TOPLUMSAL TRAVMADA SOSYAL MEDYA KULLANIMI

Travma görüntülerinin paylaşılmasının arkasındaki temel motivasyonlar hakkında yazmış olduğum yazıyı okumak için tıklayınız.

Travmatik görüntülere sürekli maruz kalmak, kaygı, depresyon ve travmaya dair duygulanımlara yol açabilir ve ruh sağlığı sorunlarının gelişmesine katkıda bulunabilir.

Bireylerin sosyal medyadaki eylemlerinin yaratabileceği etki konusunda dikkatli olmaları ve videoları paylaşmadan önce videolarda tasvir edilen kişilerin duygularını ve mahremiyetlerini göz önünde bulundurmaları çok önemlidir.

Bu yazı Dr. Ayça Can Uz Muayenehanesi web sitesinde yayınlanmak üzere tarafımca kaleme alınmıştır,
bilginize.

BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ’DE İNANIŞLARI SORGULAMAK

Zihinsel Tuzaklar: Bilişsel Çarpıtmalar

Yaşamın içerisinde, olayları değerlendirme ve anlamlandırma ihtiyacı duyarız. Ancak bu düşünsel süreçler bazen yanıltıcı olabilir. Bilişsel çarpıtmalar, düşüncelerimizi gerçeklerden sapmasına neden olan otomatik düşünce kalıplarıdır.

Bilişsel çarpıtmalar ve bu çarpıtmaların altında yatan inançlar, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Stres, anksiyete ve depresyon gibi psikolojik sorunlar, sıkça bu tuzaklarla ilişkilendirilir. Ancak farkındalık kazanmak ve bu düşünce kalıplarını değiştirmek mümkündür. Psikoterapi, özellikle bilişsel davranışçı terapi gibi yöntemler, bu konuda etkili olabilir.

Siyah-Beyaz Düşünme
“Sınavda tek bir soruyu bile yanlış cevapladığımda, hemen tüm dersi başarısız sayıyorum.”
Olayları aşırı siyah-beyaz bir şekilde değerlendirme. Bu tuzak, gerçekliği göz ardı ederek her şeyi ya mükemmel ya da tamamen kötü olarak kategorize etmemize neden olur. Bu, yaşamın karmaşıklığını kaçırmanın bir yoludur.

Olumsuzu Filtreleme
“Sunumum sırasında katılımcıların çoğunun olumlu geri bildirimler verdiğini görmezden geliyorum, sadece bir kişinin eleştirilerine takılıyorum.”
Pozitif olanı görmemek ve sadece olumsuz detaylara odaklanmak. Başarılı bir iş sunumunun ardından bile, sadece bir küçük hata üzerinde takılıp kalabilir ve başarısızlık hissine kapılabiliriz.

Suçlama
“Her şeyin suçlusu annem ve babam”
Pozitif olanı görmemek ve sadece olumsuz detaylara odaklanmak. Başarılı bir iş sunumunun ardından bile, sadece bir küçük hata üzerinde takılıp kalabilir ve başarısızlık hissine kapılabiliriz.

Genelleme
“Bu bana hep oluyor, lanetliyim”
Genelleme yaparak düşünmek. Bir başarısızlık yaşandığında, kendimizi genel olarak başarısız olarak değerlendirebiliriz. Bu tuzak, olumlu tarafları görmezden gelmemize neden olabilir.

Kişiselleştirme
“Arkadaşımın üzgün olduğunu görünce, benim yüzümden olduğunu düşünüyorum.”
Olumsuz olayları sürekli olarak kendimize mal etme. Bir arkadaşımızın kötü bir gün geçirmesi durumunda, bunu kendi davranışlarımıza bağlayarak gereksiz suçluluk hissi yaşayabiliriz.

Falcılık
“Bu sınavı geçemeyeceğim”
Gelecekte olumsuz bir sonucun olacağını varsaymak ve bu düşünceye göre davranmak. Bu tuzak, sürekli endişe ve kaygı yaşamamıza neden olabilir.

Duygusal Muhakeme
“Canım sıkılıyor, evliliğim iyi gitmiyor mu?”
Duygularımızı gerçekler yerine koymak.

Etiketleme
“Bir yolu karıştırsa bile eşimi ‘beceriksiz’ olarak etiketliyorum.”
Kendimizi ya da başkalarını dar tanımlı etiketlerle tanımlamak. Örneğin, bir hata yaptığınızda kendinizi “aptal” olarak etiketleyerek bu düşünceyi tüm kimliğinizi belirleyen bir özellik olarak kabul etmek.

Zihin Okuma
“Bugün aramadı kesinlikle beni sevmiyor”
Somut delillere dayanmadan kesin sonuçlara varmak. Başkalarının düşüncelerini ve niyetlerini tahmin etmeye çalışmak.

Olumlu Deneyimleri Reddetmek
“İş yerinden terfi aldım, ne olmuş yani, herkese veriyorlar.”
Olumlu geri bildirimleri ya da başarıları küçümsemek veya reddetmek. Bu, kendine güvensizliği artırabilir ve kişinin olumlu yönlerini görmezden gelmesine neden olabilir.

Ya şöyle olursa?
“Ya dişçide ağzımı açamazsam”

Bilişsel çarpıtmalar sıklıkla belirli inançlarımızın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu inançlar, yaşamı ve dünyayı nasıl anladığımızı belirler.

Başarısızlık İnancı: “Başarılı olamam, sürekli hatalar yaparım.” Bu inanç, kişinin kendi yeteneklerine olan güvenini zedeler.

Reddedilme Korkusu: “Herkes beni reddedecek.” Bu inanç, sosyal etkileşimlerde endişe yaratarak izolasyona yol açabilir.

Mükemmeliyetçilik: “Sadece mükemmel sonuçlar kabul edilir.” Bu inanç, aşırı stres ve kendiyle barışık olmama hissi yaratır.

Sosyal Kabul İhtiyacı: “Başkalarının beni kabul etmesi gerekiyor.” Bu inanç, başkalarının düşüncelerini fazla önemseyerek kaygı ve baskı yaratabilir.

Kontrol İllüzyonu: “Her şeyi kontrol etmeliyim.” Bu inanç, sürekli bir endişe ve stres kaynağı olabilir.

Bu örnekler, bilişsel çarpıtmaların nasıl düşünce ve inanç kalıplarına dönüştüğünü ve insanların nasıl yanıltıcı düşünce kalıplarına kapılabileceğini göstermektedir. Bu tuzakların farkına varmak ve sağlıklı düşünce kalıpları geliştirmek, duygusal refahımızı artırmak için önemli bir adımdır.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme (EMDR)

EMDR Terapisinde Temel Unsurlar

EMDR Nedir?
EMDR, 1980’lerin sonlarında Francine Shapiro tarafından geliştirilen bir terapi yaklaşımıdır. Temel amacı, travmatik anıları işleme almak ve bunların nötral hale gelmelerini sağlamaktır. EMDR terapisi, travmanın tetiklediği duygusal ve zihinsel reaksiyonları yönetme yeteneğini artırmayı hedefler. Terapide, bireyin dikkati bir uyarana odaklanırken, terapistin yönlendirmesiyle göz hareketleri veya başka uyarıcılar kullanılır.

EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) özellikle travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi rahatsızlıkların tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. EMDR, travmatik deneyimlerin nörobiyolojik temellerini göz önünde bulunduran, göz hareketleri gibi uyarıcıların kullanıldığı bir terapi yaklaşımıdır.

EMDR terapisindeki en önemli kavramlardan biri “güvenli alan” ve “güven” kavramlarıdır. Güvenli alan, bireyin terapistiyle birlikte çalışırken kendini güvende hissettiği bir psikolojik mekanizmadır.

Travmanın nasıl geçeceği konusunda ise EMDR, travmatik anıların yeniden işlenerek duygu ve düşüncelerin değişmesine yardımcı olmayı hedefler. Bu süreç, travmatik anıların zihindeki işleme biçimini değiştirerek duygu ve düşüncelerin daha adaptif hale gelmesini amaçlar. EMDR terapisi sırasında, birey travmatik anılarından parçaları hatırlar ve bu sırada terapist göz hareketleri, sesler veya dokunsal uyarılar gibi uyaranları kullanarak bireyin dikkatini dağıtır. Bu, travmatik anıların duygusal yükünü azaltmaya ve daha sağlıklı düşünce kalıplarını oluşturmaya yardımcı olabilir.

EMDR’ın temel tekniklerinden biri “işleme aşamaları“dır. Bu aşamada birey, travmatik deneyimi ve bu deneyimle ilişkilendirilmiş düşünceleri, duyguları ve bedensel duyumları hatırlar. Ardından, terapistin rehberliğinde, bu duygu ve düşüncelerle çalışarak daha adaptif düşünce kalıpları geliştirir.

EMDR terapisi genellikle sekiz aşamadan oluşur:

  1. Bireyin geçmişi, travma ve mevcut sorunlar hakkında bilgi toplanır.
  2. Bireye EMDR hakkında bilgi verilir, terapi süreci anlatılır ve güvenli bir alan oluşturulur.
  3. Terapiste işlem görmesi gereken travmatik anılar ve bu anılara ilişkin duygusal tepkiler aktarılır.
  4. Birey, travmatik anıları canlandırırken terapistin yönlendirmesiyle göz hareketleri veya sesler gibi uyarıcılar kullanarak duyarsızlaştırma sağlanır.
  5. Duyarsızlaştırma sonrasında birey, travmatik anının daha tarafsız ve az rahatsız edici bir şekilde nasıl hatırlanabileceğini düşünür.
  6. Olumlu düşünceler ve inançlar geliştirilerek gelecekteki benzer durumlar için kişinin daha adaptif tepkiler vermesi amaçlanır.
  7. Bireyin bedenindeki gerginlik ve rahatsızlık duygularına odaklanarak bu duyguların azalması hedeflenir.
  8. Terapi sürecindeki ilerleme gözlemlenir, değerlendirilir ve gerektiğinde gelecekteki oturumlar planlanır.

DSM-5, EMDR’ın travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) tedavisinde “kanıtlanmış tedaviler” kategorisine girmesini onaylar. Araştırmalar, EMDR’ın diğer terapi yöntemleriyle benzer veya daha etkili sonuçlar sunduğunu göstermektedir. Terapinin etkinliği, travmatik anıların duygu yükünün azalması, travmatik deneyimlerin daha tarafsız bir şekilde hatırlanabilmesi ve işlevsel yaşam kalitesinde artış gibi faktörlerle ölçülmüştür.

EMDR, farmakolojik tedaviye alternatif olarak veya onunla birlikte kullanılabilen bir seçenektir.

Daha detaylı bilgi ve randevumu alımı için iletişime geçebilirsiniz.













Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

TSSB ve ASB

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ve Akut Stres Bozukluğu (ASB)

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)

TSSB, travmatik bir olaya maruz kalan bireylerde görülen bir psikolojik reaksiyon durumudur. Kişi ya da başkaları için gerçek bir tehlike, ölüm, ciddi yaralanma veya cinsel şiddet gibi olağandışı bir olayın yaşandığına dair şiddetli bir şekilde maruz kalınmış veya tanıklık edilmiş olması gereklidir.

DSM-5’e göre, TSSB tanısı için aşağıdaki kriterler bulunmalıdır:

  1. Kişi, olayı rüyalarında, düşüncelerinde veya anılarında tekrar yaşar.
  2. Birey, olayı hatırlatan yerlerden, insanlardan veya etkinliklerden kaçınır. Duygusal tepkilerde azalma veya duyarsızlaşma görülebilir.
  3. Kişi, kendisine veya başkalarına karşı olumsuz düşünceler geliştirir. Olumlu duygular azalır.
  4. Ani sinirlenme, uyku sorunları, konsantrasyon güçlüğü gibi artan fizyolojik tepkiler gözlenir.

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) gibi yöntemler, travmatik anının yeniden işlenmesini ve duyarsızlaşmayı amaçlar.

Akut Stres Bozukluğu (ASB)

ASB, TSSB’ye benzeyen ancak daha kısa süreli bir reaksiyon durumudur. DSM-5’e göre, ASB tanısı için aşağıdaki kriterler aranır:

  1. Kişi, olayı rüyalarında veya anılarında tekrar yaşar.
  2. Birey, olayı hatırlatan uyaranlardan kaçınır.
  3. Ani sinirlenme, konsantrasyon güçlüğü, aşırı tetikte olma gibi fizyolojik tepkiler gösterir.

Güven ve Güvenli Alan Kaybı

Travmatik olaylar, bireylerin güven duygularını sarsabilir. Güven, bir bireyin kendini ve diğerlerini tehlikelerden korunmuş hissetme yeteneğidir. Travma, bu güveni zedeler ve bireyde güvensizlik duygusu oluşturabilir. Güvenli alan kaybı, bireyin çevresindeki dünyayı tehlikeli bir yer olarak algılaması sonucu oluşur. Bu duygu, TSSB ve ASB’nin belirgin özelliklerinden biridir.

Travmanın Geçişi ve Tedavi Süreci

Travmanın geçişi bireyden bireye farklılık gösterebilir ancak genel olarak aşağıdaki aşamaları içerebilir:

  1. Olayın yaşanması: Travmatik olayın gerçekleştiği an.
  2. Şok ve inkar: Birey olayın gerçekliğini kabul etmekte güçlük çeker.
  3. Tepki ve reaksiyonlar: Anksiyete, korku, öfke gibi duygusal reaksiyonlar görülür.
  4. Değerlendirme: Birey olayın etkilerini düşünmeye başlar.
  5. Kabul ve yeniden yapılanma: Olayın kabul edilmesi ve bireyin hayatını yeniden inşa etmeye başlaması.

Tedavi süreci, bireyin ihtiyaçlarına göre şekillenir. Terapötik yöntemler ile duygusal düzenleme, bilişsel yeniden yapılanma ve travmatik anının işlenmesine odaklanabiliriz.










Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

METAKOGNİTİF TERAPİ

düşünce hakkında düşünme

Metakognitif terapi, bireylerin zihinsel süreçlerini anlamalarına ve yönetmelerine yardımcı olarak duygusal sıkıntıları hafifletme ve psikolojik esnekliği artırma amacı taşır.

Metakognitif terapi, Wells ve Matthews tarafından geliştirilmiştir. Temel teorik yaklaşım, kişilerin düşünceleri nasıl işledikleri ve yorumladıkları konusuna odaklanır. Terapinin temel hipotezi, kişilerin olumsuz düşünceleriyle aşırı meşgul olmalarının ve bu düşünceleri sürekli olarak değerlendirmelerinin duygusal sıkıntıları artırabileceğidir. Bu nedenle, metakognitif terapi, bireylerin bu aşırı düşünme kalıplarını tanımalarını amaçlar.

Bireylerin düşünce süreçlerini gözlemlemelerine ve bu düşüncelerle nasıl sağlıklı başa çıkabileceklerini öğrenmelerine yardımcı olur. Terapinin merkezinde yer alan temel ilke, bireylerin metakognisyonları yani düşünce hakkındaki düşünceleri üzerinde farkındalık geliştirmeleridir.

Terapist, bireylerin metakognitif inançlarını ve düşünce kalıplarını anlamalarına yardımcı olurken, bu inançları sorgulamalarını teşvik eder.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, metakognitif terapinin online platformlarda da uygulanabilirliği artmıştır. Bireyler, uzaktan terapi seansları aracılığıyla bu terapi yönteminden faydalanabilirler. Bununla birlikte, terapinin etkili bir şekilde uygulanabilmesi için bireylerin terapistleriyle düzenli iletişim halinde olmaları ve terapi sürecine aktif katılım göstermeleri gerekmektedir.












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ZEYTİN AĞACI GİBİ MİYİZ?

Türkiye’de çoğu kişinin son zamanlarda meraklandığı bir konu olan Kollektif Travma aslında nedir?

Travma, bireyin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü derinden tehdit eden olay ya da durumdur. Kolektif travma ise çeşitli travmatik deneyimleri kapsayabilir, savaşlar, doğal afetler, toplu katliamlar, terörizm, salgın hastalıklar, kıtlık veya şiddetli yoksulluk bunlar arasında yer alabilir.

Toplumsal olarak paylaşılan ortak acılar, toplumun ruh sağlığını etkiler. Bir toplumdaki bireylerin geçmişlerini kolektif bir şekilde ortak anlamlarla hatırlamalarına ise kolektif hafıza denir. Kişilerin aynı zaman diliminde onlara ya da başkasına zarar veren bir olaya tanıklık etmeleri aslında birbirlerinin ne yaşadığına dair gözlemin ötesinde bir empati sağlamaktadır.

Ailemizdeki kişilerin yaşadıklarına dair duyumlarımızın hayatımıza etkisi olur mu? Tabii ki evet. Duyu organlarımızın herhangi biri ile küçük yaşlarımızdan itibaren anımsadığımız bu anılar başkalarının anısı olmaktan çıkar ve bizim anımız haline dönüşebilir.

Başkasının hayatını yaşamaktan çok başkasının korkusunu yaşamak seanslarda en çok çalıştığımız konulardandır. Yaşananları anlamlandırabilmek ve travma ile birlikte kayıpların yasının tutulması bu süreçte gerçekleşir. Yaşananların nedenine dair bir anlam geliştirebilmemiz, travmanın etkileri ile baş etmemizde ilk adımdır.
Bu sebeple travmatik olayların bizleri nasıl etkileyebileceği ile ilgili bilgi edinmemiz önemlidir.

Farklı ekollerin farklı bakış açıları ile tedavi sunduğu bir alan olması ile birlikte, Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT/BDT/KDT) kollektif travmalara kollektif biliş üzerinden bakar, kendinize dair ya da çevreye dair olan inanışlarınızı gözlemlemenizi ve sorgulamanızı sağlar.

Travma sonrasında yitirdiğimiz kimlikler ya da rutinler olabilmektedir, yaşantıları anlamlandırarak hayatımızda yer edineceğini kabul etmek ve onlara yer açmak kişinin hayatı algılayışı, kendi benlik algısı ve kişiler arası iletişimindeki doğan problemlerin çözümlenmesini sağlar.

~~~

📩pskecemsercan@gmail.com












Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

”PSİKOLOG OLMAK İSTİYORUM”

”Meslek seçimi mi Üniversite seçimi mi yapmalıyım?” düşüncesinde olan bir çok öğrencinin benimle iletişime geçmesi sonrasında “Psikoloji okursam ne olurum?” sorususunu kendilerine sorduklarında buldukları cevapların yeterli olmadığını gözlemledim. Öncelikle “Psikolog olmak nedir, nasıldır?” sorusuna ait cevaplara bakmalısınız. Psikoloji okuduktan sonra sadece Psikolog ya da Klinik Psikolog olmak zorunda değilsiniz. 

4 sene Psikoloji Lisans eğitimi alarak kendinizi farklı ekolleri tanırken bulabilirsiniz. Yapacağınız Klinik alanındaki stajlar ile hangi ekolün size daha yakın geldiğini deneyimleme imkanınız olabilir. 

Lisans döneminizde Reklamcılık ya da İnsan Kaynakları gibi yolları da kurumlarda bu pozisyonlarda staj yaparak deneyimleyebilirsiniz.

Mezun olduğunuzda “Psikolog olmak istiyorum” diyorsanız, ‘Psikolog nasıl olunur, nedir?’ sorusunun cevaplarına birlikte bakalım;

Psikolog, üniversitelerin 4 senelik Psikoloji Lisans bölümlerinden mezun olan kişiye denir. Birçok üniversite diplomada ”psikoloji mezunu” ibaresi bıraksa da, Türkiye’de 4 yıllık psikoloji bölümünden mezun olan herkes psikolog olarak adlandırılır. Bunun dışında her hangi bir üniversitenin dört yıllık bölümünden mezun olup, bunun üzerine psikolojinin bazı bölümlerinde yüksek lisans yapmış kişiler veya ücret karşılığı bazı eğitimler alıp kendisini terapist diye adlandıran kişiler psikolog değildir.

Psikoloji okuyan herkes Klinik Psikolog mu olur? Hayır.

Klinik Psikoloji, Sosyal Psikoloji, Gelişim Psikolojisi, Adli Psikoloji, Endüstriyel Psikoloji, Spor Psikolojisi gibi alanlarda yüksek lisans ve doktora eğitimleri açılmaktadır, bu alanlarda Lisans eğitiminiz sırasında fikir sahibi olmaya çalışın. Mezun olduğunuzda hangi alanı seçmek istediğinize karar vermenizde yardımcı olacaktır.

Klinik Psikolog olabilmek için akredite edilmiş üniversitelerden birinde Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programının koşullarını yerine getirmeniz, başvurmanız ve sınavlarına girerek kabul almanız gerekmektedir.

Klinik Psikoloji Yüksek Lisansınızı hem Türkiye’de hem yurt dışında tamamlayabilirsiniz, fakat içeriğine ve alacağınız unvanın denkliğine dikkat etmelisiniz. Klinik Psikoloji Yüksek Lisansı çoğu okulda Tezli ve Tezsiz olarak ikiye ayrılmaktadır.

Lisans ve Yüksek Lisans eğitimlerinin yanı sıra ekol eğitimi almanız ve staj/asistanlık yapmanız yeterlilik ve beceri kazanmanız açısından değerlidir. Bu eğitimlerin süreleri aldığınız kurum ya da kişiye göre farklılık göstermektedir. Bazı eğitimler 2-3 yıl, bazıları ise 10 yıl sürmektedir. 2 hatta bir günde verilen terapi eğitimlerine özellikle sosyal medyada sıkça rastlanır, fakat bu eğitimlerin size belki bakış açısı kazandırmak dışında farklı bir değeri olmayacaktır.

Ekol eğitimlerinin en uzun sürenleri genelde Psikodinamik Psikoterapilerdir. Psikodinamik terapinin yanı sıra, Bilişsel Davranışçı Terapi, Varoluşçu Psikoterapi, Lego Terapi, Psikodrama ve çocuklarla çalışan psikologlar için Oyun Terapileri gibi bir çok farklı ekol ve alanda eğitim vardır. Her terapi ekolünün Psikodinamik ve Bilişsel Davranışçı terapiler gibi kendine has yöntem ve uygulamaları bulunmaktadır. Psikolog olarak bu terapi ekollerinden hangisini seçeceğinize siz karar verirsiniz.

Umuyorum ki herkes kendisini en mutlu hissettiği, kendisine en uygun olan mesleği seçme şansı bulur ve bu alanda doğru seçimlerle donanımlanarak hayatını sürdürebilir.

Bana pskecemsercan@gmail.com adresinden ulaşarak alanla ilgili farklı konularda sorularınızı yöneltebilirsiniz.

Sevgiler, Psk. Ecem Sercan





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

PSİKOLOG SEÇERKEN NELERE DIKKAT ETMELİSİNİZ?

Ruh sağlığı alanında çalışırken çok ince bir ipte iki cambaz oluruz, danışanın bu ipte kim ile yürüyeceğine dair aklındaki soru işaretlerini gidermiş olması önceliklidir. Psikolog seçerken sormanız ve cevap aramanız gereken başlıca konuları sizin için sıralamak isterim.

  • Psikoloji Lisans ve Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimi almış mı? 
  • Lisanslarını almış olduğu okullar akredite edilmiş okullar mı?
  • Klinik Psikolog mu, tecrübesi var mı?
  • Hangi eğitimleri almış?
  • Kendi terapi sürecinden geçmiş ve geçmekte mi?
  • Hangi ekolde çalışmakta?
  • Çalışma alanları ve koşulları nedir?

Seans sonrası;

  • Kendinizi anlaşılmış hissediyor musunuz?
  • Kendinizi yargıdan uzak şekilde dikkatlice dinlenmiş hissediyor musunuz?
  • Belli farkındalıklar kazandırdı mı?

Tüm bu sorulara aldığınız cevaplar sizin için olumlu ise size yollanan ya da fiziksel olarak verilen Onam Formu’nu da dikkatlice okumayı ve sonrasında imzalamayı unutmayın. Aklınıza takılan her türlü konuda sorularınızı Psikoloğunuza yönlendirmekten çekinmeyin.

Benimle iletişime geçmek isterseniz pskecemsercan@gmail.com adresine mail atarak iletişim kurabilirsiniz.





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

HORMONLAR HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?

Beyne gelen sinyalleri taşıyan dopaminin eksikliğinde duygu, davranış, algı, hafıza gibi birçok fonksiyon bozulabilmektedir. Dopamin seviyesi yüksek olan kişiler ise huzursuz, stresli, hareketli, kaygılı olabilirler. 

Peki nasıl dengeleyebiliriz? 

• Protein açısından zengin olan besinleri tüketmek
• Doymuş yağ içeren besinleri azaltmak
• Düzenli egzersiz yapmak
• Uyku düzenini ayarlamak
• Güneş ışığından mahrum kalmamak
• Vitamin ve mineral takviyesi almak
• Müzik dinlemek, meditasyon yapmak
• Açık havada yürüyüş yapmak

Ağrı ve stresin etkilerini azaltan hormon Endorfin’dir. Anksiyete ve depresyonun hafifletilmesine yardımcı olur. Düzenli egzersiz ve gülmek endorfin salınımını tetiklemenin en kolay yollarıdır. Komik videolar izlerken ya da arkadaşlarınızla şakalaşırken endorfin seviyeniz yükselir. 

İnsanlarda ve hayvanlarda yapılan birçok çalışma oksitosinin bağlanma ve sosyal davranışlarda rol oynadığını göstermektedir. Nukleus akkumbens ve plazmada Oksitosin düzeyi yüksek olan tarla farelerinin yavrularıyla daha çok ilgilendikleri ve oksitosin antagonisti verilmesinin annelik davranışını engellediği gösterilmiştir. 

Oksitosinin, Otizm ve Şizofreni başta olmak üzere pek çok psikiyatrik bozuklukta tedavi amaçlı kullanımı araştırılmaya devam etmektedir. Oksitosini arttırmanın en basit yolu ise birisine sarılmaktır. 

Serotonin, bize mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. “Mutluluk Hormonu” olarak da bilinir. Eksikliğinde depresif, yorgun, sıkılgan bir ruh hali görülür. Probiyotik Yiyecekler, Makarna, Çikolata, Muz, Kivi, Ananas, Ispanak, Bezelye, Ceviz, Somon Balığı, Serotonin’i arttırmaya yardımcı olabilir besinlerdir. 







Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

FOBİ

Birey, toplumun genelinin korkmayacağı belli bir durum ya da nesne ile karşılaştığında, anksiyete ile birleşerek ortaya çıkan korkulara “fobik bozukluklar” denmektedir. Korkmasına gerek olmadığını bilmesine ve korkusunu anlamsız bulmasına rağmen kişi nesne ya da durumdan korkmaya ve kaçmaya devam eder. Fobik bozukluk yaşamın her döneminde ortaya çıkabilir. Bir uzman eşliğinde kişinin biyolojik, psikolojik ve sosyal öyküsü̈ ile kişiyi tetikleyen sebepler anlaşılabilir.

Agorafobi, sosyal fobi ve özgül fobiler, fobik bozuklukların alt kategorileridir. 

Agorafobi dünyada yaygın gözlemlenen bir fobidir. Agorafobi yaşayan kişiler yalnız kalmaktan, tek başlarına sokağa çıkmaktan ve kalabalık yerlere gitmekten kaçınırlar. Evden çıkmak, kamuya açık yerlerde bulunmak, alışveriş̧ merkezlerine veya dükkanlara girmek, dar ve kapalı odalarda bulunmak istemezler. Tren, otobüs veya uçak gibi toplu taşımalar anksiyetelerini tetikler, seyahat etmekten korkarlar. 

Bu korkularının başlıca sebeplerinden biri de panik anında ne yapacaklarından / yapamayacaklarından korkmalarıdır. Agorafobi yaşayan bireylere bakıldığında çoğunluğun daha önce talihsiz bir olay ile karşı karşıya kalmış̧ olduğu ya da uzun süredir maruz kalıyor olduğu gözlemlenmektedir. 

Sosyal Fobi yaşayan kişiler, korkulan durumla karşılaştıklarında bedensel belirtiler ortaya çıkar. Bu anksiyetelerinin altında yatan neden kendilerini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkularıdır. Kişi bu korkusu sebebiyle topluluk içinde kendini ifade etmekten kaçınmaya başlar. 

Sosyal Anksiyete yaşayan kişi toplum içinde sözlü ya da eylemsel olarak kendini ifade ederken yüzünde kızarma, ellerinde titreme, terleme, ağız kuruluğu, çarpıntı, nefes darlığı gibi tepkiler ortaya çıkar. Bu tepkilerin ortaya çıkışında kişinin kendine yönelttiği düşünceler etkilidir. Kişi farkında olmadan “güçsüzüm, yetersizim, sevilmeye layık değilim, mükemmel olmalıyım” gibi belli kalıp cümleleri tekrar eder. 

“Özgül Fobi” belli nesnelere veya durumlara yönelik olarak ortaya çıkan yoğun korkulara verilen addır. Hayvanlara yönelik, karanlık, kapalı yer ya da yükseklik gibi korkular en sık karşılaşılan özgül fobilerdendir. Örneğin yaygın olan örümcek korkusu bir özgül fobidir. 

Saymış olduğum özgül fobiler, her 100 kişiden 3’ünde görülür. Bu korkulara sahip bireylerle yapılan araştırmalar özgül korkuların çoğunlukla çocukluklarından beri olduğunu ya da nadiren ergenlik döneminden sonra oluştuğunu ortaya koymuştur. 

Kalıtsal genetik özelliklerimizin yanı sıra çevremizin tutumu da özgül fobilerin oluşumunda etkilidir. Klasik koşullanmalarımız ve gözlemsel öğrenmelerimizin fobilerimizi yaratan psikolojik etkenler olabileceği düşünülmektedir. 

Bir ruh sağlığı uzmanı ile görüşmeleriniz sonucu Fobilerinizin üstünüzdeki etkilerini azaltabilirsiniz. 






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan



OTHELLO SENDROMU

Bir diğer adlandırılışı ‘Patolojik Kıskançlık’ olan bu sendrom, kişide saplantılı düşüncelere neden olur ve tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak kabul edilir.

  • Hiç saç bulmak isteyerek eşinin kıyafetlerini arayan bir kadın gördünüz mü? 
  • Size telefon açıp ulaşamadığında aşırı tepkiler vererek, yersiz imalarda bulunan bir sevgiliniz oldu mu?
  • Okuldan sadece 5dk geç geldiğiniz için ne yaptığınızı irdeleyen, şüphelenen bir ebeveyniniz oldu mu?

Eğer cevabınız evet ise, Othello Sendromu size çok da uzak bir kavram değil demektir. 

Othello Sendromu’na sahip kişilerde kıskançlık, kendilerine olan güvensizliklerinden dolayı ortaya çıkmaktadır. Bu duygu aynı zamanda değersizlik ve çaresizlik duygularını da beraberinde getirerek kısır bir döngü oluşturur. 

Belirtileri nelerdir…

  • Basit bir olaya duruma karşı aşırı tepkiler verirler
  • Kafalarında hayal ürünü senaryolar üretir ve kendilerine inandırırlar
  • Aşırı derecede saldırganlık ve şiddet eğilimleri vardır
  • Birlikte oldukları kişiyi her şeyden ve herkesten saplantılı şekilde kıskanırlar
  • Sevgililerinden ya da eşlerinden ayrılmaktan kaçınırlar
  • Terk edilme ve yalnız kalma fobileri vardır

Son yıllarda sosyal medyanın da tetiklediği bir hastalık olmuştur. Kişinin sosyal medyada takıntılı şekilde takip ettiği kişiler, herkesi mutlu görmek bu durumu tetikler. 

Bu kişiler kendilerini sürekli olarak,

  • Hüzünlü,
  • Çaresiz,
  • Değersiz,
  • Mutsuz                             hissederler.

Bu hastalıkta en etkili tedavi yöntemi, bir uzmana başvurarak, kişinin terapi sürecinden geçmesidir. 






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ANOREKSİ

Gençlerde, dış görünüşleriyle ilgilenmeye başladıklarında kendilerini başkaları ile karşılaştırıp diyet yapmak isteği sıklıkla gözlemlenmekte. Bu durum, yeme bozukluğu olduğu anlamına gelmez. Yeme bozukluğu teşhisi konulması için, bir uzman tarafından anormal davranışlar ve fiziksel bulgular saptanması gereklidir.

Anoreksi teşhisi koyulan kişilerde,

  • Belirgin kilo kaybı (Boyuna göre kilosunun normalin %15 altında olması)
  • Sürekli zayıflama düşüncesi içinde olması ve zayıf olsa bile diyet yapmak istemesi
  • Kilo kaybettikten sonra bile şişman olduğunu düşünmesi
  • Kilo alma korkusu yaşaması
  • Kızlarda adet düzensizliği ya da hiç adet görememe problemi
  • Yemeklerin kalorilerini sürekli değerlendirmesi
  • Toplum içinde yemek yemekten rahatsızlık duyması (Her zaman yalnız yemek istemesi)
  • Aşırı egzersiz yapması
  • Yeme krizleri geçirmesi ve sonrasında kendini kusturması
  • Uzun süreli uykusuzluk
  • Saçlarının ve tırnaklarının kolay kırılması
  • Sosyal olarak içine kapanması ve depresyon gibi belirtiler olabilir.

Anoreksi, ciddi bir yeme bozukluğu hastalığıdır. Aynı zamanda mental anlamda bir davranışsal sağlık sorunudur ve birçok fiziksel sağlık problemlerine de yol açmaktadır.

Anoreksi, çocukluk döneminde görüldüğünde, çocuğunuzun büyüme hücrelerinin yenilenmesini etkileyerek, kemik yoğunluğunda azalma, kalp ritim bozuklukları ve kan basıncında düşmeye neden olabilmektedir. 

Anoreksik bir bireyde,

  • Sıvı kaybı 
  • İleri evrelerde beyin fonksiyonlarında hasarlar
  • Baş dönmesi
  • Bayılma
  • Sinirlilik
  • Konsantrasyon yetersizliği 
  • Hafıza kayıpları                                            görülebilmektedir.

Çocuğunuzu yeme bozukluklarından korumak için,

  • Ebeveynler olarak, sağlıklı bir yaşam biçimi benimseyerek çocuğunuza örnek olmalısınız. 
  • Sağlıklı ve besleyici yemekleri hazırlarken, çocuğunuzdan da size yardım etmesini isteyin.
  • Yemeğin acıkınca yenmesi gerektiği, tok olduğunda hayır diyebileceğini çocuğunuza öğretin.
  • Düzenli egzersiz yapmayı, ailecek eğlenceli hale getirin. 

Tedavisi nedir?

Beslenme danışmanlığı ve Psikoterapi ile tedavisi mümkündür. Bozulmuş olan yemek yeme davranışı değiştirilerek, yeni bir yeme algısı ve düzeni oluşturulması amaçlanır. Eğer, beslenme bozukluğu gelişmeden teşhis koyulursa, tedavi süreci daha kolay olacaktır. 





Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

PAMUK NEDEN PRENS DEĞİL?

Disney animasyonlarında, erkekler kahraman olarak ve erkeklikleriyle gösterilirken kadını tasvir eden de basmakalıp bir prenses türü vardır. Bu gösterimler çocukların kadınların zayıf olduğunu düşünmelerine neden olabilir. Küçük kızlar ve erkekler bu masallara göre yaşarlar. Kızlar bu animasyonlarda hayatlarını prensesler gibi yaşamaya çalışırlar. Ancak bu masallarda kadınların pasif olduklarının ve bir prensin kurtarılmasını beklediklerinin farkında değillerdir.

Örneğin, Pamuk Prenses ve Uyuyan Güzel’de, Pamuk Prenses yedi cücenin onlarla kalmasına izin vermesi için kabini temizlemelidir. Bu durumda kadınlar ev işlerinden-temizlikten sorumlu olarak gösterilmektedir.

Uyuyan Güzel’de Aurora, “Kalbim şarkı söylemeye devam ederse / Şarkım kanatlanmaya devam edecek mi / Beni bulacak birine” derken bir gün büyüleyici prensiyle tanışacağına dair hayaller kuruyor.

Küçük Deniz Kızı’nda, Ariel ilk önce babasına karşı çıkan asi bir genç olarak sunuluyor, ancak Ursula’ya, bacakları için sesini veriyor. Kadınların bir koca bulmaları için duyulmasının gerekmediği, sadece görülmesinin yeteceği gibi bir mesaj olarak yorumlanabilir.

Güzel ve Çirkin’de Belle romantik bir ilişki aramıyor, ancak babası onun yakışıklı ve güçlü bir adam olan Gaston ile birlikte olmasını istiyor.

Hepimizin severek izlediği ve okuduğu, The Disney Company, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili ilk bakışta fark edemediğimiz derin mesajlar veriyor ve bu mesajlar kalıp fikirlerin oluşmasında maalesef ki etkili oluyor.









Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

‘ÇİKOLATA YEMELİSİN’

Çikolata gerçekten de sandığımız kadar sağlıksız bir besin mi?

Harvard’lı bilim insanları, ‘Çikolatanın kalp sağlığı üzerindeki etkilerini’ konu alan ve 13 yıl süren bir araştırmayı tamamladılar. Araştırma sonucunda, “Kadınlar haftada 1 defa 30 gram çikolata yemeli” uyarısında bulundular. 

Bilim insanları, yapılan araştırmada, kadınlar ve erkekler için optimal çikolata tüketiminde farklılık olması gerektiği belirlendi. 

  • Kadınlar haftada 1 kez 30 gram çikolata tüketmeliymiş, bu sayede bireyde düzensiz kalp atışı görülme riskinin yüzde 21 oranında azaldığı saptanmış. 
  • Erkeklerde ise durum daha rahat, haftada 2 ilâ 6 kez aynı miktarda çikolata yemelerinin, bireyde düzensiz kalp atışı görülme riskini yüzde 23 oranında azalttığı saptanmış. 

Uzmanlar yaptıkları araştırmalar sonucu, özellikle bitter çikolata tüketilmesinin koruyucu etkisinin daha yüksek olduğunu vurguluyorlar. 

Acil çikolata yemeliyim…

Çikolata krizine girdiğinizde, vücudunuzun istediği şey aslında çikolata değil de kakao olabilir. 

Kakao, çikolatanın içinde bulundurduğu yağlar ve şekerlerden dolayı sağlıksız olmasının aksine, birçok faydası bulunan sağlıklı bir besindir. 

Sütlü çikolata, beyaz çikolata ve krem çikolata tüketmekten uzak durmalı, mümkün olduğunca saf olan ve en az %70 oranında kakao içeren çikolataları ya da toz kakaoyu tercih etmelisiniz. 

Kakao mutluluk taşıyor…

Kakao, mutluluğa neden olan serotonin hormonu üretimini arttıran bir aminoasit olan triptofanı içerir. Kakao içerdiği triptofanı sayesinde, anksiyete, sinirlilik ve depresyon gibi sorunların üstesinden gelmenizde, size iyi gelecektir. Bu gibi durumlarda çikolata yemeniz, size faydalı olmuş olacaktır. 

Stresle başa çıkabilmenizi sağlar…

Kakao, yeşil çaydan bile daha fazla antioksidan içerir. Bu antioksidanlar stres seviyenizi azaltır, yaşlanmanızı geciktirir, kalp-damar hastalıklarına ve kansere yakalanmanızı önler.

Kakao kemiklerinizi ve dişlerinizi kuvvetlendirir…

Şeker içermeyen kakao, içerdiği kalsiyum ile kemiklerinizi ve dişlerinizi kuvvetlendirir. Beyaz şeker vücutta kalsiyum sindirimini zorlaştıracağı için şekersiz olanı tercih etmelisiniz. 

Kendinizi daha aktif ve enerjik hissedersiniz…

Kendinizi yorgun veya stresli hissettiğinizde yeterli miktarda kakao tüketmeniz, size ihtiyacınız olan enerjiyi sağlayacaktır.

Kakao rahatlamanıza yardımcı olur…

Kakao, magnezyum minerali açısından en zengin besinlerin başında gelir. Her gün bir miktar kakao tüketmeniz, sinir sisteminizi ve kaslarınızı besleyen bu minerali almanızı sağlar.  

Bağışıklık sisteminizi güçlendirir…

Kakao, C vitamini de içerir. Bu vitamin, bağışıklık sisteminizi güçlendirip sizi pek çok hastalığa karşı koruyacak ve ayrıca cildinizi de besleyecektir.  Üşüdüğünüzde veya soğuk algınlığınız olduğunda bir bardak sıcak çikolata içmeniz size iyi gelecektir. 




Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

MİSOFONYA

Başkalarının dikkatini bile çekmeyen sesler, sizi aşırı derecede rahatsız ediyorsa ve hemen orayı terk etmek istiyorsanız bu Misofonya olabilir. 

Mesela sinemadayken tanımadığınız birinin mısır yerken çıkardığı sese tahammül edemediğiniz oldu mu? 

Bireyin seslere seçici olarak duyarlılık sendromu olarak adlandırılabileceğimiz bu hastalığın ismi, aşırı derecede iğrenme anlamına gelen Yunanca ‘Miso’ kelimesi ile, ses anlamınna gelen ‘Phonia’ kelimelerinin birleşmesi ile oluşuyor.

Misofonya, özellikle diğer insanların çıkardığı seslerden aşırı düzeyde bir rahatsızlık hissetmek olarak tanımlanır.

Bireyi nasıl etkiliyor?

Olağan seslerden aşırı derecede rahatsız olmak, iğrenmek, tiksinmek, endişelenmek ve kaçınma şeklinde davranışsal tepkiler verilmesi Misofonya olan bireylerde gözlemlenmektedir.

Başkalarına sıradan gelen seslerden rahatsız olan kişiler, çoğu zaman bu tür seslerin olduğu ortamlara girmiyor, girmek zorunda kaldıklarında da kaçmanın yollarını arıyorlar. Misofonya olan bireyler, hassasiyet yaratan seslerle karşılaştıklarında öfke patlamaları yaşayabiliyor, tepkiler verebiliyorlar.

Neden oluyor?

Misofonyanın nedeni, günümüzde tam olarak bilinmiyor ve bu durumun nedenini açıklamak için ortaya atılan birçok hipotez var. 

Bazı araştırmacılar, duygusal beyin olarak bilinen Limbik Sistem ile İşitme Merkezi arasındaki anormal aktivitenin bu rahatsızlığa neden olduğunu düşünüyorlar. 

Yakın zamanda yapılan bir araştırmada, beyin aktivitesinin ölçülmesinde kullanılan bir yöntem olan Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRI) yöntemi ile Misofonya sorunu olan kişiler ve Misofonya şikâyeti olmayan kişiler kontrol grubu olarak karşılaştırıldı. Araştırmadaki katılımcılara, yemek yerken, nefes alıp verirken çıkan sesler, yağmur sesi gibi olağan sesler dinletildikten sonra bebek ağlaması ve çığlık gibi insanların çoğunluğunu rahatsız eden sesler dinletildi.

Araştırma sonucunda, Misofonya sorunu olan kişilerin beyinlerindeki duygusal farkındalık ve bilinçli kontrol gerektiren davranışlarda önemli düzenleme rolü olan Anterior Insular Korteks (AIC) bölümünün, kontrol grubuna göre daha aktif olduğu gözlemlendi. AIC’nin beyindeki diğer duygu düzenleme merkezleriyle olan bağlantısının da normalden daha fazla olduğu gözlemlendi. Ayrıca sese karşı hassasiyetin şiddeti arttıkça, bu bağlantılarda da artış olduğu not edildi.

Misofonya tedavi edilebilir mi?

Dönemimizde Misofonya sorunun çözümlenmesi için kanıtlanmış bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Ancak, hastalığın nedeni daha iyi anlaşıldığında tedavi yöntemlerinin de bulunacağı düşünülmekte. 






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan

ÇİÇEKLERİN ÜZERİMİZDEKİ ETKİLERİ

Mis gibi kokan çiçekler hepimizin mevsim geçişlerinde ilk dikkatini şey olur. Peki güzelliklerinin, kokularının bizi büyülemesinin bilimsel kanıtları var mı?

Amerika Birleşik Devletleri’nin New Jersey eyaletinde bulunan Rutgers Üniversitesi’nde yapılan araştırma, kendisine çiçek gönderilen kişilerin uzun süreli pozitif duygular hissettiklerini ortaya koymuş. 

Bu bilimsel araştırma, çiçeklerin yarattığı bir güç olduğunu ve bu gücü kullanarak çeşitli duygu hallerinin oluştuğunu işaret ediyor.  En önemli etkenlerin de çiçeklerin renkleri ve kokusu olduğu belirtiliyor. 

Her bir çiçeğin sahip olduğu bir renk var ve bu renkler uzmanlara göre, retinadan geçip optik sinirlere giderek vücudun cevap vermesini sağlayan zinciri uyaran bir ışık dalgası yaratıyorlar. Sinir sistemi boyunca da sinirsel sinyallerin iletilmesine yardımcı olan Nörotransmitterların salınımı gerçekleşiyor. 

Bu salınım sonucunda ise vücudunuzda,

  • İnsanı sakinleştiren bir hormon olarak kabul edilen melatonin
  • Uyarıcı etkisi ile adrenalin 
  • Mutluluk hormonu olan serotonin 

gibi yararlı hormonlar salgılanıyor.

Ruh halimize etkileri…

Jeannette Haviland-Jones ve eşi Terry McGuire çiçeklerim stres azaltmaya yardımcı olduğunu ve olumlu duygular geliştirdiğini gözlemledikleri araştırmalar yapmışlardır.

Kırmızı güller, 

  • Kırmızı rengi ile dikkat çekicidirler
  • Adrenalin seviyesini arttırıcı etkiye sahiptir
  • Enerjinin ortaya çıkmasını sağlar
  • Romantizm ve aşk gibi hisler ile ilişkilendirilir

İris çiçeği,

  • Süsen ya da Nevruz çiçeği olarak da bilinir
  • Mavi renkli olanları, beyin epifizini uyararak, uyku düzeninizi olumlu etkiler
  • Sakinlik yaratır
  • Stres ve endişe seviyenizi azaltır
  • Güven hissi ortaya çıkar
  • Korku hissi kaybolur

Ayçiçeği

  • Dikkat arttırıyor
  • Kişinin daha kararlı olmasına etki ediyor
  • Daha iyimser hissetmenizi sağlıyor

Çan çiçeği

  • Uyumanızı sağlayan melatonin hormonunu tetikliyor
  • Tiroksin hormonunu uyararak, tiroit bezinin ve metabolik hızın düzenlenmesini sağlar

Zinya çiçeği

  • Nefes hızınızı yavaşlatır
  • Sakinleşmenizi sağlar






Telif Hakkı Uyarısı:
Bu yazının tüm hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Yazının tamamı veya bir bölümü; yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz, yayımlanamaz, ticari amaçla kullanılamaz. İzinsiz kullanım halinde yasal işlem başlatılacak olup, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk izinsiz kullanan kişiye aittir.
©psikologecemsercan