algısı ve kişiler arası iletişimindeki doğan problemlerin çözümlenmesini sağlar.

~~~

📩pskecemsercan@gmail.com












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

”PSİKOLOG OLMAK İSTİYORUM”

”Meslek seçimi mi Üniversite seçimi mi yapmalıyım?” düşüncesinde olan bir çok öğrencinin benimle iletişime geçmesi sonrasında “Psikoloji okursam ne olurum?” sorususunu kendilerine sorduklarında buldukları cevapların yeterli olmadığını gözlemledim. Öncelikle “Psikolog olmak nedir, nasıldır?” sorusuna ait cevaplara bakmalısınız. Psikoloji okuduktan sonra sadece Psikolog ya da Klinik Psikolog olmak zorunda değilsiniz. 

4 sene Psikoloji Lisans eğitimi alarak kendinizi farklı ekolleri tanırken bulabilirsiniz. Yapacağınız Klinik alanındaki stajlar ile hangi ekolün size daha yakın geldiğini deneyimleme imkanınız olabilir. 

Lisans döneminizde Reklamcılık ya da İnsan Kaynakları gibi yolları da kurumlarda bu pozisyonlarda staj yaparak deneyimleyebilirsiniz.

Mezun olduğunuzda “Psikolog olmak istiyorum” diyorsanız, ‘Psikolog nasıl olunur, nedir?’ sorusunun cevaplarına birlikte bakalım;

Psikolog, üniversitelerin 4 senelik Psikoloji Lisans bölümlerinden mezun olan kişiye denir. Birçok üniversite diplomada ”psikoloji mezunu” ibaresi bıraksa da, Türkiye’de 4 yıllık psikoloji bölümünden mezun olan herkes psikolog olarak adlandırılır. Bunun dışında her hangi bir üniversitenin dört yıllık bölümünden mezun olup, bunun üzerine psikolojinin bazı bölümlerinde yüksek lisans yapmış kişiler veya ücret karşılığı bazı eğitimler alıp kendisini terapist diye adlandıran kişiler psikolog değildir.

Psikoloji okuyan herkes Klinik Psikolog mu olur? Hayır.

Klinik Psikoloji, Sosyal Psikoloji, Gelişim Psikolojisi, Adli Psikoloji, Endüstriyel Psikoloji, Spor Psikolojisi gibi alanlarda yüksek lisans ve doktora eğitimleri açılmaktadır, bu alanlarda Lisans eğitiminiz sırasında fikir sahibi olmaya çalışın. Mezun olduğunuzda hangi alanı seçmek istediğinize karar vermenizde yardımcı olacaktır.

Klinik Psikolog olabilmek için akredite edilmiş üniversitelerden birinde Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programının koşullarını yerine getirmeniz, başvurmanız ve sınavlarına girerek kabul almanız gerekmektedir.

Klinik Psikoloji Yüksek Lisansınızı hem Türkiye’de hem yurt dışında tamamlayabilirsiniz, fakat içeriğine ve alacağınız unvanın denkliğine dikkat etmelisiniz. Klinik Psikoloji Yüksek Lisansı çoğu okulda Tezli ve Tezsiz olarak ikiye ayrılmaktadır.

Lisans ve Yüksek Lisans eğitimlerinin yanı sıra ekol eğitimi almanız ve staj/asistanlık yapmanız yeterlilik ve beceri kazanmanız açısından değerlidir. Bu eğitimlerin süreleri aldığınız kurum ya da kişiye göre farklılık göstermektedir. Bazı eğitimler 2-3 yıl, bazıları ise 10 yıl sürmektedir. 2 hatta bir günde verilen terapi eğitimlerine özellikle sosyal medyada sıkça rastlanır, fakat bu eğitimlerin size belki bakış açısı kazandırmak dışında farklı bir değeri olmayacaktır.

Ekol eğitimlerinin en uzun sürenleri genelde Psikodinamik Psikoterapilerdir. Psikodinamik terapinin yanı sıra, Bilişsel Davranışçı Terapi, Varoluşçu Psikoterapi, Lego Terapi, Psikodrama ve çocuklarla çalışan psikologlar için Oyun Terapileri gibi bir çok farklı ekol ve alanda eğitim vardır. Her terapi ekolünün Psikodinamik ve Bilişsel Davranışçı terapiler gibi kendine has yöntem ve uygulamaları bulunmaktadır. Psikolog olarak bu terapi ekollerinden hangisini seçeceğinize siz karar verirsiniz.

Umuyorum ki herkes kendisini en mutlu hissettiği, kendisine en uygun olan mesleği seçme şansı bulur ve bu alanda doğru seçimlerle donanımlanarak hayatını sürdürebilir.

Bana pskecemsercan@gmail.com adresinden ulaşarak alanla ilgili farklı konularda sorularınızı yöneltebilirsiniz.

Sevgiler, Psk. Ecem Sercan





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

PSİKOLOG SEÇERKEN NELERE DIKKAT ETMELİSİNİZ?

Ruh sağlığı alanında çalışırken çok ince bir ipte iki cambaz oluruz, danışanın bu ipte kim ile yürüyeceğine dair aklındaki soru işaretlerini gidermiş olması önceliklidir. Psikolog seçerken sormanız ve cevap aramanız gereken başlıca konuları sizin için sıralamak isterim.

  • Psikoloji Lisans ve Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimi almış mı? 
  • Lisanslarını almış olduğu okullar akredite edilmiş okullar mı?
  • Klinik Psikolog mu, tecrübesi var mı?
  • Hangi eğitimleri almış?
  • Kendi terapi sürecinden geçmiş ve geçmekte mi?
  • Hangi ekolde çalışmakta?
  • Çalışma alanları ve koşulları nedir?

Seans sonrası;

  • Kendinizi anlaşılmış hissediyor musunuz?
  • Kendinizi yargıdan uzak şekilde dikkatlice dinlenmiş hissediyor musunuz?
  • Belli farkındalıklar kazandırdı mı?

Tüm bu sorulara aldığınız cevaplar sizin için olumlu ise size yollanan ya da fiziksel olarak verilen Onam Formu’nu da dikkatlice okumayı ve sonrasında imzalamayı unutmayın. Aklınıza takılan her türlü konuda sorularınızı Psikoloğunuza yönlendirmekten çekinmeyin.

Benimle iletişime geçmek isterseniz pskecemsercan@gmail.com adresine mail atarak iletişim kurabilirsiniz.





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HORMONLAR HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?

Beyne gelen sinyalleri taşıyan dopaminin eksikliğinde duygu, davranış, algı, hafıza gibi birçok fonksiyon bozulabilmektedir. Dopamin seviyesi yüksek olan kişiler ise huzursuz, stresli, hareketli, kaygılı olabilirler. 

Peki nasıl dengeleyebiliriz? 

• Protein açısından zengin olan besinleri tüketmek
• Doymuş yağ içeren besinleri azaltmak
• Düzenli egzersiz yapmak
• Uyku düzenini ayarlamak
• Güneş ışığından mahrum kalmamak
• Vitamin ve mineral takviyesi almak
• Müzik dinlemek, meditasyon yapmak
• Açık havada yürüyüş yapmak

Ağrı ve stresin etkilerini azaltan hormon Endorfin’dir. Anksiyete ve depresyonun hafifletilmesine yardımcı olur. Düzenli egzersiz ve gülmek endorfin salınımını tetiklemenin en kolay yollarıdır. Komik videolar izlerken ya da arkadaşlarınızla şakalaşırken endorfin seviyeniz yükselir. 

İnsanlarda ve hayvanlarda yapılan birçok çalışma oksitosinin bağlanma ve sosyal davranışlarda rol oynadığını göstermektedir. Nukleus akkumbens ve plazmada Oksitosin düzeyi yüksek olan tarla farelerinin yavrularıyla daha çok ilgilendikleri ve oksitosin antagonisti verilmesinin annelik davranışını engellediği gösterilmiştir. 

Oksitosinin, Otizm ve Şizofreni başta olmak üzere pek çok psikiyatrik bozuklukta tedavi amaçlı kullanımı araştırılmaya devam etmektedir. Oksitosini arttırmanın en basit yolu ise birisine sarılmaktır. 

Serotonin, bize mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. “Mutluluk Hormonu” olarak da bilinir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Probiyotik Yiyecekler, Makarna, Çikolata, Muz, Kivi, Ananas, Ispanak, Bezelye, Ceviz, Somon Balığı, Serotonin’i arttırmaya yardımcı olabilir besinlerdir. 







Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan